30 Kasım 2015 Pazartesi

Kasımda Aşk Başkadır

Ah güzel Kasım!
Sanki benden habersiz, sessizce yanımdan geçtin.
Kıyamadım, dokunamadım sana.

Geçen cumartesi günü sabahın köründe yataktan kalktım. Bir gece önceden evdekileri örgütlemiştim. Eğer hafta sonu ağaçların yapraklarını döktükleri bir yere gitmezsek, hafta içinde bir gün ben kendim gidecektim. Sözlerim istediğim etkiyi uyandırmış olmalı ki, yataktan kalkmak zor gelse de hep birlikte evden dışarı çıktık.


Her şey bizi eyleme geçmekten alıkoyan o kapının ardında değil mi zaten?
Saat 07.30'u az geçmişti ki Polonezköy'e vardık. Etrafta kimsecikler yoktu. Meydandaki kahveler yeni yeni açılıyordu. Etraf daha önce anlattığım gibi terk edilmiş köpeklerle doluydu. İnsan ister istemez tedirgin oluyor. Tek başıma olsaydım, sonbaharı da dökülen yaprakları da bir kenara bırakır eve dönerdim.

Meteoroloji lodosla ilgili uyarısını bir gece önceden yapmıştı. ''Fırtına çıkacakmış.'' dedi Selçuk. Kendimi eski bir filmin içinde hissettim o an. ''Olsun.'' dedim. ''Rüzgâr çığlık atmadan döneriz evimize.

Yanımızda minik yeğenim olduğundan ağır aksak ama keyif içinde yürüdük. Tam da düşündüğüm gibi yapraklar çoktan dallarını terk etmişti. Toprak yol, ayaklarımın altından kayıyor, çam ağaçlarının kokusu burnuma geliyordu. Hani bir yerde olmaktan çok mutlu olduğunuzu nadiren fark ettiğiniz anlar vardır ya, işte öyle onlardan biriydi o gün Polonezköy'de yaşadığımız an.
Çocuklarla yeni yapılmış yolda konuşarak yürüdük, sokak köpeklerini sevdik.

Kasım ayının çok hızlı geçtiğini düşünsem de, 2015'in aralıktan önceki son ayında aradığım huzuru buldum.
Bir kenara ayırmış olduğum kitaplarımı okudum.
Hedefimi tam olarak tutturamadım ama hedef dediğin nedir ki?
Dilediğim gibi kendimi programlamış, oğlumla aylaklık yaptığım keyifli zamanların dışında kitap okumalarımla, yazıp çizmelerimle hoşça vakit geçirmiştim. Birkaç film seyretmeyi bile başardım. Tuhaf bir şekilde yapmayı hedeflediğim her şeyi yapamamış olmama rağmen, bilgisayarımın başına oturup kasım ayının kritiğini yaptığım şu an gerçek anlamıyla bir memnuniyet içindeyim.

Hafta sonlarının dingin ruhunu seviyorum.

Kasım ayında hangi kitapları okumak istediğimi burada ilan etmiştim.
Stephen King'den yazar adaylarına tavsiyelerde bulunduğu ''Yazma Sanatı'', daha önce hiç okumadığım bir yazarın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' isimli kitabı, koşma konusuna aklıma taktığım için motivasyonumu devam ettirmek adına aldığım ''Koşmak İçin'', Charles Dickens'den ''Gece Yürüyüşü'' ve son olarak Simone de Beauvoir'dan ''Olgunluk Çağı1'' kitapları okuma listemi oluşturuyordu. 

Stephen King'in kitabıyla ilgili notları bir blog yazısı olarak paylaştım bile. Okumak isteyenler kasım ayı arşivinin içinde yazıyı bulabilirler.


Okumaya ilk olarak ''Koşmak İçin''den başladım. Kitabı ara ara alıp okuyorum. Salondaki köşe sehpanın üstünde duruyor ve koşmayla ilgili zorlandıkça açıp göz gezdiriyorum. Sonuç itibariyle kitabı bitirmiş değilim. 


Sonraki kitabım sonbahardan armağan ılık günlerde başladığım Marian Izaguirre'ın ''Bir Zamanlar Hayat Bizimdi'' kitabı oldu. Kah çayımı alıp bahçede, kah salonda rahat koltuğumda, kah uykudan önce kitabı okudum. Sanırım yazarın anlattığı yaşları yaşadığımdan tıpkı hikayedeki gibi gençliğimin deli fişek günlerine, yazlıkta geçirilen iyot kokulu zamanlara ve yazların uzun gecelerine dönmem zor olmadı. Kırk yaşında hayata daha farklı baktığımdan kitabın her satırı benim içime dokundu. Kitap, farklı bir coğrafyada geçiyor ve farklı bir kültürden izler taşıyordu. Yine de kitabın sayfalarında gezinen his bana çok tanıdık geldi. Sonuç itibariyle kitabı çok severek okuduğumu söylemem gerek. 

Bu kitabın peşine Charles Dickens ve incecik kitabı ''Gece Yürüyüşü''nü okuyayım dedim; lakin ne mümkün! Bir türlü kitabın ilk beş sayfasını geçemedim. Satırlar üstüme üstüme geldi, kelimeler anlam kazanamadı. Kitabı bir kenara bıraktım ve yoluma devam ettim. 
Kasım ayı devam ediyordu ve benim listemde hâlâ okunmayı bekleyen kitaplar vardı. 

Araya hiç beklenmedik bir kitap girdi. Şimdilerde boyumu aşan bir işe kalkıştım ve bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Lütfen bu bir itiraf olarak algılanmasın; zira yapmaya çalıştığım işi yenilgiyi kabul edip bırakabilirim de! Kurgu da sorunlar yaşıyorum. 3.tekil kişi anlatımında bir türlü yazmak istediğim yazının içine giremiyorum. Bu yüzden de yazdıklarım samimi gelmiyor kulağıma. 

Çok sevdiğim bir arkadaşıma derdimi anlatınca şöyle dedi:
''Trendeki Kız''ın kurgusunu çok beğendim. Benim kafamda da senin kafandakine benzer sorular vardı ve kitap bana iyi geldi. Kafamdaki soruları giderdi. Sen de oku.''


Kitabı çok beğenerek okuduğum itiraf etmeliyim. Sorunuma çözüm oldu mu peki? Hayır. 

Yazmak başka bir şey! İnsanın kafasının karışması ve yazdıklarını beğenmemesi, yazdıklarını yırtıp yırtıp atması sanırım kaçınılmaz. Bu durumla başa çıkmanın tek yolu da yılmamak ve yazmaya devam etmek. Yine disiplin ve çok çalışmak karşıma çıktı. Her gün ayrı bir ruh haline bürünsem de buraya yazmak, günlüğüme yazmak ya da aklıma gelen bir şeyle ilgili yazmak bile iyi geldiğine göre yola devam!

Kasım ayının son ve beni en çok oyalayan kitabı Simone de Beauvoir'ın kitabı oldu. Olgunluk Çağı isimli iki ciltlik kitabın ilk bölümünü okumaya karar vermiştim. Çok önceleri alınmış bir kitaptı ve Simone de Beauvoir'ın yazı dili hoşuma gittiğinden okumak için heves ediyordum.

Yazarla Sartre'ın yirmili yaşlarından otuzlu yaşlarına kadar gelen dönemin anlatıldığı kitapta arka fonda zamanın politik olayları var. Okurken yazarın ve Sartre'ın düşüncelerine çok şaşırdım. Simone de Beauvoir'ın uzun yürüyüşlerinde kendimi buldum. Aslına bakarsanız bu kitabı burada uzun uzadıya anlatmak isterim. 
Kitabı okurken tek sıkıntım Payel Yayınları'nın romanı çok küçük puntolarla basmış olmasından kaynaklandı. Belki yeni bir baskı yapılsa bu sıkıntı ortadan kalkar. 

Evet! Kasım ayı bizim evde böyle geçti. 
Keşke ülke gündemi de daha güzel olsaydı da keyfimizden geçilmeseydi.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Jaipur: Pembe Şehir

Görünüşe göre Jaipur'da yapılacak çok şey var gibi görünüyor. Seyahatin sonlarına yaklaşıyoruz ve itiraf edeyim ki ben biraz yoruldum. Bunun sebebi sadece bedensel yorgunluk değil. Geldiğim şehirlerde yorulana kadar gezmek istiyorum ama aralarda da oturup bir yerlerde çay-kahve içmek, düşünmek için ara vermek istiyorum. 

Bu ülkede hem zaman durmuş hem de çok hızlı akıyormuş izlenimine kapılıyorum.
Akşam otelimize vardığımız zaman öyle çok yorulmuş oluyorum ki duş alıp yemeğe inmekten ve bir bardak çay-kahve içmekten başka bir şey düşünemiyorum. Oysa ki yazmak istiyorum. 
Şehri dinlemek, sesini duymak sonra da dile gelen cümleleri kağıda geçirmek.



Hindistan'a gidecek birçok insanın fotoğraflardan tanıdığı Hawa Mahal bu şehirde; Jaipur'da. Şehre vardığımız ilk günün akşamında şehrinin kalabalık bir caddesinde otobüslerimizden iniyor ve yol üstünde yürümeye başlıyoruz. İki tarafında da dükkanların sıralandığı geniş bir cadde düşünün. Bunların şehir merkezinin büyük bir kısmına yayıldığını hayalinizde canlandırın. Zihninizde alanı biraz daha büyütün. Bu sokaklar bir de ara sokaklara açılsın. Sayısını tutamadığınız bir sürü insan bu sokaklarda yürüsün. Dükkanların önüne, araçların çılgınca geçtiği yol kenarlarına bir de seyyar tezgah açmış insanları yerleştirin. Korkmayın, yerleştirin. Çiçekçileri, araba içinde yemek satan Hintlileri, incik boncukçuları, peşinize takılmış ve sizi karşılığında para alacağı bir dükkana çekmeye çalışan insanları da yakanıza iliştirdiniz mi? Şimdi bu kargaşanın içinde yanınızdan hızla geçen bir aracın altında kalmamaya dikkat ederek yürüyün. Kulağınızı sağır eden korna seslerine de elbette alıştınız. Nerdeyse beş-altı gündür Hindistan'dasınız. Hala gürültülü mü geliyor bu şehir size?



Alışamadınızsa ya bir şans daha verin Hindistan'a ya da bu ilk ve son buluşmanız olsun bu ülkeyle. 

Yan yana sıralanmış dükkanları aşarak Hava Mahal'in önüne ulaştık. Bu seyahatte alışveriş yapmamaya kararlıymışım gibi davranıyorum. Dükkanlarda bir şey almak için yapılan uzun pazarlıklara tahammülüm yok. Sadece bitki tohumlarından yapılma kolyeler falan bakıyorum. Hindistan alışverişinden beklediğim tek şey bu.

Caddenin karşına geçip Hawa Mahal'i seyrediyorum. Bazı şeyleri ben ya hemen severim ya da sevmem. Burayı seviyorum. Üst üste yığılmış pencerelerden ibaret kocaman bir bina. Birkaç kattan sonrası sadece görüntüyü kurtarmak, yan binalarla aynı hizaya getirilmek için yapılmış. Kadınlar buradaki pencerelerden bakıp etrafı seyrediyorlarmış.
Doğu ülkelerinden çoğunda kadının yeri aynıymış gibi geliyor bana. Öyle hissediyorum. Her gittiğimiz yerde meraklı gözler bizi seyrediyor. Hani iki kişi gözlerini birbirinin üstüne diker ve sonunda biri gözlerini kaçırır ya, burada gözlerini kaçıran taraf biziz. Israrlı bakışlar her yerde.
Hawa Mahal'in fotoğraflarını çekip, kendimizi kadrajın içine sıkıştırıyoruz.



İşte Jaipur! Hızlı bir döngünün içinde akan, eriyen bir şehir. 

Rehberimiz işini iyi yapan bir Hindu. Altmışlarına merdiven dayamış, yaşından az gösteren sağlıklı biri. Toplu olduğunu söyleyebilirim. Vejateryan olduğunu söylüyor ve kast sistemine göre 1.gruba dahil. Ülkenin gelir düzeyine bakıldığında iyi para kazanan bir gruba mensup. Götürdüğü her yerde bizi gerçekten bilgilendiriyor, sorduğumuz her soruya yeterli cevapları veriyor.
Hindistan'ın geri kalmasının önündeki tek engelin kast sistemi olduğunda kararlı. Kastlar kalkmadıkça, insanlar birbirinin karşısında eşit duruma gelmezse ülkenin düzelmeyeceğini söylüyor. Kendisi çocuklarının başka kastlardan insanlarla evlenmesine izin vermiş.

Jantar Mantar'a gidiyoruz. Burası bir hava gözlem evi. Dünyada birçok yerde bu tarz gözlem evleri olmasına rağmen, Jaipur'daki Jantar Mantar bu tarz gözlem evlerinin en büyüklerinden biri. Burası UNESCO Dünya Mirası Listesine de girmiş. Gözlemevi, Mihrace Jai Singh II, yani ''Pembe Şehir'' diye anılan Jaipur kurucusu tarafından oluşturulmuş. Bir bakıma burası mihracenin oyun alanıymış. Astronomiyle çok ilgiliymiş. Kendisi ve adamları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları hesaplamalarda bir yanlışlık oluyormuş ve bunun sebebini bir türlü bulamıyorlarmış. En sonunda mihrace iki adamını İngiltere'ye yollamış. İngiltere'den yeni bilgilerle dönen adamları mihraceye Jaipur'un konumuyla ilgili bir hata yaptıklarını, bu sebepten dolayı da hesaplamalarında yanlışlık olduğunu anlatmışlar. Jaipur 38 derece kuzeydeymiş.

Rehberimiz, bunu anlattıktan sonra Hindistan'ın her yerinde saatin aynı olduğunu, sadece Jaipur'da saat farkı bulunduğunu söyledi.




Devasa aletlerin hepsinin bir amacı ve açıklaması var elbette. Peki ben ne anladım tüm bunlardan?
Zamanın koşullarında bunların nasıl yapıldığını anlamak da zorlandım. Kafam matematiğe çok fazla basmadığından olsa gerek, anlatılan her şey bana çok karışık geldi.
İyisi mi buraya fotoğrafları koyayım da sizler kararınızı verin.



Gelelim Jaipur'un diğer gezilecek yerine: Raca'nın Sarayı (City Palace of Jaipur)

Kapının önündeki kalabalığı ardımızda bırakarak içeri giriyoruz.


Etkileyici bir kapı.



Pembe duvarların ardında gözüken bina Raca'nın soyundan gelenlerin bugün yaşadığı bina. Resmi olarak unvanlarını kullanmaları yasaklanmış ama kalk yine de ağız alışkanlığı ile Raca'nın soyundan gelenleri aynı unvanlarla çağırmaya devam ediyormuş. Ülkenin eski ileri gelenlerinin elinde sadece aile soylarını temsil eden bayrakları asabilme hakkı kalmış; tabii bunu da belli bir vergi ödeyerek yapabiliyorlarmış. Binanın üst katlarına Cloud Palace (Bulut Sarayı), alt katlarına ise Winter Palace  (Kış Sarayı) deniyormuş. Alt katlar kışın daha sıcak olduğundan kullanılıyormuş.



Rehberimiz sarayın avlusunda sergilenen sus tankının hikayesini anlatıyor. Gerçekten inanılmaz. Cam bir platformun ardında sergilenen gümüş su tankının boş hali 340 kiloymuş ve tam tamına 4091 litre su alıyormuş. Küpü 25 kişi ancak taşıyabiliyormuş. İnsan ister istemez üzülüyor. Raca, İngiltere'ye gideceği zaman küpü de içine su dolduracak yanında götürmüş. Su iki ay süren gidiş, iki ay süren dönüş ve iki ay süren kalış süresince Raca'nın su ihtiyacını karşılamış.


Sarayın en güzel yeri bu avlunun dışındaki başka bir avlu. Burada dört kapı var ve her biri muson dönemini anlatıyor. Baharın geldiğini anlatan yeşillenmeye başlayan ağaç figürleriyle bir kapı, yağmur dönemini anlatan başka bir kapı var.




Jaipur sanırım Delhi'ye gitmeden önce en beğendiğim şehir oluyor.
Geriye bir tek fillerle gidilen Amber Sarayı kalıyor.
Seyahatin sonu da yavaş yavaş geliyor.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Hayallerim, Aşkım ve Ben

Hani hiç bıktırmayacağımı bilsem size her gün Paris'ten bahsetmek isterim. İçime neden bu kadar dokunduğunu, canımın sıkıldığı her an neden orada olmak istediğimi, ruhumda yankılanan oraya aitmişim hissinin nereden geldiğini uzun uzun anlatmak.


Bu söylediklerimin bir anlamı var mı bilmiyorum ama hislerim bunlar. 

Evde hayaller kuruyoruz çoğu zaman.  Herkes kendine bir süper kahraman özelliği seçiyor. Süper kahraman dediysek derdimiz dünyayı kötülerden kurtarmak, iyiler için canımızı tehlikeye atmak falan değil elbette. Sanıyorum ki öyle çok yüce kalpli bir aile değiliz. Bireysel takılıyoruz ve kendi egolarımıza mahkum olmuş vaziyetteyiz. 

Mesela oğlum hafta sonu kuzeniyle birlikte otururken kalktı, bir paket Antep fıstıklı çikolata aldı. Açtı ve yemeye başladı. ''Oğlum, Nehir'e de versene.'' dedim. ''Dolapta bir paket daha var ama o senin çikolatan, onu verirsen sana kalkmaz.'' dedi. 
Neyse ki ben biraz daha iyiyim de diğer paketi ufaklığa verdim. 

Konuyu dağıtmayayım. 

Selçuk içimizde en uyanık olan. 
Direkt olarak ''Ölümsüz'' olmayı seçiyor. 
''Yahu tek başına ne yapacaksın bu dünyada? Bak, biz de ölüp gideceğiz günün birinde falan!'' diyoruz, dinlemiyor. Ölümsüz bir kahraman olamama durumu için başka bir özellik seçiyor. Güya bir bavul varmış, bavulun içine akşamdan tek parça ne koyarsan sabah olunca bavulun içi koyduğun nesne ile doluyormuş. Tahmin edersiniz ki her akşam 100 dolar koyuyor bavula. 

Kuzey, biraz daha saf. 
O görünmez olmayı istiyor. Böylece sınav kağıtlarını görebilir, sınavdan önce soruları çalışabilirmiş. Bir de çok kızdığı insanlara falan yumruk atmayı düşünüyor. Selçuk, çocuğu banka soymaya ikna etmeye çalışıyor. Görünmez olursan şöyle girersin kasanın içine, paralarını şöyle çıkarırsın dışarı diye taktikler verip duruyor.

Peki ya ben?

Ben ışınlanabilmeyi istiyorum.
Sabah işe geleyim, sorumluluklarımın hepsini yerine getireyim, sonra akşam üzeri işten bir saat erken kaçıp ''Hoooop, Paris!''
St. Germain'e gidip kitapçılarda gezinmek, St. Michel'in karşısındaki kafelerden birinde oturup kitabımı okumak, Lüksemburg Bahçeleri'nde keyifli bir gezinti. Zaman zaman sabah koşumu sitenin bahçesinde değil, Lüksemburg Bahçeleri'nde bile yapabilirim. Nasıl ama? 

Sonra madem böyle bir özelliğim var, neden gidip de Migros'tan alışveriş yapayım değil mi? 
Pigalle'de yeni açılan bir organik market var ki aklım orada kaldı. Geçen gittiğimizde Selçuk'a, ''Ben Paris'te yaşasam buradan alışveriş yaparım.''dedim. 

Uçak bileti parası olmadan, konaklamak için otellere onca para ödemeden Paris'e böyle gidebilmenin keyfini düşünüp duruyorum.
Mucizelere de inanmam ama ışınlanma yeteneğim olsun diye bekleyip duruyorum. 
Belki bir gün bu çok sevdiğim şehrin sokaklarında her sabah ve akşam yürürüm. 


23 Kasım 2015 Pazartesi

Hayvanları sevelim ama insanları da sevelim!

Cumartesi sabahının en güzel yanı sabah erkenden uyanıp Polonezköy'e gitmek oldu. Saat 6.45'de telefonun alarmı çaldı. Kuzey, ''Anne, beş dakika daha!'' diye sızlandı. Bundan kuvvet alan koca, ''Ben sana Kuzey'e sor, o gitmek istemezse ben de gitmem.'' demiştim dedi.

Gerçek şu ki, bizim evin aksiyon almakta zorlanan kişisi Selçuk. 
''Eee, gitmeyelim o zaman!'' dedim. 
Ben atarlı bir havaya bürününce herkes ayaklandı. Kuzey her sabah 06.30'da kalkmaya alışkın zaten. 

Neticede kendimizi sokağa attık. Polonezköy'ün meydanına vardığımızda herkes üstündeki uyku sersemliğini atmıştı. Kardeşimle planladığımız yerde buluştuk ve ailece başladık yürüyüşümüze. 
Polonezköy'e bırakılmış onlarca köpeğin eşliğinde yeni düzenlenmiş yürüyüş yoluna düştüğümüzde köpeklerden tedirgin olmadığımı söylersem yalan söylerim. 


Yürüyüş yapan köpek sayısı, yürüyüş yapan insan sayısından yüksekti.

Hiç kibarlık yapmayacağım. 

Üç kuruş para kazanıp, ''Ay canım kimin için çalışıyoruz biz!'' mantığıyla çocuğu köpek istiyor diye pet shoplardan köpek alıp, bir vakit sonra köpeği gezdirmesi ve bakımı zor diye sokaklara salan şu yeni nesil ebeveyn tipinden iğreniyorum. 
Aynen böyle! 
Alınan alınabilir, gücenen gücenebilir, kızan da kızabilir. 

Etrafımda bu tiplerden çok var. Bir heves köpek alıp, sonra o köpekle ne yapacaklarını şaşırıp kalıyorlar. 
Bakacaksınız arkadaş!
Madem aldınız, bakacaksınız. 

Üstüne hikayeler yazılacak bir yan komşum var. Çok samimi olduğumuzu söyleyemeyeceğim; zira samimi olmamış halimizle bile sınırlarımızı korumakta güçlük çekiyoruz. Karşı dairemizi kiraladıktan hemen sonra bahçelerinde tadilat işine giriştiler. Önce bahçenin köşesindeki zeytin fidesini söküp attılar, sonra bahçenin o köşesine kocaman bir köpek kulübesi yerleştirdiler. Kendileri eve yerleşmeden önce köpekler gelip kulübeye yerleşti.
Evet, evet! Yanlış duymadınız.
Bakmayın böyle köpekler diye bahsettiğime. İlk gece kulübeye yerleşen ve sabaha kadar bir dakika bile uyutmayan köpeği gidip de bir göreyim diyene kadar iki tane olduklarını bilmiyordum. 
Sabah uykusuzluktan şiş gözlerle bahçe çitinin yanına gidip baktım. 
İki tane Alman Kurdu beni görünce daha da coştular. 
Bir yetmemiş, iki köpek almışlardı. 
Adamcağız her sabah kalkıyor, ben kahvaltımı yaparken köpekleri gezdirmeye çıkıyordu. 
Yaz boyunca bu manzarayı sıkça seyrettim. Köpekler gün geçtikçe büyüdü, serpildi. Yan komşumuz köpeklerini öyle çok seviyordu ki daha kendi evinin sınırına gelmeden bizim bahçenin dibinde köpeklerin tasmalarını çıkarıyor, kendi de oturup sigarasını içiyordu. 

Zaman zaman köpekleri sitenin içindeki gölcüklerde yüzdürüyordu da. 
Eee, ne yapsın hayvancıklar?

Vallahi köpeklere kızmıyorum. Köpeklere neden kızayım? 

İki tane Alman Kurdu'nu küçücük bir kulübenin içine tıkıp hayvanlara eziyet eden güya hayvansevere kızıyorum. 
Bu süreçte köpekler ve sahipleri çok mutluydu. Sabah kalkıp da işe gitmek zorunda kalan bizler mutlu değildik. Herkes bağırabildiği kadar bağırıyor, site yönetimine köpek havlamasından uyuyamadıklarını söylüyordu ama tabii ki bu nafile bir çabaydı. 

Zira yan komşumuz köpekleri seviyordu ve bahçesinde köpek bakmak istiyordu. 
Şikayetler artınca  köpeklere havladıkça elektrik veren bir tasma taktı. 
Köpekleri güya eğitime yollayacağını söylemişti ama sanırım köpek eğitimi maliyetini düşününce elektrikli tasma daha mantıklı geldi gözüne. 
Allah inandırsın, site sakinleri olarak içimiz cız etti. 

Bu süreçte benim köpeklere değil ama gördüğüm yerde adama girişesim vardı. 

Şikayetler gün geçtikçe arttı. Site yönetimi her gün karşı komşuyu aradı. Adamcağız artık ne düşündüyse gitti ve bir köpek daha aldı. 
Ben Selçuk'a şikayeti keselim dedim. 
Sanırım umudumu yitirdiğim ve korktuğum bir andı. 

Yaz, biz bunlarla uğraşırken yavaş yavaş geçiyordu. Her sabah arabama gitmek için çıktığım merdiven boşluğundan köpeklerin kulübesine bakıyor ve kulübenin önünde duran öbek öbek köpek pisliklerinin fotoğrafını çekiyordum. 
Niye çekiyorsam? 
İş olsun işte!

Ama en kötüsü köpek pislikleri de değildi. Ne zaman bahçeye çıksam, elimde çayımla keyif yapayım desem kulübeden burnumun direğine yıkan sidik kokusu geliyordu. 
Eeee, ne yapsın hayvanlar? İşemesinler mi?

Pek tabii yan komşumuz çok sevdiği köpeklerini bahçelerinin kendi oturdukları tarafına yerleştirmemişti. Düşünmüş taşınmış, köpekler için en uygun yerin kendilerinin yemek yedikleri, oturdukları, keyif yaptıkları yere en uzak köşe olmasına karar vermişlerdi. 
Tek sıkıntı seçtikleri yerin bizim yemek yediğimiz, keyif yaptığımız, oturduğumuz köşenin dibinde olmasıydı. 
Tabii, bizim sorunumuz onları ilgilendirmez, değil mi?

Yazdan beri sabahları köpekleri gezdirmekten de vazgeçtiler. 
İnadı bırakıp, köpekleri ben mi gezdirsem acaba diye düşünmüyor değilim hani!

Belli mi olur belki bir gün yan komşumun köpekleriyle bir gün Polonezköy'de karşılaşırım.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Hindistan: Agra Kalesi

Yine erken bir sabah...

Hindistan'da güneşi karşılamak için bir dolu sebebimiz var.
Bir sabah Ganj Nehri'nde karşısına çıktık güneşin. Bu sabah Tac Mahal'in arkasından doğsun diye bekleyeceğiz.

Odanın telefonu erkenden çalmaya başlıyor, kalkma vakti geldi.
Agra'dayız ve dillere destan, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Tac Mahal'e gidiyoruz.

Red Fort'tan görünen manzara
Kuzey olsa şöyle bir soru sorardı: Neden Tac Mahal'i dünyanın yedi harikasından biri olarak seçmişler?
Sence dünyanın yedi harikasından biri olmayı hak ediyor mu?

Çocukların bizim dile getiremediğimiz soruları sormasına bayılıyorum.
Sahiden Tac Mahal dünyanın yedi harikasından biri yapan şey ne?
Bunun cevabı aşk adına yapılmış bir mabet olması olsa gerek.

Otobüsle Tac Mahal yakınlarında bir yere geliyoruz. Burada golf arabaları gibi arabalara bineceğiz. Bu arabaların özelliği elektrikle çalışması. Birkaç yıl önce  benzinle çalışan araçların Tac Mahal'e yaklaşması yasaklanmış çünkü beyazlığı ile övünülen Tac Mahal'in mermerleri kirlenmeye ve kararmaya başlamış.

Rehberimiz dün akşamdan beri uyarıyor: Çantanızda lüzumsuz hiçbir şey kalmasın.
İçeriye yiyecek, içecek, tripod gibi şeyler sokmanıza izin verilmiyor. Pasaportlarınızı bile otelde bırakabilirsiniz. Burada ihtiyacınız olmayacak.
Sahiden de sıkı bir kontrolden geçiyoruz. Sıradaki yabancı bir çift çantalarındaki yiyecek içecekten dolayı Tac Mahal'in girişinde kahvaltı yapmak durumunda kalıyor. Sırtlarındaki azığı geride bırakmaya hiç niyetleri yok. Rehberden öğrendiğime göre kişi başı 10 Euro karşılığında içeri giriyoruz. Hindistan için hatırı sayılır bir fiyat bu.

''Tac Mahal'in kırmızı kapısından içeri girip, yeşillikler içinde yürüdüğümüz aklımda. Ön kapının karanlık avlusundan görünen Tac var bir de her düşündüğüm de gözümün önüne gelen. Avlunun Tac'a açılan kapısından ötede, birden karşına çıkan devasa bir aşk mabedi. Aşka ödenmiş bir borç.''

Turistler  bu kapıdan girer girmez Tac Mahal'i arkalarına alıp fotoğraf çektiriyorlar. Fotoğraf makinesi olmayanlar için de etrafta gezinen fotoğrafçılar var zaten. Bazen fotoğraf makinelerimiz ve cep telefonlarımız olmadan yapılan bir seyahati düşünüyorum. İnanır mısınız bunu hayal etmekte bile zorlanıyorum.


Fotoğraf makineniz olmasa Tac Mahal'e arkanızı dönmezsiniz değil mi?
Evet! Kesinlikle dönmezsiniz.
O zaman hepimiz Tac'a gereken değeri daha çok veririz belki.

Bir yapıyı güzel yapan nedir?
Mimarisi mi hikayesi mi?


Başkalarının ne düşündüğünü bilmiyorum. Uzun zamandır başkalarının dayatmaya çalıştıkları şeyleri de duymazlıktan geliyorum. Buradan devamlı söylemeye çalıştığım bir şey var: Kendi hikayemizi kendimiz yazalım. Gezdiğimiz her yer orayı gezdiğimiz kişilerle, yaşadığımız an'ı güzelleştiren minik ayrıntılarla değerli ve anlamlı. Hikayesi olmayan her şey bir süre sonra silinip gidiyor akıldan. Tac Mahal'de öyle bence.

İçeride dolaşılacak, fotoğrafı çekilecek bir şey yok. ''Paraymış, pulmuş, hepsi boş!'' diyesi geliyor insanın. En çok Tac Mahal'in arkasını dolanıp, beyaz mermerlerin üstünde oturduğumuz zamanı seviyorum. Sabahın sakinliği, gezgin olmanın hafifliği havada dolaşıyor gibi. Yanımda Selçuk olmasa buranın hiçbir anlamı olmayacağını biliyorum. 

Beyaz mermerli devasa yapıda Şah Cihan ile Mümtaz Mahal'i yan yana bırakıp yola düşüyoruz. 

Otele.
Önce güzel bir kahvaltı yapacağız.
Sonra Agra Fort'u göreceğiz ve nihayetinde Jaipur'a doğru yola çıkacağız.
Jaipur'da başka bir Hindistan bulacağımla ilgili bir hi var içimde.




Sonunda Agra Fort'dayız.


Burası Moğol İmparatorları'nın 1857 yılına dek 200 yıl boyunca kullandıkları saraymış. Sarayın etrafındaki yüksek duvarların hepsi kızıl kum taşından yapıldığı için buraya ''Kızıl Saray'' deniyor.
Gerçekten etkileyici bir mekan. Dışındaki devasa duvarlardan çok içinden etkilendiğimi söylemek isterim. Burası aynı zamanda Şah Cihan'ın karısı Mümtaz Mahal'le ilk kez göz göze geldiği yer. Yani Mina Bazaar, bu yapının avlusunda kuruluyormuş. Birkaç yazı öncesinde anlattığım masalda bu aşkı, Mümtaz Mahal ile Şah Cihan'ın nasıl tanıştıklarını öğrenmiştik değil mi?


Sarayın pazar kurulan avlusunda ilk kez göz göze geliyorlar ve sonra o bakışın uğruna Tac Mahal yapılıyor. Şah Cihan, karısı için bu devasa anıt mezarı yaptırdıktan sonra nehrin diğer tarafına, Tac'ın hemen karşısına da bu sefer siyah mermerden bir anıt yaptırmak istiyor. Lakin iktidarı ele geçirmiş oğlu buna izin vermiyor ve babasını annesini ilk kez gördüğü ve aşık olduğu bu sarayın bir odasına hapsediyor.
Şah Cihan'ın Mümtaz Mahal ile ilk kez göz göze geldiği avlu.


Şah, bu zamandan öldüğü güne kadar saraydaki odasının penceresinden Tac Mahal'i seyrederek ömrünü tamamlıyor.

Bu mezar, İngilizlerin Hindistan'ı sömürge olarak kullandıkları zamanlarda burada ölen bir generalin mezarı. General ölünce Agra Kalesi'nin içine gömüveriyorlar.

Rehberimiz kalenin içinde gömülen komutanın mezarıyla ilgili şunu söylüyor: Hiçbir şeye saygısı olmayan İngilizler. Hindistan'ın tarihini oluşturan bir yapının içine kondurulan bir mezar. Bunun adı saygısızlık değilse nedir?

Hindistan hikayelerin ülkesi gibi değil mi?

Tüm doğu hikayelerinin can bulduğu bir ülkede masallar dinleyerek geziyoruz.

10 Kasım 2015 Salı

Paris'te sonbahar



Sanki üzülecek başka bir şeyim kalmamış gibi hâlâ kaçıp giden o sonbahara üzülüp duruyorum.
Tüm gelip gitmelerime rağmen şimdiye dek karşıma çıkan en güzel sonbahardı ve ben kıymetini bilemedim. Ne zaman geleceğini bilemeyen bir hastalığa teslim ettim tüm seyahatimi, sarı sonbaharı.

Şehir, rüya gibiydi. Daha önce hiç görmediğim naif bir örtü almıştı omuzlarına. Hafiften bir şarkı mırıldanıyordu.
Daha uçakta anlamıştım halimde bir tuhaflık olduğunu. Midemde adını koyamadığım bir kasılma vardı. Uçaklarda hiçbir zaman rahat hissetmezdim. Midem her seferinde havada olduğunu bildiren bir sinyal yollardı ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız da adını koyamazsınız ya, tam da öyle bir duyguydu.

Orly Havaalanında bavulların gelmesini beklerken  tuvalete gittim. Her zamanki gibi pis kokuyordu. Bu sefer daha da fazla kokuyor gibi geldi sanki. Neyse sonunda bavulları alıp havaalanı çıkışındaki metro bileti veren makinenin önüne geldik. Türk parasına çevirince ne çok geliyor bu euro insana?
Kocam, ''Çevirme!'' diyor. Nasıl çevirmeyeceksin arkadaş? Türk parası kazanıyoruz sonuçta. Üç yüz lira kazanıp yerine yüz euro alıyoruz.

Havaalanından şehrin içine metro ile gitmek neredeyse kırk lira. İki kişi seksen!
Neyse, çok da umurumda değil bu sefer. Midemde hâlâ kasılmalar var.

Metro istasyonundan çıkıp da gökyüzünü, gökyüzüne değmeye çalışan koca kestane ağaçlarını gördün mü Paris'tesin demektir. İşte gökyüzü!
Her seferinde bende bir şükür duygusu.
''Allahım beni yine bu şehre getirdiğin için şükürler olsun.''

İstanbul'da yaşadıklarına şükretmek yok ama!  Buraya gelince bende bir şükretme, Tanrı'yla aramı iyi tutma hali var ki ben bile şaşıyorum kendime.

''Yok, yok!'' diyorum kocama. ''Ben bu şehre aitim.''
Gülüyor. Bu şehre gelince benim yüzüm gülüyor. Benim yüzüm güldüğü için de onun yüzü gülüyor.

Daha otele girmeden, ''Eşyalarımızı bırakıp hemen çıkalım, olur mu?'' diyorum.
Şehir kaçmıyor biliyorum ama benim bu şehre doyacak kadar zamanım yok. Ben daha kokusuna alışamadan, kitapçılarında gönlümce dolaşamadan, kafelerinde sayfalar dolusu yazı yazamadan dönüş zamanı gelip çatıyor.
Allah inandırsın, giderken gözlerim dolu dolu oluyor. Kalbimin bir parçasını sanki burada bırakıp gidiyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda.
Onca gelmişliğim var bu şehre hiç böyle bir sonbahar getirmedi önüme.

Oteldi, bavuldu derken atıyoruz kendimizi dışarı.
Montparnasse'daki koca tren garının hemen arkasındaki zincir otellerden birinde kalıyoruz. Papaz her zaman pilav yemiyor tabii. Beğendiğimiz küçük otellerin hiçbirinde yer yok. Olanlarda da fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten.
''İyi yapmışsın!'' diyorum. ''Rahat rahat dolaşırız işte odanın içinde''

Ben bu şehrin iki kişi sığmayan otel odalarını bile seviyorum. Öyle seviyorum yani.

St. Germain'e doğru yürüyoruz. Her zaman yemek yediğimiz bistroların önünden geçiyoruz.
''Bu sefer başka bir yerde yiyelim.'' diyor Selçuk.
''Tamam.'' diyorum. Paris'te her ne kadar yeni şeyler keşfetmek istesem de, bir Parizyen gibi hissetmek kaygısıyla bu şehirde bir rutinimin olmasını istiyorum. İşte aynı kafelere gitmek, aynı bistrolarda yemek yemek falan gibi...
Bizim oralarda buna kendi kendine gelin güvey olmak deniyor. ''Parizyen gibi!'' olmakmış.
Annem olsa şimdi, ''Ne alem kızsın, nerden çıkarıyorsun böyle adetleri?'' der katıla katıla gülerdi.
Yıllar önce çok severek aldığım önü delikli ayakkabılarıma, ''Ayol bunlar Yugoslav ayakkabısı.'' dediği günden beri aramızda bir duvar var.

Neyse gelişi güzel bir bistroya oturuyoruz. Bir şeyler ısmarlıyoruz. Daha ilk lokmayı ağzıma atacağım, çatalın koktuğunu fark ediyorum.
''Çatal kokuyor.''
'' Allah allah! Yenisini isteyelim.''
''Bu çatal da kokuyor. Masa da kokuyor.''

Yemiyorum yemeği. Zaten canım da yemek falan çekmiyor.
''Bir kafede oturur bir kahve içerim sonra.'' diyorum.

Öyle güzel bir sonbahar var ki dışarıda inanamıyorum.
Midem de inanamıyor herhalde, garip bir ses çıkarıyor.

Birkaç saat sonra bacaklarım ağırlaşıyor. Tuhaf bir yorgunluk yapışıyor yakama.
''Otele gidelim. Bugünlük bu kadar yeter.'' diyorum.

Ömrümde gördüğüm en güzel Paris sonbaharını o eylülde elimden kaçırıyorum.
Fotoğraftaki sarı yapraklar gibi avucumun içinden kayıp gidiyor ılık bahar, durduramıyorum.
                                                  ********************************

Not: Herhalde bu benim ilk mim'im. Sevgili Tuğba mimlemiş beni. Mim'in sahibi Heybemde Fotoğraf isimli blog sahibesi. Güzel fotoğrafları görünce dayanamadım ben de. Paris geldi aklıma. Kaçan sonbahar geldi. İşin kötü yanı, Paris özlemim depreşti. :)

Heybemde Fotoğraf blogunun linkini bir de buradan vereyim:

http://heybemdefotograf.blogspot.com.tr/

Yazmak isteyenler Heybemde Fotoğraf bloguna doğru yola çıksınlar hemen :)

Stephen King'den yazmak üzerine beş öneri...

Stephen King'in yazmanın püf noktalarını okurlarına anlattığı kitabını okuyunca tabii ki aydınlanmadım. Yazarın kendisinin de söylediği gibi öyle bir şey yok zaten. Yazma aşkı ile tutuşanların hevesle okudukları bu kitapların en güzel yanı çok ünlü yazarların da zor yollardan geçtiğini, çok çalışarak ve yılmayarak bu işin üstesinden geldiğini öğrenmemiz.

Stephen King de şöyle diyor zaten: Başkaları için ya da çok ünlü olmak için yazmadım ben. Yazdım çünkü yazmayı çok seviyordum.


 Bakalım Stephen King ''Yazma Sanatı'' isimli kitabında ne anlatmış.

1) Yazmak nedir?

Stephen King yazmanın ''Telepati'' olduğunu söyler. Yazar, çatı katındaki çalışma odasında eski masasının önünde oturur. Yazmak için masanın başındadır ama aslında orada değildir. Her seferinde yazmaya ilk başladığı bodrum katında bulur kendini. Burası, bir sürü parlak ışığın, net imgelerin olduğu bir yerdir. Anlattığı bodrum katını yıllar içinde gün be gün kendisi için inşa etmiştir. Buradan uzağı görebilmeyi başarabilmektedir.

Şöyle der King yazar olmak isteyenlere: Kendi uzağı gören mekanınızı inşa edin. Bunu bir ağacın tepesinde veya Dünya Ticaret Merkezi'nin çatısında ya da Büyük Kanyon'un kenarında oluşturabilirsiniz. Robert McCammon bir romanında şöyle demiştir: Bu sizin kendi küçük kırmızı vagonunuz.
2) Yazmak için yapılması gerekenler nelerdir? 

Ah ne güzel bir soru değil mi? Keşke tüm sorularımız King'in vereceği altın bir anahtarla çözülebilse!

Şöyle diyor King: Yeteneklerinizi en iyi şekilde ortaya koyarak yazmanız için kendi alet kutunuzu oluşturmanızı ve sonra da onu hep yanınızda taşıyabilmek için gerekli kasları geliştirmenizi öneriyorum.
Alet kutusu imgesini gözünüzün önüne getirin şimdi. Nelerden bahsediyor yazar? İşin püf noktası burada aslında. Elbette yazar da emek vermeden hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinin farkında ve bunu okurlarına söylüyor. 

''Yazarken doğru kelimelerini kullanın.'' diyor. Kibar olmak adına konuşma dilinde kullanılmayan kelimeleri yazınızın içine sokmayın. 
*** Fiiller, pasif görevler üstlenmesinler cümlelerinizde. Aktif olsunlar. Böylece ''bağra basılacak'' cümleler kurarsınız. 
*** Zarflardan durabildiğiniz kadar uzak durun. Zarfları kullanarak kuvvetlendireceğinizi düşündüğünüz cümleleri daha önce kurduğunuz paragraflarda güçlendirin.

''Sizden bütün istediğim elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve zarf kullanmanın insanca, ama o dedi, bu dedi, diye yazmanın ilahi olduğunu unutmamanız.''
3) İyi yazmakla ilgili samimi bir itiraf duymak ister misiniz? 

Şöyle diyor King: ''Kötü yazıların çoğunun kökeninde korku yattığına ikna olmuş durumdayım. Kendisi için yazan insanların yazdığı yazılarda korkunun daha az olduğunu görüyorum. O yüzden bırakın korkularınızı ve yazın! 
4) Yazar olmak isteyenler nereden başlamalı?


Okumayan bir insanın yazar olmasının mümkün olmadığını düşünen King, eğer okumuyorsak yazma işini bir kenara bırakmamızı tavsiye ediyor. Eh, doğru söze ne denir?
Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var: çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok. 

5) Yazar olmak isteyen biri günde ne kadar zamanını yazmaya ayırmalıdır? 


Stephen King günde 2000 kelime yazmayı sevdiğini söylüyor. Gerçekten gerekli bir şey olmadıkça da bu sayıya ulaşmadan yerinden kalkmıyormuş. Peki bizim gibi yazma aşkıyla kavrulup ama bir türlü masanın başına oturamayanlar kaç kelime yazmalı?
Günlük bir hedefe kilitlenin. Ben sizlere günlük 1000 kelime yazmanızı öneririm. Haftada bir gün tatil yapma hakkı da veriyorum sizlere. Ama günde bin kelimeyi yazmadan yarattığınız yazı masasından kalkmayın sakın!

9 Kasım 2015 Pazartesi

Listesiz yaşayamam abi: Kasım ayında yapılacaklar...

Listeler yapmaya bayıldığımı bin defa falan söylemiştim buradan. Sanırım liste yapmak kadar liste yapmaktan hoşlandığımı söylemeyi de seviyorum. Yapacaklarımı gözden geçirip bunları listeler halinde önüme koyduğumda hayatım düzenli olacakmış ve listelediğim güzel şeylerin arasına hiçbir kötü ve istenmeyen şeyin göremeyeceğini düşünüyorum.

Neyse ne artık!



Kasım ayı için yapacaklarımın arasında ilk olarak Hindistan yazılarını tamamlamak var. İşin doğrusu gezi yazılarımı buraya koyduktan sonra istatistiklerden ne kadar okunmuşlar diye girip bakıyorum. Kitaplarla, gündelik hayatla ilgili yazdığım yazılardan çok daha az okunduklarını söyleyeyim. Oysa gezi yazılarını yazmak için diğer konularda yazdığım yazılara harcadığımdan çok daha fazla mesai harcıyorum. Bir yazı neredeyse bir günümü alıyor. Gezilen yerle ilgili yanlış bilgi vermemek için orada yazdığım yazılara göz gezdiriyorum, gidilen yerin tarihi ile ilgili yanlış bir bilgi vermemek için kontrol ediyorum, fotoğrafları tasnif ediyorum falan...
Gönül daha çok okunmalarını ister ama ne yapalım?
Buna da şükür.
Ne demiştim?

Yazmaktan mutlu oluyorum. Önemli olan da bu!

Hindistan yazılarını tamamlayınca kendim de zaman zaman dönüp bakabileceğim. Ben ne yapmışım vakti zamanında diye. En son sabahım 05.30'unda kalkıp Tac Mahal'e gitmiştim. Demek ki Agra'dayım. 

**** Şimdi Agra'dan çıkıp Jaipur'a doğru yola çıkma vakti. Red Fort'a gidecek ve size orayı anlatacağım. Jaipur'a ulaştığımız gece orada kalacağız. Jaipur, Marigold Oteli filminin çekildiği şehir.

**** Ertesi gün yine Jaipur'dayız ve benim de anlatacak çok şeyim var. Bu da kasım ayı yazılarından ikincisi olacak demek oluyor.

**** Son yazı Hindistan'da geçireceğimiz son günü anlatacak. Delhi'de olacağız. Belki son gün olması dolayısıyla Delhi'de geç uyanıp günün keyfini çıkaracağız. Ne de olsa ertesi sabah 04.00'de başlayacak dönüş yoluna çıkacağız. Hindistan seyahatim ile ilgili üç yazımı tamamladığımda bu gezi benim gönlümde de tamamlanmış olacak. 

**** Blogla ilgili uzun zamandır yaşadığım sorunlar var. Kasım ayının bu aksaklıkları giderdiğim ay olmasını istiyorum. Blogun ön ve ara yüzünde birtakım değişikliklere gideceğim. Özellikle ara yüzde yaşadığım sıkıntılar çok canımı sıkıyor. Bu meseleyi de halledersem, ''Vay be çok verimli bir kasım ayı geçirdim.'' diyebilirim.

Gelelim kasım ayında okuyacağım kitaplara... 

Kendilerini belirlemiş bulunmaktayım.

Biri koşmakla ilgili bir kitap. Ara ara açıp okuyorum. Motivasyon olması açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.
Diğer kitaplardan bir tanesi Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine yazdığı bir kitap: Yazma Sanatı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse bitirmek üzereyim. Altını çizdiğim satırları defterime geçirmek ve hatta bu konuyla ilgili bir blog yazısı yazmak planlarımın arasında.

Gündelik yaşama ait bir planım da var elbet. Ekim ayı boyunca tam 14 kez koşu antrenmanı yapmışım. Bu benim için çok güzel bir rakam. Toplamda 80 km'lik yol tepmişim, ter dökmüşüm. Kendi kendime başarılarımın devamını diliyorum. Kasım ayının ilk koşu antrenmanını da yapmış bulunmaktayım. Bakalım bu ay neler yapacağım? 

Son olarak bu ay itibariyle yaz tatilimizde yolumuzu nereye düşüreceğimize karar vermemiz gerekiyor. Bir an önce biletler alınmalı ve kalınacak yer ayarlanmalı.