27 Şubat 2016 Cumartesi

Ben yürürken dünyada neler oluyor?

Bugün yürüyüş arkadaşım olarak Barry White'ı seçtim. Birkaç şarkı sonra Barry White  aradığım tadı vermeyince Whitney Houston dinlemeye karar verdim. Sesinin tanıdık tınısı kulağıma ulaşınca bir otel odasında öldüğünü anımsadım. Oradan Los Angeles seyahatimize ışık hızında yol aldım. Yolun karşısında durup Pretty Woman filminin çekildiği Regent Beverly Wilshire oteline nasıl da uzun uzun bakmıştım.

Sonra tuhaf bir düşünce etrafımı sardı. Ben, evimin içinde olduğu sitede aklımda bir sürü düşünceyle yürürken dünyada neler oluyordu acaba?


Geçmişle gelecek ben çocukken de birbirine karışıyordu ama ben bundan bihaberdim. 
Yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Şöyle şeyler geçti aklımın ucundan. İçinde olduğumuz anda dünyanın bir ucunda, mesela Brooklyn'de Paul Auster masasında oturmuş yeni kitabını yazıyor olabilirdi. Amerika ile aramızda bir hayli zaman farkı var, biliyorum ama hayal bu. Zamanın bir önemi yok. Paul Auster'ın okumak için heyecanlanacağım bir kitabı yazıyor olması düşüncesi, dünyayı barışla sarmalamak gibi geldi bana. Sonra Patrick Rothfuss'un da Kral Katili Güncesi'nin 3. cildini yazıyor olmasını diledim. Saçı sakalı birbirine karışmış bir halde masanın önünde düşünüyor. Bilgisayar ekranı açık. Kelimeler dile gelmek için bekliyorlar. Yazarın kahramanlarına can vermesi ve biz okuyucularının merakını dindirmesi için yapması gereken tek şey var: Yazmak.


Peki ya Barselona sokaklarında gezinen Carlos Ruiz Zafon'u düşlesem ne olur? Şehrin deniz kokan sokaklarında ağır adımlarla gezinmiş ve şimdi de bir kafede oturuyor. Benim onu düşündüğümden haberi yok elbette. Nereden olsun? Ara sokaklarda saklanmış küçük bir kafe olmalı burası. Daha çok mahallelinin takıldığı o sıcak yerlerden biri. Duvarlarına hikâyeler sızmış olan mekanlardan. Yeni kitabında belki o kafeyle karşılaşır, Zafon'un içtiği sert kahvenin hatırına bilmediğimiz bir kafeye ilerde bir gün gidecek olmanın hayaline tutunuruz. 

Bu anlattıklarım düşündüklerimin güzel kısmı elbette. 
Sonra aklıma ben yürürken ve tatlı düşüncelere dalmışken, dakika başı ölen insanlar, hektar hektar yok olan ormanlar, nesli tükenen canlılar, farkına varmadığım nice acı geldi. Dünyayı değiştirmek öyle kolay bir iş değil açıkçası. Elimizden geleni yapsak da yaptıklarımız hep yetersiz geliyor. 
İyisi mi dedim ben de kendi kendime, ''Sen senin için yazılan kitapları düşünmeye devam et.''
Eve gidince önce bir duş alır, sonra bir bardak çay içersin.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Bizim evde neler oluyor: Hayal Fabrikası!

Bu aralar günler çok hızlı geçiyor çünkü ben çok çalışıyorum. Keyifle geçen Laponya tatilinden sonra bünyemin izin verdiği ölçülerde çalışıyorum. Akşam eve gittiğim zaman genellikle külçe gibi oluyorum. İşle ev arasındaki on dakikalık yolu son zamanlarda yarım saatte alır olduğum için yolda da bir sürü zaman kaybediyorum. Vücudumla birlikte beynim de yoruluyor. Bir koltuğa serilip, bir bardak çayı yudumlamaktan başka bir şey istemiyorum. 


Kuzey artık büyümeye başladığı için her zaman benim gelişimi heyecanla beklemiyor. Buraya taşınmadan önce çok küçükken eve gelme saatlerimde camın önünde bekler, arabamı görür görmez kapıya koşardı. Belli ki o günler çok geride kaldı. Tıpkı bebeklikte birkaç ayda bir değişen huylar gibi şimdi de değişim içinde. Servisten inip de evin kapısından girmeden açtığı telefonların sonu geliyor gibi... Bu durum biraz canımı sıkıyor elbette. Evin kapısından girdiğimde çoğunlukla kulaklarında koca kulaklıklarla dizi seyrediyor: The Flash. Benim yaşımda çocuğu olanlara duyurulur. Birileri de benim gibi bu diziyi bilmemekten dolayı çocuğunun karşısında utanç içinde kalmasın diye söylüyorum. Aslında onun içinde olduğu büyüme sıkıntılarını da anlıyorum. Arkadaşlarının da içinde olduğu popüler bir kültürün içinde olmak istiyor. Aynı dizileri seyretmek, yabancı şarkıcıları takip etmek, şarkı sözlerini ezberlemek. Spotify için üyelik istedi birkaç gün önce. Boş bir vaktimde halledeceğime söz verdim.

Bakıyorum koltuğa uzanmış. Bedeni evin salonunda, ruhu kulağındaki müziğin götürdüğü ergenlik coğrafyasında, ''Gel bir öpeyim!'' diyorum. Şimdilik hâlâ öptürüyor. Bir öpücük kadar vaktim oluyor o zaman, sonra yine dizisine ve süper kahramanların dünyasına geri dönüyor. 
Oğlanın telefondaki sesi de olmasa tüm umudumu yitireceğim. Neyse ki telefondaki alosu incecik sesiyle hâlâ çocuk olduğunu anımsatıyor bana. ''Bir de ne yapıyorsun?'' sorusuna, ''Oyun oynuyorum,'' cevabı gelince benden mutlusu olmuyor. 

Oyun oynamak ne güzel şeydir sahiden. Oyun oynamanın masumiyetine sahip birinin evin içinde dolaşmasından öyle mutlu oluyorum ki. Sanki çiçekler Kuzey oyun oynadıkça daha da yeşilleniyor gibi geliyor. (Saksıların üstüne attığı toplarla kırılan menekşe yaprakları ayrı bir post konusu olabilir)
Onun büyüdüğünü gördükçe zamanın nasıl da uzakta bir yere dört nala koştuğunu daha iyi anlıyorum. 
Beraber minik bir aile olarak kendi kişisel tarihimizi yazıyor olmamız bir mucize gibi geliyor. 

Aralık ayının hızından dem vurmuştum. Ocak ayının ne zaman geldiğini fark etmedim bile. Şimdi şubatı bitirmek üzere olduğumuza inanmak zor. Oysa yapacak ne çok şeyim vardı. Çoğu eksik kaldı yine. Ertelenmiş bir sürü hayali ileride yaşayacağıma inandığım bir zamana bıraktım. Hayat ertelemek, umut etmek ve yaşama inanmakla geçiyor. 
Laponya notları bekleyedursun. Kuzeydeki o soğuk coğrafyayı yazmam için uzun bir zaman ayırmam gerek. Fotoğraflara bakmak, geçmişe dönük hayaller kurmam ve Finlandiya'nın bana ne hissettirdiğini kendime sormam lazım. Böyle bir imgeler dünyası için kabul edersiniz ki uzun saatlere ihtiyacım var. 
Bu akşam ilk defa bir kitap kulübüne katılacağım. Akşam 20.00'de toplanacağız. Uzun zamandır yapacağım ilk anlamlı aktivite olduğu için çok heyecanlıyım. Hayat insanın kendine ayırdığı güzel anlarla anlam buluyor. 
Bir selam vereyim dedim herkese. 
Hayattayım, burdayım :)

16 Şubat 2016 Salı

''Simone de Beauvoir'' okumak sizi de korkutur muydu?

Uzun zaman kafamda Simone de Beauvoir okumayı olgunlaştırdım. Ne zaman bir kitapçıya gitsem, yazarın kitaplarının dizili olduğu rafın önünden geçiyor, soyadlarının alfabetik sırada birbirlerinden uzak olmasından dolayı, ayrı raflarda yer alan Sartre ve Beauvoir kitaplarının kaderlerine usulca gülümsüyordum. Simone'u okumaktan yıllarca uzak durdum. Onu okuma yetisine ulaşmam için çok kitap okumam gerektiğini düşünüyordum. Korkumu usul usul besledim ve bundan da çok keyif aldım. Bir gün artık vaktinin geldiğine inanmış olmalıyım ki Simone'la gerçekten tanışmaya karar verdim.

Konuk Kız, okuduğum ilk Simone de Beauvoir kitabı oldu.
Beauvoir okumalarına ilk onunla başlamamanın özel bir sebebi yok. Evdeki kitaplığımıza baktığımda,  yazarın elimdeki tek kitabının bu olduğunu görmüş ve okumaya oradan başlamıştım. Onca zaman beklemiş, Simone'u anlayacak yaşa geldiğime kendimi inandırmıştım. Onun yaşadığı şehre onca kez gitmiş, oturduğu kafelerde kendime koyu kahveler ısmarlamış, otururken çekilmiş fotoğrafının olduğu masanın karşısına geçmiş, hayali selamlar vermiştim kendisine. Düşünsel anlamda hazırdım. Mezarının önünde sigaralarını içen okurlarının gidecekleri anı beklemiş, ucunu tutuşturacak bir sigaram olmadığı için hayıflanıp durmuştum.


Beauvoir kitaplarından neden yıllarca bu kadar ürkmüştüm?

Sebebi gayet açık: Anlamayacağımı, sıkılacağımı ve kitabın bir yerinde pes edip bırakacağımı düşünmüştüm. Sahip olduklarımın içinde en önem verdiğim şey okumaya olan inancım ve sevgim. Beni kendi gözümde değerli kılan özelliklerimden biri bu. Bunu kaybetmek istemiyordum.

Konuk Kız'da, yeni basılmış kitapların insanda uyandırdığı o cilveli hâl yoktu. Vakti zamanında, -sık sık, burada size hatırlattığım gibi- sahaflardan alınmış bir kitaptı. Lise yıllarımdan beri nedensiz beslediğim hayranlığımdan olsa gerek, benim tarafımdan alınmış olmalı. Küçük puntolarla yazılmış, üstüne eski kağıt ve nem kokusu sinmiş, kalın bir kitaptı. Feminizmin ve Varoluşçu Düşüncenin Üstadı bir yazarın kitabının diyaloglarla süslü olacağını düşünmemiştim. Bu durum kitabı okumayı kolaylaştırıyordu. Uzun ve içinde anlayamayacağım üç beş terimin yer alacağı paragrafları bulmayı beklerken, üçlü bir aşk hikâyesinin içine dalmıştım. Kitabın dilinden ziyade, öyküyü anlamakta güçlük çekiyordum. Yazarın hayatının genel çerçevesinden haberdardım ve bir kadının sevdiği adamı paylaştığı özgür bir aşk anlayışını kafamda bir yerlerde toparlayamıyordum. Üstelik Sartre çirkin bir adamdı. Kitabı bitirdiğimde çok mutlu oldum. Yıllardır Simone de Beauvoir'ı okuyabileceğim zamanın gelmesini beklemiş ve bunu başarmıştım. Yazı dilinden hoşlandığım Beauvoir, artık bana ulaşılabilir geliyordu. Onu anlamak için, yaşamının dilimlerini anlattığı kitaplarını okumaya karar verdim.

Kararımın üzerinden çok zaman geçmemişti ki kitapçı raflarında Simone de Beauvoir'ın Türkçe'ye yeni çevrilen bir kitabını gördüm: Moskova'da Yanlış Anlama. 
Bu blogu okuyanlar, bu kitaptan burada bahsettiğimi hatırlayacaklardır. Kitaptan çok etkilenmiştim. Geriye dönüp baktığımda, biten yazın ardından yazdığım yazıda şöyle demişim.


''Yazımın, sonbaharımın, hatta belki de yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim  bu kitap için...

Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.''


Kitabı bitirdiğimde en çok şundan etkilendiğimi dün gibi hatırlıyorum. Bir yazar, sadece kelimelerden inşa ederek unutulan duyguları tekrar hatırlatabilir mi? Vakti geçtikten, ölümü tamamlandıktan sonra bile zamana karışmış duygular, tavan arasına atılmış bir sandığın içinden çıkarılıp yeniden yaşama karıştırılabilir mi? Mümkün mü bu?

O yaz sonunda, bu kitabı etrafımdaki herkese hediye ettim. Okurken karşılaştığım, kaybolduğunu sandığım duygularla herkes karşılaşsın istiyordum. Kitabı okuduktan ve yazarı anlayabildiğimi düşünmeye başladıktan hemen sonraki ilk Paris seyahatimde, yine Montparnasse'da, yine Beauvoir'ın mezarının başında aldım soluğu. Sevdiğiniz yazarlarla gerçek yaşamda yüz yüze gelemezsiniz. Gelseniz bile hayalini kurduğunuz buluşma değildir bu. Eksik bir şey vardır. Ne söylemek istediğiniz kelimeler dilinizin ucuna gelir ne de duymak istediklerinizi duyarsınız. Bir kere ağızdan çıkan kelimeler, beğenmediğinizde tekrar eski yerlerine dönemezler. Bazen gözünüzde büyüttüğünüz yazarın masada duran bardağı uzanışında eğreti bir yan bulur, dudağının kenarında belirmeye başlamış çizgilerinde sahte kelimeler fark edersiniz. Söz, yazıya dönüşmüş sesler gibi etkileyici değildir.
Beauvoir'ı tanıma şansım hiç yoktu, tanısam da aynı dili paylaşmıyorduk ne yazık ki.

Yazarı sevdiğime karar verdikten sonra Mandarinler'i okuma kararımı hayata geçirdim. Kitaba başladığımda ekimin sona ermesine on günlük bir süre vardı. Ben de kendime ayın sonuna kadar süre tanımıştım. Azimli bir okumanın sonunda yedi günde kitabı bitirdim. Gözümü korkutan bu kalın kitabın okumasının başka şeylerden arta kalan zamanların arasına serpiştirilemeyeceğini düşünerek başlamıştım okumama. Beni dağıtacak tüm diğer keyiflerimi bir köşeye koydum.

II. Dünya Savaşı sonrasında Fransız aydınlarının kendilerini içinde buldukları açmazı anlatan Mandarinler'de Simone de Beauvoir'dan, Sartre'dan ve Camus'dan izler buluyorsunuz. Kahramanların yaşayışları, konuşmaları ve olaylara bakış açıları yaşadığımız şu günde bile bana çok farklı. Bugünün Türkiye'sinde hâlâ kadın kimliği tam olarak oturmamışken ve tuhaf bir şekilde ülkemizdeki kadın nüfusunun büyük bölümü haklarını isteyerek ve güle oynaya teslim ederken kafam karışıyor.
Varoluşunu sorgulayan Simone ise harika!
Elimde kahvemle bir kafede oturmuş sohbet ediyor gibiyim Simone ile. Kitabın sayfalarının arasında bir sürü soruma cevap buluyorum.

''Neden yazmak bu kadar zor Simone?'' diyorum kısa bir an durakladıktan sonra. Cevabı ondan değil Mandarinler kitabının satırlarının arasından Henri veriyor.

''Bir şey anlatmak, hiçbir şey anlatmamaktan daha ilginç! Senin öykülerindeki eksiklik, bence hiçbir şey anlatmamaya kararlı olmandan geliyor. Deneyimlerinden tıpkı bir çocuğun yaptığı biçimde söz edebilseydin, ortaya muhteşem bir şey çıkabilirdi.''


15 Şubat 2016 Pazartesi

Kutlanmayan bir sevgililer günü: Şubat'ın 14'ü.

Senenin bu zamanı Paris'e doğru yola düşmenin zamanı. Her sene gittiğimiz tekstil fuarları senede iki kez yapılıyor: Biri soğuk şubat ayına denk düşüyor, bir diğeri bazen bizi ılık havayla karşılayan eylül ayına. 
     ''Bu sene bu soğukta Paris'e gitmek istemiyorum,'' dedi Selçuk. 
Kahvaltının ortasındaydık. İkinci bardak çayımı yudumluyor, mutfak penceresinden görünen karla kaplı bahçeye bakıyordum. Hava insanın hayallerini ertelettirecek kadar soğuktu. ''Burası bu kadar soğuksa Paris daha da soğuktur,'' diye düşündüm. 
  ''Peki, sen bilirsin,'' dedim. Yine de içimde bir his fuar zamanı yaklaştıkça Selçuk'un fikrini değiştireceğini fısıldıyordu. 
Yanılmışım. Selçuk, kararının arkasında durdu. Soğuk havalara olan nefretini Laponya seyahatinde yeteri kadar beslemiş, yazın gelmesini bekliyordu. 

Dün Sevgililer Günüydü. 
Benim için bir anlamı yoktu. 
Özel günlerin, sosyal medyanın hatırlatmasıyla kutlanan doğum günlerinin, gazetelerin yanında dağıtılan pırlanta kataloglarının, televizyondan bangır bangır yedirilmeye çalışılan pahalı bir hediyenin ucundaki sevginin benim için bir anlamı yok. 


Dağlara doğru yapılan bir yürüyüşün, nefes nefese kalıp arada soluklanmanın, şişenin dibindeki suyu içmenin, karların içinde yanan bir ateşin keyfinin parmakta taşınan bir yüzükten ya da kola takılı bir çantadan daha kıymetli olduğunu biliyorum. Ne zaman hayatın anlattıklarını dinlemeye karar verdim, yaşamın paylaşılan güzel anılardan ibaret olduğunu anladım. 
Bir çantanın ömrünün bir insanın ömründen daha uzun olması ne acı, değil mi?


Bu dünyaya anılar biriktirmek, sevdiklerimizle birlikte olmak, zamana anlam yüklemek için geldik. 

Selçuk'un benim için kitapçı raflarında seveceğim bir kitabı araması her şeyden değerli. Senenin bir gününü değil, ömrümün her gününü huzur içinde geçirmek istiyorum. Sizler de öyle istiyorsunuz, biliyorum.

Laponya seyahati geride kaldı. Geniş bir vakit bulup fotoğraflara bile bakamadım. İki haftalık okul tatilinde derslerden kopan Kuzey ve onu okula adapte etme çalışmaları ile uğraşıyoruz. Biraz da asileşti mi ne? Olur olmaz yerlerde sesi yükseliyor, gözleri doluyor. En çok benimle kavga ediyor; oysa bana kıyamazdı hiç. Sussam mı, konuşsam mı, bağırsam mı bilemedim. Sanırım şimdi de bu durumu tecrübe etmenin zamanı. Ah, zorlu bir süreç daha!

Bu arada Simone de Beauvoir ile ilgili bir yazı yazdım. Ne yazdığımı bile hatırlamıyorum ama sanırım onu ne kadar çok sevdiğimden bahsettim. Ne zaman onu düşünsem Montparnasse Mezarlığı'ndaki mezarı aklıma düşüyor. Sartre ile yan yana. 
Aklıma Paris düştü. Fark ettiniz değil mi?


Sevgililer Günü geçti dedim ya; o tek güne takılmayın olur mu? 
Her gününüz sevgililer günü tadında geçsin. Sevdiğiniz insana sahip çıkın, anılarınızı onun anılarıyla harmanlayın. Hayal kurun beraber, sevdiğiniz bir şehrin sokaklarında gezin. Karşılıklı bir çay için. İster sevdiğiniz bir kafede, ister mutfaktaki küçük masada. Göz göze, yürek yüreğe...

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kahve Molası

Cumartesi sabahı itibariyle 1.5 saatlik boş zamanım var. Kuzey ders yapıyor, bu arada Selçuk bir şeylerle ilgileniyor. Ben de ne yapacağıma karar verememiş bir halde koltuğun köşesinde oturuyorum. Telefon sehpanın üstünde, uzanabileceğim bir mesafenin dışında ama arada yanıp sönen mesajlar gözüme ulaşıyor. Son birkaç haftadır telefonu elime alasım yok. Facebook'tan çok sıkıldım. Sebebini onlarca kez anlattım. Asıl sebep insanlardan sıkılmam. Apolitik bir insan olmak istemezdim ama ülkenin içinde bulunduğu durumla başa çıkamıyorum. Ne yazık ki son zamanlarda stresle başa çıkamaz hale geldim. Ani öfke patlamaları yaşıyorum. Sinirden gözlerim yaşla doluyor falan. 

Rovaniemi'ye kadar bana eşlik eden kitabım.
Elbette, güzel insanlar da var etrafımda. Seviyorum onları. Arkadaşlarımın mutlu olmalarından mutlu oluyorum. Sosyal medyada kötü haberler görmektense, denize karşı çayını yudumlayan bir arkadaşımın yaşadığı keyif benim de mutluluğum oluyor. Ben kek yapamam mesela! Ama ne zaman fırından çıkmış tazecik bir kekin fotoğrafını paylaşsa birisi, yemin ederim bizim evin içine doluyor kekin kokusu. Hemen bir çay koyuyorum kendime. Hayat, güzel şeylerle ve iyi anlarla anlam kazanıyor benim için. 

Yazının başında anlatmaya çalıştığım gibi evde herkes bir kenara çekilmişken ben de ne yapacağımı düşünüyordum. Bilgisayar dizlerimin üstünde açıktı. İnternette biraz gezineyim dedim. Yine fark ettim ki ben internette gezinmeyi ve kafamı dağıtmayı beceremiyorum. İnterneti sadece ihtiyacım ölçüsünde kullanıyorum. Mutlaka amacım olmalı. Mesela New York'a mı gideceğim, onun için araştırma yapıyorum. Tiyatro bileti alacaksam o sayfalarda geziniyorum. Yoga yapacaksam gideceğimiz yerin yakınlarındaki yoga stüdyolarını listeliyorum falan. Hiçbir şey yokken girecek bir konu başlığı bile yazamıyorum google'ın arama kutucuğuna. Vakit kaybı gibi geliyor bilmediğim sayfalarda gezinmek. Çok uzun zamandır internetten göz gezdirdiğim gazetelere bile göz atmıyorum. 

Şimdi aklımda yazılmayı bekleyen Helsinki ve Rovaniemi seyahati var. Daha çok ''doğaya saygı'' niteliği taşıyacak yazılar olduğunu şimdiden hissediyorum. Bazı seyahatler insanda böyle hisler bırakıyor. Miami yaşlandığımı hissettirmişti bana mesela. Nedenini hâlâ bulamadım ama o hissi çok iyi hatırlıyorum. Kesif bir yorgunluk hissi vücudumu sarmış, otelden okyanusa inen yol boyunca yürürken göz altlarımın her attığım adımda karardığını, yorgunluk hissimin tüm vücuduma yayıldığını hissetmiştim. Oysa ömrümde içtiğim en güzel kahveyi Miami'de kaldığımız otelin terasında yudumladım. 

Anılarıyla bir seyahat daha geride kaldı. Tıpkı ömrümüzün geçmişe emanet ettiğimiz soluk sayfaları gibi. Benim sayfalarım çokça kahve lekesi, mürekkep izleri ve şükürle dolu. 
Aklımda tutmaya çalıştığım küçük bir oyunum var bu arada. Her seyahatte yanıma hangi kitabı aldığımı günlüklerimin bir kenarına yazıyorum. Yanımda taşıdığım kitap bir anlamda şehre yanımda taşıdığım bir arkadaş oluyor. Son seyahate de ''Tokyo Uçuşu İptal'' isimli kitabı götürdüm. O kadar yoğun geçti ki zaman, kitabı okumaya vaktim bile olmadı. Dönüş de telaşla, işe sağlanmaya çalışılan uyumla ve koşturmayla geçti. Sanırım şubat ayı, ocak ayının bereketli kitap okuma performansına rakip olamayacak. 

Bu blog iyi ki var. İyi ki buraya aklımdan düşenleri yazabiliyorum. İşte bir şükür vesilesi daha :)

10 Şubat 2016 Çarşamba

Kuzey Kutbuna Yolculuk

Tatil bitti ve gerçek hayata geri döndük. 
Ne olacaktı sanki? Tatile gittiğimiz yerleri cebimize koyup eve mi getirecektik?

Size bir şey itiraf edeyim mi, bırakın çocukluğumu, büyüyüp de yetişkin olduğumda dahi aklımın yetemeyeceği bu yerlere, dünyanın tuhaf köşelerime gideceğimi hayal edemezdim. Gece kurduğum düşlerin hepsini makul seviyelerde tutmaya çalışır, umutsuzluğa yatkın kalbimin sızılarını, kendimi teskin ederek gidermeye çalışırdım. Uzun lafın kısası, ezelden beri karamsarlığa yatkın bünyemin farkındayım. Elimden geldiğince kendisine yüz vermemeye ve varlığından habersizmişim gibi davranmaya çalışıyorum.

Fotoğraf yol arkadaşlarımın birinden. Hangisi çekip yolladıysa teşekkürler...
Kuzey Kutbu'na gitmek de aklımın almadığı seyahatlerden biriydi. Hayalini kurup kurmadığımı bile hatırlamıyorum doğrusu. Ama gittik işte! 2016 yılının şubat ayında bir uçağa atlayıp önce Helsinki'ye, ardından da bir saatlik bir ara uçuşla Rovaniemi'ye gittik. Uçağın minik penceresinden sanki tüm yeryüzü bundan ibaretmiş gibi sıra sıra dizilmiş çam ağaçlarını, soğuk coğrafyalara yakışan bu kadim ağaçların beyazla kaplanmış dikenli yapraklarını gördüm. Pist karla örtülüydü ama uçak tanıdık olduğu bu coğrafyaya sarsılmadan indi. Daha doğrusu bir kuş misali kondu.

Fotoğraf yol arkadaşlarımın birinden. Hangisi çekip yolladıysa teşekkürler...
Doğrusu da bu değil mi zaten? İnsanoğlu olarak icat ettiğimiz her şeyi doğadan bakıp yeniden yapmadık mı? 

Bu yazı bir gezi yazısı niteliği taşımayacak anladığım kadarıyla. Doğanın başrole oturduğu destinasyonlar kendilerini yazdırıyorlar sadece. Adını bildiğiniz ve bazılarını hayvanat bahçesinde ya da komşunun bahçesinde gördüğünüz hayvanları yakından tanıyorsunuz. Huskilerin -15 derecelerde yaşayan hayvanlar olduğunu ve bulunduğunuz an itibariyle sanki tüm evreni kaplıyormuş gibi duran karları iştahla yediğini gördüğünüzde her sabah yürüyüş yaptığınızda karşılaştığınız masum huskinin ne kadar acı çektiğini daha iyi anlıyorsunuz. 
Her canlının ait olduğu bir yer var. İnsanoğlu ne kadar da kibirli değil mi?


Lapland'de yaşamam, yaşayamam. Orası benim içine doğduğum, yaşamayı bildiğim coğrafya değil. Helsinki'den başlayan yolculuğumuz boyunca sessizliği, kurallarla yaşamayı, doğaya saygı duymayı, güler yüzlü olmayı deneyimledik. Bir tek kötü sözle karşılaşmadık. Birkaç günlük seyahatimiz boyunca huzurun kıyısında dolaştık. Yaşamı tüm güzelliğiyle kabul eden ve doğanın kendilerini şekillendirmesine izin veren insanları gözlemledik. Oradayken de döndüğümde de aynı hissi taşıyordum içimde: Huzur.


Size geyiklerin, huskilerin ve yığınla karın olduğu bir hikaye anlatacağım. İçinde Noel Baba'nın evi, kutup çizgisi, büyülü bir postane ve karların içinde yapılan romantik bir gezi olacak. Kuzey Işıkları sızacak satırlarımın arasından. Soğuk, beyaz bir iklimde sırt çantamdan bir termos çıkartacak ve çay ikram edeceğim. 

Benimle kutuplara kadar uzanmaya var mısınız?