26 Nisan 2016 Salı

Çelınç- Gün # 9: Hangi alanda iyi olmak isterdiniz?

Bu çelınç meselesi beni zorlamaya başladı. O yüzden seyrek aralıklarla, canımın istediği sıklıkla soruları cevaplıyor olabilirim. Görüldüğü üzere şimdilik hiçbir soruyu atlamadım. Bu soru karşısında da cesur davranacağım ve gönlümden geçeni buraya yazacağım.
Efendim lafı uzatmama gerek yok: Yazar olmak isterdim.



Sabahleyin dokuz gibi uyanmak, uzun bir kahvaltının ardından yazmak üzere dağların yamaçlarına bakan yazı odama çıkıp yazmak isterdim. Pencerenin kenarına yasladığım çalışma masamı görüyorsunuz değil mi? Bu kadar dağınık olduğuna bakmayın. Her şeyin nerede olduğunu biliyorum. Sadece biraz dağınık çalışıyorum. Masanın üstündeki küçük notlar bana sabah masama oturduğum zaman anımsamam gerekenleri hatırlatıyorlar.
Çalışmaya başlamadan önce odanın diğer köşesindeki kahve makinesinin yanına gidiyor ve kahvemi demliyorum. Nasıl her yazarın bir yazma ritüeli varsa benim de var. Kahve kokusunun odayı sarmasını bekliyorum. Masaya oturmak ve kafamdaki düşünceleri beyaz ekrana dökmek için kahvenin kokusunun kelimelerime dokunması şart. Bazen kahvem bitse yazamayacak mıyım diye düşünüyorum. Belki de öyledir. Kelimelerin hikmeti benim içimden öte kahvenin çekirdeğindedir.

Bazen ekrana bakıyor ve taş kesiliyorum. Böyle zamanlarda dünyanın kim bilir hangi köşesinden aldığım defterlerden birini önüme alıyor ve düşünmeden yazmaya başlıyorum. Kalemin ucu deftere değdiği an düşündüğümün bile farkında olmadığım nice şey saçılıyor ortalığa. Şaşkınlıkla yazdıklarımın ucunu yakalamaya çalışıyor, bazılarını yazmakta olduğum yazının içinde kullanıyor, bazısını da unutmak üzere defterin arasında bırakıyorum. Unutulan yazıların hepsi yazılmamış gibi oluyor. Varoluşlarının yegane sebebi yazılacak başka bir şeyleri dilimin ucuna getirmek. 

Kelimeler konuşurken değil de yazarken önemli benim için. 

Öyle ya da masanın başında saatlerimi geçiriyorum. Yazmak, çaba isteyen bir uğraş. Emek vermezsen olmuyor. Günün yarısı yazının, diğer yarısı ise okumanın. Genellikle okumalarımı yazdığım şeye göre şekillendiriyorum. Bazen de kafamın dağılmasını istediğimden sevdiğim birinin biyografisine dalıyorum. Başka birinin hayatının içine dahil olmak ne tuhaf bir şey! 
Merak insanın içinde yaşayan bir virüs bence. Kişiyi kozasından dışarı çıkmaya ve keşfetmeye zorluyor.
...


Ne? Biri bir şey mi dedi? 
Ben mi? 
Hangi alanda mı iyi olmak isterdim? 
Bilmiyorum ki!


25 Nisan 2016 Pazartesi

Teşekkür pazartesisi #3: Hayat, geçen hafta...

İşlerin peşinde koşarken haftanın nasıl geçtiğini anlamadım. Cumartesi bütün günüm de bahçede ot yolarak, toprağı eşeleyerek geçti, gitti. Güneş ara ara yüzünü gösterdi. Pazar sabahı erkenden kalktım, akşamdan yoğurduğum ekmeğimi fırına atayım dedim. Bir şeyler ters gitti. Hamur ne koyduğum kaptan, ne de ellerimden ayrılmak istemedi. Nereye bıraktıysam oraya yapıştı, bana ''Bugün değil! O güzel ekmeğin günü bugün değil!'' diya bas bas bağırdı.

Keşke fotoğraflarını çekmiş olsaydım diyerek şöyle diyorum sizlere.
Bakırköy'den kalkıp yeğenine ders çalıştırmak için gelen görümce candır. Dün ben ot yolup, bahçede gezip dolaşırken Kuzey'e ders çalıştırdığı için hafta sonumu bana hediye etmiş oldu. İlk teşekkür ona gelsin. Umarım bu seferki Türkçe sınavından daha yüksek bir not alarak hem Kuzey hem de halası mutlu olur.

Hafta içi günlerini ne yaptığımın farkında olmadan geçirdiğimi söylemiştim. Yine de iki şey beni çok mutlu etti. Salı ve perşembe akşamları pilates dersime gittim mesela. Ne zamandır kendimi sokaklara atıp yürüyemiyorum. İki güncük de olsa spor yapabildiğim için yine de mutluyum. 
Beni çok mutlu eden ikinci olaysa cuma günü işi asmam oldu. Hayırlı bir iş için işe gitmedim. Kendimi eğittim. Eğitimin şart olduğunu artık hepimiz biliyoruz, değil mi? 
Yazı Evi'ne gittim ve Yeşim Cimcoz'un Arketipler çalışmasına katıldım. Hayatım boyunca katıldığım eğitimler içinde en güzellerinden biriydi. Takip eden iki eğitim daha var. Onlara da kesinlikle katılacağım. Birkaç gün önce Kuzey'e söylediğim bir cümlenin ne kadar yanlış bir cümle olduğunu fark ettim. Bundan daha da önemlisi bunu neden söylediğimi anlamam oldu. O yüzden geçen cuma günü benim için bir aydınlanma günüydü. Yaşadığım bu eğitime şükretmemem mümkün değil. 

Şimdi gelelim bahçemize yeni taşınan güzelliklere:


Artık üstünde bir sürü meyvesi olan bir limon ağacımız var. Daha önce bahçeye diktirdiğim bütün turuçgiller kış mevsiminde öldükleri için bu sefer koca ağacı saksıya diktirdim. Kış geldi mi eve alacağım ağacımı. 


Bu sarı ağacın ismi de laburnum. Şimdilik çok büyük sayılmaz ama kendisinden çok şey bekliyorum. Lütfen büyüsün, serpilsin, köklerini toprağa iyice geçirsin.


Geçen yaz sadece beş vişne vermekle yetinen vişnemiz bu sene daha büyük başarılara imza atacak gibi görünüyor. Zeytin ağacımız merak edenlereyse şu bilgiyi verebilirim. Bir süredir kendisinin sağlık durumundan çok memnun değildim. Rengi, yaprakları, üstünde hiç meyve olmaması beni endişelendiriyordu. Biz de doktor çağırdık. Güvelenmiş ne yazık ki. Aldığımız en güzel haber zeytinimizin yaşayacağı oldu. Bu sene meyve vermeyecekmiş. ''Olsun!'' dedik. ''Buna da şükür.''


Sardunyalarım da yerini buldu. Saksılarına yerleştiler. Bir tek baharın gelmesi kaldı. Ailece onu bekliyoruz, haberi ola.


Dayanamayıp bahçedeki galalardan bir tane kestim. Her daim bahçede yaşayamıyoruz ki. Dışarıda çok rüzgar var. Şimdilik salondaki tek gala ile idare edeceğiz artık.


Sonunda bu ayın okuduğum tek kitabını bitirdim. 


Kitap Kulubü için okumam gereken Selçuk Altun'un ''Senelerce Senelerce Evveldi'' isimli kitabını da bitirirsem değmeyin keyfime.

24 Nisan 2016 Pazar

Bir çelincın peşinden koşarken: 8

Sizi gülümseten bir şeyleri bizimle paylaşır mısınız? demiş Saçaklı 8. meydan okuma gününde :)

Ben neden herkesin güldüğü şeylere gülemiyorum diye kendime çok kez sormuşumdur. Keşke öyle bir yeteneğim olsaydı benim de. Bakın yetenek diyorum çünkü öyle büyük bir şey benim için her şeyde gülünecek bir şey bulabilmek ve gülmeye yatkın olabilmek. 

* Benim yüzüm en çok havaalanlarında gülüyor; yani yola çıkma anını, bir seyahate başlamayı çok seviyorum ya sanırım ondan daha havaalanındayken yüzüm gülmeye başlıyor. 
* Mesela Paris'e gittiysek eğer, uçaktan inip de Orly'nin resmen sidik kokan tuvaletine girdiğim an doğru yerde olduğumu anlayıp hemen gülmeye başlıyorum. (Son seferimizde havaalanı ciddi bir yenilenmeden geçirilmiş, tuvalet kokmuyordu, üzüldüm mesela)
* Kalabalık tren garları, trenler, durulan her bir istasyon, istasyon yalnızları... Gözlerim biraz hüzünle parlıyor ama içimde bir yer çok mutlu oluyor. Tren rayların üstünde ilerledikçe dışarıdan akan görüntüler, ılık ılık yağan yağmur, camdaki buğu... Vallahi çok seviyorum.


* Klişe olmasın diye yazmıyorum elbet ama beni en çok güldüren, her daim kalbimde kelebekler uçurtan biri var: Kuzey!  Onu gördüğüm her an (beni sinirlendirdiği çoğu zaman hariç) yüzüm gülüyor. Hatta kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum. ''Ulan ne güzel kokuyorsun sen!'' diyerek kokluyorum bir de!


* Kitaplar, kitapçılar, kitap okuyan insanlar... Kitap okuyan insanları koruyalım, sevgiyle kucaklayalım ve bu insanların kıymetini bilelim lütfen. Yaşadığımız ülkede bu tip gün geçtikçe azalıyor çünkü!
* Çay. Kesinlikle her seferinde bana mutluluk vermiştir. Tüm dertlerime iyi gelir, kederi elinin tersiyle bir kenara iter, insanı anne kucaklaması gibi garip bir şeyle sarıp sarmalar. Benden söylemesi. Denenmiş bilgidir. 


* Çayı aldatıyor gibi olabilirim ama kahve de yüzümü güldürür benim. Sokaklara yayılan kahve kokusuna, kahve kokusuna karışan ekmek kokusuna dayanamam. Bir koklayın yeni pişmiş bir ekmeği, bakın nasıl güleceksiniz. 
* Adile Naşit'li Türk filmlerinin hepsine bayılırım. Canım Adile Teyzem benim! Gece yatmadan okuduğum her duada hala adını geçiririm desem, inanır mısınız? Nurlar içinde uyusun. 
* Sokaklarda aylaklık etmek, yürümekten ayaklarımın ağrıması... En sevdiğim şeylerden biridir. Kendi halime, kendimle zorumun ne olduğuna salak gibi hem kızıp hem gülerim.
* Yazdığım zaman yüzüm güler. Ağaçta meyve gördüm mü yüzüm güler. Çiçekler her daim içimi huzurla doldurur.
* Saflıklara çok gülerim bir de. Hani biraz saf insanlar vardır ya onlara çok gülerim. Hala saf insanların aramızda olması beni çok ama çok sevindirir, umutla dolar içim. 
* Makarnayı ekmekle yiyen korkusuz insanlar bir de beni çok güldürür. Ne tuhaf değil mi? 
* Daha bir sürü şeye gülerim elbet. Ama '' Güldür Güldür Şov, Yok Bilmem ne Yetenek Yarışması, Ekrandaki skeçler'' onlar hiç güldürmez işte beni. Niye bilmiyorum?

21 Nisan 2016 Perşembe

Yakalayacağım çelınç seni- Gün 5-6-7

Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?

Fotonun çelıçla hiç ilgisi yok. Kendisi sanırım nisan ayı okuduğum tek kitap olarak kayıtlara geçecek.

Var, vallahi! Kitap....
Durmadan kitap alıyorum. Ara ara aldığım kitaplar öyle çoğalıyor ki bu sene kitap almayacağım diye bir laf atıyorum ortaya. Elbette dayanamıyorum, yine alıyorum. Kitaptan başka her şeyi almamaya direnç gösterebilirim. Pahalı bir çantaya dönüp bakmayabilirim, pırlanta bir yüzüğüm olmasa da olur diyebilirim. Kalbime giden yol, kesinlikle kitaptan geçer.
Mesela Selçuk beni ne zaman kızdırsa hemen kitapçıya gidip bir kitap alır bana. Ama öyle yeni çıkanlardan alınmayacak o kitap. Seveceğim bir şey olacak. O kitap, eğer beni seviyorsa aranacak ve bulunacak.


Evcil hayvan olarak ne beslemek isterdiniz?



Şimdi hayvanseverler kızacak bana biliyorum ama gerçek şu: Evde hayvan beslemek istemezdim. Evet ya, istemezdim. Çok büyük bir sorumluluk. Vallahi bir çocukla zor uğraşıyorum. Yetişemiyorum arkadaş. Her şeyden sonra arda kalan azıcık vaktimi de kendime ayırmak istiyorum. Köpek olsa, sabah akşam onu gezdirme işi bana düşecek. Yok, p.okunu al yerden, poşete koy falan... Bunlar beni aşan işler. Hayvanları seven insanları çok seviyorum, hayvanları da seviyorum ama onlara bakacak göz bende yok. Sık sık bir yerlere gidiyoruz, napcam ben evde bir hayvanı? Bir sürü işimin içinde bir de bu iş eklenecek. Bizimkiler hemen sıyrılacaklar mevzudan, bana kalacak o iş. 
Bu konuda o kadar kararlıyım ki oğlan ne zaman, ''Anne bir hayvan alalım eve, ne olur?'' dediğinde, iğrenç bir şekilde ''Yaz geldi oğlum, sinek besleriz evde!'' gibi iğrenç cümleler kuruyorum. Kurduğum bu cümlelerden nefret ediyorum, ama çaresizlik beni buraya kadar getiriyor. Bahçedeki tahtaların altında yaşayan kertenkelelere isim taktım. Alfred diyorum hepsine. Sırf oğlan hayvanı sahiplensin de köpek falan istemesin diye. 
Bu arada evinde on yıl boyunca bir köpekle yaşamış biri anlatıyor size bunları. Kabul ediyorum ki, evde bir köpekle yaşamak harikaydı. Ama Selçuk her seferinde birine bizim köpeği anlatırken, ''Evleri köpek kokuyordu.'' diye anlatıyor ya, gıcık oluyorum. 
Bu arada, haklı. 
Benim kardeşim hala köpek kokar abi, ne var bunda?
Sokaktaki her köpeğe sarılır, her bulduğu kediyi alır, veterinere götürüp kısırlaştırır, hepsine yemek verir seversen köpek  gibi kokarsın elbet. 

İşte benim hayvanlarla olan ilişkim bu. 
Sadece gerçeği anlattım.


Yatarken ne giyersiniz? 

Bu ne biçim bir soru yahu?
Pijama diyelim geçelim :)

20 Nisan 2016 Çarşamba

Çelıncı Toparlama Gayreti- Gün 2-3-4

Göbek adınız nedir? Sizin için önemini anlatır mısınız?

Göbek adım yok. Göbek adımın olmasının değil, olmamasının benim hayatımda bir önemi var galiba. Aslında şimdi bu konunun pek bir önemi yok da çocukluğum boyunca iki kardeşimin de göbek adının olması ve benim olmaması ciddi bir sorundu. Bu konu yüzünden psikolojik olarak etkilenmiş falan olabilirim. Hatta belki de sırf bu sebepten oğluma bir göbek adı takmış olabilirim. 

Belli ki bayağı etkilenmişim bir göbek adımın olmamasından. Gerçi iki kardeşimin göbek adları da pek bir tarih kokuyor. Muhtemelen bir göbek adım olsaydı, bu ismi de beğenmeyecek, caz yapıp duracaktım. 

Neyse, göbek adımın olmaması konusunu o kadar kafaya takmıştım ki devamlı babamın başının etini yerdim. Fark ettiyseniz annemin değil. O da her seferinde aslında bir göbek adımın olduğunu, sadece nüfus cüzdanıma yazdırmadığını söylerdim. 
Peki, Göbek adım ne söyle bakalım dediğimde de, ''Boncuk'' derdi.
Neydim abi ben?
Kedi mi köpek mi?


Cüzdanınızda neler olduğunu bizimle paylaşır mısınız?

Ben paylaşırım da siz bunu gerçekten ister misiniz?
Bildiğin karman çormandır benim cüzdanım. Para vardır içinde diyeceğim ama yalan olacak. Elbette içine para koyarım da her para çıkardığımda paranın üstünü asla cüzdanın içine koymam. Çantanın içine bir yere sıkıştırırım, pantolonumun arka cebine tıkarım. Montumun cebinden falan beklemediğim zamanlarda para çıkar. Bir bakımdan iyi bir şey değil mi böyle dağınık olmak. Benim ve oğlumun nüfus cüzdanı olur içinde. Kredi kartlarım, Paris seyahatinden artmış metro biletleri. Bu biletleri gelince de atmam. Sanki tekrar gidişimin garantisi o biletler de gibidir. Bir de iki senedir bir kart var içinde. Paris'te birlikte fotoğraf çektiğimiz bir çifte fotoğraflarını yollayacağımı söylemiştim. Onlarda bana kartlarını vermişti. İnanır mısınız hâlâ yollayamadım ama kartı da atamıyorum. 
Aslında bu vesileyle o fotoğrafları yollasam mı yahu ben?


Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız?

Kocam!!!! Hahaha!!!! 
Koltukları kabarırdı bu yazdığımı görseydi. 
Neyse, elbette ailemi seviyorum ama çok klişe olur şimdi bunu yazmak. Allah, eksikliklerini göstermesin. Mutlu mesut yaşıyoruz böyle.


Vallahi kitaplarım olmadan yaşayamam. Çok seviyorum kendilerini. Varlıkları, varlığıma anlam katıyor, yüzümü güldürüyor, mutlu ediyor. Daha ne diyeyim? 
Sonra çay olmadan yaşayamam. Sonra neden yaşayayım? Ne anlamsız!
Bildiğiniz siyah çayı zaman zaman bitki çaylarıyla aldatmaya kalksam da siyah çayımın yerini hiçbir şey tutamaz. Bergamot aromalı olacak, taze demlenmiş olacak. Demi geçmiş, beklemiş çayı asla içmem bu arada.

19 Nisan 2016 Salı

Beni kahreden bloglar

Blog yazmaya başlamadan önce internette sadece aradığım bir bilgiye erişmek için dolaşırdım. Bazen girdiğim bir yazının içinde kaybolur, aynı dilden çıkan başka yazıları da okurdum. Özgün kişilerin yazılarıyla doldurduğu o sitelerin ''blog'' diye nitelendirildiğinden, bu işin de ''bloggerlık'' diye tanımlandığından haberim yoktu elbette. 

Herkes blog yazabilir. Keşke herkes yazsa. Ruha iyi gelen bir şey bu. Yazmanın iyileştirici yanından bininci kez bahsetmeyeceğim burada; bunu hepimiz biliyoruz zaten. 
Neden burada yazdığıma gelince: Kendi kişisel tarihimi bir yere not ediyorum. Geriye dönüp baktığımda kızdığım şeyleri görüyor, unuttuğum kimi mutluluk anlarını hatırlıyor,  burası olmasa belki de not düşmeyeceğim bir olayı fark edip, ''Ah, iyi ki buraya yazıyorum.'' diyorum.

Peki hangi blogları takip ediyor, hangilerinin yanından ışık hızıyla ayrılıyorum?

Takip ettiğim bloglara gelince, elbette her blogu takip etmiyorum. Zamanım ve ilgi alanım herkes gibi kısıtlı.

Ah şu anne-çocuk blogları:

Fotoğraf şuradan

İnsan çocuğundan daha fazla başka bir varlığı sevebilir mi? Zannetmiyorum.

Evlat sevgisi bambaşka bir şey. AMA diyerek bir parantez açmak istiyorum burada. Peki çocuğumuz oldu diye tüm hayatımızı onlara mı adamalıyız? Gecemiz, gündüzümüz, neşemiz, yediğimiz, içtiğimiz ve sadece ama sadece bahsettiğimiz şey çocuklarımız mı olmalı?
Anneliğinin ilk aylarında, -adaptasyon süresince-, devamlı yaşadıklarından ve bebeğinden bahseden anneleri anlıyorum. Farklı bir deneyim bu. Onlara söyleyecek bir lafım yok. Geçen zaman içinde sadece çocuğundan bahsedip, Onu nasıl özenle beslediğini, en organik kıyafeti giyebilsin diye saatlerce yaptığı araştırmayı, hangi sabunla çamaşırlarını yıkadığını, deneyimlerini sadece deneyim olsun diye değil de başka annelere de örnek olsun diye yazan annelereyse bildiğin kılım.

Bir kere çok sıkıcılar, bunu bilmeleri gerek. Evet, sıkıcılar!

Diyeceksiniz ki okuma! Okumuyorum ben de. Çocuğundan yaşamının bütünü değil de parçasıymış gibi bahseden, muhteşem bir anne olmanın ötesinde, sevabıyla günahıyla bir insan olduğunu hissettiren anneleri okuyorum. Eğlenceli oluyor onları okumak. Kendi geçtiğim yolları görüyorum. Güzel anılar, uykusuz geceler aklıma geliyor.

Kıl olduğum anne tipi var ya, işte bu tiplerin belirgin özellikleri var.

Bir kere hayatlarının her döneminde, her şeyi muhteşem yapıyorlar. Yaşama Sanatı, bunlardan soruluyor. Bekarken, bekar yaşamını en iyi bilen ve yaşayan tipler bunlar. Hayat vur patlasın, çal oynasın. ''Arkadaşım, biraz azaltsan mı sigarayı desen'', hayatın böyle zevklerle anlamı olduğunu anlatacaklardır sana. Sonra bir koca buluyor bu tipler. Bilin bakalım ne oluyor? Anında on parmağında on marifet bir ev kadınına dönüşüyorlar. Kocasından önce kalkıp nasıl da kahvaltı hazırladığını anlatan postlar dökülüyor kalemlerinden. Öpücükle uğurluyorlar biriciklerini.

Ah, iyi bir aile için ne gerekli peki? Tabii ki bir çocuk; bir prens ya da prenses.

Oraya gelmeden önce koydura koydura yazdıkları hamilelik postlarını okuyoruz. Daha hiç kusanını, sürece uyum sağlayamayanını, yaşadığı süreçten keyif almadığını yazanı görmedim. Yok anacığım! Yazılan postları hepimiz biliyoruz değil mi? Her ay karınlarının fotoğrafını çekmeye başlıyorlar. Çek de, Victoria Beckham değilsin sen, bunu da bil. Hamilelikte nasıl beslendim, bebeğimle ilk ayım, artık iki kişiyiz, bebeğim benim gibi muhteşem bir varlık olacak postları ardı ardına geliyor. Bu tiplerin hiçbir zaman ''her şeyi unutma, gaz, vücutta ödem'' gibi problemleri olmuyor. Hamileliğin son aylarında saat başı çişe kalkmıyorlar. Onlar insanüstü yaratıklar çünkü. Ne yalan söyleyeyim kendilerini gördükleri aynadan bir tane istiyorum ben. Nerede satıldığını bilen var mı?
Baby shower'ları falan atlıyorum, bakın. Sıkmayayım sizi daha fazla.
Neyse, şükür ki doğuruyorlar.
''Hoşgeldin Ayşe!''
''Hoşgeldin Ali!''

İşte ondan sonra önceki hayatlarındaki bekar kadın tamamen ruhlarından siliniyor. Hemen bir fotoğrafçı çağrılıyor, bebeğin fotoğrafları çekiliyor. Hepsi de ne tatlı oluyor, değil mi? Yeni doğmuş bebeklere bayıldığımı itiraf ediyorum. Benim bu bebişlerden sıkılmam anneleri yüzünden!
Ne müthiş bir anne olduklarından fikrinden sarhoş olduklarından olsa gerek, anneliklerini öyle çok övüyorlar ki ben de kusma hissi yaratıyorlar. Kendi uykusuz, saçımın başımın birbirine girmiş halini hatırlıyorum. Tişörtümün omuz kısmından burnuma bir kusmuk kokusu geliyor. Bir böyle anne olamadın diye çemkiriyorum kendime.
Velhasıl, bebeğinin gülüşünü değil de onu nasıl organik beslediğini, nasıl da özenle giydirdiğini, hangi mağazalardan alışveriş yaptığını anlatan anneleri izlemiyorum. Siz neden onlar gibi alışveriş yapamıyorsunuz sevgili bloggerlar?
İnternet başına geçip sadece bir tıkla kredi kartınızdan birkaç yüz lirayı çektirtemeyecek kadar aciz misiniz?


Neyse, diyeceğim o ki çocuğundan yazılarında bahseden insanları izliyorum.  Yazılarından keyif aldığın bir sürü bloggerın, anneliğini paylaştığı yazılarını keyifle okuyorum. Görmeden tanıdığım, büyüdüklerine tanıklık ettiğim çocuklar var burada. Bu annelerin yorulduklarını, nasıl da bir çay içimlik bile olsa zaman bulamadıklarını, hayatlarının farklı bir evresinde olduklarını anlattıkları yazılarını okuyorum. Bir gerçeklik yayılıyor yazdıklarından.
Samimiyetleri, neşeli anlatımları hoşuma gidiyor. Diğerleri bana göre değil.

Gelelim makyaj bloglarına.


Bir de makyaj blogları var. Allah sevenlerinin başından eksik etmesin. Bir insanın kaç milyon tane ojesinin olabileceği karşısında dehşete düşüyorum. ''Arkadaşım ne yapıyorsun o kadar ojeyi? Senenin her günü ayrı bir renk sürsen sıra gelmez.'' demek istiyorum. Sonra tırnaklarına yazık! Tabii ben bunların hepsini o şık kadınlardan biri olmadığım için söylüyorum. Her gün oje sürmeyi kafamda canlandırmam bile mümkün değil. Bir arkadaşım çalıştığı zamanlarda, gün aşırı manikür yaptırdığını söylemişti de ağzım o günden beri açık kaldı. Bana bu işler insanın kendine yapabileceği en büyük eziyet gibi geliyor. Tabii bana! Yapana saygımız var. Her daim bakımlı, hoş olmak hayranlık uyandırıcı bir şey. Ben böyle olmadığımdan, sabahları yüzümü ancak yıkayıp güneş kremini zorla sürdüğümden olsa gerek, bu blogları anlayamıyorum. Bu durumu anlayabilseydim, oje için yapılan çekilişleri de anlayabilirdim belki, değil mi?

Peki ya moda blogları?

Fotoğraf şuradan
Kendimi en ezik hissettiğim bloggerlar bu başlığın altında yazıyor.
Bizim evde modayla ilgilenen biri var. Hadi tahmin edin! O kişi ben değilim arkadaşlar. Koca kişisi bütün yabancı markaları, yeni çıkardıkları modelleri, montların ismini (Evet montların isimleri var), bunların nereden alınacağını, modacıları bilir. Bunu öğrenme çabasıyla da yapmaz üstelik. İşinin yanı sıra, bu konuya ilgisi de var. Elbette giydiğim hiçbir markayı beğenmez, giydiklerimi eleştirir, dışarı çıkmaya hazırlandığım an, ''Bu ayakkabıyı giymeyeceksin değil mi bu elbisenin altına?'' diyebilir. Vallahi der. Ben de duruma göre, ''Yahu, sana ne benim kıyafetimden!'' diyebilir ya da değiştirebilirim. Baskı altında yaşamanın kolay olmadığını hepimiz biliyoruz, değil mi? 
Neyse, ben bu moda bloglarını da izlemiyorum işte. Kocamı izliyorum. Nasılsa her aldığım hakkında bir fikri var. 

Kitap blogları...

Fotoğraf şuradan

Kitap blogları, hahaha buraya kadar uzattım dilimi. 
Okuduğu kitapları, hakkında ne düşündüğünü anlatan blogları elbette okuyorum ama kitabın arka kapağındaki yazıyı aynen kopyalayıp, yazarını, editörünü yazan blogları değil. ''Arkadaş, neden kendini bunu yaparak yoruyorsun?'' diye sormak istiyorum. Zaten senin bu yazdıklarının aynısı D&R'ın, İdefix'in sayfasında var. Vaktini böyle boş bir uğraşla geçirmene değmez demek istiyorum. Kendini yayınevi falan mı zannediyor bu bloglar bilmiyorum.

Gelelim sevdiklerime.
Yazının en önemli kısmı burası.
Vallahi sevdiğim çok blog var. Samimi olsunlar, bir fikirleri olsun, anılarını yazsınlar, hissettiklerini bana ulaştırabilsinler yeter. İmla kuralına uyuyormuş, uymuyormuş dinlemem okurum. O kadar!

Bu haftalık çemkirmem burada sona ermiştir. Bir sonraki yazımın daha pozitif bir yazı olacağı konusunda hepinize söz veriyorum.  :)

18 Nisan 2016 Pazartesi

''Çelınç varmış!'' Benim de yapasım var vallahi- Gün:1

Fermina'da gördüm önce. Saçaklı, challenge'ı başlatmış. Sonra giderek çoğaldı düelloya katılanlar. Benim de içim kaynadı.

Tamam, hiçbir şeye tam anlamıyla zaman ayıramıyorum, yetişemiyorum ama gönlüm de her şeye bulaşmayı istiyor işte. Annem ben daha küçükken bu huyuma çok kızar, ''maymun iştahlı'' derler senin gibilere diye söylenip dururdu bana. Her gün okuldan başka bir istekle gelirdim: Koroya katılmak istiyorum, hafta sonu folklor kursu açılıyormuş, arkadaşlarım mandolin kursuna gidiyor.... gibi isteklerim annemin çatık kaşlarıyla karşılaşırdı. Gerçi az önce saydığım her şeye bulaşmış olduğum düşünülürse, istediğim her şeyi de cebren ve hile ile almışım bizimkilerden.
Bu arada, konuyu dağıtmak da en iyi becerdiğim işlerden.

Efendim, neymiş ilk soru?

Müzik listemizdeki ilk on parçayı ve nasıl hissettiğimizi paylaşacakmışız. 

Şimdi bu şarkı sıralama işleri bana çok zor gelir. Bir şey sorulduğu zaman bildiğim şeyi de unuturum zaten. Karışık çalacaktım aslında listeyi ama işime gelmedi pek. Zaten çok sevmediğim bir şarkı gelince geçiyorum ben o şarkıyı hemen. Diyeceksiniz ki şimdi siz bana: Sil o zaman.
Hehe, tembellikten şekerim. Tembellikten silmiyorum.


1) James Blunt- Same Mistake
Sabahları yürüyüş yaparken James Abi çoğu zaman yanımda yürüyor oluyor. Nerdeyse tüm şarkılarını seviyorum. Sesi bana nefis geliyor. Sokakta görsem koşup alnından öperim. O kadar seviyorum. Açık ara en sevdiğim şarkısı, Same Mistake. Her dinlediğimde hata yapasım, ''Hata yaptım ulan, ne var bunda?'' diye bağırasım geliyor. Öyle iyi geliyor bu şarkı bana.



2) Michael Buble- That's Life
Michael'ın da nerdeyse tüm şarkılarını seviyorum. Hangisini seçsem diye düşündüm uzun uzun. Bu istede başka Michael şarkıları da çıkabilir yani karşınıza ama ''That's Life'' yine yaşamla ilgili, hayatı bana her unuttuğumda hatırlatan ve şükür duygularıyla dolduğum bir şarkı. Yaşlanıyor muyum ne?

3) Michael Buble- Home
Seviyorum bu çocuğu. Şarkı adından da anlaşılacağı gibi özlem, aşk, ev kokusu taşıyor. Dinlerken hayallere dalıp gidiyorum. Valizimi hazırlıyorum, sadece gerekli şeyleri alıyorum yanıma, evdeki tüm muslukların kapalı olduğundan, fişte bir şeyin kalmadığından emin olup yola çıkıyorum.

4) Edith Piaf- Non, Je ne Regrette Rien
Tartışmasız şu dünyaya gelmiş en güzel kadın sesidir kendisi. Kimse onun gibi içten söyleyemez benim için. Pişmanlık yoktur kitabında. Şarkıyı dünlerken neler hissettiğimi keşke anlatabilsem. Edith, başka bir şey benim için. Paris sevdamın ses olmuş hali.

5) Edith Piaf- La Vie en Rose
Bu listede bolca Fransızca şarkı olmasının bir sakıncası yoktur herhalde. Eşi dostu kandırmaya da gerek yok. Oğlanla ortak noktamız olsun diye Katy Perry, Taylor Swift denemelerin oluyor sıkça ama yok! Benim gerçek dünyam yalnız kaldığımda ortaya çıkıyor hemencecik. Mutlu hissediyorum bu şarkıyı dinlerken. Bir de ülke değiştiriyorum. :)

6) Stacey Kent- Jardin d'hiver
Dönüp dönüp ardından koşturduğum bir kadın sesi varsa, o da Stacey Kent. Huzuru kollarında, şarkılarında buluyorum. Kafam boşalıyor, içimdeki sıkıntılar hafifliyor. Dertlerimden arınıyor, hayat daha kolay geliyor.

7) Nina Simone- My Baby Just Cares for Me
Kendisi benim güzeller güzeli Nina'mdır. Öyle severim. Laf söyletmem, söyleyeni oyarım. Dünüm, bugünüm, yarınımdır. Sanırım vazgeçilmezimdir. Hep daha çok yaşamasını hayal ettiğimdir desem, onu nasıl sevdiğimi anlarsınız, değil mi? Yukarıdaki şarkı sadece sevdiklerimden biri.

8) Passenger- Let Her Go
Şükür ki oğlumla bir yerlerde buluştuğumuz oluyor. Passenger, ikimizin müzik listelerinde de yer alan bir grup. Son zamanların keşfi benim için. Ama belli ki hayatımıza girdiler ve artık hep aramızda olacaklar çünkü naifler. İnsana inanç ve umut veriyorlar. Onları dinlerken dünyada hâlâ iyilik varmış gibi hissediyorum.

9) Damien Rice- Blower's Daughter
Dünyayı güzel kılan böyle içten sesler midir? Bilmiyorum.
Bu şarkıyı her dinlediğimde ağlamak istiyorum. Peş peşe dinlemek...
Şimdi ne hissettiğimi yazarken bile tıkandım, boğazıma bir yumru geldi, oturdu. Damien Rice İstanbul'a geliyormuş. Gitsem mi acaba?

10) Feridun Düzağaç- Tüm şarkıları
Seviyorum Feridun'u o kadar! Bir gün konserine de gideceğim elbet, o kadar! İçip, kesinlikle sarhoş da olacağım. Hatta kusabilirim bile. Hiç sorun yok.

Teşekkür pazartesisi: Hayat, geçen hafta...

Hafta sonu yazmaya niyet ettiğim ''Teşekkür Pazartesisi'' yazısını yazamadım. Neyse ki yazamama sebebim affedilecek cinsten. Çünkü hafta sonu bahar vardı, kendimi elimde devamlı tazelediğim çayımla hayatın akışına bıraktım.
Pazartesi sabah hallederim nasıl olsa dedim, olmadı. Akşamın bu saatine kadar masanın önüne, kendime ait birkaç saati harcamak için oturamadım. Yine de gün bitmiş sayılmaz. 

Kuzey'ciğim arkadaşlarıyla beraber ilk okul gezisini yaptı. Perşembe sabahı çok erken bir saatte havaalanına bıraktığımız oğlumuzu, cumartesi akşamı teslim aldık. İlk başka bir az heyecan yaptım açıkçası. Öyle çok büyütmedim olayı, karalar bağlamadım ama evin sessizliği tuhaf geldi. 
''Ev ne kadar sessiz değil mi Kuzey olmadan?'' dedim Selçuk'a. 
''Hee!'' diye ağzının içinde bir şeyler geveledi Selçuk. ''Çocuğa bağıran kimse olmayınca sahiden sessiz oluyor ev!''
İzmir dönüşü sabahleyin uçağa yetişmek için cep telefonunun alarmını kurup, ilk çalışında kalkan Kuzey, benim için gerçekten şükür sebebi :) İşte, büyüdüğünün bir kanıtı!

Geri kalan şükür sebeplerimin çoğu Tabiat Ana'ya gidecek sanırım. Toprağa böyle bağlanmanın, otu- böceği sever olmanın yaşla bir ilgisi var mı millet?


İlk teşekkür bahçede kendi kendine açıveren, günümü güzelleştiren şu gelinciğe gelsin. Görür görmez fotoğrafını çektim. Havanın nefis olduğunu görünce mutfağa girip nefis bir çay demledim. Bakın size ne göstereceğim, diyerek ev halkını oturdukları yerlerinden kaldırdım. Yetmedi, yan bahçede seyahatten yeni gelmiş eşiyle kahve içen arkadaşımı da sohbetinden ettim. Görülmesi gereken bir şey vardı: Bir gelincik. 
Ne oldu, bilin bakalım. Gelinciği bulamadım. Yarım saat önce bağrış çağrış etrafta koşuşturan çocukların işi olmalı diye düşünüyorum. Muhtemelen anneye götürülen bir hediye oldu benim gelincik. 


Yaşamımızdan ağız tadıyla yudumladığımız çaylar eksik olmasın. Son zamanlarda gece çaylarını yudumlayamaz olsam da, çaysız bir yaşamı düşünmek bile istemiyorum.


Daha önce ekili olduğu yer çok rüzgar aldığı için değiştirdiğimiz akçaağacımız kıpkırmızı dallarıyla bize gereken cevabı verdi. Belli ki yeni yerini çok sevdi. Biz de çok sevindik :)


Böyle bir güzellik için ne diyeyim ben? Hayat, renklerle çok ama çok güzel.


Sadece bitkilerden beslenecek halimiz yok herhalde. Cheesecake dilimimin öyle azıcık ezilmiş görünmesine de aldanmayın lütfen. Zavallı buzdolabına sıkıştırılmak zorunda kaldı. Ataşehir'de Maria'nın cheesecake'leri diye bir dükkan var. Aman Allahım, nasıl cheesecake yapmaktır o öyle. Ufacık bir dükkanda adını doyuran, lezzetiyle parmak ısırttıran küçük esnaf kadınlar var ya, onları ayakta alkışlıyorum ben. Her seferinde cheesecakeleri götürüyorum.


Bu parmaklar her seferinde tertemiz olsalar da benim her şeyim. Hayatta her gün şükrettiğim, varlığı için teşekkür ettiğim tüm dünyam. Makaronları hiç affetmedi. ''Bu adam işini biliyormuş vallahi!'' diye de Pierre Herme'yi takdir etti. Pierre'in de Kuzey'in takdirine eminim çok ihtiyacı vardı. :)


Bir teşekkür de kocanın ekmek yoğuran ellerine gelsin. Böyle giderse kilo alacağımız açıkça görünüyor.


Son teşekkür adını yazarsam rahatsız olacak olan arkadaşlarımdan birine gitsin. Yeni taşındığı fabrika binasının bir katını sergi salonuna ayırmak ve sergi açmak isteyen insanlara maddi hiçbir çıkar gözetmeden salonlarının kapısını açmak her babayiğidin harcı değildir. O yüzden dünyada hala böyle insanlar olduğu için gerçekten şükran duyuyorum. 

İşte benim haftam böyle!
Herkese süper bir hafta dilerim ve öperim.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Ben bi' koşup geleyim!

Sevgili Blog,

Her tatil sonrası olduğu gibi yine bir sürü kararla döndüm seyahatten. Tatile çıkmanın tek anlamı buymuş gibi gelmeye başladı artık:  Bünyeyi saran karamsar ve bezgin ruh halinden sıyrılmak için bir fırsat yaratmak. 
Evet! Tam anlamıyla hissettiğim bu. Yapamayacağımı bildiğim bir sürü karar alarak dönüyorum her seferinde. Bu kararları alırken de kendimi çok güçlü hissediyorum. O anlarda, yıllardır spor yaparak güçlendiremediğim kol kaslarım şişiyor, göğsüm bir zafer nidasıyla birlikte öne doğru atılıyor. Şöyle bağırmak geliyor içimden: ''Çekilin önümden, içimde kabaran her şeyi başarma arzusunu durduramıyorum.''



Eh, tatil dediğin bu zaten!

İstanbulda seni bekleyen sorumlulukların hepsinden uzak olmak, ödenecek faturaları sanki hiç var olmamışlar gibi düşünmemek, hayatı olduğu gibi kabul etmek... Daha ne olsun? Hayat hep bu kıvamda olsa, belki de tadından yenmez. Yurttan uzakta olduğum böyle zamanlarda, özellikle bir kafede oturmuşsam aklımdan süper düşünceler geçiyor. Gözlerimden taşan tuhaf başarma azmiyle başa çıkamaz oluyorum. 
''Bundan sonra sabahları daha erken kalkacağım.'' diyorum kendime zaten oğlanı okula yollamak için 6.30'da kalktığımı unutarak.
''Bre insan evladı! Daha kaçta kalkacaksın, 5.00'de mi?'' demek aklımın ucundan bile geçmiyor. Eğer erken kalkma işini kafamda yoluna koyduysam, bu sefer sıcacık bir bitki çayıyla kendimi pencerenin önünde buluyorum. Hayalimde tabii. Gün yeni uyanıyor ve ben uzun zamandır dinlemeyi bıraktığım ruhumun sesine kulak veriyorum. 
Şöyle diyor içimdeki cılız ses bana: ''Merhaba Özlem. Uzun zamandır yoktun buralarda!''

Ee, nerdeydim peki?
İş, güç peşindeydim tabii ki.
Yaşamak için çalışmak gerekiyor. Sabah kalkıp işe gitmek, akşam İstanbul trafiğine karışıp, hayatından bezmiş bir halde eve dönmek yaşadığım şehrin gerçeği. Var mı başka bir formülü olan? Eve ulaştım diyelim. Gün içinde yaşadığım tüm gerginlikleri de iş yerinde bırakmayı başarmam şart. İşi eve taşırsam nasıl mutlu olurum?

Gördün mü sevgili blog, her şeyi yoluna koymak ne kadar da kolay! Başa çıkamıyor musun hayatla, tatile çıkacaksın o zaman. Günde helalinden yirmi kilometre yürüyecek, el oğlu nasıl da korumuş iki yüz yıllık kaldırım taşlarını, binalarını, kafelerini diye kafa yoracaksın. Sonra benim gibi hayatı bardağın boş tarafından değil, dolu tarafından görmeye başlayacaksın. 

Aklına listelerin gelecek. Oturduğun bir kafede defterini açacak, yapılacaklar listeni yazacaksın bir bir. 
     * Eve döndüğümde daha çok İngilizce kitap okuyacağım. Ne böyle hep Türkçe, Türkçe. Sonra unutuyorsun işte okumaya okumaya.
      * Yok, yok! Sadece kitap okumak yetmez. Bir de konuşma dersleri gibi sınıflara falan mı katılsan. Öff, onlarda da çok acemiler oluyor canım. Senin daha hızlı bir şeye ihtiyacın var. 
    * Aslına bakarsan vaktini doğru planlarsan Fransızca öğrenmeye bile vakit ayırabilirsin. Önce oğlanın Duolingo sitesinden çalışmaya başlarsın yavaş yavaş. Baktın ki hızlı gidiyorsun, kurs mu yok sana İstanbul'da?
    * Ne zamandır şu çok popüler yabancı dizileri de takip edemiyorsun zaten. İyice uzaklaştın sen edebiyattan, sanattan, sinemadan. Önce Game of Thrones'un geçen sezonlarını izle, sonra da Vikingler'e başlarsın. Akşamları bir bölüm izlesen yeter aslında. 
     *  Bloga düzgün yazı da yazmadın. En son iki hafta önce mi yazmıştın? İçimde kaynayan bu kadar kelime varken, neden susuyorum ben? Aslında vaktimi birazcık daha dikkatli kullansam, iki günde bir yazarım ben ya. Evet, evet kesin yazarım. 
     * Bir de yürüdün mü sabahları, kim tutar seni be Özlem?

Sanırım yeni bir seyahatten döndüm ben. 
Yapacak ne çok şeyim var. 
Kaç günde yeniden fabrika ayarlarıma dönerim?
Var mı bir bilen?


12 Nisan 2016 Salı

Kış bahara dönerken...

      Bazen aklımdan yazıya dökecek çok şey geçiyor. Şimdi zaman olsa da oturup bunları yazsam diye düşünüyorum. Sonra içinde bulunduğum anın heyecanını, masanın önüne oturabildiğim zamana kadar saklayamayacağımı hatırlayıp endişeleniyorum. Öyle oluyor çünkü. Kulağımın dibinde bana yapacaklarımı söyleyen, listeler yaptıran, ilham veren o ses kuş olup uçuyor.

     Pazartesi sabahı gazetenin pazar günkü seyahat ekini çantama atıp iş yerime getirdim. Bir ara okurum diye düşünüyordum. Elimi bile uzatamadım gazeteye. Bazen masanın diğer ucunda oturanlar uzanıp gazeteyi alıyorlar. Bakıyorlar ki eski haberler tekrar yerine bırakıyorlar. Televizyonun karşısına da pek geçmiyorum. İzleyecek bir şey bulamıyorum. Bizimkiler bazen Survivor'a takılıyorlar. Baba-oğul yarışmaları izleyip, eğleniyorlar. Onlar televizyonun karşısına geçince, ben fark ettirmeden odayı terk ediyorum. ''Yatağınızda kitap okumayın,'' diyor uzmanlar. Uykusuzluğun sebeplerinden biri uyumaya hazırlandığın yerde kitap okumak olabilirmiş. Uyku rutini oluşturmak gerekirmiş. Uykuya dalamama problemi çekmeme rağmen uzmanları dinlemiyorum. Kitabımı alıp yatağıma gidiyorum. Kitap okumayı en sevdiğim yerlerden birisi orası çünkü. Yumuşacık yatakta uzanmış kitap okurken hem bedenim dinleniyor, hem de ruhum.


      Mart ayı kitap kulübümüz için Isabel Allende'nin Kaderin Kızı adlı kitabını okudum. Bu kadın kesinlikle her derde deva. Yazmak için doğmuş. San Francisco'nun tepelerindeki evinde oturmuş, Golden Gate Köprüsü'ne bakan penceresinin önünde harıl harıl yazdığını hayal ediyorum. Birkaç röportajında, kitaplar olan bir odada çekilmiş bir fotoğrafına denk geldim. Klasik bir berjere oturmuş, zarif bir şekilde bacak bacak üstüne atmıştı. Bu fotoğrafı görmeme rağmen yazarın çalışma odasının bu oda olduğuna inanasım gelmiyor. Kafamda yarattığım, satır satır kitaplarını yazdığı oda bu olamaz. Isabel Allende'nin düzenli bir kadın olduğuna inanasım gelmiyor. Duvarın köşesine dayanmış bir masada kahve makinesi vardır mutlaka. Yeniden boyanma zamanı çoktan gelmiş olan duvarların, sehpaların, hatta odadaki eski kanepenin üstünde yığılı kitapların üstüne bile kahve kokusu sinmiş olmalı. Bence bir önceki günden kalan kahvenin dibini camın kenarındaki saksının dibine döker Isabel Allende ve yeni demlenen kahvesini alıp yazmaya koyulur.
Kesinlikle böyle olmalı Şili'li yazarın yazma rutini. İçinde barındırdığı onca kelimeyi sıkıcı bir düzenin içinde yazamaz. Sanki Allende'nin düzene sokabildiği tek şey kelimeleridir.


   Isabel Allende bu yazdıklarımı okusaydı ne düşünürdü acaba? Dünyanın bir ucunda bir kadın dağınık bir mutfak masasının önüne oturmuş, sabahki kahvaltıdan kalanları bile toplamamışken hakkımda atıp tutuyor diye aklından geçirir miydi? ''Tatlım,'' derdi belki de, ''Ne hoş bir kadınsın sen. Nerden geliyor aklına böyle şeyler. Oysa kahve bile içmem ben.''
Bu hafta sonu yapılacaklar listemde Mahir Ünsal Eriş'le tanışmak var. Ne güzel değil mi?

11 Nisan 2016 Pazartesi

Teşekkür Pazartesisi: Hayat, geçen hafta...

Çilek Suyu Sibel'i izleyeniniz var mı?

Ben çok keyifle takip ediyorum kendisini. Cuma günü yolladığı şükür ve teşekkür konulu yazıları her zaman içimi ısıtıyor, kalbimin sevgiyle dolmasına sebep oluyor. Geçen gün kendi kendime şöyle dedim, ''Madem bu kadar seviyorsun, neden sen de yazmıyorsun? Hem bu sıkıcı gündemden sıyrılmak için bir sebep bulmuş olursun kendine, hem de hayatındaki güzel şeyleri görmeye odaklanırsın.''

Bu hafta bu postun konusu için bir sürü malzemem var üstelik. En sevdiğim şehirdeydim.
Geçen haftanın en güzel kısmı cumartesi günü sabah erkenden başlayan seyahatimizdi elbette.
Seyahatin iyi taraflarından biri de Kuzey'in tatil moduna girip, birkaç fotoğraf çekmeme hatta onları sosyal medyada paylaşmama izin vermesiydi. Kaderde bu durumlara düşmek de varmış, ne yapalım?


Haftanın en güzel sabahı, serin de olsa bir Paris sabahına uyanmamdı. Evde ilk önce uyananın kim olduğunu tahmin edersiniz herhalde. Çatıların üstü gecenin soğuğu ile ıslanmıştı. Gün tam anlamıyla aydınlanmamıştı ama ben yine de yataktan erkenden fırlamıştım. Ne de olsa bu şehirde saatler çok hızlı ilerliyordu.


Dubai'de yaşayan arkadaşlarımız seyahatlerinin yönünü Norveç'te değiştirdiler ve oradan bir Paris uçağına atlayıp yanımıza geldiler. Birkaç nefis gün geçirdik birlikte. Bu işe en çok sevinenler çocuklar oldu. Kuzey, onlar gittikten sonra bize bu durumu sık sık hatırlattı: ''Seyahatin en güzel günleri ilk üç gündü çünkü Can ve Alp buradaydı.''
Peki ya biz ne oluyoruz?


Şimdilik onlar pek farkında değiller ama aralarındaki onca kilometreye rağmen yıllardır çok güzel bir arkadaşlığı götürüyorlar birlikte. Kız çocukları gibi değiller. Birbirlerini görünce sarılmıyorlar mesela. Ne yapacaklarını bilmedikleri tuhaf bir an oluyor aralarında ve sonra konuşmaya başlıyorlar. Okuldan, bilgisayar oyunlarından, savaşlardan, en güçlü ordusu olan ülkelerden... Pek iç açıcı konular değil biliyorum ama durum bundan ibaret.
Hem Paris'te olmak hem dostlarla birlikte olmak düşünüldüğünde teşekkür edilecek bir hafta yaşamışız sahiden.

Gelelim daha İstanbul'dayken ig'den açıldığı haberini aldığım Shakespeare and Co. kitabevinin kafesinde içtiğim çaya. Böyle güzel bir gün de oldu yani hayatımda. Seyahatin en çok yapılmak istenen maddelerinden biriydi.


Bu sefer daha önce hiç görmediğim İngilizce kitaplar satan bir kitapçıya denk geldim: San Francisco Book Company. Kitapçının kırmızıya boyalı çerçeveleri ve kaldırımda da içinde ikinci el kitapların durduğu birkaç tezgah vardı. Arkadaşımın okumaktan çok hoşlandığı James Patterson kitaplarını bu tezgahlarda buldum. İçeri girdiğimde sadece dışarıdaki tezgahlarda değil, aynı zamanda içeride de ikinci el kitapların olduğunu gördüm.


Dünyayı sırtında gitarıyla gezen gezginlerin çoğalması ümidiyle hepimize nefis bir hafta diliyorum.


Elbette benim yazacak, anlatacak çok şeyim var. İnanır mısınız şimdiden özledim Paris'i :)

10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.