9 Haziran 2015 Salı

İçi Paris'le dolu bir kitap: Benim Paris'im.

Paris'le ilgili her şeyden nasıl keyif aldığım malum. Paris hakkında çıkan her kitabı da okumak için ayrı bir çaba harcıyorum. Keşke her gün bu şehirle ilgili yazılanlara bir yenisi eklense de ben de Paris'e olan özlemimi bu satırların arasında gidersem.

Neyse ki bugünlerde böyle bir güzellikle karşı karşıya geldim. Daha önce Paris'le ilgili yazmış olduğu iki kitabını da okuduğum Cüneyt Ayral yeni bir Paris kitabı yazmış: Benim Paris'im.



Kitabı ig'de takip ettiğim Pariste.net'te görür görmez hemen internetten sipariş ettim. Gelen kargoyu heyecanla açtım ve okumaya başladım. Kitap beni benden aldı. Cüneyt Ayral kendi Paris'ini anlatmış. Paris'te bulunduğu uzun zaman boyunca gittiği kafelerin kendine bıraktığı izlerin altını çizmiş, o kafelerde yaşanan dostluklarını hikâyesini biz okurlarıyla paylaşmış. 

Paris'e ilk geldiği zaman Nedim Gürsel şöyle demiş kendisine: ''Mahalle kahveni ben seçeceğim, sakın bir yer belleme!'' Birkaç gün sonra da Cüneyt Ayral'a seçtiği kafeyi söylemiş: Au Pere Tranquille. Kafenin adının Türkçe anlamı, Sakin Baba Kahvesi'ymiş.

Herkesin kendi Paris'i olduğu doğrudur. Bu şehri güzel yapan da budur. Görmek isteyene, kalbini açana kendisini sunan bir şehir Paris. Ve inanıyorum ki Paris'i tek gidişte anlamam, kulağınıza fısıldadıklarını duymak mümkün değil. Yavaş yavaş ilerleyen ve zamanla köklenen bir dostluk sunuyor Paris. 

Cüneyt Ayral kitabında Paris'in kitapçılarından, Türkiye özlemi duyanların alışveriş yapabileceği marketlerden, Türkiye'den göç edip orada fark yaratabilen sanatçı Türklerden, sokak sanatçılarından ve Paris'in yalnızlığından bahsetmiş. 

Paris'te yürürken çoğumuzun tanıdığı köprülerin üzerinden yürümüş, yeşil parkların içinde soluklanmış, Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısındaki La Rostand'da kahve keyfi yapmış. Her gittiğimde birkaç akşamımı geçirdiğim bu kafe hakkında Cüneyt Ayral'ın kaleminden çıkanları okuyunca Paris özlemim depreşti desem yeridir. 

Daha kitabımı bitirmeme birkaç sayfa vardı ki Selçuk kitabı elimden kaptı ve okumaya başladı. Aynı duyguları, aynı heyecanı onunda paylaştığını gördüm. 
Paris, her mevsim güzel. Bu şehri öyle çok seviyorum ki yazına da kışına da aşığım. 
Yeni yeni Paris'te de her sokağın içinde açılan ve İg'de herkesin övgüyle bahsettiği üçüncü nesil kahveleri bırakın bir kenara; Paris, önünde terasları olan daha önce Simone de Beauvoir'in, Hemingway'in, Sartre'ın, Picasso'nun, Apolliniare'ın gittiği kafeleriyle güzel. 
Le Select'te oturup bir akşam yemeği yemenin keyfini başka nerede bulabilirsiniz? 

Öyle çok düşündüm ki bu aralar, hayat yine bir perde araladı bana. 
Bu cuma Selçuk'un doğum günü için yine Paris'e uçuyoruz. Cüneyt Ayral'ın depreştirdiği Paris özlemini Selçuk'un sürpriziyle gidereceğim.

Sağanak yağmur varmış. Ne gam!

P.S : Kitabın içinde bir bölümde Pariste.net blogunun yazarı Ahmet Öre kendi Paris'ini anlatmış. Çok da güzel dile getirmiş duygularını.  Ve hâlâ bu siteyi keşfetmeyen Paris aşıkları kaldıysa, bir an önce göz atın derim.

7 Haziran 2015 Pazar

Lizbon'da yemek yenilecek yerler...

Mercado da Riberia:

Cais do Sadre tren istasyonunun hemen yakınlarında, Tejo Nehri'nin kıyısında 1882 yılında yapılmış güzel bir binaya rastlayacaksınız: Mercado de Riberia. Burası benzerlerine Avrupa'da sıkça rastlanan kapalı pazarlardan biri. Barselona'ya yolu düşenler La Ramblas üstündeki pazar La Boqueria'ya uğradılarsa burası da onlara tanıdık gelecektir. Açıkça söylemek gerekirse Mercado de Riberia, Barselona'da gördüğüm pazardan daha havalı. 



Bilmeyenler için kısa bir açıklama yapmak gerekirse bölümlere ayrılmış bu kapalı alanın bir bölümünde taze sebze, meyve, et ve balık satılıyor. Diğer bölümünde ise restoranlar yan yana sıralanmış ve her zevke uygun yemekler yapılıyor. Dilerseniz bir pizza söyleyebilir, yanına bir bira ısmarlayabilirsiniz. Dilerseniz pizzacının hemen yanındaki restorandan nefis bir peynir tabağı sipariş edebilir, yanına da bir kadeh şarap alıp Lizbon'un şerefine kadeh kaldırabilirsiniz.

Yeri gelmişken Lizbon'a birçok yemeğin üzerine kişniş konulduğunu söyleyeyim. Hayatta yemeyi başaramadım ender şeylerden biri kişniş olduğu için ben buradaki ilk yemeğimi ne yazık ki yiyemedim ve Selçuk'un tabağına ortak çıktım. 

Burada bulunan restoranların keyfini sürmek isteyenler için:
*Pazar'dan Çarşamba'ya: 10.00'dan gece yarısına,
*Perşembe'den Cumartesi'ye: 10.00'dan 02.00'a kadar açık.

Adres: Avenida 24 de Julho 50, Portekiz



Cafe A Brasileria:

Lizbon'un en eski kafelerinden biri olan Cafe A Brasileria, benim gibi romantiklerin gitmek için can atacakları bir mekan. Portekizlilerin ünlü şairi Fernando Pessoa, her gün buraya gelir ve kahvesini içermiş. Eskiye dair ne varsa hâlâ üzerinde taşıyan bu kafe elbette turistik bir mekan. Ne olmuş?





Güzel, güneşli bir günde dışarıda oturmak iyi bir fikir olsa da kafenin içinin havasını solumak en güzeli. Pek rahat olduğunu söyleyemeyeceğim sandalyelerden oturup, üstü mermer ağır masanın ferforje ayaklarına çarpa çarpa bir şeyler yazmaya çalışmanın değeri paha biçilemez. Düşünsenize Pessoa'nın yaşarken sık sık geldiği bir mekana gelip, onun gözlerinin gördüğü aynı nesnelere bakıyorsunuz. 





Elbette kahvemin yanına bu şehre özgü meşhur ''Pastais de Nata'' siparişi verdim. Tatlının esas çıkış yeri olan Belem'deki Pastais de Belem'de de aynı tatlıyı yediğimde kesinlikle kararımı verdim. Bu tatlı Belem'de yenmeli!




Adres: Rua Garrett 120, 1200 Lizbon



Pasteis de Belem:

Meşhur ''Pasteis de Nata''nın yenileceği yer. Burada yediğiniz tatlının tadını başka yerde yedikleriniz tutmuyor. Pastanenin önünde çok uzun bir kuyruk var ama endişelenecek bir şey yok. Sıra hemen geliyor ve beklediğinize değiyor. Pastane adından da anlaşılacağı gibi Belem bölgesinde. Bu bölgede Jeronimos Manastırı ve Belem Kulesi'de bulunuyor. 




Adres: Rua Belem 84-92, 1300-085 Lizbon



Cervejaria Ramiro:

Bütün internet sitelerinde ''Mutlaka Gidin!'' denilen restoran. Kapısından uzun bir sıra oluyormuş ve yemekleri çok güzelmiş. Madem öyle, ben de burada yazayım dedim. Bizim gitmediğimizi de bilmenizi isterim. Biz bu seyahatte daha küçük restoranlara gitmeyi tercih ettik. Üzerinde ''Kantin'' yazan restoranların büyüsüne kapıldık. 


Son gecemizde, ''Hadi gidip Ramiro'da yiyelim.'' desiysek de gittiğimizde restoran kapalıydı. Nedense hiç üzülmedik. Küçük bir esnaf lokantasında aldık soluğu. Nefis bir yemek yedik. 
Ramiro, şehrin merkezinden biraz uzak ve bölge olarak bana biraz tekinsiz izlenimi verdi.
Bize denemek kısmet olmadı ama deneyenler fikirlerini yazsınlar. Sahiden söylendiği kadar güzel mi bilmek isterim. 

Adres: Av. Almirante Reis no.1 - H, 1150-007 Lizbon




O Cantinho Das Gaveas:

Burası Bairro Alto bölgesinde dar bir ara sokak içinde gizli nefis bir esnaf lokantası. İçerinin kapasitesi 35 kişiden fazla değil. Ilık yaz akşamlarında bir o kadar kişi de dışarıda oturuyor. Mehmet Yaşin'in önerdiği bir restoran. Biz de Mehmet Yaşin tavsiye ettiyse gidelim dedik. İyi ki de gitmişiz. Çok keyifli bir gece geçirdik, harika yemekler yedik. Lizbon'da olduğumuz süre boyunca en çok hesabı bu restoran da ödemiş olsak da fiyat yine de İstanbul'a göre çok makuldü. 






Adres: Rua das Gaveas 82  1200 Lizbon


Casa da İndia:

Lizbon'da yemek yemek için daha lokal bir yer bulunamayacağı iddiasındayım. Bairro Alto bölgesinin ana caddelerinden birinde bulunan bu esnaf lokantasının önünde her daim sıra var. Masanızı büyük ihtimalle başka bir grupla paylaşıyorsunuz ve gelenlerle omuz omuza oturuyorsunuz. Size vaat edilen kesinlikle romantik bir akşam yemeği değil; bunun yerine keşke evdekilerde bizimle olsaydı bu gece de hikâyelerimiz birbirine karışsaydı diyeceğiniz bir mekan. Korkmadan dileğiniz kadar bira söyleyebilir, birkaç kere gittikten sonra restoran sahibiyle arkadaş olabilirsiniz. Masadaki zeytinler ve ekmek müthiş. Yemekler klasik Portekiz yemekleri, fiyatlar daha makul olamaz herhalde. 

Biz böyle yerlerden hoşlandığımız için buraya bayıldık.






Adres: Rua do Loreto 49, Lizbon 


Pois Cafe:

Alfama Bölgesine elbette gideceksiniz. Saramago Vakfı'nın önünden geçecek, 12.yy'da yapılmış olan Lizbon Katedrali'ni gezeceksiniz. Günün keyfine varmak ve soluklanmak için de bir yerde oturmak gerek. 






Pois Cafe, çok güzel bir mekan. Katedralin yakınlarında. Biz iki kapuçino bir de limonlu tart yedik. Gördük ki herkes buraya aslında kahvaltı için gelmiş. Buranın da aklınızda kalmasında fayda var. 



Adres: Rua Sao Joao da Praça No. 93-95 Lizbon



3 Haziran 2015 Çarşamba

Lizbon Gezisi 1: Lizbon'da 40 yaş kutlaması!

Lizbon'a gitmenin en güzel yolu Bern'den trenle gitmek olacaktı elbette.


Öyle olsaydı, bu yazıyı yazarken Lizbona Gece Treni isimli kitabı yine anlatacak, hikâyemsi tüm öğeleri ortaya dökecek, kendi yarım yamalak büyülü gerçekliğimi oluşturmaya çalışacaktım.

Olmadı.

Onun yerine, Lizbon'a gitmeyi planladığımız ilk seferde uçağı kaçırdık. 
Benim yüzümden!

Lizbon sokakları, sokak sanatçılarının yaptığı resinmlerle bezeli.
Havaalanından kavga dövüş dönmedik. Selçuk, bu fırsatı kendi yapacağı bir hataya karşılık saklamak üzere bir kenara not etti. Bununla da yetinmedi, Lizbon'a yeni uçak biletleri aldı; hem de doğum günümde.

Bu sefer uçağa binmeyi başardık.

Lizbona Gece Treni'ni okurken beni derinden etkileyen felsefi yaklaşımlardan dolayı vardığım şehir de beni sorgulayacak, kırk yaşıma ulaştığım nefis mayıs ayında kendimi başka bir Özlem olarak bulacağım zannettim.

Öyle olmadı.

Orada da kendimle karşılaştım.


Gezmeyi çok sevdiğimi, yollarda olmaktan huzur bulduğumu, sevdiğim insanların benim her şeyim olduğunu fark ettim. Yeni bir şehirde olmak müthişti; insanın ruhunun kıyısında saklanan  keşfetme duygusunu ortaya çıkarıyordu. Sokak aralarında gezinirken yakından tanıdığım Özlem hep yanıbaşımdaydı.



Kitapları, onların içinde geçen hikâyeleri, o öykülerin çatısını oluşturan mekanları sevdiğimi beni okuyan, dinleyen herkes biliyor. Yaşamımı bu öyküler güzelleştiriyor ve anlamlı kılıyor. Nasıl olur da Lizbon'a gider de en sevdiğim kitaplardan biri olduğunu defalarca tekrarladığım Lizbon'a Gece Treni'nin kahramanı Prado'nun adımlarını attığı sokakları merak etmezdim.



Sonra Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa vardı.


Bir de Nobel ödüllü Saramago

Bir şehri şehir yapan o şehre anlam katan sanatçılarıdır.

Kitabı benim gibi okuyup, Prado'nun ayak izlerini merak edenler için not: Şehirde Prado'yu görebileceğiniz hiçbir iz yok; tüm şehir zaten Prado. 
Kitapta adı geçen sokaklarda gezinip, tarife uyan binalara anlam yüklemek güzeldi.
''Bu olmalı!'' dedim Selçuk'a zaman zaman gezerken. ''Bu mavi ev Prado'nun muayenehanesi olmaya uygun.''

İtiraf etmem gerekir ki Lizbon'da olmanın en güzel yanı Avrupa'nın en batı noktası olan Cabo Da Roca'ya varabilmekti. Okyanusun kıyısındaki o hırçın köşede kalbimi bıraktım diyebilirim. Rüzgâr bile başka bir aleme aitti.

Bu şehirde parke taş döşeli sokaklara, küçük meydanlara, sokakların arasında keşfedilmeyi bekleyen küçük esnaf lokantalarına bayıldım. Şehrin hâlâ turistik olmamış, saf kalmış bir yanı var. Pessoa'nın her gün uğradığı kafe tıka basa dolu olsa da, az ötedeki kitapçıdan çıktıktan sonra oturup bir bica ısmarlamayı hak ediyor. 

Biz bu sefer şehrin bilinen restoranlarına gitmeyi tercih etmedik. Bunun yerine daha yerel lokantalarda yemeye çalıştık. Şehrin merkezi büyük değil. Belem ve LX Factory dışında her yere yürüyerek gitmek mümkün.

Sıra geldi Lizbon'da gezilecek yerleri yazmaya  :)