22 Mayıs 2016 Pazar

Paris özlemi yüreğinize çöreklendiğinde yapmanız gereken 9 şey...

1- ''Paris bir Şenliktir'' değil mi? Bunu hepimiz biliyoruz. Hemingway yıllar önce bize bu şehrin sırrını verdi. 1940'ların Paris'ini, restoranlarını, bistrolarını, yazı yazdığı küçük odaları anlattı. Aradan bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen ne zaman bu kitabı elime alsam, Hemingway'in anlattığı sokaklarda geziniyor ve tanıdığım Paris'le karşılaşıyorum. Bu kitabın Paris özlemine iyi geldiği tecrübe edilmiştir ve senede bir kez okunması şiddetle tavsiye olunur. 


2-  Televizyonun karşına geçebilir ve Paris filmlerinden birkaçını peş peşe seyredebilirsiniz. En favori filmim Woody Allen ve ''Paris'te bir Gece Yarısı''. Böyle bir mucizeye tanıklık etmek için neler vermezdim. Düşünsenize en çok bulunmak istediğiniz bir dönem için hiç beklemediğiniz bir anda elinize bir giriş bileti veriliyor. Mucizeler neden sadece mucize olarak kalmak zorunda? 


3-  Edith Piaf. Bu müthiş kadının en çok hangi şarkısını seviyorum diye düşünüyorum ve karar vermekte çok zorluk çekiyorum. Sanki her bir şarkı şehrin bir parçasını taşıyor içinde. Özlemle yanan bünyeye pansuman yapmak için Fransız şarkılarından iyisi yok. 


4- Artık güzide şehrimiz İstanbul'da da La Duree açıldı. Gitsek, renkli renkli makaronlardan birkaç tane alsak, yanına da köpüklü bir sütlü kahve ısmarlasak, olmaz mı? Neden olmasın? Maksat azıcık özlem gidermek, yeniden buluşana kadar Paris'ten ufak bir ısırık almak. 


5- Paris'e her seyahat ettiğimde sayfalarca yazdığım günlüklerin var. Yağmurlu Paris'i yazmışım, güneşte kavrulduğum Paris'i anlatmışım, kitapçıların Paris'inden söz etmişim, yazmışım da yazmışım. Çok özlediğimde açıp günlüklerimi okuyorum. Maziye dönmek, aşka bulanmak bu olsa gerek. Çok iyi geliyor.


6- Elbette eski fotoğraflara bakmak. ''Sen ne güzel bir şehirsin Paris böyle?'' diye iç geçirmek. Her koşulda bu şehri seveceğine dair söz vermek.


7- Frank Sinatra ve benim içime su serpen "I love Paris" şarkısını bir kez daha dinlemek. Telefonunuzda yok mu yoksa bu şarkı?

8- Çaresizliğin son aşamalarındaysanız eğer Google Abi'ye başvurmakta fayda var. Uzaktan da olsa şehrin sokaklarında gezinmeye ne dersiniz? St. Michel Çeşmesinin civarına bir göz atabilir, Notre Dame civarına geçip Shakespeare and Company kitabevinde çaylarını yudumlayan var mı diye bir göz atabilirsiniz.


9- Olmuyor mu? En iyisi uçak biletlerine bakmak. Kendinizi ikna etmek için öncesinde şunları yüksek sesle söylemeniz gerekecek. ''İki ay boyunca dışarıda yemek yemem, yeni bir şey almam, harcamalarımı kısarım.'' Hâlâ ikna olmadıysanız dünyaya bir defa gelindiğini kendinize hatırlatın.


19 Mayıs 2016 Perşembe

Her 19 Mayıs'ta ben...

Zamanla ve akışıyla derdim hiç bitmeyecek sanırım. Bu aralar yine huzursuzum. Öyle insanı devirecek, öfleyle beslenip büyüyecek huzursuzluklardan değil bahsini ettiğim. Doğru teşhisi bile koyacak durumda değilim aslına bakılacak olursa. Hafif bir karın ağrısı gibi içimde dolaşan, beni yoklayan hissiyat. Ufak dokunuşlarla varlığını belli ediyor. 



Bugün babamın öldüğü bilmem kaçıncı yıl...
Kaç sene olduğunu çok iyi biliyorum çünkü gittiğinden beri yokluğunu hissettiğim her anı onlarca kez hayal ettim. Mesela ben evlenirken yanımda olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm. Kuzey doğduğunda, yürüdüğünde, ilk kez dede dediğinde, ilk kez balığa çıkardığında, birikte koyun koyuna yattıklarında.... Benim düşünü kurduğum onca şeyi eminim  kardeşlerim de düşünmüştür. 
Bazen bizim evin tekne kırıntısına, ''Babamı ne kadar hatırlıyorsun?'' diye sormak istiyorum. Sormuyorum. Babamın gittiği yaşta ufaklığın kaç yaşında olduğunu bildiğim için babamla ilgili ne hatırlıyordur diye düşünüyorum. Çok bir şey olmasa gerek. Ama babamla ilgili hikayeler anlatıyor. Belki bizim anlattıklarımızdan biriktiriyor, belki de farkında olmasa da minik anı kırıntılarına eklemeler yapıyor. İçim eziliyor öyle zamanlarda. Çünkü onun yazdığı anıların hepsinde babam çok naif. Kardeşim çok küçük ve babam çoktan ölmüş.

Sanırım bu sebepten babamın öldüğü yılların hesabını yapmıyorum. O minik kızın çoktan evlendiğini ve etrafımda teyze diye dolanan bu sene ilkokula başlayacak bir yaramazın dolaştığını görünce hesap yapmama gerek kalmıyor. Seneler benim gözümde santimlerle ölçülüyor. Boyuma yaklaşan bir oğlum var artık. Babam gideli o kadar olmuş.

İnsanın babasını yazması çok zor. Başka bir şeye dönüşüyor kelimeler. Yaşanan yılların içinde çokça neşe, çokça çocukluk anısı, büyüme sancılarıyla birlikte nice tartışma var çünkü. Sadece mutluluktan, anneannemin geniş bahçesinde çocuklarla birlikte oynayıp, acıktığında bir dilim tereyağı sürülmüş ekmek almak için eve koşturmaktan ibaret değil ki insanın yaşadıkları. Şimdi anne olunca çocuk olmanın da anne-baba olmanın da ne zorlu bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum.
Ne zaman babamı düşünsem hep aynı anıları taşıyor belleğim gözlerimin önüne. 
Küçükyalı sahilinde denizin önünde çekilmiş bir fotoğrafımız sanki çocukluğumun tüm özetiymiş gibi. Sıcak yaz günleri, bisikletin üstünde rüzgârla yarışmak, on kuruşluk dondurmalar, mangalın yanında elinde Efes şişesiyle babam. Gel de sevme o şişko kahverengi şişeyi... Sabahın beşinde yatağımın başına gelip, ''Hadi balığa çıkıyoruz.'' demesi. Bir termos çay,  ekmeğin arasına koyduğumuz peynirli domatesli kahvaltımızla denizin ortasında aynı sessizliği paylaşmamız. 
"Midem bulanmasa da dönmek zorunda kalmasak!" diye dua edip dururdum içimden.
Bir de bir türlü yenişemediğimiz kavgalarımız var elbet. Her baba-kız ilişkisi böyle midir bimiyorum ama nice kavgalarımız oldu. O, benim büyüdüğümü görmek istemiyordu; bense büyüdüğümü anlamasını istiyordum.

Hayat, tüm insanlığa inat hızla akıyor. 
Yaşam bazı insanlara kısacık zaman dilimleri bahşediyor. Bana en çok koyan ve kızdığımsa bazı çocukların dedelerini hiç tanımayacak olmasının haksızlığı. 
Öyle kararıyor içim işte. Gözlerim doluyor. 

Kuzey soruyor: ''Anne, niye ağlıyorsun?"

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Yaşadığım şehirde neler olsun isterdim?

Bu sabah sadece basit şeylerden bahsetmek istedim. Yaşadığım şehirde yaşamımı güzelleştiren minik şeyler ne olabilir? Eğer yapabilme şansınız olsaydı hayatınızdan neyi çıkarmak istediğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da neleri eklemek istediğinizi?



* Mesela ben parasını her ay tıkır tıkır ödediğim internetimin çalışmasını isterdim. Düşünsenize çayınızı demlediniz, masaya oturdunuz ve bilgisayarınızı açtınız. Biraz internette gezinecek, bloga yeni bir yazı yazacaksınız. İşte o an bir hayal kırıklığına uğruyorsunuz. İnternette gezinmek hiç de Amerikan filmlerinde gördüğünüz gibi bir şey değil. Bir siteye tıkladığınızda açılmasını beklerken çayınızı bitiriyorsunuz. İyisi mi stres yapmayın; bir bardak daha çay doldurun kendinize. Bir de TTNET'i arayın. Muhtemelen ne olduğunu bir türlü öğrenemediğiniz ''adil kullanım kotanızı'' aşmışsınızdır. 

* Eskiden olduğu gibi bugün de banliyö trenlerinin çalışmasını isterdim. Bunu gerçekten çok isterdim. Aynı geçmişte olduğu gibi, sırf babamı yad edebilmek için, Küçükyalı'dan trene atlamak, Haydarpaşa Garında trenden inmek, vapura yetişmek için acele etmeden garın merdivenlerine oturup, saatlerce denizi seyretmek isterdim. Garın insana huzur veren o geniş boşluğunu yüreğimin içine doldururdum. Dışarıdan vapurun düdük sesi ve martıların çığlıkları ulaşırdı kulaklarıma. 

* Doğru düzgün hizmet vermedikleri halde olur olmaz saatlerde bizleri arayan salak saçma şirketlerin tümünden kurtulmak istedim. Kombi bakımımın geldiği yalanını iki günde bir tekrarlayan kombi şirketlerinden, bir imza karşılığında kredi verecek bankalardan ve sadece ''özel müşteri'' olduğum için check-up kakalamaya çalışan hiç tanımadığım hastanelerin telefonlarından kurtulmak... Hayal gibi değil mi?  Digitürk'e özel olarak teşekkürlerimi sunmak isterdim. Bir eve kaç tane Digitürk alsak mutlu olurlardı bunu bilmek ne güzel olurdu.

* Salak okul sınavlarının hepsinin dibine dinamit döşemek isterdim. Çocukları alır, parklara bahçelere götürürdüm. Birbirleriyle kavga eder, sonra da barışmayı öğrenirlerdi.

* Sırası gelmişken bir sürü park, bir sürü ağaç olsun isterdim etrafımda. O ağaçların kalın gövdeleri olsun ve ben ailemin artık hayatta olmayan üyelerinin de geçmişte bir gün sırtlarını o ağaç gövdelerine dayamış olabilme ihtimallerini düşünüp mutlu olayım.


* Her sokağın köşesine bir çiçekçi açma zorunluluğu getirirdim. Dükkanlarının önündeki kaldırımlara çiçek koymalarını şart koşardım. Plastik çiçek üretimini yasaklardım. Çiçekçilerin ellerinden düşürmedikleri saçma sapan simli parlatıcıları alır, hatta ellerine vururdum. "Yasak kardeşim!" derdim. "Simli parlatıcı, koku spreyi sıkmak yasak!"

* Bir sürü hayvan barınağı yapardım. Vergilerimizin tekrar tekrar yapılan kaldırım taşlarına değil de, bu hayvancıkların bakımlarına ayrılmasına karar verirdim. 

* Ali Ağaoğlu'nun konuşmasını yasaklardım. "Benim ortanca," diye ağzını açtığı ilk an elimin tersiyle ağzının ortasına patlatır, "Yürü lan, çek arabanı da ense traşını görelim!" derdim.

* Ben böyle dediğimde beni destekleyen, doğruyla yanlışı ayırt eden insanlar olsun etrafımda isterdim. 

* Trafik biraz azalsa hiç fena olmaz değil mi? Trafikte birbirine saygılı insanlar olsun isterdim. Taksi şoförlerinin taksicilik yakarak para kazanmalarından dolayı trafikte her şeyi yapabilme haklarının olduğunu düşünmelerini istemezdim mesela. 

* Çay içtiğim eski sahil kafelerinin hepsinin yerli yerinde durmasını isterdim. Çok şey isterdim de olmuyor işte!!!!

İyisi mi hayalleri bırakıp işe gideyim ben!


10 Mayıs 2016 Salı

Çocuklarla Paris'te mezarlık gezmesi: Pere Lachaise

Sevdiğim insanların Paris'i sevmeleri için elimden geleni yapıyorum. Hele ki çocuklar. Her Paris'e gittiğimizde Kuzey'e ısrarla sorup duruyorum: ''Paris'i sevdin değil mi?''
Bazen sesi istediğim şenliği taşımıyor. O zaman duymayı dilediğim cevabı almak için üsteliyorum. ''Ne yani sevmedin mi Paris'i?''

Geçen ay Paris'e gittiğimizde Dubai'de yaşayan arkadaşlarımızda tatillerinin üç gününü bize ayırdılar. Biz İstanbul'dan Paris'e uçarken, onlar da Norveç'ten kalkan bir uçağa atladılar. Çocuklarımız okuldan arkadaş. Beraber başladıkları okul hayatları,  onları da bizi de başka yollara sürükleyince çocuklar başka okullarda başka ülkelerde devam etiler yaşamlarına. 
Buluşacağımız haberini alır almaz hemen masanın başına oturdum ve oğlanlar eğlensin diye bir oyun hazırladım. Pere Lachaise aklıma gelen ilk yerdi. Üç oğlan çocuğu olaydan keyif alsın diye de olaya biraz macera, biraz dedektiflik çokça da ekip ruhu kattım.


Mezarlığın kapısının girişinde olaya kattığım şeyler yeterli gelmemiş olacak ki bitirdiklerinde ne kazanacaklarını sordular. ''Sıcak çikolata ısmarlayacağım size Angelina'da,'' dedim, kesmedi oğlanları. Uzun pazarlıklar sonucu kişi başı 20 Euro'da anlaştık. Sonra da parayı  unutturduk.

Bizim evde yazı-çizi işlerini her ne kadar ben yapıyormuşum gibi görünse de bilmece yazmak, saçma tekerlemeler uydurmak, olaylara olağanüstü nitelikler eklemek gibi işler olunca devreye Selçuk girer. Bazen hayalgücü beni bile korkutuyor. 
Bir pazar günü tüm günümü çocukları nasıl eğlendireceğimi tasarlayarak geçirdim. Aklımda kalanları masaya yatırıp, mezarlığın ilgi çeken 13-14 mezarlık sakinini seçtim. Devasa mezarlık için bu sayının biraz fazla olduğunu biliyordum ama  o kadar çok ünlü sakin vardı ki hangisini eleyeceğimi bilemedim. Bazı mezarlar için kendime torpil geçtiğimi de burada itiraf etmek istiyorum.
Öncelikle mezarlığın haritasını indirdim. Üstünde gerekli oynamaları yaptım. Çocukların bulması gereken mezarları bölümlere ayırdım. Sonra seçtiğim her mezar için ipuçları içeren bir bilmece yazması için Selçuk'a başvurdum. Lütfen burada blog sahibini üzmeyelim. Bilmece için gereken tüm ipuçlarını çakma şairimize önceden teslim ettim. 
En son bilmecelerin ve haritanın çıktısını alıp, bunları pvc ile kapladım. (Yaptığım işi güzel yaparım.)


Uzun uzun anlatmama gerek yok ama nefis bir gezi yaptık bu sayede. Ben de Sherlock'ları bilmeceyle ulaştıkları her bir mezarın önünde fotoğrafladım. Ne yazık ki yüzleri bana dönük poz vermeyi kabul etmediler. Gezi esnasında sadece totolarını göreceğiniz için şimdiden özür dilerim. :)

Kenardaki ufaklık yanındaki iki oğlanın da üstesinden geliyor. Dayanamayıp bir de bakıyor: Çekiyor muyum sahiden?
Seçtiğim ilk mezar Colette'in mezarıydı. Elbette çocuklar Colette'i tanımıyordu ama artık unutmaları mümkün değil. Nasıl cesur bir kadın olduğunu ve yazarlık serüvenini ballandıra ballandıra anlattım. Evlendikten sonra karısının yazma yeteneğinin olduğunu fark eden kocasının Colette'i yazması için nasıl zorladığını, bir müddet sonra Colette isyan bayrağını çekmesini ve yazmayacağını beyan etmesini... Ne yazık ki karısının yazdıklarından para kazanan kocası uzlaşmaya yanaşmaz ve Colette'i yazması gereken yazıları bitirene kadar bir olaya kilitler. 


Rossini, bilmecelerin ikincisiydi. Verdiğimiz ipuçları sayesinde çocuklar bu mezara kolaylıkla ulaştılar. 

Sahiden ünlü biri miymiş bu adam? Büst dedikleri şey adamın kafası mıymış?
Alfred de Musset'nin mezarı, Rossini'nin hemen yakınlarındaydı. Bir ellerinde harita, diğer ellerinde bilmece, kucaklarında çocukluklarıyla oğlanlar öyle tatlıydı ki. Her bir bilmecenin sonunda yeni bir hedef için koşturmaları ve mezarlığı bir oyun bahçesine çevirmeleri beni çok mutlu etti.

Pere Lachaise- Haussmann

-Yeşil kapı yazıyor bilmecede.
-Hangi yeşil kapı acaba? İkisi de yeşil kapılı bu mezarların.
-Ne yapmış bu adam?
-Paris'teki apartmanları bir de geniş sokakları. Ağaoğlu gibi bir şey herhalde.
-Şimdi nereye gidiyoruz?

Pere Lachaise- Abelard ve Heloise
Abelard ve Heloise'in hikâyesi çocuklar tarafından şaşkınlık içinde dinlendi. Ortaçağ'da yaşanmış bu büyük aşkı olduğu gibi anlattım. Abelard'ın bir filozof, Heloise'in ise onun öğrencisi olduğunu, birbirlerine aşık olduklarını ve gizlice evlendiklerini söyledim. Heloise'in amcasının bu evliliği duyunca yaptıklarını anlattım. Heloise bir manastıra kapatılmış, zavallı Abelard da hadım edilmiş dedim. 
Pek tabii, ''Hadım edilmek'' ne demek diye sordular. 
Ah o gözler. Yemin ederim içleri cız etti. Kötü amca çocukların tüm hışmını üstüne çekti. 

Pere Lachaise-Chopin
Üçlünün tanıdıkları ilk ünlü Chopin oldu. 
Bir ara büyüklere, ''Yahu hep sonu ölümle biten hikâyeler anlatıyorum çocuklara, normal mi bu?'' diye sordum. Etraflarına şöyle bir baktıktan sonra devam etmem için gereken cevabı almış oldum. Chopin'in vücudunun Pere Lachaise Mezarlığı'nda, kalbinin ise ünlü bestecinin doğum yeri olan Varşova'da bir kilisede gömülü olduğunu söyledim. 
Sevdi çocuklar hikâyelerin hepsini.

Sen tanıyor musun Can, Jim Morrison'u? Yok, ya sen?
En kalabalık mezar Jim Morrison'un mezarıydı. En zor bulacakları mezarın bu mezar olacağını düşünüyordum ama yanılmışım. Hatta mezarı arayan birkaç kişiye de yol gösterdiler ve sonunda ön sırada durup fotoğraflarını çektirdiler. 

Moliere ve La Fontaine'in mezarı.
Yan yana duran bu iki mezar Moliere ve La Fontaine'e ait.

Kuzey: Yüzün gözükmesin dikkat et. :)

-Kuzey, ne olmuş bu adama?
-Vurmuşlar, dedi annem. Bak kurşun izlerine.
-Pantolonun düğmeleri neden açık peki?
-Bilmem. Anne, bu adamın düğmeleri neden açık?
-Ben ne bileyim. Babana sor!

Daha bilmecelerimiz vardı aslında. Edith Piaf'a gidecek, Oscar Wilde'ı ziyaret edecektik. Ama mezarlık öyle büyük ki çocuklar yoruldu, karnımız acıktı. Yine de keyifli bir mezarlık gezmesi oldu. 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

KİTAPLAR ÜZERİNE TÜRLÜ SORULAR

1- Ne zamanlar kitap okuyorsun? Kitap okurken bir şeyler yiyip içer misin? Kitap okuma rutinin var mı?
Kitap okumak için boş zamanı bekleyenlerden değil de o zamanı yaratanlardanım. Kitap okumuyorsam ben, ben değilim. Eve erken gelmişsem ve kimse yoksa hemen çayımı demliyor ve bir köşeye çekilip kitabıma gömülüyorum. Çok sık böyle bir vakit bulamıyorum ne yazık ki. Onun dışında her akşam yatmadan önce mutlaka kitap okurum. Gözlerim kapanmadan birkaç dakika okumak beni kesmediği için yatak odasına bir saat önce çıkar, kitabımı alır ve kendisiyle mesut bir saat geçiririm.
Hafta sonları evdeysem kitap okumak benim için kaçınılmazdır. Daha önce de söylediğim gibi çay da kitap gibi vazgeçilmezim. Çay ve kitap benim için ayrılmaz ikili yani. Bir de kitap okurken acıktığım zamanlarda mutfağa koşup kendime bir sandviç yapıp yemeye bayılırım. Biri kitap deyince susamıyorum görüldüğüm üzere :) 

2-(Klasiklerden gelsin bu soru) bir kitap yazacak olsan adı ne olurdu?
İtiraf ediyorum. Bir kitap yazmaya çabalıyorum aslında. En büyük hayalim. İlerlediğim yere kadar olan kısımdan da memnunum. Peki neden devamı gelmiyor? Bunun bir özür olmayacağını bilerek kendimce zamansızlığı sebep gösteriyorum. Daha fazla vaktim olsa yazar mıyım bilmiyorum ama eve gelip de evdeki rutinimizi tamamladıktan sonra uykum geliyor ve bir günü daha bir şey yazamadan bitirmiş oluyorum. 
Kitabımı tamamlasam ismi ''Paris Düşkünü'' olabilir diye çokça kez düşündüm. Yine de belli olmaz değil mi? Bir bitirsem, ismi bulmak en kolay kısmı olacak.

3- En sevdiğin yazar/çizer kim? Seni en çok etkileyen çocuk kitabı hangisi?
Paul Auster'ın benim için kıymetli. Yazı masasının önüne oturup kendinden bahsettiği daha çok kitap yazsın istiyorum. Bir gün bu hayattan çekip giderse öksüz kalacağımı düşünüyorum. Ne tuhaf değil mi? Kelimelerinin tümünde beni iyileştiren bir şey var. Ruhuma öyle iyi geliyor ki yazdıkları. 



Sonra Isabel Allende. Canım Allende'm benim. Gerçek bir kadın olduğu yazdığı her satırdan belli. Bir gün doğduğu ülkeye gidip dolaştığı sokaklarda gezineceğimi hayal ediyorum.
Şimdi sevdiğim yazarları bir iki yazarla sınırlı tutmaya çalışırken diğerlerine haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Aklıma gelmeyen niceleri var. Bugünlerde yeni kitabı çıkacak olan Nedim Gürsel'e gelecek olursak. Ondan bahsetmeden de bu konudan uzaklaşamayacağım. Nedim Gürsel rehberliğinde değişik coğrafyalarda gezinmek gerçekten harika dostum.
Şimdiki çocuklar çok şanslı. O kadar çok ve o kadar güzel kitaplar var ki insan hangisini okuyacağını şaşırır. Kendi çocukluğuma dönecek olursam, o zamanlar beni en çok etkileyen çocuk kitabı ''Çocuk Kalbi" olmuştu. Serhat Yayınları'nın anneme alsın diye yalvardığım kitaplarından da bahsetmeden geçemem.

4-Yüz yüze olsak da bir kahve içsek (ama lütfen gıcık biri çıkmasın) dediğin yazar kim?
İşte bu çok zor bir soru! Çünkü insanın hayalleri yıkılabilir. Bu da benim en korktuğum şeylerden biri. Artık olma olasılığı olmadığından olsa gerek bu soruya Hemingway diye cevap verebilirim. :) En azından hayal kırıklığına uğrama şansım yok. Sanırım Hemingway ile kahve yerine bir kadeh şarap içmeyi tercih ederdim. Diğer yandan sevgili hocam Feridun Andaç'la sofra sohbetine nail olma şansım oldu. Vallahi onunla sohbet etmek tadından yenmeyecek bir yemek lezzetinde. Allah tüm sevenlerine nasip etsin diyebilirim. :)

5. Okurken heyecandan tırnaklarını yediğin / kahkahalar attığın / ağladığın kitaplar var mı?
Elimden bırakamadığım çok kitap olmuştur. Hatta kızdığım, sinirlendiğim de! Ağladığım kitapları da sayabilirim elbet. İçlerinde biri var ki her daim sızıdır yüreğimde. Erdal Öz'ün kaleme aldığı Gülünün Solduğu Akşam okuduğum her anında beni ağlama krizine sokan, şimdi bile burnumu sızlatan bir anlatıdır. 


6. Keşke bunu ben yazmış olsaydım dediğin kitap hangisi?
Pascal Mercier- Lizbon'a Gece Treni, Hemingway- Paris bir Şenliktir, Carlos Ruiz Zafon- Rüzgarın Gölgesi ve Ursula K. Le Guin kitaplarının hepsi :)


7. Kendini okurken hatırladığın en eski kitap hangisi?
Cin Ali'ler elbette! Sonra Ayşegül serisi ve Enid Blyton kitapları. Özellikle Afacan Beşler serisi.




8. Hayranlığın o kadar büyük ki, bunu yazan insansa ben neyim dediğin bir kitap var mı?

Var tabii. Jaume Cabre ve İtiraf Ediyorum.


9.Okumak eylemi ile ilgili en sevdiğin cümle nedir? 
Çok klasik olacak ama onca havalı cümlenin içinde ben ilkokulda aklıma yazılmış bu cümleyi çok severim.
''Kitapsız büyüyen çocuk, susuz ağaca benzer.''