31 Ekim 2016 Pazartesi

Nerede kalmıştık?

Hııım, nerede kalmıştık?

Bugün iş yerinde birkaç dakikalık bir boşluğum oldu. Bu cümlemden kimsenin deliler gibi çalıştığımı düşünmesini istemem; ama gelenler-gidenler, arkadaşların sorduğu sorular, arada sırada çalan telefonlar, dertler derken insan kendine ayıracak vakti pek bulamıyor. Farkında olmadan bloga girdim. Hemen hemen her boşlukta bloga girip kimler ne yazmış diye bir bakınıyorum. Birilerinin hâlâ yazıyor olması hem mutlu ediyor beni, hem de kendimden utanmama sebep oluyor. Bu sefer utanmaya fırsat bulamadan izlediğim blogları düzenlememi sağlayan o kalem resminin üstüne bastım. Vallahi kontrolüm dışında oldu bu. Sonra adını hatırlamakta güçlük çektiğim ama belli ki bir zamanlar keyifle izlediğim blogların hepsine teker teker tıkladım. En son yazdıkları yazı bir seneden eski bir tarihe denk gelenleri sildim.  Birkaç tanesiyle öyle gönül bağı kurmuşum ki silmeye kıyamadım ve son yazılarına elbet görürler umuduyla yorum bıraktım. Sonra birileri de beni böyle siler diye bir korkuya kapıldım. (Şu an bloga bir yazı yazışımın altında yatan sebep bu durumdan kaynaklanıyor olabilir.) 

İşten eve, evden işe, oğlanın derslerinden spor etkinliklerine, alışverişe, Kuzey'den gelen bir telefonla unutulan pek önemli bir nesneyi bırakmak üzere okula giderken hayatım da elden gidiyor. Yakınma değil bu yukarıda saydıklarım. Her birimizin hayatı buna benzer bir döngüde akıp gidiyor. İstanbul'da yaşamayanların tek şansı trafikte kaybetmedikleri zaman olabilir. Onlar da İstanbul'daki sanatsal etkinliklerden yararlanamıyorlar diyeceğim de herkes gülmekten katılır diye diyemiyorum. :)

Grey's Anatomy izleyerek geçen bir dönem

Yahu ben yakınmak için başlamadım bu yazıya. İşin güzel yanı ne yazarsam yazayım rahatlıyor olmam. Peki madem iç dökmeye başladım başka ne var benim cephemde?
Açık söylemem gerekirse 2016 yılındaki Özlem'den hiç memnun kalmadım. (2016'dan da memnun kalmadım) Şöyle rahatlamak için evi köşe bucak temizleyesim var. Gel gör ki domestik işlerin hiçbirinden haz etmem. Kitap okuma açısından nasıl kısır bir yıl yaşadım inanamazsınız. Ben bile inanamıyorum. Temmuz'a kadar durum pek fena değildi aslında ama ne yazık ki Temmuz ortasından sonra hayatla bağlarımı fazlaca zayıflattım. Grey's Anatomy dizisinin 12 sezonunu da bitirdiğimi söylersem durumumun vahameti iyice ortaya çıkar gibi geliyor. 

Karl Ove Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard'ın tüm dünyanın pek beğendiği kitabını alıp okudum. Bana çok iyi geldi. Uzun uzun anlattığı çocukluğu, piskopat babasının yazarın hayatını mahvedişi ve bunları tüm açıklığı ile anlatması ruhumu hafifletti. Kol kırılıp, yen içinde kalmasın her zaman. Sanırım adalet duyguma iyi gelecek bir şeylere ihtiyacım vardı. İnsanın sırf kendisine kötülük yapan babası diye susması gerekmiyor bence. Uzun uzadıya anlatılan olayların ayrıntılarında boğuldum ve bu durumdan acayip keyif aldım. Bunca ayrıntıyı insan beyninin neresinde saklar bilmek isterdim. Böyle hatırlayan bir insanın yazar olmaktan başka çaresi yoktur sanırım. Bir de kuzey ülkelerinde geçen hikâyeler var tabii. Beni büyülüyorlar. Dağların arasında uzanan patika yollar, sayfaların arasından çıkıp gelen soğuk rüzgârlar, yürürken ayağınızın altında ezilen karın çıkardığı ses... Okurken serinledim. Serinin ikinci kitabını da hemen alacağım. Benim gibi kırık ruh hikâyelerini dinlemek isteyenler için harika bir kitap.

R.J Palacio ve büyüleyici kitabı Mucize


Sonra size bahsetmeden geçemeyeceğim bir kitap daha var: Wonder. 
Türkçeye Mucize diye çevrildi bu kitap. Elime aldıktan sonra bir türlü bırakamadım. Kısacık bir zaman aralığında kitabı bitirdim. Çocuğu olan herkese şiddetle okumasını tavsiye ederim. Çocuğu olmayanlar da okusun elbet :) Çocuğu olanlar çocuklarına okutsun, hatta okullarda ders kitabı olarak okutulsun bu kitap mümkünse. O kadar diyorum. Daha da başka bir şey demiyorum. 
Haaa, bir de bu kitap sanırım tüm yaralarımı sardı. 

Bir de bloga yazamadığım seyahatler konusu var. Yazayım, anılar silikleşmeden bir yere not düşeyim diyorum. Yazamıyorum. Zamanı verimli kullanmıyorum herhalde diyeceğim ama kendime de haksızlık etmek istemiyorum. Kendimi ağır ağır eleştireceğim, yerden yere vuracağım yaşı geçtim artık. Sadece zaman yetmiyor işte. Kuzey hep kendim için yapmayı planladıklarımın önüne geçiyor ama kıyamıyorum. Öyle güzel kokuyor ki yanıma yaklaşınca uzaklaştırmak istemiyorum. 

Ben de birilerinin kuzucuğuyum tabii. Anneme bu akşam telefonda, ''Ben çok büyüdüm, farkında mısın?'' dedim. Daha çooook uzun, sağlıklı günlerin olsun yavrum!'' diye uzun uzun dua etti bana. 

Diyeceğim o ki 2016 bitiyor ve benim daha yapacak çok işim var.

20 Ekim 2016 Perşembe

Alberto Manguel, Okuma Günlüğü ve Paris Yolculuğu

Paris'e giderken yanıma aldığım, Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü isimli kitabı sehpanın üstünde duruyor. Yazar bilmem kaçıncı yaş gününde eskiden okuduğu ve hayatında yer eden on iki kitabı tekrar okuyup, notlar almaya karar veriyor. Şöyle düşünüyor: Her ay bir kitap okusam ve okuduklarım hakkında notlar alsam, bu arada gittiğim yerleri ve yaşadıklarımı da yazılarıma eklersem bir sene içinde, ortalama bir kitap kalınlığında bir şeyler toparlamış olurum.


Öyle de oluyor. İlk önce oturup on iki ay boyunca okuyacağı on iki kitabı belirliyor. Sonra da dediğini yapıyor. Yazarın yazdıklarını okumaya başlamadan önce beni başka bir şey etkiliyor. Aldığı kararı uygulamak için senenin ya da haftanın ilk gününü ya da kafasında belirlediği özel bir günü beklemiyor. Fikrin içine yerleşmesiyle, kendisini etkileyen kitapları seçmesi senenin ortasında bir zamana denk düşüyor. Yeni başlangıçlar ya da alınan kararların uygulanmaya konması için özel bir zamana ihtiyaç yok sahiden de. Bir şeyi arzu etmek ve peşinden gitmek gerekiyor. Böyle kararlar alınca sanki hayat da kapılarını açıyor.
Alberto Manguel'in anlattıkları sadece okuduğu kitapların içindekiler ya da kitapların ona hissettirdikleri ile ilgili değil. Okumalarının arasında yaşanan bir hayat var.  Hepimize bahşedilen o güzel hayat! Yaşam, biz kitap okurken ilerliyor çünkü.

Benim Alberto Manguel'i keşfetmem bile bir hikâye aslında. Can dostumla kitapçı rafları arasında gezinirken, en alt kattaki raftan uzanıp bu kitabı veriyor bana. O güne kadar yazarın ne adını ne de sanını duymuşluğum var. ''Hiç tanımıyorum,'' diyorum. ''Ben de birkaç kitabı var,'' diyor. Kitapçıdaki tek Manguel kitabını alarak çıkıyorum dükkandan. Hiç ummazken Manguel hayatıma giriyor. Birbirimizden ne beklediğimizi bilmediğim bir anda. Belki bir rastlantının sonucu kitabı almamdan, belki o an itibariyle aldığım son kitap olmasından belki de evden çıkacağım son anda masada gözüme ilişen kitap olmasından dolayı Paris'e giderken Alberto Manguel'de benimle birlikte geliyor. Kitap, kendi serüvenini kendisi yaratıyor. Geriye bakıp düşündüğünde hemen hemen tüm yolculuklarımda yanıma aldığım kitapları anımsadığımı fark ediyorum. Sırtımda taşıdığım ağırlıkları hiçbir zaman yük olmuyor bana. Tam tersine yanımdaki kitapları nerelerde açıp okuduğumu bile hatırlıyorum. Sanki yaşadığım anın içine yapışmışlar ya da benim yaşadığım o güzel anlar bu kitaplarla var olmuş gibi. 

Kitap okumanın, kitap seçmenin, kitap almanın bir ritüeli var. Belki biz farkında değiliz, ama öyle!
Manguel'in Okuma Günlüğü de bir hafta boyunca kaldığımız Paris'in tek tepesindeki o günleri anımsatıyor bana. Metrodan inip de kalabalığın içinde kaldığımız o ilk anı, tırmandığımız keskin yokuşu, akşam ışığı altında belli belirsiz fısıltılar çıkaran Montmartre'a uzanan merdivenleri, uzaktan bana selam çakan Chevalier de la Garre'ı, bir akşam vaktini noktalamak için içemediğim o buruk şarabı. Sadece yaptıklarımız değil yapamadıklarımız da izler bırakıyor yaşamımızda. Olurlarla olmazlarla hep baş başa gidiyor. Güzel anıları iyi insanlar oluşturuyor.

Tıpkı Manguel gibi benim de okuduklarımın ben de bıraktığı izler var. Aynı yazarlarla, aynı hikâyelerle sarmalanmamış olsak da yazmaya, okumaya aşık herkesin buluştukları ortak bir yer var. Manguel'le hiç hesapta yokken tanıştım. İkimizin de hem kitapları, hem de onların varlığıyla gezdiğimiz yerleri sevdiğini anladım. O farkında olmasa bile onun kelimeleri yanı başımda dururken birlikte Paris'te gezdik. Şehrin tüm kitapçılarını gezdirdim ona. Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki en sevdiğim kafede oturduk. Önümüzden nice insan geldi geçti. 

Onun kelimelerinden etkilenip birkaç cümle yazdım defterime. 
Hiç şüphe etmeden söyleyebilirim ki onunla tanıştığıma çok memnun oldum.

11 Ekim 2016 Salı

Yokum, az sonra döneceğim.

Bugünkü yazı bir iç dökümü olsun. Bir şeyler yazmak için en güzel yer orası çünkü.

Bir kere okulların açılmasına çok sevindim. İlk itirafım buradan gelsin. Okulların açılmasıyla birlikte düzene giren hayatımıza bayılıyorum. Mecburen sabahın köründe kalkıyoruz ve ailece hepimiz birbirimize kötü davranıyoruz. Daha saat 07.00 olmadan Kuzey gidiyor. Ben kendi rutinimi ancak oturtmaya başladım. Oğlumu kapıdan yolladıktan sonra çayımı demliyorum. Mutfakta fokurdayan demlik gibi güzel bir şey yok bu dünyada. En azından sabahın kör vaktinde.

Kendime kalan bu anları çok seviyorum. Güzel şeyler düşünmek için ayrılmış nefis saatler...


Canım pek istemediği için New York seyahatimizin zihnimde iz bırakan, anlatmak için sabırsızlandığım nice güzelliklerini paylaşamadım. Oysa öyle güzel bir tatil geçirmiştim ki yazmakla bitiremeyeceğimi düşünüyordum. Dünyanın her köşesinde aynı zevklerin etrafında dolanıp dursam da ne çok güzel şey var dile gelecek. Mesela New York'un gezilmesi gereken tüm kitapçılarını yazacaktım. Ben anlattıkça kitapsever her dost gitmedikleri o kitapçılarda ufak bir gezintiye çıkacak, gidenlerin suratındaysa bilindik bir tebessüm oluşacaktı. Olmadı. Klavye elimin altında olduğuna göre bir gün yazarım belki. Yazmayı çok isterim çünkü.

New York dönüşü sonrası içime kapandım. Aman ne kapanış! Ne bir satır yazı yazdım bir köşeye ne de bir satır kitap okudum. Kitap bile satın almadığım ve kendimi Grey's Anatomy dizisinin içine hapsettiğim tuhaf bir dönemdi. Bundan daha uzun bir süre kendimi dinlediğim bir dönem olmuş muydu hatırlamıyorum. İşin garip yanı dönüp dolaşıp aynı soruları sordum kendime. Ne yazık ki beni tatmin edecek bir cevap bulamadım. Sanırım şimdi bazı şeyleri olduğu gibi kabullenme dönemindeyim. Kafam daha rahat ve Grey's Anatomy'de 12.sezonu bitirdim. Uzun lafın kısası dizide bulduğum huzurlu hayat da on iki sezonun sonunda tükendi. Koskoca bir on iki yılı iki aylık depresyon dönemimin içine sığdırınca bir sürü şey oldu elbette. Sanırım Brad ve Angelina da boşanmışlar ben depresyonumla baş başayken.


''Ben bunalıma girdim.'' diye sağda solda dolaşırken Küba tatili geldi çattı elbette. ''Vallahi parasını önceden ödemeseydim bu halimle Küba'ya falan gitmezdim.'' diye hem etrafa hava attım, hem de Fidel ölmeden önce Küba'yı görüyorum diye sevinerek Air France uçağına atladım. 
Baştan söylüyorum Fidel ölmeden Küba'ı görmek geyiği ne saçma bir geyiktir. İnternet sahiden kopyala yapıştır yapan, birilerinin hayallerini kendilerine mal eden yaratıklarla dolu. Kendi hayallerimizi yaşayalım arkadaşlar. (Bir ara kendi hayal listemi yapacağım bu arada)
Küba'ya gittik vesselam. Bilindik tüm Küba geyiklerini elimizden geldiğince yaşamak için her şeyi yaptık. 
*Seyahat boyunca Fidel Castro'ya bir şey olmasın diye dua ettik.
*Bol bol mojito içtik.
*''Hemingway Daiquiri içermiş.'' diyerek bu içkiyi tükettik. 
*Adını ezberlemeye çalıştığımız romlu içkileri kafaya diktik.
*Bol bol sigara ve puro tükettik. 
*Comandante Che Guavera şarkısının nakaratını ezberledik. 
*Dans ettik. 
*Hımm, bir de ıstakoz yedik. 


Sonuç olarak döndüğümden beri yanımda sigara içenin üstüne saldırıyorum. Alkol lafını duymak istemiyorum. ''Bana puro getirdin mi?'' diyenlerin de üstüne atlıyorum. 
Küba tıbbının çok ileri düzeyde olduğu ile ilgili de ciddi kuşkularım var. Üzgünüm öyle! Bu konuyu bir ara uzun uzun anlatırım; lakin Che Guevera hâlâ lise yıllarımın aşkı. Söylemeden geçemeyeceğim. 

Peki Küba'dan döndüm de ne oldu?
Fena hasta oldum. Boğazımdaki kocaman şişlik, başımdaki ağrı, vücudumdan fışkıran ateş bende bunalım falan bırakmadı. ''Her şeyin başı sağlık Özlem!'' dedim kendi kendime. Hızla iyileşmek istememin sebeplerinden biri de sürpriz hediyemdi elbette. Üç günlük bir Paris seyahati. Bol bol yemek yedim, hafta sonlarını evde dinlenerek geçirdim, portakal suyu içtim. İyileşmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Ucunda kısa da olsa bir Paris seyahati vardı. An itibariyle kelimelerimi sonunda içimden çıkaran duygu da sanırım Paris seyahatimdi. Şehir serindi ama bıraktığım gibi keyifliydi. Bir şeylerin değişmeden kalabileceğine olan inancım yine tazelendi. Paris hakkında yazacak daha neyim var bilmiyorum ama her oturduğumda bir şeyler buluyorum. 

...ve nihayet evimdeyim. Dışarıda hafiften yağmur çiseliyor bu akşam. Hemen sağ köşemde de demli bir bardak çayım. Hayatın içine adım atmışım gibi nerdeyse. Bu cuma Yazıevi'nin kapısından da içeri girdim mi hayat benim için yine filizlenmeye başlamış demektir.