30 Ocak 2016 Cumartesi

Mario Vargas Llosa: Hınzır Kız

     Bir yazıya başlamanın en zor kısmı, başı; yani ilk paragraf. Burası, benim en çok zorlandığım yer. Nedense ilk paragrafta oyalanıyor, konunun dışında bir yerlerde geziniyorum. Daha iyi yazmaya karar verdiğim ilk yıllarda, -ilk yazıya giriş hikâyem Mario Levi ile oldu-, ödevlerimi günlerce düşünür, dururdum. Bu uğraş günlerimi alırdı. Düşündüklerimi yazıya döktüğümdeyse, okuyanın hemen gözüne çarpan bir telaş satırların arasından sızardı. Girişte lafa nereden başlayacağımı bilememin sancıları hemen kendini belli ederdi. Mario Bey'e yazdıklarımı okuduğumda bu kaygımı dile getirirdim. ''Bana sorarsan ilk iki paragrafı at, gitsin,'' derdi. 
     O zamanlar o ilk paragrafları atmak bile zor gelirdi bana. Acı çekerdim. Sanki sahip olduğum tüm kelimeleri çöpe atıyormuş ve bir daha yazdığım o cümleleri yazamayacakmış gibi hissederdim. Gerçek şuydu aslında: O cümleler bir şeye benzemiyordu. Benim inanmam gereken tek şey, yazmak istediklerimin dilini bulmak için uğraşırsam, aradığımı mutlaka bulacağıma dair inancımı korumaktı.

Mario Vargas Llosa, ilk kez okuduğum bir yazar. 


    Yukarıdaki fotoğraftaki kitaplar, yıllar önce Beyoğlu'ndaki Sahaflar Pasajı'ndan toplanmış kitaplar. Muhtemelen hepsi Selçuk'a ait. Ben Latin Amerika Edebiyatı'nın kıyısından bile geçmemişken, bana Marquez'den bahseder, Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyacağım günü coşkuyla beklerdi. Yine de Llosa okumadım. Sıra bir türlü ona gelmedi. Geleneksel hale gelen yeni yıl kitap hediyeleşmesinde, Leylak Dalı'm Hınzır Kız'ı yolladı bana. Masanın üzerine, dolapların raflarına, sehpaların üstüne, televizyon ünitesinin kenarlarına dizilmiş onca kitap arasından ne okuyacağıma karar veremediğim bir dönem bu aralar. Çok basit kararları alırken bile uzun uzun düşünüyorum. Gereklilikten değil, üstüme birikmiş ataletten. Hal böyle olunca Hınzır Kız, benim için alınmış bir karar gibi geldi. Ocak ayı okumalarımın içine aldım yazarın kitabını. Ne iyi yapmışım, ne kadar doğru bir karar vermişim. 
     İlk sayfadan itibaren öykü kendini anlatmaya başladı. Kahramanlar gözümün önünde ete kemiğe büründü. Ricardo'yu, insanlığını ve kendini bu kadar yıpratan hayatının aşkını kabullenişini çok sevdim. Hızır Kız'a, Ricardo'ya çektirdiklerinden dolayı kızdım. Neden mutluluğu onu bu kadar seven bir adamın yanında aramıyor, beslemiyordu da hep başka maceraların peşinde sürüklenip duruyordu? 

     Ah, biz okurlar! 
    Sanki kendi hayatımızda her şey olması gerektiği gibiymiş ya da yaşamın olması gereken bir şekli varmış gibi roman kahramanlarının hayatına bile burnumuzu sokuyoruz. Bize benzeyen kahramanları severken, başına buyruk ve yaşamının ipini iyi ya da kötü kendi ellerinde tutanlara diş biliyoruz. 
     Şu bir gerçek ki, hikâye ne olursa olsun iyi bir yazarın cümleleriyle başka bir şeye dönüşüyor. Kötüyü bile seviyor, kendimize onu mazur gösterecek bahaneleri sıralıyorsak, yazar işini yapmış demektir. 

Hınzır Kız'ın yüzündeki gülümseme benim anılarımda bir yer kaptı mesela. 

Ocak ayı okumaları beni mutlu etti. Bakalım Şubat neler getirecek?

22 Ocak 2016 Cuma

Bana Bir Masal Anlat Baba...

Bazı dönemler olanlardan fazla etkileniyorum. Üstüme huzursuz bir hal peydahlanıyor, kovuyorum gitmiyor. Böyle zamanlarda ne yediğimin tadı oluyor, ne içtiğimin. Uykularım zaten çok zamandır bölük pörçük. Bebek gibi mışıl mışıl uyumanın gerçekten ne anlama geldiğini, uykularımı kaybettikten sonra anladım. Tıpkı hamilelere söylenen ''Allah hayırlısıyla kurtarsın!'' demenin ne olduğunu hamileliğimin son aylarında anlamam gibi. Şimdi biraz hamileliğimden bahsetsem ve hamile olma halinden hiç hoşnut kalmadım desem belki bir sürü insan ayıplar beni. Kendimle ve karnımdaki bebekle başa çıkmaya çalıştığım çok zor bir dönemdi. Her insan kendi deneyimini yaşıyor demek ki. 

Asıl anlatmak istediğim hamileliğim değildi aslında. Laf dilimin ucuna gelince, yazıverdim. Etrafımda kim varsa herkes anneannelerinin dedelerinin yaşadığı eski bayramlardan, komşu mahallelerin birbirleriyle yaptığı futbol maçlarından, altına çarşaf yayılıp çırpılan dut ağaçlarının lezzetli meyvelerinden özlemle bahsediyor. Geçmiş, özleme açılan bir kapı sanırım; başka türlü aralanmıyor. 
O eski tek katlı evler yok artık. Yerine modern, devasa apartmanlar diktik. Mahallede belki de tek evde bulunan telefon da tarihe karıştı. Elimizdeki telefonu koltuğun diğer ucunda oturan kocamıza bile uzatmaya üşenir olduk. Her gün çöpümüzü alan, bir istediğiniz var mı diye soran görevlilere hallerini hatırlarını sormuyor, otobüs şoförüne selam vermiyor, bir teşekkürü eksik ediyoruz etrafımızdaki insanlardan. 

Biz, insanlık olarak, kendimizi tüketiyoruz. 
Sebeplerini söylememe gerek var mı? 
Yok bence; zira hepimiz suçumuzu da biliyoruz, yaşamak zorunda olduğumuz cehennemi de.

Sanırım bu durum beni hüzne bulaştırıyor. Dişe dokunur bir sebebim olmadan gözlerim doluyor. İşe gidip, yapmam gerekenleri yapıyor, mesai saatimin bitiminde başımda bir ağrı ile evin yolunu tutuyorum. Ev ile iş arasındaki on beş dakikalık yol boyunca trafikte hiç tanımadığım insanlar bana kızıyor; yaptığım ya da yapmadığım bir hataya karşılık. Eve gelince salondaki koltuğun köşesine oturuyor ve dışarıdaki yaşamı nüfus ettiği vücudumdan kovmaya çalışıyorum. Nafile bir çabayla elbet. Günler günleri kovalarken kitapların dünyası sarmalıyor beni. Ruhum zaten kırgın olduğundan yazılı her metinde kendimi buluyor, bir hecenin köşesine yerleşmiş hüznü bulup çıkarıyorum; üstüme giyiyorum. 
     
Mustafa Koç ölünce gözlerimden sahip olamadığım göz yaşları dökülüyor. Babamı öldüğü yaşta çekip gidiyor bu dünyadan. Umut, böyle insanların sırtında azar azar kaybolup, sırra kadem basıyor sanki. Onurlu insanların bu dünyadan gitseler de o halleriyle hatırlanacaklarını biliyor. Dik durabilmenin ne büyük erdem olduğunu bir kez daha yaşayarak anlıyorum. Hiç tanımadığım birinin ölümü yüreğimde kocaman bir acı oluyor. 

Ülkemin, bu yitip giden güzel insanlara ne çok ihtiyacı var oysa.
Başka biri daha açar mı otelinin kapılarını gençlere?
Bilmiyorum. 

Sonra Tahsin Yücel gidiyor. Her ölüm biraz daha umudu götürüyor. 
Sözcükler tıpkı bahçede donan ağaçlar gibi buz tutuyor. 
Baharda yeniden yeşeren ağaçlar gibi çiçek açar mıyız yeniden?
Söz bitiyor.
''Onuruyla hayata veda eden tüm kayıplarımızın üstüne yıldızlar yağsın,'' demekten başka bir şey gelmiyor elden.

19 Ocak 2016 Salı

Bu sene ne okusam?

Bu sene elimdeki kitapları biraz azaltayım diye düşündüm; zira geçen seneden okuyacağım diye iştahım kabara kabara aldığım bir dolu kitap var. Öylece duruyorlar. Daha önce de söylediğim gibi alma hızıma okuma hızım erişemiyor. Yıllar içinde de sahaflardan, kitapçılardan, fuarlardan alınmış bir sürü kitabın raflarda yattığını düşünecek olursam, bizim evdeki okunmamış kitapların okunma ihtimali yok. En azından benim ömrüm buna yetmez. 
Kitap almamaya karar verdim ama kitapçılarda beğendiğim kitapların fotoğrafını çekip, unutmamak için bir yere not etmeye devam ediyorum. Selçuk'un kitap almamak üzere alınmış bir kararı olmadığı için evimize hâlâ kitap girmeye devam ediyor. Sevgili kocamın ne kendini ne de insanlığı yormayan düşünce şekline bayıldığımı söylemem lazım. 
''Kitap almayacaksın da ne olacak? Üzme kendini böyle şeyler için,'' dedi geçenlerde. ''Almak istediğin kitaplar olursa bana söyle, ben sana alırım,'' diye de ekledi. 

Ben de şimdilik ne okuyacağımı azıcık sıraya soktum. Canım çok fena İskandinav polisiyesi okumak istiyor. Mümkünse yazar İsveç, Norveç gibi kuzey ülkelerinin birinden olsun.


Leylak Dalı, okudum, pek beğendim, ikinci kitabı da sipariş verdim deyince dayanamadım ben de aldım. İkinci kitabı okuyorum. Daha çok vaktim olsa, bir an önce bitireceğim. Yazım dilini çok sevdim, hikâyeye bayıldım. Cuma günü Radikal'in kitap ekinde üçüncü kitabın çevirisinin de yapıldığını gördüm. Kitap almayacağım dediysem de yeni kitabı Selçuk'a aldırtacağım. Minik bir hediyeden zarar gelmez.


Hınzır Kız, Leylak Dalı'nın geleneksel yeni yıl hediyesi. Sıradaki kitabım büyük ihtimalle o olacak. Tokyo Uçuşu İptal isimli diğer kitaba gelecek olursak yine Leylak Dalı'nın önerdiği ve benim de gidip aldığım kitaplardan biri. Kendisinin okuyup da, ''Bu kitap senlik!'' dediği her kitabı okumak alışkanlıklarımdan biri haline geldi.


Ah! Bir tavsiye daha. Sevgili Zeren, Karahindiba Şarabı'nı yere göğe sığdıramadı. Peşinden Lale Abla okudu. Zeren'i doğruladı ve üstüne kitabı mutlaka yaz bitmeden okumam gerektiğini ekledi. Ben kitap elimde sağda solda gezinirken Selçuk kitabı benden önce okudu ve ''Çok güzel kitap, mutlaka okumalısın!'' dedi. Mutlaka okuyacağım ama sanırım bir yaz mevsiminde olmayacak bu kitabı okumam. Nick Hornby'ye gelince, daha önce hiç okumadığım bir yazar ama beni çağırıyor. Yalnız içini şöyle bir karıştırdım da yazıların puntoları gözümü korkuttu. Bu kadar da küçük basılmaz ki ama!


Dublinliler! Hâlâ okumadığım için utanç içindeyim. Bu durumdan kurtulmamın vakti geldi de geçiyor bile. O yüzden zaman kaybetmeden okunacak kitaplarım arasında James Joyce beni bekliyor. Kafka ve Gezgin Bebek kaçıncı kez yazıldı bilmiyorum ama ben bu konuyla ilgili çıkan her kitabı alıyorum. Bunu da aldım ve bu kitap sırada bekleyen diğer kitapları eleyerek öne geçti.
Shakespeare's Secret, bu sene ikinci dönem Kuzey'in okulda okuyacağı kitaplardan biri. Ben de çok merak ettim. Yani bu kitap listeme Kuzey sayesinde girdi. Fena bir kitaba benzemiyor.


Tek Meyve Portakal Değildir, Füsun Çetinel'in okuma listesinden. O yüzden tereddütsüz alındı ve okunmak için sıraya girdi. Sevgili Ursula'yı konuşmaya gerek var mı? Yazmakla ilgili bir kitap...

Bu listenin içine daha neler girer, neler çıkar? 
Mesela Paul Auster'a ilgisiz kalabileceğime hiç inanmıyorum. Kendisi benim ''umut'' yazarım. Kelimeleri her seferinde bana yaşama gücü veriyor. Nedenini bilmiyorum. Tüm kitaplarını bir çırpıda okumamamın tek sebebi Paul Auster'ı tüketmemek. 
Onu öyle çok seviyorum.

18 Ocak 2016 Pazartesi

İstanbul'da kar yağınca Özlem ne hisseder?

     Evde her yağdığı için bayram yapan biri var. Okula gitmediği için mutlu.  Güzel bir okula gidiyor, çoğu şeyi eğlenerek öğreniyor, kendini ifade etmesine haddini aşmaması şartıyla izin veriliyor. Birçokları fikrime katılmayacaklarıdır ama benim için önemli bir konu haddini aşmamak. Kendini ifade etmek başka bir şey, çemkirmek, her b.ku bildiğini zannetmek ayrı! Kibar olamayacağım. Kuzey'in arkadaşı değilim! Olmaya da niyetim yok! 
     Neyse, bu başka bir konu. Diyeceğim şu ki okulu keyifli olsa da okul tatil olunca Kuzey havalara uçuyor. Çok normal! Hangimiz okulun tatil olmasından keyif almazdık ki? Üstelik her ne kadar okulların hepsi not odaklı olmadıklarını ısrarla söyleyip, velilere de not konusundan uzaklaşmalarını, bu konuyu çocuklar üzerinde baskı unsuru yapmamalarını tekrar ederlerken, iş not vermeye gelince havadan bir puan bile vermiyorlar. Vermesinler. Hiç de umurumda değil ama iyi yüzlü olmalarına gıcık olduğumu da söylemeden edemeyeceğim.


    Gelelim karla olan asıl meseleme. İstanbul'da yağan karı sevmiyorum. Pencerenin kenarında oturup karı seyretmek güzel de hangimiz oturup bu anın tadını çıkarabiliyoruz? Benim işe gitmem gerekiyor. Evde oturma şansına sahip insanlardan olmak, battaniyenin altında gevşeyip salebimi yudumlamak ve ''Ohhh be, hayat bu işte!'' demek istiyorum; lakin diyemiyorum. 
Kar yağdığı gün arabamı çıkaramıyorum. Çoktan arapsaçına dönmüş İstanbul trafiğine fazladan bir araba daha eklemek anlamsız geliyor. Uzun lafın kısası, kar yağınca arabasız kalıyorum. Oturduğum yerde toplu taşıma ile ulaşım mümkün olsa inanın arabanın sürücü koltuğuna hiç oturmam ama şimdilik bu ne yazık ki mümkün değil. Kartal metrosuna ulaşmam için bile yirmi dakika araba kullanmam gerekiyor. Toplu taşımamanın şehrin her tarafına yayıldığı şehirlere bayılıyorum.


     Kar yağdığında en çok içime oturan şeyse Kuzey'in evde olması oluyor. Şöyle diz dize oturmayı, yapış yapış olmayı, biraz gülüp biraz kavga etmeyi çekiyor canım. Çalışmayıp da çocuklarının yanında olan annelere diş biliyorum arkadaş! 
Bir de kitap okuma işi var. Dışarıda yağan kara karşı kitap okumak, yazın şezlong üstünde okunan kitaptan bile daha güzel. 

      Gençlerin sardığı bir de dizi var ayrıca: The Flash.
    Oğlumla birlikte koltuğu uzanıp aptal aptal bilgisayar ekranına kilitlenmek, üç-beş bölümü ard arda seyretmek istiyorum. Evet, evet istiyorum! İçim eriyor işte olduğum için. Şu kar hemen eriyip gitse de, benim de çilem bitse!

     İstanbul'da kar mı? 
     Bence hiç de iyi bir fikir değil bu!

Kaçırdığım güzel şeyler: Öykünün Ev Hali

     ''Pencerenin önüne, çayınızı, kahvenizi, defterinizi, biraz kurabiye ve telefonunuzu alıp uzunca bir süre kalkmamak üzere yerleşin. Bulutların akışını, rüzgârın değişimini, gök gürlemesini, şimşekleri dikkatlice izleyin. Defterinize notlar alın. Beş duyunuzu açın. Yağmur “birdenbire” yağmayacaktır artık öykülerinizde.Gözlem yapmak, yazıyla dünyalar kurmak ve yazının gücüyle okuyucuyu öykünün biraz öncesinin ve biraz sonrasının içinde tutmak yazarın tek sorumluluğudur. Bu özellik de “birdenbire” oluşmaz.''
Tam olarak böyle demiş Füsun Çetinel. Şurada!


Yukarıdaki paragraf bana ilham veriyor. Bu aralar devamlı yazıp, sonra yazdıklarımı siliyorum. Daha önce de aynısını yapıyordum. Bu sefer ne fark var diye soracak olursanız artık sildiklerimi tekrar yazacak gücü buluyorum kendimde. Çabalarsam ileride okuduğumda keyif alacağım, yaptıklarımdan memnun kalacağım öyküler yazabileceğimi fark ettim. Sonra bana yardımcı olacak insanlar var etrafımda. Fazlasıyla içinde olduğumdan yazdığımın dışına çıkıp, oradan bakamadığım anlarda bana fikir veriyorlar, eksiklerimi söylüyorlar. İyi okumayı bilmek gerekiyor, satırlarda yazanları görmek, anlatılmak istenenle anlatılan aradındaki boşluğu sezebilmek, üstü örtülmeye çalışılan gerçekleri saklı oldukları yerlerden çıkarmak...

Füsun Hoca, Yazı Evi'nde Öyküye Giriş Atölyesi'ne başladı yine. Çalıştığım için kahrettiğim zamanlar işte böyle zamanlar. Yazı Evi'nin yeni yeri yazmak isteyeni kendine çekecek güzellikte bir mekan. Moda'daki bu eski apartman dairesi dış kapıdan girdiğiniz ilk anda sizi çarpıyor. Dairelerin geniş ahşap kapıları var. Yıllardır anahtarı çevirip de açtığımız kişiliksiz çelik kapılar gibi değil. Yüksek tavanlar insanda ferahlık hissi yaratıyor. Pencereyi açmak isterseniz pervazı yukarı kaldırmanız ve bir mandalla tutturmanız gerekiyor. Anneannemin seneler önce yıkılmış ve yerine apartman dikilmiş evini hatırlatıyor burası bana. Yine de mekan ne kadar güzel olursa olsun, bir yeri kıymetli kılan şey içindeki insanlar. Evim rahatlığında kahvemi alabildiğim, edebiyattan bahsettiğim bu yeri çok seviyorum.

Her dersten içimde yazabileceğime dair müthiş bir inançla ayrılıyorum. Elimde olsa daha çok zamanımı orada geçiririm. Şimdilik bu mümkün değil.
Vaktimin biraz daha bana kaldığı zamanları hayal etmekten, bu arada da hayıflanmak yerine yazmaktan başka yapacak bir şey yok. Füsun Hoca'nın derslerini de bir yerlerden mutlaka yakalayacağım.
Bugün değilse yarın!

15 Ocak 2016 Cuma

Güzel Şeyler Durağı

Burada, yani blogda beni rahatlatan bir şey var. Yazılarımın sayısını istediğim oranda arttıramasam da tüm akıl karışıklıklarım ve can sıkıntılarımın arasında burada soluklandığımı fark ediyorum. Yazmak bir nebze daha kolaylaştı sanki. Neyi yazsam diye düşünmediğim için olabilir belki. Nasılsa yazmaya başlayınca bir şeyler dökülüyor klavyenin ucundan. Zaman zaman düşündüğümün farkında bile olmadığım şeyler çıkıyor ortaya. Kendime şaşırıp kalıyorum o vakit. Yazdıktan sonra üst üste yazdıklarımı okuyup, her yazılanı anlamlandırmaya çalışmazsam da ''Yayınla'' tuşuna basıveriyorum bir hamlede.


Yeni yılda çok spor yapacağım falan dedim ya, pilates dışında şimdilik düzene sokabildiğim bir şey olmadı. Ocak ayı aralık ayından daha iyi ama bunu kabul etmek gerek. Daha sakinim mesela. Sabah Kuzey'i okula göndermek için kalktıktan sonra başımı uzatıp pencereden bakıyorum. Kapkaranlık gözüküyor camın ötesi. Hava daha dışarı çıkmadan bedenimi üşütüyor. Ayaklarım geri geri yatağa gidiyor. Kalktıktan sonra bir daha yatmamak lazım. Hele de yarım saat için. Sersem gibi oluyorum artık işe gitmek için kalktığımda. Neyse ki beni mutlu edecek sabah kahvaltıları var da biraz içim hafifliyor. 


Ne çabuk geldi cuma günü.
Dün arkadaşlarımla kahvaltı için Beylerbeyi'nde buluştum. Deniz, gökyüzü, İstanbul ne kadar güzeldi. Bulutlar İstanbul'un üstünde toplanmıştı sanki. Şöyle dedim içimden: İstanbul hafta içlerinde yaşanmalı. Sonra sözler sözleri açtı, iyi niyetli insanlar içi boşalmış yüreğimi donattı. Yazmaktan, resimden, sanattan, kitaplardan bahsettik. Biraz hafifledim, günlerdir başımı ağrıtan lodosu bile affettim. 


Güzel şeylerin sonu geliyor elbet. Sohbet çok güzelken telefonum çaldı ve işe gitmem gerekti. Bu kadar kaçabilmem ve arkadaşlarımla birlikte olabilmem de bulunmaz bir şey olduğundan buna da şükür diyerek kalktım masadan. On beş gün sonra aynı güzelliği yine yaşamak üzere sözleştik.


Elimde Napoli Romanları'nın ikinci kitabı var. Keyifle okuyorum. Sanki bu roman tam ihtiyacım olduğu zaman gelmiş gibi bir his var içimde. Sanırım 1970'lerin Napolisinde geçiyor kitap. İlk kitapla kahramanların çocukluklarını okumuştuk. Şimdi ilk gençlik yılları, on yedi yaş baharında geziniyorum. Okurken şaşırıyorum tabii. O zamanların İtalya'sında kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu öğreniyorum. Kadının adı İtalya'da da  yokmuş o zamanlar ama o zamandan bu zamana çok yol kat etmişler. Bizse geriye doğru yolculuk yapıyoruz sanki. Belki de daha önce hiç bulunmadığımız bir yere doğru hızla haraket ediyoruz. 


Hafta sonu geldi ya keyfim de yerine geldi. Sakin geçirilecek iki gün hayal ediyorum. Belki biraz yazı yazar, Lapland seyahati için gereken notları toplar, orada giyecek bir şeyim olmadığından alışveriş derdini nasıl başıma açtım diye hayıflanır dururum.
İşte bu hafta da böyle...

13 Ocak 2016 Çarşamba

#damladakiokyanus : Hadi bir iyilik yapalım.

Öyle ihtiyacım olduğu bir anda geldi ki sevgili Mümine'nin mesajı. 



Umudum bitmiş, kötülüğün galip geleceğini düşünür olmuştum. Etrafımdaki herkes birbirine bağırıyor, trafikte insanlar birbirini boğazlayacaklarmış gibi davranıyordu. Asansöre binecekler, inecekleri beklemeden asansörün içine hücum ediyor, markette kasa kuyruğunda neden bilmem herkes birbirinin önüne geçmeye çalışıyordu. 

Birilerinin üzüntüsü birilerinin sevinci olmuştu. 


İnsanın içinde iyilik vardır. Tüm Hollywood filmlerinde olduğu gibi iyilik her zaman kazanır ve kazanmalı. 

O yüzden fazla lafa gerek yok. Detayların hepsi Deli Anne'nin blogunda. 
Ben küçük iyilikler yapmaya başlıyorum şu andan itibaren. Kaybolduğunu düşündüğüm gülümsememi raftan alıp yüzüme yerleştireceğim ve bir gülüşün ne çok şeyi güzelleştirebileceğini gözlerimle göreceğim. 

Hadi hep birlikte yapalım bunu. 
Hepinizi bekliyoruz iyilik yapamaya...

9 Ocak 2016 Cumartesi

John Berger'le Düğüne...

Cumartesi sabahı kahvaltımızı yaptıktan sonra, ''Hadi Cadde'ye gidelim,'' dedim. Kuzey hâlâ uyuyordu. Eğer bizimle gelmeyi istemezse benim de onu götürmeye niyetim yoktu. Dün gece hep beraber aile aktivitesi yapmıştık nasıl olsa. Kafamın üzerinde, ''Hadi eve gidelim, çok sıkıldım ben,'' diye boza pişirmesini kaldıracak halim yoktu işin açıkçası. Son iki sınavına çalışırken de onunla hiç ilgilenmeyip, ben dışarı çıkıyorum dediğimden aramız da biraz limoni açıkçası.
Dün bana, ''Sen iki gündür ben kendi hayatımı yaşayacağım diyip yürüyüşe falan çıkıyorsun bak! Farkında değilim zannetme,'' dedi.

Yılın yok sonu, yok başı derken  çok yoruldum. Yapılacak bir sürü şey var ve bana kendime ayıracağım vakit kalmıyor. Bu hafta canım hiç istemediği için yürüyüş de yapmadım. Haftanın bilançosu benim için kıymeti tartışılmaz iki pilates dersiyle geçti. Spor yapmak iyi bir şey. Bana çok iyi geliyor, sinirlerimi alıyor, pamuk gibi bir insan yapıyor beni. 
Peki, abartmayayım. Pamuk, benim için fazlasıyla yumuşak bir tanımlama oldu. Daha sakin oluyorum diyelim. 

Geçen haftadan beri elimde John Berger'in Düğüne isimli kitabı vardı. Akşamları alıp üçer beşer sayfa okuyordum. İlk elli sayfaya kadar kitabın içine girip girip çıktım. Zaman zaman okuduğum sayfaları tekrar okuduğu fark ettim. Sonra da uykum geliyor ve ışığı kapatıp yatağa gömülüyordum. Uzun zamandır beni çok yoran bir uyku problemim var. Bir türlü derin uykuya dalamıyorum, çok sık aralıklarla uyanıyorum. Neticede sabah yataktan dayak yemiş gibi kalkıyorum. Hafta sonu kitabımı bitirmeye kararlıydım.
John Berger'in Düğüne isimli kitabı 2016 yılının üçüncü kitabı oldu.
Remzi Kitabevi'nin evim gibi hissettiğim kafesinde çayımızı içtik. Çay faslından önce kitapçıyı gezmiş, hediye kartımla Napoli Romanları'nın ikincisi ile Kuzey'in istediği kitabı almıştım. Başka kitaplar da beğendim elbet ama evdeki kitapları biraz azaltmadan başka kitap almayacağım diye kendime söz verdiğimden beğendiğim kitapların fotoğrafını çekip, not almaktan başka bir girişimde bulunmadım. Biraz önce ''Spor yapmak iyi bir şeydir,'' diye bir çıkarımda bulunmuştum. Şimdi sıra geldi ikinci çıkarımıma: Benim gibi kitap almaktan keyif alan bir insanın kitap almamak için direnmesi samimiyetle başa çıkılması çok zor bir durumdur. 
Sonuçta kitap almadan Remzi Kitabevi ziyaretimizi atlattım. Oturdum biraz yazı yazdım. Biraz yürüyüş yaptım. Eve dönerken haftanın tüm yorgunluğunu üstümden atmış gibi hissediyordum. 
Ocakta demlenen çay da keyfimin kahyası oldu vallahi. Hadi Özlem, dedi bana. Fırsat varken otur masaya biraz daha yaz, dedi. 

Remzi Kitabevi'nde kasa önünde satılan bu çikolata ve gofretlere bayıldım. Tatları da nefis!
Akşama doğru bizimkiler akşam üstü uykularını almışken ben de kitabımı elime aldım. Kuzey'in bebekliğinde bile uyuduğu görülmemiştir. Uyumasını kitabımı okumak için bana sunulmuş bir fırsat olarak gördüm. Sessizlik içinde John Berger okudum ve sonunda kitapla aramda bir bağ kurabildim. Kitabın konusuyla ilgili bir şey söylemeyeceğim. Sadece şunu söylemek isterim ki kitabın son sayfasında kitabın gelirinin yazar tarafından bir yardım kuruluşuna bırakıldığını öğrendim. Ne kadar iyi hissettiğimi kelimelerle ifade edemem. Bu aralar böyle şeyleri duymaya çok ihtiyacım var. İnsan olduğumuzu ve bir kalp taşıdığımızı hatırlamak istiyorum.
Hepimiz yaşadığımız dünya için bir şeyler yapabiliriz. Büyük ya da küçük! Yeter ki isteyelim.

7 Ocak 2016 Perşembe

İç döküntüleri

Arbil aradı bugün. 
Sesi bir süredir konuk ettiği gribi uzaktan da olsa belli ediyordu. Uykusuz kalıyorum, geceleri sabaha kadar yazıyorum, vücudum yorgun düştü, dedi. Zayıf bir kız Arbil. İnce bedeninin altında saklı bekleyen onca cümleyi nereye sığdırdığını anlamak zor. Onu ilk tanıdığımda yazdığı bir yazının içine daha çok şey sığdırırdı. Okuduğu bir cümleye vurulur, bu cümle nereden aklına gelmiş diye düşünürken gittikçe temposu artan diğer cümleleri kaçırırdım. Zaman içinde Arbil yazdığı bir paragraftan on hikâye çıkararak yazmaya başladı. Ne masallar türedi o tek nefeste bitiveren cümlelerin içinden.


Telefonda yine bir sürü projeden, yazması gereken masallardan ve en güzeli de yakında çıkması planlanan bir kitaptan bahsetti. Dünyaya kırılsa da kırılganlığı umutla sarmasını bilen, içindekilerin hepsini herkese vermeye hazır bir kız. Kötü günlerin, acıların sağaltıcısının hep kadınlar olduğunu düşünmüşümdür. Arbil de öyle. Kendi küllerinden her seferinde doğan bir Anka Kuşu. 

O umuttan bahsederken ben günlük kızgınlıklarımla uğraşıyordum. İş, güç işte diyeceğim ama insanı yoran iş değil. Sistemin aksaklıkları içinde yol bulmaya çalışmak, doğruyu yapmak için çabalarken işini yapmak istemeyen insanlarla ne yazık ki aynı geminin içinde olmaktan yorgunum. Kafam bunca şeyle meşgulken de kendime çıkar yol bulamıyorum. İnsanın keyif yerinde olmayınca içtiği çay da çaya benzemiyor okuduğu kitap da! Kızgınlıklarımla ve öfkemle de beslenemiyorum ne yazık ki. Ne zaman kızgın olsam elim ayağım kesiliyor, her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Kendi benliğim bile fazla geliyor bana. 

Sabah kahvaltıda Selçuk Ted Talks konuşmalarından birini izletti. Sir Ken Robinson, 2006 yılında ''Okulların yaratıcılığı nasıl öldürdüğü'' konusunda bir konuşma yapıyor. Konuşmasının sonunda da Jonas Salk'dan bir alıntı yapıyor. Jonas Salk şöyle diyor: ''Eğer bütün dünyadan böcekler yok olacak olsaydı, elli yıl içinde hayat sona ererdi. Eğer insanoğlu dünyadan yok olsaydı, elli yıl içiresinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi.''


Eh, hep birlikte hayatı zorlaştırdığımız, dünyayı mahvettiğimiz aşikar. 

Hepimiz günlük sıkıntılar içinde daralıyor, çaresiz kalınca da kendimizi kötü hissediyoruz. 
İyi ki daraldığımızda bize etrafımızda güzel şeyler olduğunu da gösterecek, türlü türlü renkleri yaşamımıza davet edecek arkadaşlarımız var. 
Bugün Arbil'le yürek hafifleten birkaç dakikalık bir sohbet etmeseydim bu yazıyı yazamayacak, bir nebze olsun ferahlayamayacaktım. 
Hepimize ferah günler diliyorum arkadaşlar!

6 Ocak 2016 Çarşamba

Napoli Romanları: Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım

Önce 2015 yılında okuduğum kitapları listeleyeyim de yayımlayayım diye düşündüm. Üç günlük tatilin üstüne nefis bir pazar günü geçirmiş, tembellikte farklı bir boyuta varmıştım. Ya yeni bir kitaba başlayacak ya da bilgisayarın başına oturup bir şeyler yazacaktım. Bir kitabı bitirince hakkında biraz düşünme ihtiyacı hissediyorum. ''Şurada oturayım da kitap ne anlatıyordu bir kafa yorayım,'' tarzı bir şey değil bu! Farkında olmadan düşünmek, soluklanmak... Ben de oturdum sene içinde okuduğum tüm kitapları yazdım. Kafa dağıtmanın bir yolu sanırım benim için liste yapmak. Sonra yazdıklarımı uzun bir liste halinde yayımlamanın kime ne fayda sağlayacağını düşündüm. Kimsenin bir işine yaramayacağına karar verdim. Burada yayımladığım bir şeyin birilerine bir fayda sağlaması çok güzel ama her şey bir fayda sağlayacak diye bir kural da yok. Hatta sağlamasa da olur aslında! Yazılanlarda ısrarla mesaj kaygısı olmasından da hoşlanmıyorum zaten.


Sonuçta çayımı içerken oturup listeyi yapmış oldum. Laponya'ya gitmeden önce alınması gerekenler listesini yapmadan az önce oldu bu iş. Daha sonra da Helsinki ve Lapland'da gezilecek yerleri, restoranları, aktiviteleri listeledim. Daha hazırlanacak bir sürü listem var. Mutluyum, huzurluyum.
Evin penceresinden baktığımda dışarısı Lapland'i aratmıyor zaten; iklim şehrin içinde başka bir mevsimi gösterse de bizim evde bahçeye bakıp okulların tatil olacağı umudunu içinde barındıran biri var.

Bu sene mayıs ayının sonlarında Kuzey on iki yaşında olacak.
Bu ne demek?
Artık büyüdüğü anlamına geliyor. Bunu ben değil oteller, uçak şirketleri söylüyor. Yani iki kişilik oda alalım, bizimle koyun koyuna yatar devri bitti. İstesek de sığmıyor zaten! Ayakları benimkini çoktan geçti, boyu da omuzlarımda. Servi boylu olduğum söylenemez ama nihayetinde nerdeyse boyunca oğlum var artık.

Senenin ilk kitabı olarak Benim Olağanüstü Arkadaşım kitabını okudum. Hani şu yazarının gerçekte kim olduğunun bilinmediği kitap. Napoli Romanları diye adlandırılan dörtleme. İlk kez Selçuk kitapçının yeni çıkan kitaplar rafında görmüş, güzel bir kitaba benziyor diye alıp yanıma gelmişti. Okunacak çok kitabım var diye burun kıvırıp rafa geri bırakmıştım. Selçuk'un getirdiği her kitabı okumuyorum, sonradan bu kitabı ben buldum diye çok fazla böbürleniyor. Neyse kitap hakkında yazılanlar kulağıma geldikçe, üstüne en son Leylak Dalı'da, ''Pek beğeneceğimi düşünmesem de beğendim, hatta ikinci kitabın siparişini verdim,'' deyince ben de dayanamadım aldım. Yeni yılın ilk sabahında herkes derin uykudayken kitabın ilk sayfasını çevirdim. Çeviriş o çeviriş. 
Kitap hakkında okuyacak olanların midesini bulandıracak, canını sıkacak bilgiler vermeyeceğim. Napoli'de geçen bir çocukluk, hatta mahalle hikayesi. Çok severek okudum. Başkaları sever mi bilemem ama benim ruhuma da yeni bir yılın ilk sabahlarına da çok iyi geldiğini şüphe etmeden ifade edebilirim. 

Böyleyken böyle :)

3 Ocak 2016 Pazar

Paris: Bir şehrin ruhuna bürünmek

''Bir şehri delicesine sevmek!'' olabilir aşağıdaki yazının özeti.


Ne zaman Paris'a gitsem metrodan çıkar çıkmaz kafamı yukarı kaldırır gökyüzüne bakarım. Birbirine yapışık binalar, ferforje balkonlar, sokakları aydınlatan sarı-sıcak lambalar gözüme çarpar. Yan yana uzanan yüksek pencerelerin ardında ne hayatlar olduğunu düşünürüm.


Yukarıda fotoğrafta evdekilerle paylaştığım hayalimi görüyorsunuz. Paris'te bir evim olacaksa böyle olsun isterim. Bir binanın en üst katında olsun, önünde ince uzun bir balkon. Salonun tavanı şöyle helalinden üç metre olsa ne olur sanki? Akşamları yemekten sonra balkona çıksam, serin hava evin her yanına dolsa ve yatmadan önce şehre iyi geceler dilesem.


Montmartre'a doğru yürüdüğüm bir gün yukarıya çıkan merdivenlerde ara ara soluklansam ve her ne kadar burada anlatmaya çalışsam da başaramadığım o keyifli sorunun cevabını arasam: Sahi, ben neden bu şehri bu kadar seviyorum?


Hiç hesapta yokken karşımda bulduğum meydana şöyle bir soru yöneltsem: Sen de nereden çıktın şimdi? Peki, madem öyle istiyorsun bugün kitabımı burada okuyayım.


Meydanda dinlendikten sonra kentin kalabalığına karışsam. Mesela St. Germain'e doğru yürüsem. Cafe de Flore'un önünden geçip Simone de Beauvoir ve Sartre'ın adının verildiği küçük meydana ulaşsam, metro istasyonun yanında müziklerini yapan sokak sanatçılarına cebimdeki bozuklukları bıraksam. Ne güzel olur değil mi? Bir şehre insan ara ara gelse de aynı bildik görüntüye tanıklık etmekten güzel bir şey yok. İnsanı bulunduğu yere ait hissettiren şarkıları da mutluluğu müziğin tınısında bulabilmeyi de seviyorum. Paris'i sokak şarkıcıları ile seviyorum.


Ya ara sokaklarda gizlenmiş küçük müzelere ne demeli? Ben bu sokaktan geçmiştim demeyi seviyorum. Gustave Moreau'nun atölyesi Opera Bölgesi'nde. Kim bilir kaçıncı gidişimde gezebilme şansım oldu. 


Müzede çalışmak demek sessizlik demek. İnsan kaç kitap bitirir bir senede hiç düşündünüz mü?


Rast gele bir sokağa girdiğinde şaşırırsın. Karşına bir sürü eski anıyla çıkınlarını toplayıp gelmiş satıcılar çıkar. Rutin hayatın içinde antikayla uzaktan yakından ilgin olmasa da içinden kaldırım üstüne serilmiş eşyalardan bir tanesini seçip almak gelir. 


Sahiden dünyanın en eski lokantası mıdır Le Procope?
Geçerken camından içeri bakarsın.  İnsanlar oturmuş yemeklerini yiyor olurlar. Her seferinde burada bir gün yemeye niyet etsen de, içeriden derin bir sessizlik yayılıyormuş hissine kapılırsın. Paris'e tekrar gelmek için bir sebep olarak saklarsın Le Procope'un önünden geçmeyi: Unutturma da bir dahaki sefere buraya bir akşam yemeğe gelelim.


Marais'in sokaklarına dalınca bir rahatlama gelir insanın üstüne. Eskiye dair bir sürü ayrıntı gözünüze çarpar. Yıllardan beri her geldiğinizde karşılaştığınız kalpaklı yaşlı adam yine pastanenin köşesinde durmaktadır. Sizden gelecek bozuk paradadır gözü, fazlasını beklemez. Bir tatlı alırsınız, aldığınız tatlı kadar parayı da amcanın avcunun içine usulca bırakırsınız. Size bu şehre ait bir görüntünün tekrarını yaşatmanın karşılığında verdiğinizin hiçbir önemi yoktur aslında.


Tuhaf ki birkaç günlüğüne gitsek de ben bu şehirde yağmurun yağabilme ihtimalini bile severim. 


De ki yağmura tutuldun! Ya sizi yağmurdan koruyacak bir kafenin kalabalık terasına sığınırsın, ya küçük bir müzeyi gezme şansına kavuşursun. Her ihtimalin, her sonucun ayrı bir güzelliği vardır.


Bu şehri sevmenin türlü türlü yolu vardır. Köşe başlarında, merdiven başlarında, yol ayrımlarında çocukluğunuza rastlamak da bunlardan biri. 


Aşkın bu şehirde kol gezdiğini söylemeye gerek var mı?


Benim her seferde bu şehre koşma sebebim ise burada yüzümün hep gülmesi...

2 Ocak 2016 Cumartesi

Yeni yıl kararları

Dün malum yeni yılın ilk sabahıydı. Her zamanki gibi ilk kalkan bendim. Evin her odası hınca hınç dolu olduğundan sessizce merdivenlerden indim, salonda yatanları rahatsız etmemeye çalışarak mutfağa geçtim. Mutfağın camından dışarısı bembeyaz görünüyordu. An itibariyle daha kardan adamlar yapılmadığından bahçe dümdüz bir kar örtüsüyle kaplıydı. Dün akşamki nefis sofradan kalanların üstü alüminyum folyo ile kapatılmış, buzdolabına sığmayanlar mutfak tezgahının üstüne sıralanmıştı. Isıtıcının düğmesine bastım, kendime limonlu bir su yaptım. Bu sene için alınmış kararlardan biriydi. Yazıya dökülmemişti ama aklımdaydı. Pek de önemli bir karar sayılmaz ama olsun karar karardır. Daha alınacak bir sürü kararım vardı ve işe bir yerden başlamam gerekiyordu. 

Öndeki kardan adam evin beylerinin yoğun çalışmasıyla yapıldı. Arkadaki kardan kadın ise Doğan Baba'nın ''Siz yaptığınızı bir şey mi sanıyorsunuz, ben bunun sandalyeye oturanını yaparım.'' diyerek yaptığı. Ailenin her ferdinin gazla çalıştığını söylememe gerek yok herhalde.
Yeni yıl kararları ile ilgili bir açıklama yapmam gerekirse yeni yıl kararlarının pek de küçümsenecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Yapmasan da karar almanın insanı rahatlatan bir yanı var. Üstelik bunun için birine para ödemenden gerekmiyor. Böyle olmasına rağmen bizim evde benden başka kimse yeni yıl kararları falan almıyor. Herkese tek tek sordum. Hepsi sorumu geçiştirdi, önemsiz bir şeyden bahsediyormuşum gibi davrandı. Selçuk'a tavrı karşısında alındığımı söyleyince, '' Herhangi bir karar alarak senin önceliğinin önüne başka hiçbir şeyin geçmesine izin veremem,'' dedi. Beni başından savdığını fark ettim ama verdiği cevap da hoşuma gitti doğrusu.

Doğan Baba'nın sanat eseri. İstediği şapkayı vermediğimi söylemeliyim :)
Kendi kendime ''Kimse karar almasa da sen kendi kararlarını al şekerim,'' dedim.
Kalktım çayı demledim, dünden kalan ıspanaklı pidelerden bir tane aldım, başladım kenarından kemirmeye. Akşamki tazeliğinden eser kalmamıştı; zaten akşamki enerjiden de geriye bir şey kalmamıştı. Her yılbaşı sabahı aynı duyguyu yaşamak hayatın tekrarı gibiydi. Yılbaşı gecesinin en güzel yanı tüm ailenin bir arada olması, bir de ''O Ses Türkiye Ünlüler''i seyretmek. 
Eskiden bayram günlerinde Cenk Koray, Müjdat Gezen, Zeki Alasya, Metin Akpınar dörtlüsünün muhteşem sohbetlerini dünlerdik ama artık onlardan da geriye bir şey kalmadı. Kalan muhaliflerin de bir an önce Hakk'ın rahmetine bir an önce kavuşmasını dileyenler var. Ben kendi adına hepsine Allah'tan uzun ömür diliyorum. 
Yine konuyu dağıttım. 
Demlenen çayımı da alıp oturdum bilgisayarın başına. 

Yeni yıl kararlarım merak edenler için şunlardır: 

  •   Kitap okumaya devam etmek. Mümkün olduğunca daha önceden alınmış ama okunmaya fırsat  bulamadığım kitaplarımı okumak istiyorum. 
  •   Evdeki kozmetikleri elden geçireceğim. Alınmış ama kullanılmadan bir köşeye atılmış bunca  şeye ihtiyacım var mı? Kullanmayı yine beceremesem de bari süresi geçenleri çöpe atsam.  
  •  Daha önce aletli pilatesi ne güzel bir rutine oturtmuştum. 2015 yılında ne yazık ki pilatesi  istediğim gibi devam ettiremedim. Bu sene haftada iki gün yapmayı deneyeceğim.  
  •  Juicing yapmayı belki öğrenebilirim. Haftada bir öğünüme bile katsam iyi olmaz mı?  
  •  Daha düzenli yazmaya, hatalarımdan ders almaya ve hemen bıkkınlık göstermemeye  çalışacağım.    
  •  Su içmeyi alışkanlık haline getirsem ne olur?    
  •  Sabah koşularında illa da muhteşem bir performans göstermem gerekmiyor. Sonuçta yataktan  kalkıyor ve yürüyorum. Bu da bir başarı. Olduğu kadarına devam etmek ve yapabildiklerim  için kendini kutlamam gerek. Evet ya! Aferin bana.
  •  Kitaplığımı biraz düzenleyeceğim. 
  •  Çalışma odasındaki masamı insan oturur bir hale  getireceğim.
  •  Şu başladığımız ama  ellemediğimiz puzzle var ya, işte onu bitireceğim.      
  •  İlkbaharda  Karadeniz Turu yapmak istiyorum.     
 Evet, şimdilik aldığım kararlar bunlar. Geçen seneden  fazla bir fark göstermiyor değil mi? 

       Yine de kararlarımı aldım ya, içim hafifledi vallahi. 
   Hepimize tekrar mutlu bir sene olsun diyor, çalışma masamı toplayarak yeni yıl kararlarıma  başlıyorum.