24 Ağustos 2015 Pazartesi

İtiraf Ediyorum: Jaume Cabre

Hayata bakışımızı değiştiren, yaşamı anlaşılır kimi zaman da katlanılabilir kılan yegane şeylerin başında geliyor kitaplar. Ne zaman başka dilde konuşulan bir şehrin kitapçılarında gezinsem dilimize çevrilmemiş nice kitap ve yazar olduğunu görüp, biraz hüzünlenirim. Sanki dilimize çoktan çevrilmiş onca kitabı, hadi biraz daha dürüst olayım kitapçılardan toplayıp eve getirdiğim kitapların tümünü okumuşum gibi. Bir hayata tüm kitapları sığdıramamak ne acı. Bu dünyadan göçüp gitmenin en kötü yanının okunacak kitapları okuyamamak, yeni yazarlarla tanışamamak, yeni hayatlara yol alamamak olduğunu düşünürüm.



"Sanatsal güzelliğin bir kez tadına varıldığında hayat değişir. Monteverdi Korosunu bir kez dinlediğinde hayatın değişir. Vermeer'i yakından bir kez gördüğünde hayatın değişir; bir kez Proust'u okuduğunda aynı kişi değilsindir artık. Neden dersen onu bilmiyorum."


Yukarıdaki paragraf çoğumuzun edebiyattan, resimden, heykelden ve müzikten bu kadar keyif alırken, hissettiğimiz bu duygunun adını koyamamızı açıklıyor gibi. Belki bir çoğumuz bu sebepten blog yazıyoruz: Okuduklarımız ya da ilgi alanlarımız bizi değiştirdiği ve kendimize benzeyenleri aradığımız için. 

     

     Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptan sadece birkaç satırlık bir paragrafı paylaştım burada. Kaldı ki okuduğum kitabı tek bir paragrafın birkaç cümlesi içine hapsetmem kitaba büyük bir haksızlık olur.

        İlk defa Türkçe'ye çevrilen Katalan yazar Jaume Cabre'nin kitapçı raflarında yerini alan kitabından bahsediyorum: İtiraf Ediyorum
Kapağındaki fotoğrafın özgünlüğünden kitap kurdu birçok insanın dikkatini çekecek olan bu kitap ne yazık ki kitap evlerinin çok satanlar rafında durmuyor. Şimdilik o raflar pazarlama gurularına ayrılmış vaziyette. 

     Mayıs ayındaki Lizbon seyahatimizde kitapçılarda gezinirken bu kitaba denk gelmiştik. Kapağındaki kısa pantolonlu çocuğun bir kitaplığın üst rafına parmak uçlarında yükseldiği ve bir kitabı raftan almaya alıştığı görseli unutmak mümkün değil. Neyse ki bizde de aynı güzel kitap kapağı ile yayınlandı.

     Kitapta öyle güzel bir hikaye anlatılıyor ki, iyi kitap okurlarının hepsine bu kitabı okuyun demekten kendimi alamayacağım. Uyarmadan de edemeyeceğim: Sekiz yüz küsur sayfalık bir kitaptan bahsediyoruz. Kitabın yazımında farklı bir tekniğin uygulandığını da mutlaka söylemek gerek; zira bir paragrafın ortasına kadar hikayenin günümüzde geçen bir kısmını okurken, ikinci satırda yedi yüz yıl öncesine gidiyoruz. Yazar, kesinlikle uyanık ve kendini kitaba veren okur istiyor. Bu hikâyenin hakkını vermek için okuyucunun da ruhunu kitaba teslim etmesi şart. Bence kitabın en zor kısmını ilk seksen sayfa oluşturuyor. Bu kısmı dikkatle okuyup, yazarın size verdiği ip uçlarını iyi tahlil ederseniz, sizi tatminkar bir okuma bekliyor. Bundan emin olabilirsiniz.

     Kitap boyunca Adrià Ardèvol'ün gün gün ilerleyen yaşamına tanıklık ediyoruz. Üstelik hayattaki en büyük hatasının kendi ailesi içinde doğmak olduğunu düşünüyor. Antikacılık yapan despot bir baba ile eşinin ölümünden sora kendini kocasının işlerine adayan bir annenin sevgisizliğinin içinde, duygulardan ve çocukça gereksinimlerden çok ''şeylerin'' dünyasında yaşayan Adria'nın hikayesi uzun bir geçmişe uzanıyor. Neredeyse yedi yüz yıl öncesine tarihlenen bir kemanla, Adria'nın boynunda taşıdığı madalyon bizi yıllar boyunca süregelen yolculuklara götürüyor. Kemanın ve madalyonun dokunduğu her elin, her yüreğin ayrı bir hikâyesi var ve bu hayatların hepsi bir yerlerde birbirlerine dokunuyorlar. 
Bu kadar uzun bir zaman diliminin içinde II.Dünya Savaşı  ve Hitler'in Yahudi soykırımı da yerini alıyor. Adria ile Sara'nın huzura ermeyen aşkına tanıklık ediyoruz. 
İflah olmaz bir romantik olmamdan olsa gerek, her öykünün mutlaka bir aşka dokunmasını istiyorum. 
Ve evet, ne yazık ki mutlu aşk yok!

     İnsanlık kötülük yapmaktan vazgeçmiyor. Aynı günümüzde olduğu gibi çoktan eskimiş, bir kenara atılmış onca yıl içinde de hep kötülüğün hüküm sürdüğünü görüyor insan. Kalbi, iyilikten çok kötülüğe teslim etmek daha kolaymış gibi.

Huzuru bir türlü bulamayan tek arkadaşı Bernat için şöyle diyor Adria:
"Büyük ihtimalle bütün ölümlüler gibi mutluluğun yanında olduğunu göremiyor çünkü onun gözlerini yakan, erişemeyecek olduğu. Bernat, fazlasıyla insana özgü."

Birbirimizi anlamadığımız, huzuru elimizin tersiyle ittiğimiz şu günlerde James Cabre kötülüğün romanını yazmış ve sizi temin ederim ki bunu nefis yapmış.

21 Ağustos 2015 Cuma

Baltık Başkentleri Gezisi: Vilnius


Baltıklar'a gitmek Selçuk'un fikriydi. Uzun zamandan beri bu düşüncesini sesli olarak dile getiriyor, benden bir program yapmamı bekliyordu. İşin doğrusu nedense Baltıklar programını ben yapmadım. Daha doğrusu Selçuk uçak biletlerini alacağını söyledi. Bana düşen nereye kaç gün ayıracağımızı araştırıp ona cevap vermekti. Ben de biraz internet sitelerinde gezindim ve genel hatlarıyla bir plan belirledim. O da uçak biletlerini aldı. Son anda Helsinki'ye gitme planımızı erteledik. Çok sıkıştırılmış bir plan olacağını düşündük. 

Vilnius, Riga ve Talin için kaç gün yeter? Baltık Başkentleri'ne kaç gün ayırmalıyım?

Ben nasıl merak ediyorsam başkaları da merak eder diye buradan Baltık Başkentleri'ni içine alan bir seyahat için kaç gün gerektiğini söyleyeyim. Biz seyahatimiz boyunca üç ülke ve üç başkent gördük. Sırasıyla Litvanya'nın başkenti Vilnius'a, Letonya'nın başkenti Riga'ya ve Estonya'nın başkenti Talin'e gittik. 
Ulaşımı dışarda tutarsak üç şehirde de birer buçuk gün kaldık. Fazlasıyla yetti de arttı bile. Şehirler, elbette gezilecek yerler statüsündeki Old Town (Eski Şehir) denilen bölgeler çok küçük. Kısa bir zaman aralığında şehri gezme işini bitiriyorsunuz.

Vilnius'da şehir merkezine ulaşım nasıl yapılır?

Vilnius'a gitmek için THY'den biletlerimizi aldık. Uçağın sabah erken saatte olması İstanbul trafiğine takılmamak açısından harikaydı. Kısa bir yolculuk sonrasında (takribi 2.5 saat) Vilnius Havaalanına vardık. Vilnius Havaalanı küçük! Çıkış kapısından çıkıp da ilerleyince küçük bir tren garına gelmiş hissine kapılıyor insan. Biraz ilerleyince sevimli bir kafe kahve kokularıyla sizi karşılıyor, kafenin hemen karşısında küçük bir market var. Onu da geçince danışmaya ulaşıyorsunuz. 
Biz gittiğimizde biri erkek diğeri kadın iki çalışan birbirleriyle şakalaşıp duruyorlardı. Bizi de yüzlerindeki gülümsemeyle karşıladılar. İlk intiba önemli bir şey. Gülümseyişleri bana seyahatimizin güzel geçeceği izlenimini verdi. Otelimizin bulunduğu adresi gösterdik ve şehir merkezine nasıl ulaşacağımızı sorduk. 
Sevimli çocuk, ''Trip Advisor'u biliyor musunuz?'' dedi. Başımızın sallayınca da, ''Doğru oteli seçmişsiniz, bu sene Vilnius'ta Trip Advisor'un seçtiği en güzel otele rezervasyon yaptırmışsınız!''  dedi.
Övgüleri direkt Selçuk'a yönlendirdim. Gidelecek, gezilecek yerleri listelemenin dışında kalacağımız otellerin hiçbirine karışmamıştım. 
Sonuç itibariyle hemen havaalanının dışında 88 numaralı otobüse binersek, otelimizin köşesinde ineceğimizi öğrenmiş olduk.
     ''Peki ya taksiye binersek?'' 
     '' Yaklaşık 10 Euro verirsiniz ama paranız cebinizde kalsın. Onunla bira içersiniz.''cevabını aldık.

88 numaralı otobüsle şehrin merkezine ulaşmanın bedeli yetişkinler için 1 euro, çocuklar için 0.50 euro. Otobüs ile şehre varmamız konforlu olduysa da bir saati buldu. Çok yavaş ilerledi ve her durakta durdu. Taksi ile on dakikada şehir merkezinde olmak mümkün. 

Vilnius'da hangi otelde kaldık?

Vilnius'da Shakespeare Boutique Hotel'de kaldık. Biliyorum ki bu otel kalbimizin bir köşesinde kendine güzel bir yer kaptı. Selçuk'u seçiminden dolayı tebrik ettim. Vilnius'a gidecek herkese bu oteli hiç tereddütsüz tavsiye ederim. Biz gittiğimizde dış cephesinde ne yazık ki tadilat yapılıyordu. Terasına çıkma şansımız olmadı. 
Otelde odaların her birine bir edebiyatçının ismi verilmiş. Biz ilk katta koridorun sonundaki T.E. Lawrence'ın ismi verilmiş odada kaldık. Odanın duvarına yazarın çerçevelenmiş fotoğrafları asılmıştı. Odaya ulaşmak için önce Thomas Hardy'nin, sonra da Walter Benjamin'in odasınının önünden geçmek gerekiyordu. Daha sonra otelde Hemingway'in de adının verildiği bir oda olduğunu öğrendim ya iş işten geçmişti. Umarım odaların içindeki edebi ruhlardan bir şeyler bulaşmıştır ruhumuza. 






Otelin odalarının dışında en çok sevdiğim ikinci şey ise kahvaltı oldu. 2. kattaki kahvaltı salonunda alakart kahvaltı sunuluyordu. Menüden dilediğiniz yemeği seçiyorsunuz ve çalışanlar da yemeklerinizi güler yüzle getiriyorlar. Çayın tadı demleme çay tadında. 

Vilnius'da nerelerde yiyelim?

Otelimiz Eski Şehrin içinde olduğundan kapıdan adımımızı attığımız an tarihi duvarların arasında oluyorduk. Çok yorulmuş olmalıyız ki şehre vardığımız öğleden sonrada ilk işimiz gözümüze kestirdiğimiz güzel bir kafede kahve içmek oldu. Kafe, Vilnius'un en popüler caddesi olan Pilies Sokağı (Pilies Street) üstündeydi. Bu sokak Katedral'in olduğu meydandan Belediye Binası'nın olduğu meydana kadar uzanan, kısa bir sokak. Üzerinde kiliseler, irili ufaklı kafeler, hediyelikçiler, Baltık Denizi'nden çıkarıldığı için burada çok meşhur olan kehribar dükkanları ve restoranlarla dolu bir cadde. Sokak sanatçıları burada performanslarını sergiliyor, ressamlar duvarların üzerine tutturdukları resimlerini satıyorlar. 






Pilies sokoladine: Pilies Sokağı üzerinde ilk nefeslendiğimiz kafe daha doğrusu çikolatacı burası. Selçuk ve ben tercihimizi kapüçinodan yana yaptık, Kuzey ise İtalya'da denediği ve bayıldığı cafe latteden yana kullandı tercihini. Ben badem ezmeli nefis bir kurabiye yedim, ekibin kalan kısmı çikolataları götürdüler. Kapüçinolar gayet lezzetliydi, Kuzey Amalfi'de içtiğim lattenin yanına bile yanaşamaz bunların lattesi dedi.

Adres: Pillies gatve 8, Vilnius




Forto Dvaras: Yine Pilies Sokağı üzerinde geleneksel Litvanya yemeklerinin yapıldığı restoran. Dışarısı tıklım tıklım doluydu. Herkesin masasında da değişik bir patates tabağı vardı. İlk başta dışarıdan oturamayacağız diye biraz naz yaptıysak da içeri girip de neredeyse burada bile yer bulamayacağımızı görünce restoran bir an gözümüzde kıymetlendi. Elbette herkesin masasında gördüğüm haşlama patateslerden sipariş ettim. Birçok yemekte domuz eti olduğu için Selçuk karışık bir peynir tabağı, her ihtimale karşı patates kızartması siparişi verdi. Kuzey, sosis istedi. 



İnsan güzelim patatesi nasıl bu hale getirir karar veremedim. Gelen patetesi ortadan ikiye böldüm. İçli köfte gibi bir şeydi ama patates jölemsi bir sıvıyla karıştırılmıştı. Tadını hiç sevmedim ve tabağımı olduğu gibi bıraktım. Selçuk'un acısı bol peynir tabağına ortak çıktım. Diğer yemeklerin nasıl olduğu hakında bir fikrim yok elbette ama geleneksel Litvanya Mutfağı ile tanışıklığımı bu aşamada bırakmaya karar verdim.
Adres: Pilies g. 16, Vilnius

Pilies kepyklėlė: Aynı cadde üzerinde şirin mi şirin bir kafe. Çayı da kahvesi de tiramisusu da nefisti. Yan masalarda insanların yedikleri salatalar da harika görünüyordu. Her uğradığımızda karnımız tok olduğundan bir türlü yemek yeme şansımız olmadı. İçerinin dekorasyonu, camın ardından izlenen yağmur da Vilnius'a yakışan cinstendi. 





Pinavija Cafe& Bakery: İşte burası bana sorulacak olursa Vilnius'un en güzel kafesiydi. Vilnius'a bir gün yolunuz düşerse, bir çay ya da kahve içimlik nefis tatlılarını ve tatlı-tuzlu çöreklerini denemek için mutlaka ama mutlaka uğrayın. Ben Vilnius'da yeme-içmeyi diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça ucuz buldum. Paris'te bir çaya ya da kahveye 5.5 euro istendiği düşünülürse, burada kahveye 1 euro istenmesi karşısında hayretler içinde kaldım. Bu kafe fiyat açısından şehir normallerin biraz üstünde ama kesinlikle değer!
Adres: Vilniaus g. 21, Vilnius




Bir akşam yemeğini de Pilies Sokağı üstünde bir İtalyan restoranında yedik. Bir hafta öncesinde İtalya'dan dönmüş bir ekibe burada pizza beğendirmek oldukça zordu tabii ki. Restoranın pek bir özelliği yoktu.

18 Ağustos 2015 Salı

YOLCULUĞUN EN GÜZEL HALİ: AMALFİ

Amalfi'de otobüsten Kuzey'le midemizi tutarak indik. Otobüslerin hatırı sayılır bir kalabalık yarattığı meydanda küçük,yeşil alanı çevreleyen korkuluklara dayanıp derin derin soluk aldık. Ayaklarımızın yere basması harikaydı. Kıvrılarak ilerleyen ve her yeni dönemeçte kornaya basan bir otobüsün içinde değildik artık!

O an, yemin ederim mutluluğun tekrar yazıldığı güzel anlardan biriydi. 

Bir kere sabahtan beri devam eden yolculuğumuzun sonunda varmak istediğimiz yere varmıştık. Procida Adası'nda kaçış misali başlayan yolculuğumuzda önce deniz otobüsü ile Napoli'ye varmış, indiğimiz yerden bu sefer bizi Sorrento'ya götürecek başka bir deniz otobüsüne koşa koşa yetişmiştik. Böyle yapmakla ne iyi bir şey yaptığımızı sonradan anladık. Tüm yolu otobüsle gelmemek çok akıllıca olmuş. Sorrento'da indiğimiz yerden bir minibüse binmiş, tren istasyonuna ulaşmış ve oradan bizi Amalfi'ye götürecek otobüse binmiştik. 

Amalfi'ye gidecek diğer yolcular tren bağlantısı ile bu otobüse yetişecek olduklarından otobüse bindiğimizde otobüs boştu. Trenin gelmesiyle birlikte araç kısa zamanda doldu ve yola çıktık.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktu. Tek şeritli bir yolda kıvrıla kıvrıla ilerliyorduk. Yolun karşısının görünmediği her dönüşte şoför kornaya basıyor, hızını kesmeden yola devam ediyordu. Midemi ağzımda taşıyor gibiydim ve Kuzey'de benimle aynı durumdaydı. Bir yandan ona, ''İleriye bak, başka bir şey düşün!'' diye akıl veriyor, diğer yandan da bir türlü bitmek bilmeyen yola içimden küfürler edip duruyordum. Koca otobüste Kuzey, ben ve yan koltukta oturan İngiliz kadın bu durumdaydı. Otobüs bir yerleşim yerine vardığında içim umutla dolmuş olsa da vardığımız yerin dillere destan Positano olduğunu öğrendim. Buradan ayrıldıktan sonra da uzunca bir süre yolculuğumuza devam ettik. 

Bana çok uzun gelen bir zamanın sonunda Amalfi'ye vardık. Sanırım Amalfi'yi her hatırladığımda yol boyunca midemle verdiğim savaş aklıma gelecek. 

Sonra kısacık bir yürüyüşten sonra kasabanın meydanına girdik. 

Gün bu denli kararmadan önce otobüsten bu alanda indik.
Küçük bir alanın ortasında havaya serin esintiler dağıtan bir çeşme ve etrafında çok güzel gözüken kafeler vardı.

Amalfi'ye ilk görüşte aşık oldum, olduk.

İtiraf ediyorum ki elimizde bavulla kiralamış olduğumuz apartman dairesini bir müddet aradık. Oysa meydana çok yakın bir yerdeymiş. Konforlu ama aydınlık diye tanımlayamayacağım bir daireydi. Meydandan yukarı doğru uzanan yol boyunca sıralanmış binaların birindeydi. Binalar birbirine yapışıktı ve aralarında dar merdivenler vardı. Bu sebepten dairelerin odalarında dışarıyı seyredebilecek geniş pencereler yoktu. Tatilimiz boyunca bu dairede keyifle konakladık. Aynı tatilciler gibi sabah canımızın istediği saatte uyanıyor, aşağı inip kafamıza göre bir yerde kahvaltımızı ediyor, acele etmeden keyif çayımızı da içiyor ve denize gidiyorduk. Amalfi'de kaldığımız üç gün boyunca denize girmek için civardan fazla uzaklaşmadık. Roma'da güneşin altında kavrulmuş, Procida Adası'nda varoluşumuzu sorgulamış ve uzun bir yolculuktan sonra denize, meydanı olan tipik bir İtalyan kasabasına ulaşmıştık. 

Amalfi'nin ana caddesi.

Amalfi'nin küçük ama nefes aldıran meydanı.

Meydandaki katedral

Meydandaki tek çeşme

Mutluluğun tanımı hepimizin bildiği şeylerdi işte: Telaşsız bir meydan, ağır ilerleyen zaman, akşamın serinliğinde sizi şişlemek için bekleyen sivri sinekler ve İtalyan kahvesi...


Gittiğimiz ilk günün akşamında limon ağaçlarının süslediği bir bahçenin içinde pizza yedik. Meydandan yukarı çıkan yol üzerinde yürüyüş yaptık, deniz kenarında iyot kokusunu içimize çektik ve ertesi gün gitmeyi hedeflediğimiz Atrani plajına doğru yürüyerek mesafeyi kafamızda canlandırmaya çalıştık. Otobüse binmektense yürümeye razıydım.




Salata elbette benim :)
Şimdi bu yazıyı yazarken evimde oturuyorum. Mutfaktayım. Nedense bizim evde yaşam buradan akıyor, buradan kendine bir yol buluyor. Ağustos'un ortalarındayız ve havada birkaç gündür çok küçük esintiler var. 2015 yazını da ileride hatırlamak üzere geride bırakmak üzereyiz. Şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki İtalya'nın güneyine doğru gittiğimiz sekiz günlük tur boyunca en beğendiğim yer Amalfi oldu. Yine gitsem orada konaklar, günlerimi de miskinlik yaparak Atrani plajında geçirir, Atrani'nin küçük meydanında bulunan bakkaldan ve yaşlı teyzeden ekmeğimin arasına peynir kestiririm. 

Amalfi Sahili ve plajları


Amalfi'nin merkezindeki plaj.
Balayına gitseydim belki romantik diye tanımlayabileceğim bu kasabayı kendi koşullarımın içinde romantik diye tanımlayamam. Benim için Amalfi tipik İtalyan. Daha önceki seyahatlerimin birinde, Toskana'yı gezerken hissettiklerimin aynını burası için de hissettim: Samimi.

Positano gibi devamlı üstünde şık bir kıyafetle dolaşmıyor Amalfi. Ortasına kafelerini topladığı meydanıyla bildik bir İtalyan gibi davranıyor. Pizza ve makarnadan yayılan sarımsak kokusu kahvenin kokusuna karışıyor. Yoldan geçenler dükkan sahiplerine selam veriyor, çocukların başlarını okşuyor. Plajda üstünde takılarıyla gezinen, iki saatte bir bikinisini değiştiren kadınlar da yok etrafta. Atrani plajı, Amalfi'nin merkezindeki geniş plaja oranla daha sakin. Çocuklu aileler her yerde. Kaldı ki çocukların olmadığı bir deniz kenarını düşünmek bile istemem. Bangır bangır çalan bir müzik yerine kumdan kaleler yaparken bağıran çocukları isterim ben. 


Ailemizin pastanesi: Andrea Pansa



Amalfi küçük bir kasaba. Öyle yazıldığı gibi klişe cümlelere de gerek yok açıkçası. Birçok yerde yazdığı gibi Amalfi sokaklarında kaybolmak mümkün değil mesela. Konakladığımız üç gün boyunca her akşam aynı pastaneye gittik. Çayını, tatlılarını ve çalışanlarını öyle sevdik ki başka bir yerde çayımızı içmeyi düşünmedik. Yemek yediğimiz her yer güzeldi ve yediğimiz yemeklerin hepsi lezzetliydi.

Atrani'de denize girdiğimiz günün akşamında yemeğimizi Atrani'de meydanda Restaurant Savo'da yedik. Rezervasyon yaptırırsanız yemeğinizi restoranın terasında yiyebilirsiniz. Bizim gibi rezervasyon yaptırmadan giderseniz içeride yemek durumunda kalırsınız. Bu restoranda yediğimiz yemekleri çok lezzetli bulduk. Herkes büyük bir keyifle tabağındakileri silip süpürdü. Yemeğin en güzel kısmı neydi derseniz size hiç tereddütsüz yediğimiz tatlı olduğunu söylerim. Ricotto peyniriyle yapılan ve armutlu dondurma ile servis edilen tatlı yediğim tatlılar içinde en güzel ikinci tatlı olarak yerini aldı. 

Amalfi için nerede yiyelim diye bir liste yapmak gerekir mi diye bana sorarsanız, buna pek de gerek yok derim. Bizim yaptığımız gibi siz de menüye, restoranlarda yemek yiyenlerin önündeki tabaklara bakarak verin kararınızı.

Elbette, tavsiyeye açığız; amma ve lakin kendi kitabımızı da kendimizi yazalım değil mi?

7 Ağustos 2015 Cuma

Bunca yorgunluğa rağmen neden seyahat ederiz?

Bir haftayı geçen kavurucu bir İtalya tatilinden geri dönmüş, evde birkaç gün geçirip daha ne olduğunu anlamadan tekrar bizimle yola düşecek bavulumuzu hazırlamıştım. Bu sefer serin bir yere gideceğimiz için biraz sevinçliydim açıkçası. Her ne kadar çetin geçen her kışın ardından kışı küstürecek cümleler kursam da, yaz geldi mi de yazdan şikayet ediyordum. Serin bir Baltıklar gezisinin beni beklediğini bilerek çıktım yola. Bir haftayı da Avrupa'nın Kuzey köşelerinde harcayıp da eve döndüğümüzde günlerden Cuma olduğu için şükrediyordum. Ne iyi yapmıştım da cuma akşamı dönmeyi akıl etmiştim.

Kendime bile itiraf etmekten çekinsem de çok yorulmuştum. Evimin kokusunu, yatağımın konforunu, okunmamış kitaplarımın yığın halinde durduğu çalışma odamı özlemiştim.



Yanıma her geldiğinde itelediğim o soru yine karşıma çıkmıştı?

        ''Sahi bu kadar yorulacağımızı bildiğimiz halde neden seyahatlere çıkıyor, paramızı harcıyor ve yorgun argın eve dönüyorduk?''



Yüzümü baştan savma yıkayıp, alelacele dişimi fırçaladım. Her zamanki gibi açlıktan ölüyordum. Kahvaltıya indim. Çayımdan bir yudum alıp, ekmeğimden büyük bir ısırığı ağzıma atınca hayat daha kolay gelmeye başlamıştı bile.


İkinci bardak çayımı alıp internet sayfalarında gezinmeye başladım. Şaka gibiydi! ''Ye, dua et, sev'' kitabının yazarı Elizabeth Gilbert, facebook sayfasına gözleri şiş bir fotoğrafını koymuş, jet-lag olduğunu dünya aleme ilan ediyordu. Yunanistan ve Türkiye'yi kapsayan üç haftalık bir geziden yeni dönmüştü ve kendine soruyordu: ''Bu kadar yoruluyorken, insanlar neden konfor alanlarını bırakıp da yollara düşüyorlardı? Sahi, neden seyahat ediyorduk?''



Hadi bakalım!


Vallahi ne yalan söyleyeyim yazı bana o an itibariyle ilaç gibi geldi. Kapının kenarına bir akşam önceden konmuş bavullar olduğu gibi duruyordu. İçindeki kirli çamaşırları çıkarıp çamaşır makinesine atmak için dayanılmaz bir his duyuyordum. Yapılacak öyle çok şey vardı ki! İşin en kötü yanı da iki kısa günün ardından işe gidecek olmamdı. Elizabeth Gilbert bu yazdığımı belirtmemiş olsa da benim için bir de olayın şu kötü yanı vardı. Üç haftadır her anını paylaştığım çocuğumla sınırsız zaman paylaşımım bitiyordu.

Yazar seyahat eden birçoklarımızın sık sık kendilerine sorduğu bir soruyu masanın orta yerine bırakıyor ve dürüst olalım diyordu. Dediği gibi seyahat denilen şey yorucuydu. Sonra kim ne derse desin, evde harcadığımızdan daha çok para harcıyorduk seyahatlerde. Yemeğini bilmediğimiz ülkelerde damak tadımıza uyan yemek aramak için uğraşıyor, mevsimin güzel olduğu zamanlarda nefes almanın mümkün olmadığı turist kalabalıkları arasında kayboluyorduk. Gezmemiz gereken bir dolu yer oluyordu. Muhtemelen bir daha bu şehre uğrayamayacak olduğumuzu düşündüğümüzden her yere gitmeye çalışıyor, kafamızda notlar alıyor, gördüklerimizi hafızamıza kazımak için uğraşıyor; bazen sıkılsak da bunu kendimize itiraf etmekten kaçınıyorduk.

Yine de her şeye rağmen seyahat etmekten vazgeçmiyorduk. Neden?

Yazar, şöyle cevap veriyordu sorduğu soruya.

''Birisi bana 2015 yazında ne yaptığımı sorarsa verecek cevabım hazır: Annem ve eşimle Yunanistan ve Türkiye'deydik.''

Yolculuğu değerli kılan buydu işte. Gilbert, kendi özel anlarını sıralamıştı.

Ben size kendiminkileri anlatayım.

Seyahat demek tüm sıkıntıları, sorumlulukları evde bırakmak demek.

Daha çok sarılmak, sokaklarda sarmaş dolaş gezmek, canının istediği yerde bir öpücüğü çekinmeden kondurmak demek.

Gün batımı saatlerinde bir kadeh kırmızı şarap içmek, yoldan geçen insanları masanıza konuk etmek demek.

Yeni yerler görmenin dışında yola çıktığınız insanın en huzurlu uykularına tanıklık etmek demek.

Listeye ekleyecek öyle çok şeyim var ki, sayfalarca yazarım.
Tek bildiği yorucu olmasına rağmen, güzel anıların evde birikmediği! Hayat, herkes için aynı; yaşadığımız yerde bir sürü yapılacaklarla dolu. İyisi mi arada bir fırsat varken yollara düşmek.

Atılan her kahkaha ömrü uzatıyor. Bir zaman sonra geriye bir şey kalmıyor; anılardan başka.
İyisi mi bol bol anı biriktirelim fırsat varken.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Bir masal armağancısı: Arbil Çelen Yuca

Masa başı sohbetlerini hep çok sevmişimdir.

Sandalye tepesinde oturmak koltukta oturmak kadar rahat değildir ama samimiyet içerir. Bir masanın başına ancak sevdikleriniz varsa geçersiniz. Yüzler hep birbirine dönük olur, gözleriniz karşınızda oturan gözlerin içine bakar. Bakışlar hep sıcaktır ve yalan söylemezler.

Ben Arbil'le bir masanın başında tanıştım ilk kez. Aynı masanın etrafına toplanmış birkaç kadındık. Bambaşka bir kadın biz okudukça önündeki kağıda notlar alıyor, okumamız bitince de benim nasıl yaptığını hâlâ anlayamadığım bir şekilde kapalı zannettiğimiz yüreklerimizi önümüze seriyordu.


Zaman zaman o masanın etrafında olamadım. Şimdi burada hangi gerekçeyi önlerine sürsem, o masanın kadınları aslında cevabın ne olduğunu benden iyi bilirler. Demimi almam için de hiç telaşsız beklerler.

İyi ki beni o çemberin içine almışlar da onların hikâyelerine ortak olmuşum.


Arbil o masadaki güzel kadınlarımdan biri benim! Hayatımdaki en değerli varlığıma sunabildiğim en değerli hediyemin yaratıcı, dünyanın en güzel masalcısı.



Bu sene Kuzey en güzel hediyesini aldı bizlerden.

Çünkü Arbil tüm ruhuyla yaratıyor; size özel bir masal yazıyor.

Birine bir hediye vermek isteseniz, bundan daha anlamlı bir hediye bulabilir misiniz?

Biz bulamadık.



Arbil ile Kadıköy'de buluştuk. Kahvelerimizi aldık, sohbetimizi ettik. Okumaktan, yollardan, şarkılardan ve çocuklardan bahsettik. Kuzey'i anlattım ona. Hâlâ gözümde ufacık olan Kuzey'in sevdiklerinden, hayallerinden, korkularından bahsettim.

Ona anlatırken çocukluğun nasıl da hayallerin, umutların evi olduğunu hatırladım.
Gerisini sevgili Arbil'le bıraktım.

Bir masal yaratmak için kalktı Arbil masadan. Gecelerini Kuzey'e yazacağı masala ayırdı; hem yazdı, hem çizdi. Muhtemelen masal yavaş yavaş dile gelirken üstüne şarkılar da üfledi.


Kuzey'e özel yazılmış masalı alıp da eve getirdiğimde ne kadar heyecanlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Keçe bir kabın içine özenle yerleştirilmiş kitap, Kuzey'in çok sevdiği fantastik dünyalardan gelmiş bir hediye gibiydi. Deri bir iple bağlanmış ve üzerine kocaman mavi bir tür eklenmişti. 

Hep beraber kitabımızı açtık, Kuzey'in kahramanın olduğu masalın arasında yolculuğa çıktık. Biraz Kuzey okudu masalını, biraz babası, biraz ben. Sait Faik'in yanına gittik, adanın sokaklarında dolaştık.

Sanırım bu hediye hiç unutamayacağız çok değerli bir an'ı hediye etti bize. 
Hepimiz koltukta yan yana dizilmiş, içine dahil olduğumuz masalın satır aralarında kaybolmuştuk. 

Arbil'e emekleri için ne kadar teşekkür etsem az. 
Böyle yazmaya devam ettikçe her çocuğun kalbinde belli ki çok özel bir yeri olacak. 

Eh, ben de arkadaşı olduğum için çok şanslıyım elbette. 

Masanız etrafındaki tüm güzel kadınları öpüyorum.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Roma'da uyandığımız sabahlar...

Seyahatimizin ilk kısmında Roma var. Birkaç gün Roma'da kalacak, daha önce gezdiğimiz şehri bu sefer kendimizi fazla yormadan adımlayacağız. Haziran sonu itibariyle Roma'dayız. İstanbul'a yaz gelmedi ama buraya çoktan gelmiş. Şehir yanıyor desem yeri!

Roma turistlerin en çok rağbet ettiği şehirlerden biri. Önceki gidişlerimde yazdıklarım blogda duruyor. Roma'nın kalbinde atan filmleri merak edenler varsa bu yazıyı okuyabilirler. Yazının diğer kısmı da şurada! Malum kısa anlatmayı beceremiyorum. :)

Benim gibi edebiyatla, kitaplarla, müzelerle kafayı bozmuşlar varsa onları da bu yazıya alacağım. Kendisi en sevdiğim blog yazılarımdan biridir. :)

Şimdi gelelim bu sefer Roma'da ne yaptığımıza. Deliler gibi etrafta dolaşıp durmadık. Tarihi mekanların etrafında dolandık, İspanyol Merdivenleri'nin önünde fotoğraf çektirdik, Babington Çay Evi'ne ve Greco Cafe'ye girsek mi diye tereddüt edip, yeni yerler keşfetmeye karar verdik. Bu iki kafeye uğramayarak seyahatimizin bütçesinde de kocaman bir delik açmamış olduk.

Yine de unutmamalı ki, Roma'ya ilk defa gidecekler için Cafe Greco ve Babington Çay Evi gidilecek listesinin başında geliyor.



Bolca yedik, içtik, keyif yaptık.

İlk gittiğimiz akşam yemeğimizi hemen otelimizin dibindeki restoranlardan birinde yedik: Ristorante Di Fronte a.  Yemekler fena değildi. Hesaba masaya koydukları ekmeği de eklemelerine sinir oldum. Bu seferki Roma seyahatimizde sıkça kuver olayına denk geldik.
Roma esnafının, restoranlarının, kafelerinin turiste doyduklarını söylememe gerek yok herhalde. Etrafta öyle çok turist var ki müşteriye nasıl davrandıklarının, servisin kaliteli olup olmamasının bir önemi yok. Nasılsa biri gelmezse başkası geliyor.


Neyseki İtalya'dayız. Pizzalar ve makarnalar her zaman ortalamanın çok üstünde.

Roma'da nerede kahvaltı yapalım?

Roma'da kaldığımız iki gün boyunca kahvaltımızı ettiğimiz iki mekandan bahsedeceğim size.
Bir tanesinin tek özelliği sokağa taşmış masa ve sandalyelerinin olması. İlk sabah sırf bu sebepten orada kahvaltı etmeye tercih ettik.  Birer sandviç yanına da çay aldık. Bizim paramıza çevirinde elbette kahvaltı pahalıya geliyor. Sandviçler ortalama 6-7 Euro civarı.
Adres: Dami Cafe- Piazza Tuscolo 20, Roma



Diğer kahvaltı ettiğimiz yer ise hemen yukarıda bahsettiğim kafenin yanı. Dışarıya atılmış masalar yok. Bu yüzden içeri oturmak zorunda kalıyorsunuz ama inanın değer. Mutlaka gidin dediğim bir kafe olur burası. İçerisi mis gibi taze ekmek ve kahve kokuyor. Bizi bizden alan kokuların yanına fırın kısmındaki çalışan güler yüzünü, sempatikliğini ve hoş görüsünü eklemeden edemeyeceğim. İnsan sevdiği bir işi yapınca mutlu oluyor demek ki! Bu kadar seyahatlerimiz içinde dönüşte aklımızda kalanın da güleryüz gördüğümüz mekanlar olduğunu eklemeden geçemeyeceğim.
Adres: Grano Frutta e Farina- Via della Croce, 49a, Roma.