28 Haziran 2016 Salı

Elmadan bir ısırık: New York

Manhattan'da küçücük bir ev kiraladık. 72.Caddede, Central Park'ın hemen yanı başında. Bir arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi var. Selçuk günlerce internet üzerinde bir ev bulmak için uğraştı. Ben Central Park'a yakın olsun diye ısrar ettim. Her sabah erkenden uyanıp koşmaya niyet etmiştim. Şimdilik sadece bir sabah koştuğum düşünülürse pek de başarılı sayılmam. Yine de her akşam uğradığımız, birkaç saatimizi geçirdiğimiz bir yer oldu Central Park. gün içinde o kadar çok yürüyoruz ki ayaklarımın ağrısından sabah kalkıp bir de koşuya çıkmayı düşünemiyorum. Kuzey, her akşam parka gidip top oynuyor. Biz de bir köşede oturup onu seyrediyoruz. 


Ev, çok basit döşenmiş. İnternetten de gördüğümüzden farklı değil. Dar bir apartmanın ikinci katında. Sex and the City'de Carrie'nin oturduğu ev gibi aynı. Birbirine bitişik evler ve birinci katta kadar çıkan merdivenler var. Pencereden baktığında New York'ta olduğuna inanıyorsun; öyle sahici bir sokak. Sokağın bittiği yerde Central Park olduğuna inanmak zor geliyor. Çünkü ağaçların olduğu bir dünyanın sadece bir sokağın bitiminde olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Sanırım hemen herkesin bir köpeği var çünkü sabahları ve akşamları köpeklerini gezdiren insanları seyrediyorum pencereden. 

Dönerken bırakırım diyerek evdeki çaydanlıklardan birini getirdim buraya kadar. İyi ki de getirmişim. Yoksa pencereden bakıp hayatı izlemek böyle keyifli olmazdı. On beş gün demleme çay olmadan yaşamak için uzun bir süreç.

Her girdiğim kitapçıdan bir kitap almamak için zor tutuyorum kendimi. Kitap dediğin meret çantayı çok ağırlaştırıyor. Selçuk'un alışveriş kilolarından çalmayacağım kadar kitap almalıyım. Oysa girdiğim her kitapçıdan bir şey almak istiyorum. Kimi zaman kitap, kimi zaman kırtasiye eşyaları. İnsanın başını döndürecek kadar güzel şeyler var buralarda. 
Kendi kendimize bir rutin tutturduk. Dışarılarda gezip gezip bir kitapçıda soluklanıyoruz. Kitapçı genellikle Barnes and Noble oluyor. Kuzey de buraya gelmek için sabırsızlanıyor çünkü interneti çok iyi çekiyormuş. Selçuk'la ikisi hemen gidip kendilerine birer kahve alıyorlar. Kuzey karamelli soğuk frappuçino alıyor, Selçuk çikolatalı latte. Normalde İstanbul'da kahve içmeyen Selçuk beni şaşırtıyor. Ben bildiğiniz kahveyi içiyorum genellikle. Ara ara ağzıma şekerli bir şeyler atsam da tercihimi genellikle Starbucks'larda satılan Cheese Cake Factory'nin nefis cheesecake'lerinden yana kullanıyorum. Bir daha nerede bulacağım böyle güzel cheesecakeleri?  Aklımca kalori ortalaması yapıyorum işte. Kalorisi az kahve umarım bir şeyleri kurtarıyordur. 

Her gün ha babam yürüyoruz. New York'un bir köşesinden diğer köşesine. Güya metro biletimiz var ama ne yaparsak yapalım eve döndüğümüzde 20.000 adımı atmış bulunuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güzel günler su gibi akıp gidiyor. 
Burada inanılmaz bir meyve suyu çılgınlığı var. Herkesin elinde bir meyve suyu. Sadece meyce suyu değil elbet, sebze suları da var. Her sokakta bir ya da birkaç tane meyve suyu dükkanı. İçleri tıklım tıklım. İstanbul'da da bu kadar popüler olmasına şaşmamak lazım. Bir meyve suyu 5-7$ arasında. Biz de daha pahalı. :)

Daha önce Miami'ye geldiğimde yeme-içme olayı bu kadar pahalı gelmemişti. New York pahalı bir şehir. Kirası da yemesi de yaşaması da. İyi para kazanmıyorsan Manhattan'da yaşaman mümkün değil. New Jersey, Brooklyn gibi şehrin diğer taraflarında yaşamayı düşünebilirsin. Pek tabii insan Manhattan'da yaşamak ister. Hayat burada bir başka akıyor. Central Park, şehrin içinde bir orman sanki. Ben de herkes gibi Manhattan'da yaşamak isterdim. Müzelere gitmek, kahvemi alıp Central Park'ta çimenlerin üstünde oturmak ya da sabah yürüyüşümü yapmak falan. 

New York aklımı başımdan aldı sanırım. Bu şehre demir atmak istermişim gibi hissediyorum. 


26 Haziran 2016 Pazar

New York Günlüğü: Barnes & Noble

İtiraf etmem gerekirse uzun zamandır böyle bir anı hayal ediyordum. New York'a gelecek, Barnes and Noble'da bir masaya oturacak, kahvemi alacak ve duvarlarda resimleri olan edebi kahramanların karşısında yazı yazacaktım. Öyle deftere falan yazmayı da hayal etmiyordum açıkçası. Bütün yazarlar nasıl bir kafede oturup, bilgisayarlarının karşısında yazıyorlarsa öyle yazacaktım. Her şehrin bir raconu var, değil mi? New York'da az da olsa havalı takılabileceğiniz bir şehir.


İşte böylece şimdi bulunduğum yerdeyim. Beyaz çikolata eklenmiş kahvem masanın bir köşesinde duruyor ve ben bilgisayarın önünde yazmak için hazır bekliyorum.
Bu ülkenin dünyayı ne hale soktuğu malum ama kendi vatandaşları için ülkelerini bir cennet yaptıkları da aşikar. İnsana havadan uçup da kafanıza konarmış gibi bir rahatlama hissi geliyor. Her şeyi yapabilirmişsiniz, hayallerinizin sadece bir adım ötesindeymişsiniz gibi.
Şu raflarda duran kitaplar var ya, Referans yazısının altında duranlar, onlar nasıl bir yazar olabileceğinizi anlatıyorlar. İki ay içinde bir kitabı yazıp bitirmeyi garanti edenler bile var. Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine kaleme aldığı kitabı bilmem kaçıncı baskısını yapmış. Rafta görünce bu kitabı da okuduğumu ama hala bir kitap yazamadığımı anımsıyorum. Olsun, her şeyi yapabileceğime ilişkin ruh hali hâlâ üstümde. Bu şehirden ayrılana kadar da gidecek gibi durmuyor.

Kafede otururken etrafımdaki masaların hepsinin kitap okuyan, önündeki bir deftere bir şeyler yazan, bilgisayarının klavyesine ritmik hareketlerle dokunan insanlarla dolu olduğunu fark ediyorum. Yazmak için bir sebep daha işte: Herkes yazıyor. Yazmak, çoğu kişiye iyi geliyor. En azından bu kitapçının kafesini dolduran bunca insana.
Burada yaşasam her gün buraya gelir, her gün kahvemi alır, aklımda dolanıp duran hikayemin her gün bir bölümünü yazar mıyım? Bilmiyorum. İnsan böyle soruların cevaplarını bilmiyor ama yapamadığı şeyler için elbet özürler sıralıyor.
Çok işim var, yazmak için vakit kalmıyor, yazacağım da ne olacak, yazsam kim okuyacak?
Sen yaz da kimse okumasın. Kimin umurunda?

Tatil modundayım ve hayatımın yaşadığım şu anından çok mutluyum ya yazdıklarımın hiçbirinde sitem yok. Şurada oturmuş, iki satır da olsa bir şeyler yazıyorum. Kelimeler aynı düşündüğüm gibi dökülüyor ekrana. Ne sıraya koyuyorum onları, ne bir şekil vermeye çalışıyorum, ne de düzene sokmak için çaba harcıyorum.
Uzun zamandır içine beyaz çikolata katılmış böyle şekerli bir latte bile içmemiştim. Tıpkı özgür bir ruh gibi kalorilerin hesabını yapmayı bile bir kenara bıraktım. Sahiden mutlu olmalıyım. Bir de ense kökümü donduran klima olmasa.

Tam karşımdaki duvarda, kahve servis edilen bar tezgahının hemen üstünde Emily'nin fotoğrafı duruyor. Bildiniz Emily Dickinson! Üstünde o bildik asaleti, portresini çizen ressama poz veriyor. İngilizcem Emily'nin şiirlerini kendi dilinden okumaya yetmiyor. Bazen buna üzülüyorum. Oysa başkalarının hislerinin karıştığı bir çeviri okumak yerine Emily'ye kendi dilinin üstünden dokunmak isterdim. Kim bilir, belki bir gün deneyecek cesareti bulurum ya da kendimi olduğum gibi kabul ederim.


Barnes and Noble'dayım. Uzun zamandır hayal ettiğim gibi bilgisayarım önümde açık.
Kendimle sanki dünyayı değiştirmişim gibi gurur duyuyorum; öyle mutluyum. Buraya gelmeden az önce Gay Pride'ı izlemek için toplanmış onca kalabalığın içine karıştım ve önümden gelip geçen tüm insan oğlu ve kızlarını delicesine alkışladım. Kuzey de yanımdaydı.
Öyle mutluyum işte!
Bazen dünyada güzel şeyler de oluyor.
Keşke her yer iyilikle dolu olsa!

14 Haziran 2016 Salı

Her kitabın okunacağı kendi özel zamanı var!

Her kitabın okunacağı özel bir zaman var.

IKEA'dan alınma kitaplıklarımızın içinde, çalışma masasının üstünde, salondaki köşe sehpada okunmayı bekleyen onlarca, yüzlerce kitap var. Evde bunca okunmamış kitap varken kitap almaya devam ediyorum.


Bazı kitaplar sıcak yaz günlerini, bazıları ılık bir eylül sabahını, kimisi de lapa lapa kar yağan bir kış gününü bekliyor. Kimi kitapların ilk sayfasında ummadığım bir ayaz yüzümü ısırıyor, bazı sayfalarda tuhaf bir cümle sayfanın içinden çıkıp beni sımsıkı kucaklıyor.
Şimdi New York'a gitmeye az bir zaman kalmışken kitaplığın önünde gezinip durmam bu yüzden. New York'a yakışan kitapları bulmak için dolanıyorum. Haziranın ilk günlerine ve gdeceğim yere yakışan kitabı/kitapları bulmak hedefim.

Paul Auster yolculuğuma ve öncesine en yakışan isim. Kış Günlüğü, birkaç kış öncesinin kısa, soğuk gecelerine çok iyi gelmişti. Kırmızı Defter de karamsar ruh halime. 
Ne zaman içim daralsa, konusu ne olursa olsun bir Paul Auster romanı alıyorum elime. Bu kadar sevdiğim bir yazarın tüm kitaplarını peşi sıra okumamamın tek nedeni yazdığı her şeyi tüketmekten korkmam.

Paul Auster benim için can simidi, nefes darlığımın çaresi.

Hayatımızı şekillendiren rastlantılar açık açık dile gelmese de, Auster'ın satırlarından bana ulaşıyor. Rastlantılar, insanın kendine inanmasını kolaylaştırıyor bence. Tabii ya, her şey elimizde değil, öyle değil mi? Rastlantının içinde taşıdığı şans faktörü yaşamı kolay kılıyor. İnsanı hafifleten, sıkıntılarından arındıran bir hoşluk taşımıyor mu sizce de yaşama teslim olmak.
Sırf bu sebepten Paul Auster, karanlık gecenin sabahındaki gün ışığı gibi geliyor bana. her yeni gün başka bir şeye gebe olabilir.

New York seyahati aklıma düşünce Sunset Park'ı alıyorum elime. Hayat tesadüflerden ibaret ya, dünyanın bir ucundaki Paul Auster'a duyabileceğini umut ettiğim bir sesle, ufak bir mesaj iletiyorum.
Bir zaman sonra oralarda bir yerde olacağım Paul Auster! Kim bilir belki bir kafede ya da Sunset Park civarındaki bir sokakta denk düşeriz. Yanına gelip de bir imza isteyecek cesaretim olmasa da, seni gördüğüme ve rastlantıların gücüne dair anlatacak ne müthiş bir hikayem olur.

2 Haziran 2016 Perşembe

İyi ki doğdun Kuzey...

Her sene bir yaş daha yaşlanırken Kuzey'in gün be gün büyüdüğüne tanıklık ediyorum/ ediyoruz. Selçuk'un şakaklarındaki kırlar iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Aynaya baktığım zaman gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıkları görüyor ve ''Seviyorsun sen onları!'' diye kendimi ikna ediyorum.
''Gülümse, bak ne kadar gençleşiyorsun bir gülümseme ile!'' bu aralar tek mottom.
Yaşlanmaktan korkmuyorum ama Kuzey'in nasıl da hızla büyüdüğünü görünce zamanın hızı başımı döndürüyor.


Sahi, ne oluyor da lise, üniversite yılları sanki hiç yaşanmamış gibi soluk anıların içine karışıyor. Sofraya konulan tabaklar sen istemesen de azalıyor. Özlemle andıklarımızın yerlerini birer ikişer ufaklıklar dolduruyor.
''Anne, ben ilk ne zaman anne dedim?'' gibi şeyler soruyor Kuzey ara ara.
İlk sevgilimi sorunca daha az zorlanıyorum açıkçası. Selçuk da ben de farklı cevaplar veriyoruz. İkimizin cevaplarında da Kuzey'i yanımıza çekmeye çalışan sinsi bir yan keşfediyorum ara ara. Selçuk da neredeyse geceleri en çok kendisinin kalktığını söyleyecek kadar bir gözü karalık seziyorum. Oğlanla biraz daha konuşmasına izin versem ikna edeceğinden şüphem yok.


Şimdi oturduğum yerden bunları düşününce Kuzey'in doğduğu gün de, anaokuluna başladığı ilk gün de dün gibi aklımda. İlkokula başladığı ilk gün erkenden uyanmış, kıyafetlerini giydirmiş ve apartmanın önünde servisi beklerken gülümseyerek poz vermiştik hep birlikte. O günün üzerinden geçen zamanı sayamadım, bir yerlere not edemedim. Sanki geçip giden zamanla aynı yerde değildik biz. Öyle böyle derken, Kuzey'in 6.sınıfı bitirmesine çok az bir zaman kaldı.



Artık okuldan gelince çantasını bir köşeye fırlatıyor, yapmayı unuttuğu ödevleri için gözyaşlarına bulanmıyor, hatta bana ''Takılma böyle şeylere birkaç eksiden bir şey olmaz'' diyor.

Ben mi?
Biraz annem gibiyim, biraz kendim.
Belki Kuzey de büyüyünce biraz Selçuk gibi olacak, biraz kendi.

Salondaki sehpanın üstündeki fotoğraflar günle birlikte büyüyor, yüzünün, vücudunun şekli değişiyor.
Saçının arka tutamında bazen babamı görüyorum, ellerinin hareketinde Selçuk'u, kimi mimiklerinde amcasını...


Elinde bir kitap varsa ve koltuğa gömülmüşse, yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme. Okuyor. Okuyan bir çocuk olduğu için şükrediyorum. Tıpkı benim gibi babası gibi kendi kitap kahramanlarını ekliyor çocukluğuna. Benim bir türlü bitiremediğim çocukluğumla aynı bahçede gezinmiyor, Heidi'yi benim gibi sevmiyor, Clara'ya sinirle bakmıyor. Ruhuna işleyen ve ömrü boyunca yanında taşıyacağı başka dostluklar kurmuş kendine. 
''Heidi'yi izlemeye gidelim?'' dedim geçenlerde. 
''Alplerde yaşayan bu kızı izlemeyi sahiden bu kadar istiyor musun?'' diye sordu. 
Evet, dedim. 


Birlikte büyüdüğümüz zamanların yerini yavaş yavaş bize öğretmeye başladığı zamanlar mı alıyor yoksa diye düşünüyorum. 
Mayısa dair bir çocuk işte. 
Mayıs gibi: Biraz serin, biraz sıcak, çokça bahar...
İyi ki doğdun Kuzey!

1 Haziran 2016 Çarşamba

Ekonomi sınıfı yolcusu bir gün business class'ta yolculuk ederse ne olur?

Şu temkinli tiplerdeniz; karı-koca, ikimiz de. Çarşamba gecesi saat 21.00'de evden çıktık. Sanırım bir saat içinde Atatürk Havalimanındaydık. Tam da biletin üzerinde yazdığı gibi en az iki saat öncesinden alanda olmaya dikkat ederiz. Hatta Atatürk Havalimanını kullanacaksak üç saat önce. Dünyanın bir ucu gibi geliyor bu havaalanı bana. Buranın kalabalığı beni büyülüyor. Etrafta yürüyen, yerlerde yatan ve kafelerde yiyen-içen onca insanla ben de bir hikaye diyarı izlenimi bırakıyor. Alan de Botton gibi bana da bir hafta konaklama şansı versinler; çok isterim. Öte yandan burası çeşitli tehlikelerle dolu bir mayın tarlası. Bir kere trafik var. Buraya ulaşmak için normal ulaşım zamanına ekstradan bir saat daha eklemek şart. Ne olacağı belli olmaz. Yersiz bir trafiğin ortasında kalıp uçağı kaçırabilirsin. Bu sebepten ve hep B planlarıyla yaşayan bir kocam olduğundan çarşamba gecesi de erkenden yola düştük. Uçağımız perşembe sabahı saat 1.45'de idi. 

Hemen bavulu teslim edip CIP Salonu'na girdik. Atatürk Havalimanı'nın CIP Salonu dünyanın birçok alanındaki salonların içinde en güzeli. Hizmet sektöründe iyiyiz. Yaptığımız birçok şeye kulp takmama rağmen, yiğidi öldürsem de hakkını yiyemeyeceğim. Üstelik yememe de gerek yok çünkü bu salonda yiyecek çok şey var. Kahvaltıdan gözlemeye, köfteden pideye, çorbadan omlete, sandviçine dek her şey var. Meyveleri, içecekleri, içkileri söylememe gerek bile yok. 

Uçak yolculuğu mu? O da harikaydı. Okyanus ötesi ilk business class uçuşumu yaptım. Selçuk'un her Çin'e gidişinde kredi kartımda biriken millerimi iç etmesinin gerçekten geçerli bir sebebi varmış. Onca milimi yedi, arkasından çok konuştum. Şimdi helal ediyorum. 

O nasıl bir ihtimam, o nasıl bir özendir öyle. 
İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? İnsanın her seferinde bu konforu yaşayacak millerinin olmaması ya da bilet parasına kıyamaması. 
Oturduğunuz andan itibaren servis başlıyor. 
Hangi meyve suyunu alırdınız? 
Portakal, greyfurt, havuç, çilek...
Benim gibi yemeğe çok düşkün olmayan biri bile havaya giriyor. 
Portakal suyu alayım lütfen! 

''Fazla alışma!'' diyor Selçuk. 
''Ne olur alışırsam, millerimi sana kaptırmam mı yoksa?'' 
Üstüme öyle bir hal geliyor ki hostesten Time, Forbes, Bloomberg gibi tüm ingilizce finans dergilerini istemek (Türkçesi havalı olmaz) istiyorum. Yükselişteki hisse senetlerine bakar, doların euro karşısındaki durumunu incelerim.  Böyle düşünürken ansızın, ''Burada benim ne işim var?" sorusu aklıma takılıyor. Neyse ki Business Class parmak arası terliklerle gezinen ve kendilerini belli etmek için bağırarak konuşup, birbirleriyle itişen Araplarla (çok fazla milleri olmalı herhalde), makyaj şişesinin içine düşmüş, bir türlü koltuk beğenemeyen İranlılarla, boyunlarında kalın altın kolyelerle gezinen ve ağızlarındaki sakızları patlatıp duran birkaç Arnavutla dolu. THY bağlantılı uçuşlarla başka ülkelere Türklere sattığından daha ucuza bilet satıyor. (Nedeni bilmiyorum ama durum bu!)

Yan koltukta iki İtalyan. 
Selçuk, ''Bunlar Dolce&Gabbana'da falan çalışıyorlardır.'' diyor. Ertesi gün ikisini de Seramik Fuarı'nda görüyorum. 
"Senin Dolce&Gabbana'cılar yanlış fuara gelmiş galiba," diyorum. 
"Nasıl da gördün onları?" diyor homur homur. Benden önce o ikiliyi gördüğüne ama bana söylemediğine kalıbımı basarım.

Uçak yolculuğu rüya gibi geçiyor. Bir menü uzatıyorlar, oradan yemeklerini seçiyorsun. 
Ay ne yesem acaba? 
Yanında fırın patates ve Toskana usulü sebzelerle ızgara kılıç şiş mi, sote ıspanak, közlenmiş kırmızı biber ve tereyağlı pilavla servis edilen taze baharatlı ızgara tavuk mu yoksa bal kabaklı, garganelli makarna mı?
Garganel ne diye sormayın lütfen. Ben de bilmiyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra cahil kalmamak için google amcaya sormayı düşünüyorum.



''Ekonomi klasın tavuğuna ne oldu?'' diye soruyorum Selçuk'a. 
''Arkadakilere hâlâ servis ediyorlar."
İster inanın ister inanmayın, durmadan bir şeyler getirip duruyorlar.
Bildiğiniz Big Chef's yemeği sunulanlar. 
Uzun kayık tabakların üzerine yatırılmış yemekler son derece lezzetli. 
Tüm yolculuklarımı genellikle çubuk krakerle geçiren ben şok oluyorum. 
Ekonomide servis edilen, ağır kokulu saçma sapan tavuk yemeklerini ve kütük köfteleri görünce, ''Öyle kapının kenarına aşçı kıyafetli birini dikmekle olmuyor bu işler!'' diye bağrınan ben, ön tarafta dağıtılan yemekleri görünce bu aşçı kılıklının zaten ekonomi sınıfı yolcular için orada dikilmediğini anlamış oluyorum.
Ah bu ben!


Neyse yemekten önce mozarellalı domates, peşinden tadına doyamadığım kabak çorbası, son olarak da kılıç balığıyla yemek işini atlatıyorum. 
"Ben daha bir şey yemiycem, çatlayacağım az sonra," diyorum ki tatlı arabası dolaşmaya başlıyor. Elbette tek başına değil, iki hostesle. 
Tatlı olarak ne alırsınız? 
Ne alayım Selçuk? 
Baklava, taze meyve, dondurma...
Bir sürü bir şey daha var da ben şiş karnımdan hareket edemiyorum. 
"Dondurma" diyorum. "Bir top olsun!''
İçimden şöyle bir cümle geçiyor: Ulan Özlem, patlayacaksın az sonra. Dondurma mı görmedin ömründe? 
Gollum kılıklı da şöyle diyor: Ulan Özlem! Bir daha ne zaman business sınıfta uçacaksın? Boşver, ye işte!
Yiyorum.
Bir de kahve söylüyorum. 
Türk kahvesi istesem onu da yaparlar mı acaba?

Sıcacık havlular geliyor, kahvaltıda ne istersiniz diye soruluyor, çikolata ikram ediliyor. 
Hizmette sınır yok. 
Görevlilerin hepsi son derece güler yüzlü. 

"Yatağınız için uyku setinizi hazırlamamızı ister misiniz?" diye soruyorlar.
Selçuk, "Cahilliğini belli etme, bana bak, ben nasıl davranıyorsam öyle davran," diyor.
"Sen ailemizin rızkını buralara yatır, bir de utanmadan hava at, öyle mi?" diye atar yapayım diyorum. Benim gibi bir business class yolcusuna yakışmayacağına karar verip susuyorum.
"Bir daha mil falan isteme benden. Herkes kendi millerini harcasın," diyorum. 
"Senin hiç milin kalmadı ki zaten!" diye cevap veriyor. 
Koltuğumun kenarındaki tuşa dokunup koltuğumu yatak konumuna getiriyorum. 
Sabah kahvaltısı verilene dek mışıl mışıl uyuyorum. 
Çin'e vardığımızı anlamıyorum bile.

Ekonomi sınıfıyla business sınıf arasındaki perdenin neden hep kapalı tutulduğunu artık daha iyi anlıyorum. 
Kokulu taş köfteyle pilavın yerine kılıç balıklarının servis edildiğini bilse insanlar havada isyan çıkar vallahi. 
"Şimdi bundan sonra hep burada mı gideceğiz biz seyahatlerimize?" diye soruyorum Selçuk'a. 
"Yooo!" diyor Selçuk nidasına bir sürü o harfi ekleyerek. 
"Bunu da nereden çıkardın? Benim ne zor şartlarda çalıştığımı anla istedim, hepsi o kadar!"

Not: Garganel makarnanın şekliymiş. Fotosunu koyuyorum ki kimse benim düştüğüm duruma düşmesin.