23 Mart 2016 Çarşamba

Facebook'a biraz ara verelim, hayatımız nasıl hafifliyormuş görelim.

Mutlu olmaya karar verdim. 
Bugün çok uzun zamandan beri işten birkaç saatliğine kaçtım. Buyaka AVM'ye gidip bir şey almam gerekiyordu. Alışverişimi yapıp Meydan'daki Saray'a gidecek ve canım arkadaşımla birkaç saat sohbet edecektim. Saatin farkında değildim ama alışveriş merkezine girerken hoparlörden yayılan ses alışveriş merkezinin açıldığını ve konuklarına iyi alışverişler dilediğini söyleyince saatin on olduğunu anladım. Ben de şu alışveriş delilerinden olmuştum galiba. Yoksa sabahın köründe ne işim vardı burada? 

Hızlı adımlarla hedefim olan mağazaya yürürken etraftaki insanlara kaydı gözüm. Abartmıyorum herkesin elinde bir cep telefonu vardı ve tüm benlikleriyle ekrana kilitlenmişlerdi. Bu görüntülerle zaten çok sık karşılaşıyorum artık. Sabahları sitede yürüyüş yaparken de otoparklardan arabalarıyla çıkan her şoförün elinde telefonu oluyor. Telefonla yatıp telefonla kalkıyoruz vesselam. 


Geçen hafta artık çok sıkıldığım ve yıldığım için facebook'tan emekli oldum. Öyle kesin bir karar değil benimkisi. Facebook'a, kullanıcılara falan da buradan pislik atacak değilim. Benim mola sebebim, ruhumun çok kirlenmiş ve yorulmuş olması. İşin en kötü yanı, facebook orucu yüzünden sevdiğim insanların kitap paylaşımlarımdan, bana ilham veren yazılarından ve keyifli çay-kahve fotoğraflarından da mahrum oluyorum. Amma velakin, işin tüm stresine, yoğunluktan birkaç satır yazamamama ve iç sesimin devamlı hayıflanıp durmasına rağmen huzurluyum arkadaş. 


Yeni bir karara kadar bu böyle olacak. Bir haftalık süreçte facebook'a bakmadığım zamanlarda krize girmediğimi de anlamış oldum. Hani az önce alışveriş merkezlerinde bir banka oturmuş, ya da çalıştıkları mağazalar süpürülürken kapıda cep telefonlarına bakan insanlar vardı dedim ya, işte ben o insanlardan olmayacağım. Zaman akıp giderken ben yaşadığım anın içinde olacağım ve hayatı ıskalamayacağım. Bugünlerde beni en çok sevindiren kararım bu. Varsın herkes her an ne yaptığımı bilmesin! Ben o anı sevdiklerimle yaşıyorum ya, bana yeter!

İnsanlık için küçük ama bu blog sahibesi için büyük bir adım bu. Belki Nirvana'ya bile ererim. :)

18 Mart 2016 Cuma

Düşler Diyarı: Laponya

Helsinki Havaalanı'nda uçağımızı beklerken camdan bakıp şöyle düşünüyorum: Bu karda uçakların kalkıp inmesi mümkün mü sahiden?''
Korkularımın hepsi yersiz çıkıyor. Uçağımız ne kalkarken, ne de inerken varlığını hissettirmiyor. Gerçek bir kuşmuş gibi süzülerek konuyor pistin üstüne. İşte geldik. Uçağın minik penceresinden altımızda uzanan çamla kaplı doğaya bakıyorum. Tüm doğa beyaza boyanmış gibi. Sahi bu beyaz dünyanın altında nasıl bir şey var?

Sonunda Santa'nın Resmi Havaalanı'na ayak basıyoruz. Havaalanının içinde Santa, geyikleriyle birlikte uçuyor. 

Senenin sadece son ayı değil de, sanki kış aylarının hepsinin adı yeni yıl olmuş bu coğrafyada.


Dışarı adımımızı attığımızda yol kenarlarındaki karların dizimize kadar geldiğini fark ediyorum. Yol işaretlerinin olduğu trafik tabelalarının hepsi karla kaplanmış. Isıtıcılı trafik tabelası üretme fikri düşüyor bizimkilerin aklına. Nasılsa pazar hazır, hemen ellerinin altında.

Karlar Diyarı Laponya
Önceden ayarlanan bir minibüse binip otelimize doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu ağaç, yol boyu kar. İstanbul'da yağdığında insanda uyanan dehşet duygusu burada hissedilmiyor. Kar, hayatın gerçeği. Yollar sakin. Araçlar yanımızdan hızla akıp geçiyorlar.
Otelimiz havaalanından biraz uzakta. Rovaniemi'nin merkezinde kalmıyoruz. İçinde aktivite yapma imkanının olduğu ve çocukların eğleneceği bir oteli tercih etmiş arkadaşlarımız. Son güne kadar otelin, aslında bir spor kompleksi olduğunu fark etmiyorum. Lobiden görünen kocaman bie havuzu ve yüzenleri dikkatle izleyen bir cankurtaran var. Kuzey, son gün çok ısrar edince onunla birlikte otelin alt katına iniyorum ve gözlerime inanamıyorum. Otelin alt katı kapalı bir koşu pistine ayrılmış. Parkurlarda antrenörler eşliğinde koşan atletler var. Dahası otellerdeki dandik spor salonlarının ötesinde, -iki koşu bandı ve dört dambıl olan güya spor salonları-, bir fitness salonu bulunuyor. Çünkü burası gerçek bir spor salonu. Bu hiç aklıma gelmezdi. Bu manzarayla karşılaşınca spor aşkım depreşiyor hemen. Ne yazık ki spor ayakkabı getirmemişim. Sanki getirseymişim spor yaparmışım gibi hayıflandıktan sonra beni eleştiren içimdeki o kötü karaktere çıkışıyorum: Kes sesini, tatile geldik buraya!

Rovaniemi'de geleneseksel Fin yemeklerini denemek için iki adres veriyorlar sizlere: Rovaniemi'nin merkezindeki Nili Restoran ve Sky Hotel'in Restorantı.

Otele gelir gelmez odalarımıza dağılıyoruz. Lobide buluştuğumuzda herkes kayak kıyafetlerini giymiş ve Rovaniemi'yi keşfetmeye hazır. Kuzey Kutup Dairesi'ndeyiz ve gece elbette erken çöküyor. İlk gecemizde geleneksel Fin yemekleri yiyeceğiz. Bu yüzden merkezdeki Nili Restaurant'a gidiyoruz. Rezervasyon saatimize daha vakit olduğundan dışarıda geziniyoruz.



Ekip yemek seçiminde üç kısıma ayrılıyor. Ben tercihimi somon balığından yana kullanıyorum. Kuzey de benimle aynı fikirde. Ekibin diğer kısmı ızgarada kızartılmış geyik etini tercih ediyorlar. Biz daha önce Talin'de geyik etini bu şekilde yediğimizden Selçuk için tercihimizi geleneksel yöntemlerle pişmiş geyik etinden yana kullanıyoruz. Tencerede pişmiş geyik :)
''Ne?'' diyor Selçuk. ''Bana başka bir şey mi sipariş verdin? Keşke klasik yemek siparişi verseydin?''
''Sordum ya sana?'' diyorum ben de. Tabii ne desem Selçuk'u ikna etmem mümkün değil. Yemeği gelene kadar stres içinde oturuyorum. Neyse ki masada en çok beğenilen yemek onunki oluyor da ben de rahatlıyorum. Yemeğinden memnun olduğu andan itibaren, seçim onun olmuş oluyor. Kötü olsaydı ben hata yapmış olacaktım elbette :)
Bu stresli süreç içinde elbette kendime bir bira ısmarlıyorum. Ben birayı en çok açken içmeyi seviyorum zaten.


Nili Restaurant'nın dibinden başladığımız cadde yürüyüşünde ilk gözüme çarpan Hemingway Kafe. İster inanın, ister inanmayın Hemingway, dünyanın her köşesinde bana selam veriyor.


Loş ışıkların altındaki kafenin yanından geçip, karşılıklı dükkanların sıralandığı yol boyunca yürüyoruz. Hava olması gerektiği kadar soğuk değil: -10 Derece.
Rovaniemi'nin merkezi öyle büyük bir yer değil. Trafiğe kapalı geniş bir sokağın iki yanında birkaç kafe, restoran, hediyelik eşyalar satan dükkanlar sıralanmış. Bü geniş yolun sol tarafı başka ara sokaklara açılıyor. Erkenden inen gecenin ortama romantik bir hava kattığını fark etmemek mümkün değil. Yine de burası ışıklarla, sıcak dağ kulübeleriyle, şömine ateşleriyle süslenmiş bir yer değil. Kışın karla birlikte masallardaki gibi ışıltılar kattığı Avrupa kasabalarının havası yok. Ne yazık ki yok! Yolun iki yanına sıralanmış düz binalar burayı bir şehir yapmış, üstüne de kar yağmış. Hepsi bundan ibaret. Sokaklar sessiz, soğuk tüm köşe başlarını mesken edinmiş.
Rovaniemi sokakları beklediğimin tersine çarpmıyor beni!

Rovaniemi nasıldı Kuzey? ''Çok eğlendim, anne!''
Rovaniemi'de gece hayatına kapıdan bir bakış attık.
Nili Restoran'dan herkes mutlu ayrıldı. Buradan bir taksiyle otelimize geri döndük çünkü Kuzey Işıkları'nı görmek için şehrin dışındaki Arctic Snow Hotel'in olduğu yere gitmek için bir araç gelip bizleri otelimizden alacaktı.

Kuzey Işıkları'nın peşinde düşecekler için önemli bir bilgi!!! 


Kuzey Işıkları'nı görebildiğimiz bir dönem var. Kısa bir aralık değil aslına bakılacak olursa. Ağustos ayı sonlarından, nisan başlarına kadar devam eden bir dönem. Kuzey Işıklarını görebilmek için şehirden uzak bir yere gitmenin tek sebebi şehir ışıklarından uzaklaşmak. Diyelim ki şehirden ve gözümüzü alan kent ışıklarından uzaklaştık, her şey halloldu mu? Ne yazık ki hayır! Kuzey ışıklarının gözümüze görünür olması için aynı zamanda havanın bir de bulutsuz olması gerekiyor. Yani gökyüzünde çok yıldız olması lazım. :)
Bir de bu nefis doğa olayına tanıklık edebilmeniz için olmazsa olmaz bir kural daha var: Şans.
İşin gerçeği bu! Şansınız varsa herkesin peşinde koştuğu kuzey ışıklarını görüyorsunuz. Yoksa da şansınıza küsüp, başka bir zamana niyet ediyorsunuz. :)
Biz de şehir ışıklarından uzakta olmak ve kuzey ışıklarını görmek için Arctic Snow Hotel'in olduğu yere gittik. Otelimizden kırk dakika uzaklıkta bir yere geldik. Kar Oteli gezdik, etrafındaki iglolara baktık. Gittiğimiz yer o kadar bakir bir yer gibi geldi ki, donmuş gölün üstünde kuzey ışıklarını beklerken, ''Acaba bir gece de iglolarda mı kalsaydık?'' diye aklımdan geçirdim.

Elbette, taksilerin ucuz olmadığını bilmekte fayda var sevgili arkadaşlar. Ne de olsa bir Avrupa ülkesindesiniz. Noel Baba kimseye kıyak geçmiyor. 

Gelelim Arctic Snow Hotel'e ve otelin her sene tekrarlanan yapım aşamasına.



Sevimli bir rehber kız grubumuzu kapıda karşıladı ve hemen karla kaplı otelin kapısından içeri adımımızı attık. Duvarları karlarla kaplı otele girer girmez burnuma kesif bir yemek kokusu doldu. Muhtemelen dışarıdaki restoranın kokuları kardan yapılma otelin duvarlarına sinmişti.


Kuzey için etrafı karlarla kaplı bu binanın içinde gezmek, odalarında dolaşmak, buzdan yapılmış koltuklarda oturmak, üstüne ren geyiği postu serilmiş yataklara uzanıp burada bir gece konaklamanın hayalini kurmak müthişti. Gezerken gözlerine inanamadı, her odaya girdi, hemen hemen buzdan yapılma her heykelin yanında poz verdi ve ''Ne yani burada sahiden bir gece kalmayacak mıyız?'' diye hayıflandı.

Açık konuşmak gerekirse ne Selçuk da ne de ben de böyle bir macera ruhu yok. Tamam, blogun adı Macera Kitabım ama buzla kaplı bir odanın içinde, kim bilir kimin kullandığı belli olmayan bir uyku tulumuna girip, bir de üstünde üstlük 350 Euro vermeye niyetim yok. Konforumun başladığı yerde benim için macera bitiyor. Sıcacık odamda uyumak varken sabaha kadar üşümek benim kitabın macera kısmında yer almıyor.


Burada olmanın en güzel kısmı, uzun çam ağaçlarının ardına gizlenmiş donmuş bir gölün üstünde yürümemizdi. Kuzey Işıkları'nı bekleyeceğimiz yer burasıydı. Gözümün değdiği her yer karla kaplanmıştı ve çantamda termosun içinde içilmek için bekleyen sıcacık çay vardı.
Size bir şey itiraf edeyim mi?
Sıcacık bir çayın güzelleştiremeyeceği hiçbir şey yok dünyada!
Peki o gece beklediğimiz ışıkların ucuna tutunabildik ve ilk geldiğimiz gece muradımıza erdik mi?
Işıklar yoktu. Vardı da bulutların arkasına gizlenmişti.
Yine de gölün üstünde durmak, sessizliğin sesini dinlemek ve kağıt bardaktan da olsa çayını yudumlamak nefisti.

6 Mart 2016 Pazar

Şubat okumaları

Bakın haftanın başı sonuna yaklaştı bile. Farkında değildiniz değil mi?

Dün felaket bir yağmur vardı İstanbul'da, bir gün önce de nefis bir gün. Mart ayına hiç güvenmediğimden olsa gerek, dünkü yağmur içimdekileri dökmem için vesile oldu. Mart'tı işte. Bildiğimiz Mart. Sağı soluna uymayan, hatır gönül dinlemeyen, olmadık zamanlarda olmadık işler yapan...
Mart ayını sevmemin tek sebebi ardından nisanın gelmesi. 

Gelelim şubat ayı kitap okumalarıma. Bu güdük ay benim için çok verimsiz geçti.

Bir havaalanında mahsur kalan on üç kişinin her birinin birer hikâye anlattığı Tokyo Uçuşu İptal okuduğum kitaplardan biri oldu. öykülerin her biri ''Binbir Gece Masalları'' tadındaydı. Normalin dışına çıkan ve akışı bozan bir yanları vardı. Bu farklı parçayı, düzenin dışına çıkan öyküleri sevdiğimi söylemem gerek. Ara ara, ''Hay Allah! Bu fikir de yazarın aklına nerden gelmiş?'' diye düşünmedim değil. Yine de çok iyi bir öykü okuyucusu değilim. Romanın içindeki uzun süreci sevdiğimden olsa gerek, bu kısa ve keskin anlatım tarzı beni çok çekmiyor. Öykü okumayı öğrenmem gerekiyor.


Diğer bir kitap, Can Yayınları'ndan çıkan Virginia Woolf ile Vita Sackville-West'in fırtınalı ilişkisinin anlatıldığı Virginia ile Vita idi. Herkesin en azından adını duyduğunu düşündüğüm Virginia Woolf'un kitabı Orlando'nun yazım sürecini ve kitabın esin kaynağı Vita'yı anlatan bir kitaptı okuduğum. Kitaptan ziyade Vita'nın ayrı bir post konusu olabileceğini düşünüyorum. Virginia'ya bu kadar acı çektiren ve sadece onunla değil etrafındaki birçok kadınla da adı bir dolu aşk karışan bu asilzade kadın sahiden ilginç. Zamanın koşullarını da düşünürsek insanın yaşananlara inanası gelmiyor ve sanki anlatılanların hepsinin absürd olduğunu düşünüyor.


Bu iki kitabın dışında bir de uzun zamandır okunmayı bekleyen bir kitabım vardı. Nick Hornby ve ''How to be Good''  Sonunda Nick Hornby ile tanışmış bulundum ama kitabın kahramanının iyilik hareketi bana biraz fazla geldi ve yer yer adamı dövmek istedim. İyiliğe karşı bir yanım var belki de!
Bu kitaptan sonra Barış Bıçakçı'nın Seyrek Yağmur isimli son çıkan kitabını okudum. İncecik bir kitaptı ama nefisti. Damağımda çok leziz bir tat bıraktı. Rıfat'ı, o şişman gövdesiyle çok sevdim.



Mart ayında ne yaparım, ne okurum bilmiyorum. 

Aklımda James Joyce'un Dublinliler'i ve Elizabeth Gilbert'ın yaratıcılıkla ilgili çıkan son kitabı Büyük Sihir var. Bu arada Lale Abla ile birlikte gideceğimiz kitap kulübü için Isabel Allende'nin Kaderin Kızı kitabını okumalıyım. Daha siparişini bile vermedim. Bir an önce bu işi de halletmeliyim. Mart ayında daha iyi bir performans göstermek istiyorum. Gel gör ki bu ay bizim evde sınav haftası. Bu Kuzey'le birlikte zaman harcamam anlamına geliyor. Artık eskisi kadar birlikte ders çalışmasak da yanında oturmamı ya da çalıştığı yerlerden soru sormamı falan istiyor. Ya da öğrendiklerini dinlememi. Sanırım artık ders çalışmaktan çok ilgiyi ihtiyacı var. 

Şimdilik biz de durumlar böyle.

1 Mart 2016 Salı

Finlandiya: Helsinki'de yarım gün.

Bazı şehirlere şöyle bir bakıp geçersin. Daha iyi tanımak için yeterli zamanın yoktur. Hafifçe dokunulmuş bir tokalaşma kadar kısadır aranızda geçenler. Helsinki de böyle bir şehir benim için.
Rovaniemi'ye olan yolculuğumuz sırasında bizi konuk eden misafirperver bir şehir. O yüzden hakkında boyumu aşan büyük laflar etmeyeceğim.

Biz vardığımıza Helsinki kışı yaşamaya çoktan başlamıştı.
Helsinki'yi gezmeye hazır mıyız?
Şehrin merkezinde sadece bir gece konaklayacağımız otelimize yerleştiğimizde etrafa sadece göz atabilme şansı bulduk desem yeridir. Bir de bizim ailede soğuktan, fazla giyinmekten hoşlanmayan biri var. Aslında ona sorsanız, kıştan nefret ettiğini açıkça söyler de, ben yine de kışın gönlünü kırmak istemiyorum.

Ekibin ilk selfisi :)
Helsinki'nin bana sunduğu en güzel şeyin donmuş bir deniz olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim. Otelden sokağa çıkıp denize doğru yürümek, her yola düşenin ilk yapacağı şeydir herhalde. Şehir gezilerinin hepsi denize doğru yol alır.

İnanmıyorum, deniz donmuş.
Hayatımda ilk defa böyle bir ana tanık oluyorum. Denizden bir parça alıp eve getiresim geliyor.
Üstünde yürümek için cesaretim olsa keşke!

                            Kuzey'e, ''Bu anı, bu donmuş denizi beyninde, gönlünde bir yerde sakla,'' diyorum.
Biz de Market Place diye tabir edilen bölgeye doğru yürüyüşe geçtik. Yol üzerinde Senato Binası'nın önünde durduk, birkaç fotoğraf çektik, kafalarımızı kaldırıp binaların cephelerine baktık, sokaklara anlam yüklemeye çalıştık.
Kaldırımları kaplayan karların üstüne minik taşlar dökülmüştü kaymayı önlemek için. Sokaklar İstanbul sokakları ile karşılaştırılamazdı; zira etrafta adı konulmamış bir sakinlik vardı. Hayat, kışın etkisinden olsa gerek yavaş akıyordu. Soğuk bu coğrafyanın gerçeği olduğundan olsa gerek, sanki ortalıkta kar kıyafetleriyle gezen ve üşüyen yegane insanlar bizlermişiz gibi geldi.
Ben buza dönmüş Baltık Denizi'ne hayaller yükleyerek bakarken etrafımdan akşam üstü koşusuna çıkmış insanlar yanımdan gelip geçiyordu.

''Sahi bir deniz nasıl donar?'' Söyler misiniz bana?
Bu sene sanırım benim doğa karşısında saygı duruşu yaptığım sene olarak tarihe geçecek. 

Denizin karşısında serin havaya rağmen bir müddet durduk. İnsan donmuş bir denizi her zaman görmüyor. Eski fotoğraflardan Marmara Denizi'nin de yıllar önce donduğunu görmüştüm. 
Üşüyen bedenlerimizi ışıtmak ve acıkan midemizi doyurmak için Kapalı Pazar'a girdik. Genellikle kuzey ülkelerinde gördüğüm bu kapalı pazar fikri çok hoşuma gidiyor. Kapının ardındaki kafeler, minik restoranlar, tezgahlar da yine yanıltmadı beni. Ahşap zemin üzerine inşa edilmiş bu alan sıcacıktı. Şarküteri satan dükkanların tezgahları peynirler ve soğuk mezelerle doluydu. Kocaman karidesleri gören Kuzey'in gözleri yuvalarından fırladı.

Bu kapalı pazarlar kuzey ülkelerinin olmazsa olmazı. Soğuğa çare :) 
Market Place'in içindeki kafelerden biri.
Grup kalabalık olunca mutlaka biri bir şeylerin tadına bakıyor :)
Burası benim mabedim! 
''Ben yemekten sonra cheese cake yiycem!''
 Grubun büyük çoğunluğu çorba içmeye karar verdi. Kuzey ve ben balık çorbası, Selçuk gulaş tercih etti. Soğuk havada çorba gibisi yok diyip klişe bir cümle kurmuş olacağım ama öyle...
Kuzey yemeğini yedikten sonra biraz ilerideki hoş kafede gördüğü orman meyveli cheese cake oldu. ''Yemeden buradan çıkmam,'' dedi. İnsanın yemek yemeyen bir çocuğu olunca bu cümleler şok etkisi yaratıyor. Ben de çorbacının karşısından kahvemi aldım ve tekrar denize bakmak için dışarı çıktık. 

Deniz insanı hayrete düşürecek kadar donmuştu. :)

Ah Helsinki!
Sana gereken önemi veremediğimi biliyorum. Affet beni! 
Daha sonra Helsinki sokaklarında dolaşmaya verdik kendimizi. Bir sokaktan ötekine geçtik, dışarıdan ışıltılı kafelerin içinde kahvelerini içen insanları seyrettik. Çocuklar karın üstünde birbirleriyle didiştiler. Alışveriş Caddesi üstündeki mağazalara baktık.



En çok Kappeli Restaurant'ı sevdim. İçeri girip yemek yemedik. Yine de aklıma yazdım. Selçuk'la baş başa bir Helsinki gezimiz olursa bu romantik restoranda mutlaka bir akşam yemek yiyeceğim.

Haksız mıyım?

Sonra ben grup arkadaşlarıma internetten bulduğum ve biraları ile ünlü bir yere gitmek konusunda baskı yaptım. Çoluk çombalak biralarıyla ünlü bir mekana gitmek. Fikir olarak çok iyi gözüktü gözüme. Gidince de iyi ki gelmişiz dedik. Erkeklere biraz daha alkollü, kızlara ise daha hafif bir bira seçtiğimi düşünerek herkesin bira siparişini verdim. Sonuçta biraz daha dikkatli baksaymışım, bizim içtiğimiz biranın alkol oranının daha düşük olmadığını anlardım. 
Neyse, sonuçta kızların birası nefis çıktı. Erkeklerinki eh işte :)

İl Birrificio 

Patates kızartmalarınaysa diyecek bir şey yoktu. On porsiyon patates kızartması söylemiş olabiliriz. Çocuklar karınlarını doyurdular bir güzel. 
Patates kızartması dünyanın her yanında yenecek yegane yemek ve biranın yanına da çok yakışıyor.

Yarım günlük Helsinki gezisinden ne olacak? 
Hard Rock Kafe'ye gidip alışveriş yaptık, oraya giderken içinden geçtiğimiz bir pasajda gördüğüm organik ürünler satan bir gıda marketinde kendimi kaybettim. Böyle marketlerin bizde de açılmasını diliyorum. Söz veriyorum sadece oradan alışveriş yaparım. 

Ertesi sabah kahvaltının ardından ben ''Rock Church''ü görmeden Rovaniemi uçağına binmem diyince koştura koştura kiliseye gittik. Buradan söylüyorum: Dünyanın her yerinde bir sürü katedral, kilise görmüş olabilirsiniz. Bir müddet sonra hepsi birbirine benziyor, kişinin imge dünyasında silikleşip karışıyorlar. Ama mutlaka Kaya Kilise'ye gidin. Çok huzur veren ve şimdiye kadar gördüklerinizden farklı olacak.




Hadi artık Rovaniemi'ye gidelim. Uçak birazdan kalkacak.


Laponya'da görüşmek üzere!