28 Temmuz 2016 Perşembe

Edebi New York'a buyrun!

Gitmeden önce uzun uzun hazırlık yaptım. Şehre gidince nereleri gezecektim? Hem telaş etmeden bir on beş gün geçirmek istiyor, hem de hiçbir şeyi kaçırmadan geri dönmek istiyordum. Kitapları, yazarları, edebiyat kokan binaları çok sevdiğimden internette biraz araştırma yaptım. Google'a ''Edebi New York'' diye yazdım. Karşıma nefis bir blog çıktı. Yeni Zelanda'lı bir genç kız yollara düşmüştü ve gittiği yerlerden yazıyordu. Sanırım ''Türkiye güvenli bir değil, sakın gitme!'' diyenlere inat Türkiye'ye gelmiş olmasından ve sonra Türkiye'yi anlatan güzel bir yazı yazmış olmasından kanım daha da çok kaynadı. New York'un edebi binaları ile ilgili yazdığı yazıyı da bir kenara not ettim. Bir eksikle gittiği yerler benim de listemde vardı. New York'u bir de bu gözle görmek isteyenler için bu listeyi yazmak bana da şart oldu. 

Edebiyat demiştik, değil mi? 
Hadi beni izleyin!

Library Way mi, o da ne? 

(E 41th street) Göğe doğru uzanan gökdelenlerin yanından, Batı 41. cadde boyunca yürüdüğünüzde ve gökyüzüne değil de yere doğru baktığınızda yerde  tanıdık edebiyatçıların söylediği özlü sözleri göreceksiniz. Benim gibi her birinin önünde durabilir, bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan insanların önünü tıkayabilir, hatta çocuğunuzu hint fakiri gibi yere oturtup fotoğraf çekebilirsiniz. Amerika'da, daha doğrusu New York'tasınız. İnsanlara zarar vermedikçe her şeyi yapabilirsiniz. Bu yol sizi dosdoğru nereye götürüyor? Tabii ki önünde iki aslanın nöbet tuttuğu New York Halk Kütüphanesine.


Liz, yukarıda bahsettiğim blogun sahibesi, New York'un edebiyat duraklarına kitaplarla dolu olan bir otelden başlamış. Library Way üstündeki bu otelin önünden geçtik, kapısından içeri girdik, küçük resepsiyonunda soluklandık, birkaç da fotoğraf çektik. Ne yazık ki otelin odalarına girip konaklamadığımızdan benim ''Edebi New York'' listemde yer almıyor otel. Yine de gitmek isteyenler için burada bu bilgi bulunsun istedim.



Özlem'in ''Edebi New York'' Listesi 

1- New York Public Library:

New York Public Library, New York'ta yaşama hayallerimin birincisi. Aslanların iki yanında durduğu merdivenlerden teker teker çıkıp, heybetli taş binanın insana güven veren gölgesine sığınmak. İnsanın içini ferahlatan geniş bir alan, hayata şükretmek için nefis bir sebep. Bence öyle! Her romantik gibi aklımda filmlerden kareler; Sex and the City'deki Carrie'nin Mr. Big'e kavuşamadığı o koca kütüphane. Serin avlularda fazla ses çıkarmadan dolaştım.Üst kata doğru emin adımlarla ilerledim. Hayat her zaman insanın yüzünü güldürmüyor değil mi? Daha şehre gelmeden onca hayalini kurduğum üst kattaki Rose Reading Room'un ne yazık ki tadilat nedeniyle kapalı olduğunu öğrendim. Yıkılmadan, belki bir sonraki gelişimizin sebebidir bu deyip New York'u yaşamaya devam ettik.



2- Strand Bookstore:

Strand'ın hakkını yemek mümkün değil. Burası sokaklarda satılan hot dog, köşe başlarına kurulmuş Starbuckslar, sokakları mesken tutmuş evsizler kadar New York, Amerika. Temelleri 1927 yılında atılmış bir kitapçıdan bahsediyoruz. Yeni, kullanılmış ve ender kitapların satıldığı Strand'in kitap dolu raflarının arasında gezinirken insan şaşırıyor. Hâlâ böyle yerler var mı sahiden?
Benim gibi bir çömez için ilk seferde aradığını bulmak mümkün değil. Burası daha çok ev gibi. Sevgi, şefkat ve kucaklama istiyor. En çok kitapçının ikinci katını kuşatan çocuk ve genç kitaplarının olduğu katı sevdiğimi söylemem şart. Ah, ne çok kitap var öyle! Şimdiki çocuklar sahiden çok şanslı.


Kitapseverler, New York'a yolunuz düştüyse Strand'e uğramanız şart. Kitap almasanız bile havayı koklayın. Bez çantalardan bir tane edinin ve öyle geri dönün.


3- Morgan Library ve Müzesi:

Burayı uzun uzun anlattım. Detaylar için buraya tıklıyorsunuz. :)
Ama kısaca bahsetmeden geçemeyecek, bu gizli diyarı bir kez daha tekrar etmeden duramayacağım. New York'taki birçok müzeye giriş ücreti ödemeden ya da ne kadar ödemek istiyorsanız onu ödeyerek girebiliyorsunuz. Tabii gişede size böyle bir hakkınız olduğunu söylemiyorlar. Morgan Library ne yazık ki böyle bir haktan yararlanabileceğiniz bir müze değil. Yine de benim gönlümde verilen her kuruşu hak ediyor. İçeri girip de bir insanın tutkusunun neler yapabilceğiniz görünce insan hayatını tekrar gözden geçiriyor, etrafında heveslerinin peşinden giden daha çok insan olmasını diliyor. Hayat bize öğütlendiği gibi sadece akademik başarılardan ibaret değil. Yaşamı değerli kılan ne çok şey var etrafımızda. Bunları bulup çıkarmak gerek. 
Kitaplar hayattaki en büyük tutkularınızdan biriyse mutlaka gidin Morgan Müzesi'ne.


Not: Hani rastlantılardan, evrene sesini duyurmalardan falan bahsedip duruyordum ya, doğum günümden bir gün sonra Paul Auster burada kendine ilham ve yazma hissi veren filmlerle ilgili bir sohbet yapmış. Sevdiğim yazarı göremesem de çok yakınlarından geçtim, bunu hissediyorum. :)

4- Barnes and Noble:

Bu kitabevi zincirini bizim D and R ile karşılaştırmamız mümkün; sadece D and R, Barnes and Noble'ın yanında fazlaca çelimsiz kalır, hepsi bu! Burası benim kitap mabedlerimden biri oldu. Daha önceden tanışıklığımız vardı ama yine de kapısından girer girmez aradaki mesafeleri ve zamanı hemen erittik. Sanki her şey bıraktığım gibiydi. Bir önceki gelişimizde aldığım kupa tezgahı yine aynı yerde duruyordu. Aradan altı koca yıl geçmişti. Ben kitapçıyı düşündüğüm köşede bulamamıştım ama kitapçının içindeki diğer her şey aynı yerindeydi sanki. İçerideki kafeden mis gibi kahve kokusu yayılıyordu. Cheese Cake Factory'nin nefis cheese cakeleri cam rafın arkasından bana bakıyordu. Şehrin her köşesindeki Barnes and Noble'lara girdim. En çok Union Square'deki parka bakan dört katlı binadakini sevdim. Bir keresinde bilgisayarımı alıp burada bir blog yazısı bile yazdım. Bu da hayallerimden birini gerçekleştirdiğim anlamına geliyor. Evet, ben burayı çok sevdim.


Not: Cheese Cake Factory'nin cheesecakelerini sevenler! Ne yazık ki Manhattan'da bu nefis restoranın bir şubesi yok. İlla ki cheese cake yiyeceğim diyorsanız, en yakın Starbucks'a ya da Barnes and Noble'a gidecek ve orada tatlılarınızı mideye indireceksiniz.

5- Housing Works Bookstore Cafe:

Şehrin birçok yerinde kitapçılar var. Ama Housing Works Bookstore Cafe'yi özel kılan başka bir şey var. İçindeki kocaman kafe insanın aklını başından alsa da onu asıl sevdiren şey içinden yayılan iyilik hareketi. Burada çalışan herkes gönüllü. Çalışmalarının karşılığında para almıyorlar. Tam tersine sattıkları her kitabın geliri HIV virüsü taşıyan hastaların tedavi masrafları ve evsizlere yardım etmek için kullanılıyor. Para dediğin şey böyle şeyler için kullanılmalı değil mi?


Bu kafe birçok etkinlik için de kullanılıyor. Okuduğuma göre Anne Hathaway'de nişanını burada yapmış. Zaten anne Hathaway'i severdim, şimdi daha da gözüme girdi. Biz SOHO'daki bu kafeye bir akşamüstü uğradık. İçeride keyifli bir sessizlik, kahve makinesinin kitapların suskunluğuna yakışan sesi vardı. Kimileri kitaplarını almış oturuyor, kimileri defterine bir şeyler karalıyor, kimileri de raflar arasında dolanıyordu. Burada satılan kitapların daha ucuz olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sanırım bağış yapılan ya da ikinci el kitaplardı. Kafenin hemen yanındaki bir dükkanda da ikinci el kıyafetler satılıyordu. Yine ihtiyaç sahibi insanlar için kullanılmak üzere elbette.

Not: Sen şimdi nişanlanacak olsan nerede nişanlanırdın? Kitapların arasında olması fikri çok romantik değil mi?

12 Temmuz 2016 Salı

Ömrümde gördüğüm en güzel müzelerden biri: Morgan Library

Ah kitaplar... 
New York seyahatime en çok kitapçılar damga vurdu. Bunun böyle olmasının dışında bir şey de düşünülemezdi zaten. Çünkü küçüklüğümden beri kitapları çok sevdim. Kendimi evimde hissetmek için her gittiğim yerde kitapçı gezmem belki de bu yüzden. Güzel kitapçıların olduğu şehirler hiç tereddütsüz benim şehrim oluyor. Belki de bu yüzden New York da sevdiğim güzel şehirler arasındaki yerini aldı. 

Fotoğraf şuradan
Kitapları ve kitapçıları bu kadar severken ömrünü nadide kitapların peşinde geçirmiş, bir elyazması için dünyanın bir ucuna gitmiş, yolların, maceraların ve sınırsız hayallerin sahibi bir adamın yarattığı bir cennete gitmemem düşünülemezdi. Hangi kısmın beni daha çok büyülediğini bilmiyorum. Seyahat fikrinin ötesine geçen bir şeyler vardı bence Pierpont Morgan'ın yola düşüşlerinde. Ona kapıldım. Morgan'ın evine doğru yola çıktım.

Madison Avenue üstünde görkemli bir bina; sıcak, insanda içeri girme isteği uyandıran. Şimdi müze haline dönüştürülen evin sahibi az önce adını andığım Pierpont Morgan isimli Amerikalı bir banker. Ailesinin ve kendisinin uzun ve görkemli bir hikâyesi var. Müzeye dönüştürülen bu ev, Pierpont Morgan'ın yıllarca peşlerinden koşarak biriktirdiği kitapların toplandığı özel kütüphanesi.


Müzeyi, tüm duvarları kaplayan onca kitabı, geniş pencereleri, içeri süzülen nazik ışık demetini, bordonun hakim olduğu huzur veren dekoru, Pierpont'un çalışma odasını ve masasını görünce insan, kendini ender bulunan kitapları, karalamaları, baskıları toplamaya adamış birinin nasıl biri olabileceğini düşünürken buluyor.

Sen kimsin Morgan Pierpont?


Uzun bir hikayesi var Morgan'ın. Şanlı bir geçmişi var.. Siz de benim gibi kütüphanenin resmi sitesinde gezinirseniz Morgan hakkında daha geniş bir bilgiye ulaşırsınız. Kısaca anlatmak gerekirse kahramanımızın kökleri New England'a kadar uzanıyor. Neredeyse beş jenerasyon ötesine dek New England'da süren bir yaşam var. İhtilalden önce Amerika'ya yerleşiyorlar. Para, pul, kültür, sanat ne ararsan bu ailede mevcut. Pierpont Morgan'ın James Pierpont isimli atalarından biri, aynı zamanda Yale Üniversitesi'nin kurucularından. Daha ne olsun değil mi?



Köklü ve zengin bir aile...


Pierpont Morgan'ın büyükbabası öldüğünde oğluna (yani Pierpont'un babasına) kurmuş olduğu sigorta şirketini ve 1 milyon $ değerinde bir arazi bırakıyor. Sene 1847. 1900'lü yılların başlamasına yüz elli yıl gibi kısa bir zaman var yani. Sonrasında baba Morgan evleniyor, ilk çocuk bugün müzesini gezdiğimiz Pierpont Morgan'ın ta kendisi. Peşinden üç kız ve bir erkek kardeşi daha oluyor ama erkek kardeşi on bir yaşındayken ölüyor. İlerleyen yaşlarında Morgan'ı Avrupa'da bir eğitim hayatı bekliyor. Bu sırada iyi derecede Fransızca ve Almanca öğreniyor. Yirmi yaşında New York'ta bir bankada çalışmaya başlıyor. Sene 1857.


Dedenin ölümü ile Morgan'ın ölümü arasındaki tarihler sizi şaşırtmasın. :)
Müzenin sayfasında anlatılan bir takım finansal bilgiler var. Bu kadar çok parayı benim kafam almıyor. Uzun lafın kısası, babası gibi Morgan Pierpont'ta banker. Ailenin ne kadar çok parasının olduğunu anlamamız için şu örmek yeterli sanırım. Öyle çok paraları var ki Amerikanın yeniden yapılanması için gereken parayı Amerikan Hükümetine bu aile veriyor.

Morgan'ın banker babası Junies, 1890 yılında öldüğünde ailenin arazilerinin değeri 12.4 milyon $.

Para elbette önemli ama Pierpont'un ruhunda entellektüellik var. En büyük ilgi alanı kitaplar. 

Peki bu arada Pierpont Morgan'ın yaşamında neler oluyor?

Hayatının baharında, Avrupa'dan döndüğü sıralarda aşık oluyor. New York'un tanınan işadamlarından (Davul bile dengi dengine çalar!)ve sanat hamilerinden birinin kahverengi saçlı, güzel kızına ilk görüşte vuruluyor. Kızın adı Amelia Sturges. Biz ona Memie diyoruz.


Memie ve ailesi 1859 yılında büyük bir Avrupa turu yapmaya karar veriyorlar. Avrupa'yı elinin içi gibi bilen Pierpont, hemen aile için bir rota çiziyor. Turun son ayağı olan Londra'da Morgan da aileye katılıyor. İki hafta boyunca her gününü aşık olduğu kızın yanında geçiriyor ve onlarla birlikte Atlantik'i geçerek New York'a geri dönüyor. 1860 yılının baharının sonunda kızı evlenmeye razı ediyor. Ne yazık ki Memie'ye musallat olan ve bir türlü geçmek bilmeyen bir öksürük var. Yine de evlilikleri için düşündükleri tarihi ertelemiyorlar ve 1861 yılında evlenip balayı için Akdeniz'e doğru yola çıkıyorlar. Paris'te Memie'ye tüberküloz teşhisi konuyor. Pierpont'un yoğun ilgisine ve bakımına rağmen 1862 yılının şubat ayında Memie ölüyor. Pierpont dul kaldığında 24 yaşında.

Hayat devam ediyor.


Aradan fazla bir zaman geçmiyor. 1865 yılında Pierpont bu sefer Frances Louisa Tracy ile evleniyor. Birbirlerinden öyle farklılar ki. Morgan New York'u, çalışmayı, oradan oraya koşuşturmakla geçen sosyal bir yaşamı, macera dolu seyahatleri, sanatı, güzel döşenmiş evleri, giyinip kuşanmayı, yatları seviyor. Oysa Fanny çocukları ve yakın birkaç arkadaşıyla birlikte olacağı sessiz bir yaşamı tercih ediyor. Pierpont ve Fanny'nin dört çocukları oluyor. Büyük kızları Louisa evlenene kadar tüm seyahatlerinde babasına eşlik ediyor. Aile 1882 yılında şimdi müzeye çevrilen Madison Avenue 219 numaralı eve taşınıyor. Pierpont, yaşadığı süre boyunca seyahatlerinden arta kalan üm zamanda bu evde oturuyor.


Pierpont'un hikayesi yukarıda anlattığım gibi. Benim ana hatlarıyla anlattığım yaşam öyküsünün içinde nice acı, nice kahkaha nice anı gizlidir. Bunu bilmek mümkün değil. Hayal edebildiklerim kendi yaşamımın acı-tatlı anılarından öğrendiklerim. Morgan'ın evi, günümüzde hemen yanına yeni yapılan modern bir bina ile birleştirilmiş. Geniş cam kapıdan içeri girince önce giriş biletinizi alıyor, sırt çantanızı bırakıyor ve Morgan'ın evinin giriş kapısından kütüphanenin içine giriyorsunuz. O kapıdan geçer geçmez de bir adamın ömrünü adadığı tutkusu sizi sarıp sarmalıyor. Kitap seven herkesin önünde saygıyla eğileceği bir mabed burası. 
Elbette ''Benim de o kadar param olsa...'' diye kurulacak nice cümle içimizden çıkmak  için sabırsızlanacaktır ama öyle değil bence. Morgan Library and Museum, bir adamın hayatının uzun yıllar sürecek şanlı hikâyesi. Bu adamın tutkusu olmasaydı yok olup gidecek nice ilk kitap orada huzur içinde yatıyor. 

Bir gün New York'a giderseniz ve kitaplar sizin için önemliyse mutlaka gidin diyeceğim ender mekanlardan biri Morgan Library and Museum.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Her gidişin bir dönüşü var.

Eve döndük. 

Bir seyahat daha bitti.

Aslına bakılacak olursa bu benim bir şehirde yer değiştirmeden en uzun kalışım oldu ve her dakikasından çok keyif aldım. Şaşırtıcı bir şekilde devamlı fotoğraf çekip durmadım. Kendimi şehrin akışına teslim ettim. Saatlerce yürüdüm, bir yanıma gökdelenleri alıp şehri keşfettim. Central Park'ta ağaç gövdelerine sırtımı yasladım, çimlere yattım, uzun uzun gökyüzüne baktım, sabah erkenden kalkıp parkta koştum.


Müzelerde dolaştım. Guggenheim hariç, gitmeyi hedeflediğim tüm müzelere gittim. Guggenheim Müzesine gidecek, spiral merdivenlerini fotoğraflayacak vaktim de vardı ama şehirden kopamadım. New York'un beni sarıp sarmalamasına izin verdim. Coştum, kahkahalar attım, güneşe yüzümü verdim. 

Sokaklarda sosisli sandviç yedim. Gray's Papaya en çok sevdiğim oldu. Köşe başlarını mesken tutmuş Starbucks'lardan kahve aldım. Elimde kağıt bardaklarla dolaştım. Tam on beş gün boyunca telefonumu kapalı tuttum. En sevdiğim parkın hangisi olduğunu uzun uzun düşündüm. Bu şehirde yaşasaydım sabahları Central Park'ta koşacağıma ama akşamları mutlaka Bryant Park'ta bir kahve içip, kitap okuyacak kadar oturacağıma karar verdim. Girdiğimiz her mağazada, her kafede insanlar nasıl olduğumu sordu, hepsine gülümsedim, neşeyle cevap verdim. İnsanların birbirine nefretle değil de sevgiyle yaklaştığı bir yerde hayatın tadını çıkarmaya çalıştım.


''Homeless but not hopeless'' yazan bir evsize üstümdeki tüm bozuklukları verdim. İki sosisli bir kola ısmarladım. Şehrin tüm kitapçılarını tek tek gezdim. Bazılarını akşam rutinim haline getirdim. Günün akşama dönen kısmını Barnes and Noble'da geçirdim.Şehrin dört bir yanındaki ücretsiz interneti kullandım. Kiraladığımız eve gitmeden önce ''Whole Food Market''ten alışveriş yaptım. Akşam yemeklerini evde yedik. Sabahları götürdüğüm küçük çaydanlıkla çay demledim. 

Paul Auster'ın peşinden Brooklyn'e gittim. sabahları uğradığı kafelere uğradım. Belki Paul Auster'a denk gelirim diye içimdeki umudu besledim. Denk gelmesem de onunla aynı kafede bir kahve içtiğimizi bilerek, Brooklyn'deki Barnes and Noble'da oturdum. Daha önce gidip de beğenmediğim Brooklyn'i sevdim. Paul Auster'in gözleriyle etrafıma baktım. Sunset Park kitabını yazdıran Green-Wood Cemetery'de yürüdüm.


Alışveriş yaptım. Metroya bindim. Katz'de pastrami, Dean Deluca'da sushi, China Town'da çin yemeği yedim.
Hiç uyumayan bir şehirde uyudum ve sabahları New York'ta olduğumu bilerek uyandım.

Şimdi evdeyiz. Yeni yollar düşlüyoruz.