13 Aralık 2017 Çarşamba

Aşka Davetiye Çıkaran Şehir: Colmar

İnsana şarkı söyleten durumlar var. Tatile çıkmak bunlardan bir tanesi. 
Birkaç gün önce dudaklarımda fısıltı halinde bir şarkıyla yola çıktığımı söylemiştim. Önce Basel'e, oradan da arabayla Colmar, Ribeauville, Obernai ve Strazburg. İlk gecemizi Basel'de geçirdik, iki gecemizi de Strazburg'da. Şimdi dudaklarımda yine aynı şarkıyla evdeyim. Evde dediysem lafın gelişi elbette. Hepimiz hayatlarımızın alışık olduğumuz, ara ara söylendiğimiz rutinine geri döndük. Selçuk ve ben işe, Kuzeyse okula doğru. Sabah altıda kalkmalar, alelacele, savruk kahvaltılar, yarı aralık gözlerle yola düşmeler kısa bir aradan sonra bıraktığımız yerden hayatımıza dahil olmuş vaziyette. Aklımızda yeni yıl gecesini nasıl geçireceğimiz var şimdilerde. Seyahat düşünmeden yaşayamadığımdan dolayı elbette yeni destinasyonlar da düşünüyorum. Aslında totomu kırıp otursam ve hayalini kurduğum şu Paris kitabını yazsam ne güzel olur ama iş oraya gelince bana bir korku peydah oluyor. Kelimelerim korkup geri kaçıyor. Neyse, bu başlı başına ayrı bir konu. Belli ki 2018'in dilekler listesinde yine olacak. 😀

Basel'in sokaklarına ayak bastım sonunda! Çok romantik değil mi?
Basel Noel Pazarları... Havada mis gibi kokular var.

Basel'e yolculuk 2.5 saat sürüyor. Kısa uçak yolculuklarını seviyorum. Ne kadar kısa, o kadar iyi! Yine de merak ettiğim birçok yer uzun yolların bitiminde. Hâlâ gidilmeyi bekleyen bir Peru var mesela. "Bucket List"imin ilk sırasında ışıl ışıl parlıyor. Hayal kurmak yaşama dair umut veriyor insana. Peki seyahatimizde ne gördük? Kalabalık. 😀

Eh, arada iki keçi karşılaşıyor :=)


Bu sene sona ermeden Noel Pazarlarını görmeye niyet etmiştim. Benimle aynı fikri paylaşan nice insan varmış. Basel, sevimli ve küçük bir kentti. Noel Pazarları kalabalık olsa da şehrin sokakları nispeten boştu. İsviçre'nin elit havasını taşıyordu şehir. Cenevre'de kaldığımız her iki seferde de tanık olduğumuz gibi bu gidişimizde de otelden ücretsiz ulaşım sağlayabileceğimiz kartlarımızı aldık. Çok güzel bir jest değil mi sizce de? O gün Basel'de yağmur çiseliyordu ve hava soğuktu. Biz de şehirde köşe bucak dolandıktan, üşüdükten ve Noel pazarlarında gezindikten sonra kahve içip bir tatlıyı paylaşmak için şehrin en eski pastanelerinden birine girdik.



Bu seyahate çıkmadan önce internette gezinip kendime ayrıntılı bir rota çizmemiştim. Bunaldığımız bir zamanda kısa bir kaçamaktan ibaretti yola çıkış sebebimiz. O yüzden kaderimize karşımıza ne çıkarsa ona razı olduk. Marktplatz (Pazar Meydanı) civarında yürürken gözümüze Schiesser adında bir kafe çıktı. Kapıdan içeri adımımızı atınca tarihi eskiye dayalı bir mekana adım attığımızı fark ettik. İnsanın ağzını sulandıran tatlıların olduğu ilk kattan hızlı adımlarla ilerleyerek ahşap merdivenlerden üst kata çıktık. Şansımıza boş masalar vardı. Biz oturduktan bir süre sonra kafe iyice doldu ve hiç yer almadı. (Meğer boş restoran ve kafe konusundaki şansımız sadece burası ile sınırlıymış da bizim haberimiz yokmuş.) Ahşabın duvarlar, ahşap masalar ile dekorasyon ağaca dayalıydı ve sıcacıktı. Tatlıya karşı koymam en sevdiğim tatlı Apple Strudel'i görene kadar sürebildi. İrademle on saniyelik bir savaş verdikten sonra diyetlerin böyle anlar için bozulması gerektiğine karar vererek tatlımı ve yanında da lattemi söyledim. Ben böyle ciddi kararlar alırken dışarıdaki yağmur da hızlandı. Pastanenin hemen karşısındaki Belediye Binası (Rathaus) yağmurun altında olduğundan daha da kırmızı göründü gözüme.



Şu bizim kafe; hani Belediye'nin karşısındaki :)


Tatilimizin Basel kısmına çok az vakit ayırdık. Havaalanını kullanmak için uğradığımız bir şehirdi işin aslı ama gördüğümüz kadarıyla da çok keyif aldık. Burada bir gece kaldıktan sonra ertesi sabah araba kiralayıp Strazburg'a doğru yola çıktık. Niyetimiz yol üstünde Colmar'a uğramak, oradan da önce Kaysersberg'e gitmek, Riquewihr'de kahve içip Ribeauville'deki Noel pazarında soluklanmaktı. 

Colmar'ı düşlemek...





İnsanın her zaman niyet ettiğiyle yaşadıkları bir olmuyor tabii ki. Colmar'a gittikten sonra otopark bulmak için neredeyse bir saat kaybettik. Sonunda, bin bir güçlükle Parking Saint Josse adındaki bir katlı otoparkta yer bulduk. Eğilip yeri öpmek üzereydik arabayı sokacak bir park yeri bulduğumuzda. Sonra da yürüyerek kalabalığın içine daldık. Colmar, hep anlatıldığı gibi bir masal kasabası görünümündeydi. Soğuk insanın nefesini kesiyordu. Neyse ki üst üste binmiş insan kalabalıkları soğuğu bir nebze olsun önlüyordu. Bir müddet kalabalık bizi nereye götürürse oraya doğru ilerledik, Noel Pazarlarının içinde alışveriş yaptık. Karnımız acıkınca da acı gerçekle karşı karşıya kaldık. Nerdeyse tüm restoranlar doluydu. Kapılarında "Dolu" olduklarını gösteren levhalar asılıydı. Bir saat boyunca önümüze çıkan her restoranın kapısını çalıp yerlerinin olmadığı cevabını aldıktan sonra nihayet bir restoranda söyledikleri yemekleri yememiz karşılığında yer bulabildik. Burası (sinirlerim çok bozuktu) rejimi ikinci kez deldiğim yer oldu. Köpüklü şarap sipariş ettim kendime ve afiyetle yudumladım.

Hani masallar gerçek olsa: Ribeauville masaldan da öte bence.




 Colmar'da beklediğimizden daha fazla vakit kaybedince Kaysersberg ve Riquewihr'i es geçip Ortaçağ Kasabası görünümündeki Ribeauville'e gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz buraya çünkü bu seyahat boyunca gördüğüm en güzel, en masalsı, en hayallerle dolu yer burasıydı. Kasabanın sanki bir yamaca tırmanırmış gibi gözüken sokaklarında tiyatrolar kurulmuş, elfler elma satıyordu. (O zamanlar da para kazanmak gerekiyormuş demek ki.) Sanki Robin Hood filmindeki papaz filmden dışarı fırlamış sokaklarda geziniyordu. Sokak başlarında yana ateşler soğuktan üşüyenlerin toplaştığı yerlerdi. Sene başında liste yazılarımdan birinde "Tekrar gitmeyi isteyeceğim yerler" sorulmuştu. Ribeauville, kesinlikle bu listeye girmeyi hal eden bir yer oldu.


Kısaca Ribeauville, benim şimdiye kadar gördüğüm Noel Pazarları içinde en güzeliydi.


Gecenin geç bir saatinde Ribeauville'den ayrıldık. Ayaklarımız geri geri gitti desem yeridir ama otelimiz Starzburg'da olduğundan bu sihirli kasabadan ayrılma zamanı gelmişti. Kesinlikle ama bir kere de başka bir mevsimde (hatta bir kere de tüm dostlarımızla yine aynı zamanda) gelme dileğimizi evrene savurarak düştük yola.

7 Aralık 2017 Perşembe

Yaşam mutlu anlardan ibaret

52 Liste Projesi

Liste 47- Minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapın.

İlerde bir gün birisi bana "2017 yılında ne yaptın?" diye sorarsa, "Liste yaptım." diye cevap vereceğim. Haksız mıyım ama? Listelerle hem kendimi hem de sizi bunalttım. Ama başladığım işi bitirmeden iç huzuru bulamayacağımdan dolayı devam ediyorum. Hem ne kaldı şunun şurasında? Sadece beş hafta! Sonrasında muhtemelen kendime başka bir meşguliyet bulacağım. Aklımda dolaşan şey kitaplar ve seyahatler konusunda yazmak. En sevdiğim şeyler nihayetinde. Üstelik her hafta aynı şeyi tekrar etmemiş olurum.

Strazburg Yeni Yıl Pazarı
Gelelim bu haftanın liste sorusuna: Minnettar olduğum şeyler.

Öncelikle sağlığım, ailem, oğlum, Selçuk, kendi paramı kazanabilmem, oğlumun güzel bir okula gitmesi, seyahat edebilecek gücümün ve maddi durumumun olması, seyahat etmeye dünden razı bir kocamın olması, Kuzey'in uyumlu bir çocuk olması, ailece kitap okumaktan hoşlanıyor olmamız, soframızdan misafirin eksik olmaması, dostlarımızı ağırlayabilecek maddi imkana sahip olmamız, can dostlarım, Yazı Evi'nin kapısının her daim açık olması...

Minnettar olduğum öyle çok şey var ki... Halime şükretmem için etrafıma şöyle bir bakmam, gazete sayfalarını öylesine karıştırmam, televizyona kısacık bir an göz atmam yetiyor. Belki bu sebepten bu aralar sık sık sahip olduğum güzel anlara sarılmak geçiyor içimden. İz bırakan, iyi ki yaşıyorum dediğim o minicik anları kucağıma almak, ılık nefesimle güzel sözler fısıldamak istiyorum. Unuttuğum nice kıymetli an var hayatın içinde; yaşam telaşına mahkum olmuş hepsi, günlük koşturmanın içinde yitip gidiyor. Bugün yeni yıkanmış çamaşırların kokusu geldi burnuma; sanki dün kapıyı çalan kış değilmiş gibi bahar gelmiş zannettim bir an. Elimdeki bir bardak suya içimden geçen minik bir şükür duasını bıraktım dudaklarımdan. Su bile fark etmemiştir belki! Kim bilir? 😍 Ama ben umutla doldum. Hayat, çok zor diye ara ara söylenirken aslında benden öte nice insana çok daha zor geldiğini fark ettim. Gülümsemek için her daim sebep var. Elbette görebilirsem.

İstikamet Basel... Oradan ver elini Strazburg 😍 


Yarın sabah yola çıkıyoruz. Yol hali dolanıp duruyor etrafımda. Zıplıyor çoğunlukla, çığlıklar atıyor. Neşesini elinden almamaya dikkat ederek gülümsüyorum elbette. Yüzümde sebepsiz bir gülümseme görenler olmuştur belki de bugün. Önce Basel'e. Küçük bir bavulla. Süslenmiş çam ağaçlarının, ışıl ışıl sokakların, sıcak şarapların ve sanırım soğuğun kol gezdiği Avrupa kentlerinde birkaç gün hafiflemek niyetimiz. Üçümüz olacağız. Tüm yıl boyunca aynı evde yaşayıp da iş, ev, okul derken unuttuğumuz, çoğu zaman da bile bile harcadığımız sohbetleri yapmak niyetindeyiz. Ben çakırkeyif olurum belki. Boyumdan büyük kahkahalar atarım. Belki Kuzey de çok ufakken söylediği gibi aynı cümleyle sarılır bana: Annemin içine deli kaçmış galiba!

Hâl böyle olunca hayata minnettarım. Hem de içtenlikle. Arada sert silleler atsa da bugünüme kalben şükrediyorum. Herkese de tüm kalbimle dünyanın en güzel günlerini, en hafif kahkahalarını, en içten sarılmalarını diliyorum. Yanında bazen bir bardak çayla, bazen sıcak çikolatayla, bazen de karanfil-tarçın kokulu bir şarapla...

1 Aralık 2017 Cuma

Liste 46- Biraz liste, biraz da kitap

52 Liste Projesi

Liste 46- En çok rahatlamanızı sağlayan şeylerin listesini yapın.

Kısa başlıklar altında beni en çok rahatlatan şeyleri yazacağım. Sonra da haftalık hayallerimi yazıya dökmeye çalışacağım. Sıcak suyun altında dakikalarca dikilmek, sonbahar yaprakları ayaklarımın altında çıtır çıtır sesler çıkarırken yürüyüş yapmak, yağmurlu bir günde battaniyenin altına gizlenip kitap okumak, uzaktan duyulan bir müziğin hayatımıza eşlik etmesi, mutfaktan yayılan kahve kokusu, annemin varlığı, annemin hazırladığı sofralar ve yemekler, masaj (bayılıyorum), Kuzey'in kokusu, Selçuk'un varlığı...

Üç Yaşam- Gertrude Stein

Onlarca sebep sayabilirim. Benim #hygge'lerim işte bunlar. (Kaç haftadır şu kelimeyi bir yerde kullanayım diye çıldırıyordum. Şükür bu fırsatı verenlere.) Seyahat demedim, Paris demedim. Ehh, hem oraları biliyorsunuz, hem de bu iki kelimenin altında huzurdan çok daha başka şeyler de var. Uzun lafın kısası, başımı ellerimin arasına alıp da düşününce en mutlu ve huzurlu olduğum yerin evim, yuvam olduğunu görüyorum. Muhtemelen hepimiz evimizin en huzurlu yer olduğunu düşünüyordur. Seyahati ne kadar çok seversem seveyim, evimde olmayı da o kadar çok seviyorum. Hatta evimin keyfini süremediğim için üzülüyorum da! Öyle ama. Sabahın köründe kalkıp akşamın bir vakti eve dönüyorum. Hava çoktan kararmış oluyor ve evde hep işte geçirdiğimden daha az vakit geçiriyorum. Umuyorum bir gün evimde daha fazla vakit geçirme şansım olur. (Milli Piyango bu sene 61 milyon lira verecekmiş. Bu sene alacağım şu bileti!)

Yazı yazmak da beni çok rahatlatıyor. Gel gör ki sinirli zamanlarımda yazı yazamıyorum. Deftere döktüklerim aynı şeylerin tekrarından ibaret oluyor. Yazarken saf gibi gözlerim sulanıyor; böylece sinirimi törpülemek yerine cilalamış oluyorum. Bu yazdıklarıma güldüğüm tek zaman geri dönüp de yazdıklarımı tekrar okuduğum zamanlar oluyor. 😀

Bugün kasım ayının son günü ve ben tam bir haftadır diyet yapıyorum. Sabah erkenden yine diyetisyene gittim. Durumumdan memnun kendisi. Ben bir haftada beş kilo vermeyi planlıyordum, olmadı. Bu hafta da diyetisyenin dediklerini uygulayacağım. Ondan sonraki hafta malum sıcak şarap içmeyi planlıyorum. 😀  Bu kararımda ciddiyim. Elimdeki listeye bakarak yemek yediğimde anladım ki aslında aç olmadan ve gereksiz yere yiyorum. An itibariyle yediklerimin miktar olarak az olduğunu biliyorum ama daha önce yediğim birçok şeyde de biraz kantarın topuzunu kaçırmışım. Gelsin kestaneler, gitsin incirler, kayısılar, hurmalar şeklinde olmuyormuş. Hayatımda ilk defa bunu anlamış oldum. Tabii, her konuda olduğu gibi bu konuda da hırslıyım. Diyet yaparken bile kendini kasan kaç kişi vardır buralarda bilmiyorum ama ben kalori değeri olmayan şeyleri içerken bile on kere düşünüyorum. Sanırım her şey ekmeklerin ve üzerine sürülen sıcak tereyağının suçu. İki haftalık diyetin sonundaki kısa seyahat süper gelecek bana. Umarım verdiklerimi kısacık üç günde geri almam ama hayatın da tadını çıkarırım. Mesela yarın öğleden sonra mango yiyeceğim. Kocam Çin'den buraya kadar mango getirmiş. Benim de onu yemem lazım. Diyet meselesini de hallettiğimize göre gelelim en son okuduğum kitaba: Gertrude Stein ve Üç Yaşam.

Kitabı kitapçının rafında görür görmez aldığımı herkes tahmin ediyordur. Paris, Kayıp Jenerasyon, Hemingway'in sık sık evine gittiği Gertrude Stein ve Rue de Flerus'taki ev... Bunların hepsi sevdiğim zamana, sevdiğim yere, Paris'te yaşayan Amerikalı expat yazarlara işaret ediyor. Paris'te yazmaya ve yaşamaya çalışan yazarların da hem sıcak bir ev, hem yemek ve içki, hem de Stein'ın eserleri hakkında yapacağı eleştirileri duymak için bu evin kapısını sık sık çaldığını biliyoruz. Şimdiye kadar Gertrude Stein'ın Türkçeye çevrilmiş herhangi bir eserinin olup olmadığından haberdar değilim; ben denk gelmedim. O yüzden Gertrude Stein'ı okumayı çok istiyordum. Kendisine akıl danışan tüm yazarları ya da sanatçıları sıkı eleştirilerle küstüren bu kadın acaba kendi nasıl yazıyordu? Kendisinin edebi dili nasıldı?

Bir paragraf önce bahsettiğim gibi nihayet Delidolu Yayınları Gertrude Stein'ın Üç Yaşam isimli kitabını yayımladı. Üç yaşam, üç kadın, üç öykü... Okuduğum ilk hikâye Stein'la tanışmam için bir vesile oldu. Yinelenen cümleler, tekrar tekrar okuyucuya anımsatılan kişilik özellikleri, günlük hava durumunun aynı cümle içinde sıklıkla kullanılmasıyla bence anlatılmak istenen bir şey vardı. Ben anlamamıştım. Yazarın bildiği bir şeydi sanırım. Kafam karıştığından kitabın arkasını çevirdim, ne yazılmış diye şöyle bir baktım, yayınevinin internet sitesindeki kitap tanıtımından da kitabın, "Kültleşmiş bir ilk eser" olduğunu öğrendim. Denildiğine göre Stein, deneysel yazılarıyla Kübizmin resimde gerçekleştirdiğini edebiyatta gerçekleştirmek istemiş. Bu konuda ahkam kesemeyeceğim çünkü anlamam. Sadece hislerimi size aktarabilirim. İlk öyküde biraz şaşırmış olsam da ikincisini okumaya devam ettim. Aman Allahım! Hayatımda hiç bir öyküyü okurken bu kadar sıkıldığımı, içimden çığlıklar attığımı hatırlamıyorum. Anlam veremediğim diyaloglar sayfalar boyunca devam etti. Sanki ağzımda yutamadığım bir lokma vardı da durmadan aynı şeyi çiğneyip öğütmeye çalışıyordum. Ömrümde edebiyat alanında maruz kaldığım en büyük işkencelerden biriydi dile gelen ikinci yaşam. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyor: Yazar karşısındaki okuyucunun aptal olduğunu ve yazılanı bir kere de anlayamayacağını mı düşünüyor? Karakterler kendilerini ve konuşmalarını her bir okuyucuya tek tek ezberletmek istermiş gibi soruyordu: Beni tanıdınız değil mi? Ben bilmem kim ve sarı benizli bir zenciyim.

Üçüncü öykü neyse ki biraz daha hafif bir tonda yazılmıştı. Sıkılmış mıydı acaba Stein? Bilmiyorum. "Acaba?" diye düşündüm. "Stein sırf etrafına topladığı edebiyatçılara kol kanat gerdiği için mi böyle bir övgüye layık görülmüştü?" 

Gelelim çevirmen meselesine. Öykülerin benim tarafımdan sıkıcı bulunması çevirmenin başarısız olduğunun göstergesi değil. Tam tersi! Çevirmen Gökçe Yavaş kesinlikle zor bir işin altından hem de büyük bir başarı ile kalkmış. Metnin İngilizcesinin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. O yüzden çevirmeni tebrik etmek lazım. Pek tabii Delidolu Yayınları'na da öyle ya da böyle Gertrude Stein'ı Türkçe'ye kazandırdığı için kocaman bir alkış. Sonunda Stein okuyup merakımı giderdiğim için çok teşekkürler.

26 Kasım 2017 Pazar

Mutfağın Hatıra Defteri

Çocukluğumun mutfağa dair en tuhaf hatırası babaanneme ait. Babamla babaannemin yanına, köye gittiğimiz ilk yalnız seyahatimizdi. Köyün toprak yolundan yürüye yürüye girip de babaannemin bahçesine yaklaşınca babam yorgunluktan bitap bana dönüp şöyle demişti: "Bak babaannen, Karşıdaki yamaçta!"
"Babaanne, babaanne!" diye sesimin çıkabildiği kadarıyla bağırmıştım. Yuvarlana yuvarlana inmişti babaannem bulunduğu yerden. Onca yorgunluğu üstünde taşıyan, yolda ağlayıp zırlayan ben değilmişim gibi ben koşmaya başlamıştım. Yolun sonunda birbirimize ulaştığımız yerde sarılmıştık.  Babaannem ağlamıştı elbette. Biraz saman, biraz güneş, biraz da rüzgâr konmuştu terinin kokusuna.
O yaz, hatırladığım ilk köy yazımdı. Babaannem, dedem, babam ve ben.
Akşamları tek ineğin peşine düşer, Sarıkız'ı babaannemin sevdiği gibi severdim. Babaannem otu ineğin önüne koyduğu gibi ineği sağmaya başlardı. Minik ellerimle ben de denerdim ama asıldığım memelerden bir türlü süt gelmezdi. Mutfaktaki taş ocağın içine kondurduğu isli bir tencerede kaynardı süt. İçine birkaç kaşık da şeker atardı babaannem. Babaannem usulü süt kaynatmanın böyle olduğunu düşünürdüm hep. Yıllar sonra o sütün benim için kaynatıldığını idrak edebildim. Ama beni asıl büyüleyen tavukların altından alınan sıcacık yumurtaların sırf bu iş için kullanılan demir bir faraşın (evet, evet bildiğiniz yerdeki tozları toplamak için kullandığımız faraştan bahsediyorum) üstüne kırılarak pişirilmesiydi ki bir daha asla o lezzette yumurta yemedim.

Anneannemle ilgili mutfak anılarımsa sadece anlatılanlardan ibaret. Anneannem babaannemden daha uzun yaşamasına rağmen hiçbir zaman yemek yapacak durumda olmadı. Onun yaptığı likörleri, dondurmaları etraftaki komşu teyzeler anlatırdı. Ben de anlatılanları anneannemin damarlı ellerine yakıştırmaya çalışırdım. O benim için hep kahvesinin yanına yaktığı sigarasıyla var olan  bir kadın. Benim çocukluğum onun aklının benim yaşıma döndüğü bir yaşa denk geldiği için çok kurabiye kavgası yapmışlığımız var.  Çocukluktan çıkıp da dile gelen her şey çok güzel.

 

Mutfağın Hatıra Defteri, böyle bir kitap. Sevgili Nurşen Abla'nın kaleminden çıktığını hepimiz biliyoruz değil mi? Bir çocuğun gözünden dile gelmiş, çocuk kalbiyle yaşayan nice hatıra... Yazıların hepsinde hem yoğun bir Ankara havası hem de bu kitapla birlikte sonsuza dek mühürlenmiş bir vefa duygusu var. Nurşen Abla'nın çocukluğu kadar geriye gidemesem de kitabın arkasındaki cümle unuttuğum bir hissi uyandırıyor bende de. Tıpkı ifade edilen gibi benim çocukluğumda da "dar ve sabit gelirli" ama "kimsenin yoksul olmadığı" bir dünya vardı bir zamanlar. Mutfakta hayat bulan hikâyeler, tadına doyulmaz sohbetler, kuzine sobanın üstünde pişen yemekler... Müyesser Teyze'nin ekşi mayalı ekmeğiyle ekmek yapmaya başladığım ilk zamanlardaki ekşi ekmeklere, oradan da babamla annemin birlikte kotardıkları karnıyarık turşusu ve bilumum turşuların kokusuna karıştım. Başka birinin anılarında kendi anılarını bulmak, kavuştuğun anıların büyüsüyle gülümserken kayıpların burnunun direğini sızlatması ne tuhaf.

Yemekler kadar anılar da çok lezzetli Mutfağın Hatıra Defteri'nde. Çok sevdiğim, hayatıma şans eseri girmiş Nurşen Abla'nın kitabı için söyleyeceğim sözcükler, kuracağım cümleler hep eksik kalacak biliyorum; zira insan çok sevdiği birine olan hislerini sözcüklerle anlatamıyor. Yemekle aramdaki ilişkiden olsa gerek, kitabın başındaki bir cümle gülümsetiyor beni: "Mutfak mabedim olmadı, anı defterim oldu."
Sanırım ben de böyleyim. Yapılan yemekten çok yemeğe karışan sohbetleri, telaşları, masada atılan kahkahaları seviyorum. Afiyet olsunlar'la, eline sağlık'lar aile sıcaklığını getiriyor aklıma. Her ne kadar Mutfağın Hatıra Defteri küçük bir kızın çocukluk anılarından oluşuyor olsa da içinde bir sürü de yol hikâyesi var. Dedenin bahçesine, halanın evine, doğum günlerine, sünnetlere uzanan tüm hikâyeler insanın yüzünü güldürüyor. Yüzümde kocaman bir tebessümle kuzenin alnına uçarak konan takunyayı  okuyorum. Kendi kuzenlerim, dede evindeki buluşmalarımız, kavgalarımız ve oyunlarımız geliyor aklıma.

Tıpkı küçük kızın arada bir yolunun düştüğü dedenin bahçesinin bir hayal olması gibi kendi çocukluğumun da hayallerin arasına karışması yitip giden zamanı ve nice sevdiklerimi anımsatsa da bana, çocukluğun ne güzel bir yer olduğunu düşünüyorum.
Bir de ne kadar lezzetli.

Canım Nurşen Ablacım, Leylak Dalım, ne güzel bir kitap yazmışsın. İyi ki yazmışsın. Seni de içindeki küçük kızı da öperim. Bilesin💝

20 Kasım 2017 Pazartesi

Feridun Andaç: Genç Meslektaşıma Mektuplar

    "Sevgili Kalemdaşım; Dün sabah erkence yola düştüm. Yolculuklar hep sevdiğimdir. Bazen ikinci yaşamımın orada sürdüğünü bile düşünürüm. Bir yolculuğun bütün ritüellerini severim, daha ötesine geçerek kendi iç yolculuğumu da katarım buna. Gitme zamanı ile gidilen yerin zamanı bende ayrıdır. Çünkü içine yazma/okuma zamanlarını da taşırım."
Foto: Buradan

Feridun Andaç, Korsan Edebiyat isimli internet sitesinde Genç Meslektaşıma Mektuplar başlığında her hafta yazmaya gönlünü kaptırmış yazı sevdalılarına mektup yazıyor. Bu seri çok hoşuma gidiyor. Her ne kadar kendimi Feridun Hoca'nın meslektaşım diye hitap ettiği kesime ait hissetmesem de bir yakınlık duymuyor da değilim. Her hafta o satırları okumak, tekrarlamak iyi geliyor bana. Sanki sohbetlerimizdeki tüm konuşmalar yazılı bir metin olarak önüme konulmuş gibi bir mutlulukla karşılıyorum yazdıklarını. "Ne şans!" diye düşünüyorum çoğu zaman. "Her şey unutulmamak üzere kaydedildi işte." Okurken kendi hafızamdan beni etkisi altına alan cümlelerin arasına Feridun Hoca'nın samimi kahkahasını, dikkatle dinleyen bakışlarını ekliyorum. Ellerinin arasına da bir bardak çay sıkıştırıyorum. Taze, demini almış, hikâye çağıran tavşan kanı bir çay.

"Ben okumadan yazar olunamayacağına inananlardanım."

Bu akşam evin içinde tenha bir köşe bulduğumdan olsa gerek, bu yazı dizisinin başına gitmek istedim. İlk mektup nereden çıkmıştı? Neden ve kime yazılmıştı? Muhtemelen yazma derdine düşmüş birinin her defasında yazıya ulaşan sohbetinden doğmuştu yazma gerekliliği. Yazının içine girip de biraz ilerleyince Feridun Hoca'nın belki de söylemek isteyip de yıllardır söyleyemediği bir şeyleti dile getirmek isteyebileceği geldi aklıma. Birkaç yıl önce Feridun Hoca'nın Ceres Yayınları'nda verdiği Öykü Atölyesi derslerine katılmıştım. Şişli'nin işlek trafiğine bakan yazı masasının etrafında toplanmış insanlardık ve hepimiz hocanın gözünün ve ağzının içine bakıyorduk. Birkaç öykü denememi okumuşluğum var kendisine. O zaman da şöyle bir düşünce geçmişti aklımdan: Beni dinlerken çok acı çekiyor olmalı!
Yıllarını edebiyata vermiş bir insanda amatörce yazılmış öyküler nasıl bir tat bırakıyordur sizce? Feridun Hocanın dersinden nefis bir öyküyü yazmışım hissiyle ayrılmasam da yazabileceğime dair doğaüstü bir inançla ayrılırdım. Onun her seferinde tekrarladığı gibi iyi bir okurdum bir kere. Adını ağzına aldığı her yazarı tanır ve iç dünyamda bununla gurur duyardım.

"Yazmanın hem başka yazarlardan aşılanarak hem de sürekli yazılarak öğrenebileceğini düşünenlerdenim."


Yazmayı sevip de bu düşüncenin naifliğinde kendini kaybetmeyecek bir yazı sevdalısı olmayacağını düşünemiyorum bile. Ulaşılması gereken bir hedef var. Bir de yenilgilerden ders alıp kaybetmekten, düşmekten korkmuyorsanız ve tekrar tekrar yazacak gücü içinizde buluyorsanız önünüzde nefis bir yol var demektir. Sile sile mutlaka doğrusunu öğreniriz değil mi?

Ben bu akşam Feridun Hoca'nın en son yazdığı yazıyı okurken kendimi bu serinin en başında buldum. Söylemiştim. Şimdi teker teker mektupları elden geçirecek ve kendime yeni bir umut ışığı yakacağım. Ne de olsa yeni bir sene yaklaşıyor ve sık sık ayağım takılıp düşüyor olsam da tekrar ayağa kalkmayı biliyorum. 
Bu yazı dizisini sizde benim gibi sevecek misiniz merak ediyorum. Okuyanlar söylemeyi unutmasın. Olur mu?

17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!


Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 



Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

14 Kasım 2017 Salı

Büyüklere Masallar: Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki en popüler on mezar!

Dünyanın en çok ziyaret edilen mezarlığına hoş geldiniz. Şehrin 20. Bölgesi'deki bu mezarlıktaki ünlü mezarları sadece on maddede listelerken çok zorlandım. Yazmak istediğim öyle çok ünlü konuğu var ki Pere Lachaise'in. 

1- Oscar Wilde: 

Pere Lachaise Mezarlığı'nın tereddütsüz en çok ziyaret edilen mezarı. 1854 yılında Dublin'de doğan yazar 1900 yılında Paris'te, Saint Germain-des-Pres bölgesindeki Hotel d'Alsace'ın 16 numaralı odasında ölür. Otel odası da yazarın ölüm döşeğindeki bedeni de sefil durumdadır. Kıvrak zekasıyla tanınan Wilde gitmeden önce son repliğini söylemiş ve edebiyat severlerin yüzünde şu sözleriyle hafif bir tebessüm bırakmıştır:
''Duvar kağıdım ve ben ölümüne düello yapıyoruz. Birimizden biri gitmek zorunda.''

Wilde gitmiş, duvar kağıdının otel odasından sökülmesi yıllar almıştır. Yazarın ödemediği otel borcu yüzünden otel müdürünün kendisine yazdığı, borcunu ödemesi ile ilgili mektuplar bugün otele giden ve 16 numarada konaklayan konukların odanın duvarlarında göreceği edebi kanıtlardan bazılarıdır. Otelin ismi uzun zaman önce değişmiş ve L'Hotel adını almıştır.

Fotoğraf: Buradan.
Gelelim Pere Lachaise'in en meşhur mezarına...
Oscar Wilde ölünce önce Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömülmüş, daha sonra bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'na taşınmıştır. Üzerinde erkek meleklerin olduğu bir mezar taşının altına gömülmüştür. Mezar taşı her gün gelen yüzlerce seveninin bıraktığı dudak izleri yüzünden öylesine kirlenmiştir ki, İrlanda Hükümeti yazarın mezar taşını önce temizlemiş, sonra da şeffaf bir çerçeve ile koruma altına almıştır. Yazarın bu manzarayı görme şansı olsaydı göğüslerinin kabaracağından adım gibi eminim.



*** (Oscar Wilde'ın kaldığı otelde kalmak isteyenler L'Hotel adını taşıyan otelde rezervasyon yaptırmalı. Bugün Hotel d'Alsace ismini taşıyan otel yazarın son nefesini verdiği otel değil, haberiniz ola!

2- Moliere:

Hem oyun yazarı hem de oyuncu olan Moliere'i zannediyorum tanımayan yoktur. Moliere diyince benim aklıma ilk olarak yazarın Cimri adlı oyunu gelir. Herhalde okul kitaplarımızda adı sıkça bu oyunla anıldığından olsa gerek. Eh, böyle bir insanın ölümünün de elbette değişik bir hikayesi olmalıydı değil mi?


Moliere,  Hastalık Budalası (The Imaginary Invalid) isimli oyununu yazar. Oyunda dikkat çekmek için hasta numarası yapan bir adamın yaptıkları anlatılmaktadır. Moliere'de oyunu yazdığı ve sahneye konduğu zamanlarda tüberkülozdur. Yine de oyunda rol almaktan alı koyamaz kendini. Oyun esnasında rol icabı öksürmeye başlar. Seyirciler gülmeye başlar. Moliere öksürüğünü arttırdıkça seyirciler daha da fazla gülmektedir. İşin kötü yanı, Moliere rol icabı başladığı öksürüğünü durduramamaktadır. Zorla oyunu bitirir ama ciğerlerinde kanama başlar. Evine ulaştıktan yarım saat sonra da bu kanama yüzünden ölür. 

3-La Fontaine:

Başkaları için en popüler mezar mıdır bilemem ama La Fontaine benim listemin üçüncü sırasını hakkıyla alan Pere Lachaise Mezarlığı'nın konuklarından biridir. Kendisi, aynı zamanda Moliere'in ebedi komşusudur. (Bir önceki fotoğrafta Moliere ve La Fontaine'in mezarlarını yan yana görebilirsiniz.)

4-Chopin:


Yaşarken kazandığı ününü öldükten sonra da devam ettiren ünlülerden biri: Chopin. Babası Fransız, annesi Polonyalı olan Chopin, Varşova'da doğmuş ama hayatının büyük kısmını Paris'te geçirmiş. Bestecinin en büyük aşkı 1837-1847 yılları arasında George Sand ile yaşadığı aşk. Kıyafetleri, toplum içindeki davranışları, sansasyonel ilişkileri ile bohem bir hayat yaşayan Sand, herşeye rağmen Chopin'in ilham kaynağı. Ayrılıklarının üstünden iki yıl geçmeden Chopin tüberkülozdan ölmüştür. Öldüğünde beş parasızdı ve cenaze masrafları arkadaşları tarafından karşılandı. Parası olmada da itibarı vardı. Cenazesi Victor Hugo gibi yazarların da katıldığı üç bin kişilik bir kalabalıkla kaldırıldı. Bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'nda olsa da, vücudundan çıkarılan kalbi Varşova'da bir kilisede gömülüdür.

5- Jim Morrison:

Jim Morrison'un mezarını başında bekleyen bir kalabalık olmadan yakalamak mümkün değil.
Doors grubunun solisti çok genç yaşta Paris'te ölen ünlülerden. Müzik dünyasında kısa bir zaman eserler vermiş olmasına rağmen dehası tartışma kabul etmiyor. Mezarı bugün hala ellerinde haritalarla dünyanın bir ucundan kalkıp gelmiş insanların ilk uğrak yerlerinden biri. Mezarlığın geneline bakıldığı zaman ünlü şarkıcının mezarı diğer mezarların arasına sıkışmış gibi duruyor. Basit bir mezar taşı başucunda duruyor.  Ziyaretçilerin birçoğu ellerinde içkileriyle gelip mezarın başında Jim Morrison şerefine kafe çekiyorlar. Bu sebepten mezar koruma çemberi içine alınmış.

6-Abelard and Heloise:


Ortaçağ'da yaşanan bilinen en büyük aşklardan.  Abelard zamanının en büyük filozoflarından, Heloise ise zengin ve asil kadınlardan biri. Abelard, Heloise'in öğrencisi oluyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu aşkın sonucunda bir çocukları oluyor ve gizlice evleniyorlar. Ne yazık ki Heloise'in hain amcası bu aşktan haberdar oluyor ve Heloise'i bir manastıra kapattırıyor. Abelard'da amcanın hışmından kendini koruyamıyor ve hadım ediliyor.  Hayatlarının geri kalanı boyunca bu iki aşık her engele rağmen birbirlerine mektup yollamaktan hiç vazgeçmiyorlar. 1817 yılında iki aşığın kemikleri aynı mezar taşının altına gömülüyor. 
Günümüzde ne mi oluyor? Aşıklar bu mezara gelip, aşk mektuplarını Abelard ve Heloise'e bırakıyorlar.

7- Colette:


Benim korkusuz kadınlarımdan biri. Ah, Colette'i sadece kendime mal etmemeliyim, değil mi? Yine de bu muhteşem kadının sıra dışı annesini de anmadan geçmemek lazım. Kızına kadın olmanın bilincini anlatan ilk kişi o çünkü. Kocası öldükten sonra da yas kıyafetlerine bürünmeyi reddediyor. Colette, evlendikten sonra Paris'a taşınıyor. Ünlü bir yazar olan ve Willy takma adıyla yazan kocası Colette'in okul günleri ile ilgili anlattığı hikayelerden çok etkileniyor ve bunları yazmasını söylüyor. Böyle birkaç hikayeyi kaleme alıyor Colette, kocası da düzeltmeleri yapıp kendi takma adıyla editörlere yolluyor. Bilin bakalım ne oluyor? Yazdıkları çok beğeniliyor ama Colette yazmaktan keyif almıyor. Kocası da Colette'i yeni bir öyküyü yazıp bitirene kadar bir odaya kilitliyor. On üç yıllık bu zoraki yazarlık döneminden sonra Colette kocasından boşanıyor ve kendi adını kullanarak yazmaya başlıyor. Her şeye rağmen, Colette'in böyle güzel yazmayı eşinden öğrendiği söyleniyor. Az buz bir çıraklık dönemi değil tabii kocasının evindeki zoraki yazarlık günleri.
Bu arada Colette, Fransa'da devlet töreniyle defnedilen ilk kadın.

8- Victor Noir:


Fransızların ne çok çapkınlık ve aşk hikayesi var, değil mi? Aşka saygı duyuyorlar, çapkınlıkla da dalga geçmeyi biliyorlar. Gün geçmiyor ki gündemin orta yerine oturacak bir aşk ya da çapkınlık hikayesi vuku bulmasın. Victor Noir'da Napolyon zamanında gazetecilik yapan yakışıklı Fransız gençlerinden biri ve Napolyon'un akrabalarından birinin karısıyla ilişki yaşıyor. Ansızın eve gelen koca Noir'ı ve karısını yakalıyor. Cebinden silahını çıkarıyor ve çapkın gazeteciyi yatakta olduğu yere mıhlıyor. Pere Lachaise'in en çok ziyaretçisi olan mezarlarından biri de bu gazetecinin mezarı çünkü mezarının üstündeki yatay pozisyondaki heykeli, Noir'in öldüğü anı tasvir ediyor. Ereksiyon halindeki Noir'in pantolonunun düğmesi hafifçe aralık ve göğsünde bir kurşun izi var. Bir rivayete göre bu mezara gelip çiçek bırakan ve pirinç heykelin dokunulmaktan parlayan yerlerini elleyen kadınların kısmeti açılıyormuş. Denemesi serbest. 

9-Honore de Balzac:

Foto: Buradan
Victor Hugo, ölmekte olan Balzac'ın elini ellerinin arasına alır. Balzac, göğsünden taşan hırıltılarla yatağında yatmaktadır. Tüm vücudu ter içindedir. Arkadaşının yanında olduğunu fark etmez bile. Derin bir iç çeken Hugo şöyle der: ''Avrupa büyük bir dehayı kaybediyor.''
Pere Lachaise'in edebi mezarlarından biri de Balzac'ın mezarı. Paris'i çok sevme sebeplerimden biri bu işte! Bahsettiğim mezarlık gezmek değil elbette; sokaklarında, parklarında, duvarlara çakılmış tarih belirten levhalarında, kafelerinde hep kitaplarından tanıdığımız yazarlara, hala şarkılarını dinlediğimiz şarkıcılara ve köklü bir geçmişe tanıklık etmek. Tarihin sayfalarında kalmış insanlara duyulan saygı ve vefa hissi. Bu duygu bana çok iyi geliyor. Balzac'ın edebi uykusundaki bu mezarlık da bana aynı hissi yaşatıyor.



10-Felix Faure: 

Foto: Buradan

1895-1899 yılların arasında Fransa'nın cumhurbaşkanlığı yapmış olan devlet adamı. Kısa cumhurbaşkanlığı sırasında ülkeyi daha iyi yönetmek yerine, her şeyi birbirine karıştırmış. Görevi sırasında İngiltere ile Fransa arasında diplomatik krizler ortaya çıkmış; bu esnada işleri yoluna koyduğu, ilişkilerin yumuşatıldığı tek ülke de Rusya olmuş. Yaptıkları sadece bunlarla da sınırlı kalmamış. Dreyfuss Olayı'nın yankıları sürmeye devam etmiş. Fransız ordusunda görevli Alfred Dreyfuss adında bir yüzbaşı suçu ispatlanmadığı halde casuslukla suçlanmış ve Fransa'da yargılandığı davada suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş. 
Bu olayların bana en ilginç gelen kısmı uzun yıllar önce olmuş olayların bile Fransa'da simge haline gelip, hâlâ ders çıkarılıyor olması. Bizim ülkemizde neler oluyor ama tıpkı bir akşam önce yediğimiz yemek gibi sabah oldu mu herşeyi unutuyor ve tekrar hayatımıza devam ediyoruz. 

Peki, şimdi en bomba olayı söylüyorum. Sevgili cumhurbaşkanı söylentilere göre 1899 yılında ofisinde sevgilisi ile aşk peşinde koştururken heyecana daha fazla dayanamıyor ve Pere Lachaise'deki yerini alıyor. Pere Lachaise Mezarlığı'nın en popüler mezarları arasına kimilerine göre alınmasa da, diğer tarafa mutlu gidenler listesine ilk sıradan girebilir kendisi. :)

13 Kasım 2017 Pazartesi

Liste 44- Ruhunuzu ısıtan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 44- Ruhunuzu ısıtan kelimelerin listesini yapın.

Anne 😀
Arada sırada, "Off çocuğum ne var? Beş dakika da anne demeden dur!" desem de içimi sımsıcak yapan en baş kelimelerden biri anne. Allah, bu kelimeyi duymanın eksikliğini vermesin diyorum her zaman. Oğlumun sesinin tonu bile bambaşka geliyor anne derken. Gerçi şu günlerde o bayıldığım ses bir hayli kalın çıksa da, Kuzey olmadı mı evimizin tadı tuzu eksik. Bu arada, "teyze"yi de seviyorum. Bu da bambaşka bir keyif. Allahım, yaş almanın (farkındaysanız yaşlanma kelimesini kullanmadım) güzel yanları var aslında. Ve bu yumurcakların sarılması yok mu, hayatta hiçbir şeye değişilmez. 

Annesinin kuzusu...

Kitapçı 📚
Tartışmasız! Seviyorum kitapçı gezmeyi. Üstümdeki tüm stresi alıyor kitapçıların içinde gezinmek, bakınmak, okuyamayacağımı bile bile bunca kitap almak. Herkesin kötü bir alışkanlığı var. Benimki de evin her köşesine kitap yığmak. Selçuk'a kızdığım zamanlarda en çok kitapçıya gidip gönlümü almak için seveceğim bir kitabı araması ve bulması hoşuma gidiyor. Benim için birinin kitap alması çok heyecan verici ve çok romantik geliyor. Belki ilerde küçük bir kitapçım olur, ne dersiniz? Hem gelene gidene de çay ikram ederim. Hayali bile güzel yahu 😀




Paris 💖
Adını duyunca ruhum kanatlanıyor, içimde kelebekler uçuşuyor, derinden bir ahhh! çekiyorum. Paris, benim her şeyim. Sokakları, kafelerin önündeki terasları, edebiyatçıları, parkları, müzeleri, mezarlıkları, hatta çekilmez Fransızlarıyla ait olduğum yer, evim... Çok iddialı konuştum yine. Şu Kuzey'i bir ikna etsem bi' Fransız üniversitesinde okumaya, peşinden ver elini Fransa. O zaman kafelerinde oturup bir türlü yazamadığım kitabı yazacağım sonunda. Size durmadan Paris'ten bildireceğim. Seyahate Paris'e geleceklere havanın durumunu, nasıl giyinmeleri gerektiğini falan haber vereceğim. O derece yani. Hadi, hep beraber evrene bir mesaj yayalım da, ben bavulu hazırlamaya başlayayım.

Paris, hayallerimin şehri!

Seyahat 💃
Eee, seyahat dedin mi bizim evde akan sular durur. Bavulu dolaptan kaptığım gibi hemen yola düşerim. Bana böyle şeylerle gelin diyorum hep: "Hadi tatile gidelim, birkaç gün bir yerlere kaçalım mı, sen çok yoruldun hadi gidelim." Bazen blogu açmamın tek sebebinin sadece bir kişiye mi ulaşmak olduğunu soruyorum kendime. Okuyorsun değil mi yazdıklarımı? Efendim! Duyamadım. :)




Romantik komedi  🎥
Vallahi romantik komedi tam olarak ne demektir bilmiyorum ama seyretmeyi çok seviyorum. Hadi bir film seyredelim dendi mi evde, romantik komedi olsun istiyorum. En sonunda da bir öpüşme sahnesi olsun lütfen. Öpüşmekten güzel şey var mı yahu? İnsanlar sevsin birbirini, sarılsın, konuşsun, dost olsun. Bizimkiler bu romantik komedilerin sonunda benim yüzüme bakmak yerine filme baksalar daha mutlu olacağım; zira filmin en keyif aldığım yerinin tadını kaçırıyorlar. Sırf bu yüzden Meg Ryan, Julia Roberts, Tom HanksKate Hudson'ı falan arkadaşım zannediyorum. Ah, olsa da şöyle güzel bir romantik komedi, seyretsek ağız tadıyla. Ne olur sanki?

9 Kasım 2017 Perşembe

Dikkat dikkat, yardıma ihtiyacım var!

Dün blogumun yorum yazma şeysinde sorunlar çıkınca anladım ki yorumsuz bir blog çok fena. Öncelikle yorum yazanlara geri cevap yazamadım ve kimse de bana yorum yazmayınca kendimi terk edilmiş hissettim. Akşam bu üzüntüyle benimkine biraz dert yandım. Adamcağız hastalıktan bitap düşmüş bir halde dinledi beni. Sonra da "Eee, zaten bir sürü şeyi beğenmiyorsun, o zaman blogunu istediğin gibi yapacak birini bul!" 

Var mı blogumu istediğim gibi yapacak birisi? Tanıyan, gören, duyan? Eh, bir de büyük harflerle yazayım. BLOGUMU DÜZENLEYECEK BİR WEB TASARIMCISINA İHTİYACIM VAR.!

Elbette internetten araştırma yapacağım. O kadar işimin arasında kendi kendime bir de bu eksikti diyorum ama şu var ki burası benim kendimi en iyi hissettiğim yer. O zaman neden "bu denli iyi hissettiğim bir yere" özen göstermeyeyim? Burada öncelikle kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Öyle tuhaf bir dönemden geçiyorum ki her şeyi yenilemeye çalışıyorum. İş yerinde büyük boyutlu bir tadilata giriyoruz. Kendimde de tadilata girdiğimi söylemiştim. (Üç gündür yaptığım spordan bahsediyorum.) Şu spor işini sahiden kotarmam lazım ama. Aralığın ilk hafta sonuna kadar kendime söz verdim. Düzenli gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağıma. Sonrasına bakacağım tabii ki. Ama ilk hedef bir ay sonrası. Bu arada iş yerindeki tadilatta tamamlanmış olur ve umuyorum ki yeni yıla daha ferah bir mekanda, içimde daha çok yazma azmiyle dolu olarak girerim. 

Sevgili Leylak Dalı'mın kitabı nihayet paketlenmiş. D&R sağ olsun, haber verdi. Kitabı temin etmeleri on beş günü geçti, paketti kargoydu derken üç haftayı buldular. Yarın kitabımın elime ulaşmasını ve oturup okumayı dört gözle bekliyorum. Dünyada güzel şeylerde oluyor. Bugün Ahmet Hakan güzel bir cümle yazmış, çok hoşuma gitti: "Aslında," demiş. "Türkiye eğlenceli bir ülke, sadece vatandaşı olmasak!"
Dışarıdan bakınca bunca şeyin olup bittiği bir ülke eğlenceli gözükebilir, değil mi? Doların, euronun her gün akrobatik hareketler yaptığı, sınavların bir gün kaldırılıp ertesi gün konduğu, emlakçıların Anadolu Lisesi yakınlarında diye reklam yaparak ev kiralamaya başladı, arz talep dengesinin ışık hızıyla değiştiği, dansözlüğün nerdeyse herkesin uzmanlık dalı haline geldiği bir ülke düşünün. Basit şeylerden bahsettim biliyorum, daha derine dalmayı ruhum kaldırmıyor. Yine de "Bunun üzerinde daha da şaşırmam." dediğim bir günün ertesinde, bir gün öncesinden daha atraksiyonlu bir güne merhaba demek de her ülke vatandaşına nasip olmaz. Düşüncenize İsveç ya da Norveç'te yaşayanlar ne kadar çok sıkılıyordur.

Okumaya niyetlendip de bir türlü okuyamadığım kitap 😀
Kaç gündür burada "okuyamaya başlıyorum, aslında başladım, hatta nerdeyse beş sayfa okudum," diye anons edip durduğum kitaba hâlâ dalamadım. Onun yerinde uykuya dalıyorum. Vücudum alışık olmadığı spor aktivitesinden çok yoruluyor, bir de sabahın altısında kalkmak var ki beni mahvediyor. Çocuklar nasıl dayanıyor bu tempoya bilmiyorum. Neyse dün akşam uyku bastırınca elim daha tanıdık bir kitaba gitti. Eski bir dosta, Karl Ove'ye. Acaba ismi nasıl okunuyor? Kavgam serisinden bahsetmiştim. Benim elime aldığım serinin III. kitabı: Çocukluk Adası. Birkaç sayfa okudum, sonra uykunun güzel kollarına bıraktım kendimi. Bazen bilmediğim yerlere yelken açmaktansa, bildiğim satırların arasında gezinmek daha kolay geliyor. Biraz da temkinli. Yaşar Kemal'in cümlelerini insanın her gördüğü yerde tanıması gibi bir şey bu. Başka şehirlerdeki bildik kitapçı kokusu ya da bir bardak kahvenin iki insan arasındaki tüm uçurumları kapatması gibi. Nurşen Abla'nın kitabını okurken onun sesini duyacağımı biliyorum. Kahkahası eminim kitabın birçok satırında karşıma çıkacak. Bu hafta sonu tanıdık bir limanda demirlemiş olacağım.


Önüme bir de keyifle izleyeceğim bir film çıkarsa hafta sonu tadından yenmez diyorum.

Merak edenler için Yarıyıl Okuma Günlüğümde bu Karl Ove'den bahsetmişim yine.😀  Buraya tıklarsanız hayranlığıma bir kez daha tanık olmuş olursunuz.

Bir de burası var ki burada hem iç sıkıntılarım hem de Karl Ove var yine. 😀


8 Kasım 2017 Çarşamba

Nasıl fit olunur?

Bu sabah erkenden spora gittim. İş yerimin yakınlarında muhteşem bir spor salonu keşfettim. "Önce vücut ölçümünüzü yapacağız, sonra program yazacağız." denilince şu meşhur tartının üstüne çıktım. Şimdiye kadarki en fazla kilomdayım. Zaten biliyordum. Merak edenler için 56 kiloyum. Bu kilodan on kilo fazlayla çocuk doğurmuş, doğurduktan birkaç ay sonra 52 kiloya düşmüştüm. Şimdi ne olur bilmiyorum. Bildiğimin dışında bir sonuçla karşılaşmadım. Yine kas eksik, yağ fazla ve su içmem lazım. Devamlı salata yiyorum ya da sebze. Roka yiyerek kas yapılmıyor tabii ki. Bir şekilde protein almayı öğrenmem gerekiyor.

Günün Hayali: İsmi Jane Austen olan bir nehir teknesiyle yolculuğa çıkmak 😍

Dün iş arasında da bir saatliğine kaçmış yoga dersine girmiştim. İlk siftah :=) Planklarla, kola yüklenmelerle acı dolu bir dersti. Su gibi terledim, buraya nerden düştüm diye düşünürken yakaladım kendimi. Mis gibi bir kafayla çıkarım ben yogadan diye düşünürken kollarımda derman kalmamış bir halde döndüm işe. Bu sabah da ölçümün peşine yarım saat koşu bandında yürüyüp, gülerek pilates dersine davet eden hocaların gazına gelince spor salonundan tükenmiş olarak ayrıldım. Duşta kafamı şampuanlamak için kollarımı kaldıramadım. Nasıl olacak benim bu sportmenlik işi anlayabilmiş değilim. İlk günden vazgeçmekten utanmasam, yağlarımla mutlu mutlu yaşamaya razıyım. Şansımı denesem parayı verirler mi acaba? 😀
Akşam müthiş Tiger Balm'ı ağrıyan tüm kaslarıma sürüp, sabaha kadar bir mucize olmasını bekleyeceğim. Bu arada vücudumdaki en zayif yerler kollarımmış. Eee, yazı yazan ellerden ne beklenir? (Tüm ömrümü bu cümleyi yazabilmek için bekleyerek geçirmişim gibi hissettim bir an.)

Şimdi özlemle Kuzey'in veli toplantısını atlatıp eve gideceğim anı bekliyorum. Kuzey'e öğretmenlerinin onun hakkında söylediklerini biraz abartarak anlattıktan sonra kitabıma gömülmek istiyorum. Cuma günkü yazı atölyem için yazmam gereken bir ödevim var ama bir şeyin üzerinde uzun uzadıya düşünerek yazmak zor geliyor bugünlerde. Nihayetinde bir öykü yazmam lazım. Bunun için çaba lazım. Yazmak, üstünü karalamak, tekrar yazmak, silmek, eklemek ve birçok kez okuyarak gözden geçirmek. Eve gidince genellikle pestil gibi oluyorum. Koltuğa çöreklenip, arada güçlükle kolumu hareket ettirerek çayımı yudumluyorum. Sonunda dün gece elime "Never Any End to Paris" kitabını aldım. Siz de Paris'in asla sonu olmayacağına, yaşananların ya da yaşanacakların bir noktada son bulmayacağına inananlardan mısınız? Aslında bizler tükensek de şehir yaşamaya devam ediyor, hep de edecek. Kitabı elime aldım almasına ama sanırım beş sayfadan fazla okuyamadım. Kuzey diğer koltuktan devamlı dikkatimi ona yöneltmeme sebep olacak bir şeyler yaptı. Kızmaya yakın olduğum anlarda da, "Seni yoruyorum değil mi? Özür dilerim." gibi cümlelerle üstümde baskı kurdu. Dört bardak çay içmeme rağmen kitapta bir ilerleme kaydedemedim. Oysa yapışkanlı notlarım, kalemim ve bilumum kırtasiye malzememle bu okuma için hazırdım. Şansımı bugün tekrar deneyeceğim.

Buraya içimi dökmek, en yakın arkadaşımla konuşmak gibi. Aklıma gelenleri anlatıp duruyorum. Kendi hedeflerimi belirliyorum, yaptıklarımla yapmadıklarıma tanıklık ediyorum. Bir yazıyı bitirip de "yayınla" tuşuna basınca sanki çok büyük bir işi başarmışım gibi bir his sarıyor içimi. Ve o his bana çok iyi geliyor. Şimdiki evimizden önceki evimizde masanın önüne oturmuş ve odaya dolan nefis güneş ışığı eşliğinde ilk blog yazımı yazımıştım. O an hâlâ aklımda. Sanırım "merhaba" demiştim sadece. O günden sonra buradaki varlığım da yazılarım da değişti. Blog yazmanın beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin edemezdim. İçimi böyle sevinçle dolduracağını, yazmak için heyecanlanacağımı, burada anlatmak için etrafıma daha başka bir gözle bakacağımı... Dediğim gibi yazmak için her zaman fırsat bulamasam da, bazen de masa başına oturduğumda aradığım kelimeler dudağımın ucuna gelmese de, her vakit anlatmayı umduğum, istediğim şeyler var. Ya bir kitap, ya gittiğim bir yer, ya bir iç sıkıntısı, ya da ucundan bir mutluluk parıltısı.

Bu yazıyı dün yazdım aslında. Üstünden Kuzey'in veli toplantısı ve gecenin çok erken bir saatinde uyumamla sona eren bir gece geçti. Sabah uykumu almış ve kaslarım daha hafif ağrıyarak uyandım. Ve sporla başlayacak yeni bir gün için hemen evden ayrıldım. 😀



6 Kasım 2017 Pazartesi

En güzel Christmas pazarları nerede?

Akşam internette gezinirken soğuk bir köşeye, soğuk bir zamana üç uçak bileti aldım. Pek düşünmeden. İç ses bazen çok düşünmememi söylüyor. Bu aralar böyle anlık kararların etkisindeyim. Geçen gün iş yerime yakın bir spor salonuna uğradım. Bir spor salonuyla ilk bakışta aşktı galiba bu seferki. Etrafımdaki herkes biliyor ki pek spor insanı değilim. Pilatesin dışında pek bir şey yaptığımı, hele ki istekle yaptığımı gören çıkmamıştır. Ben bile kendimi coşkuyla spor yapan ruh halimle  hiç görmedim. Genellikle dağda bayırda yürürken içimde ışıldayan bir şey oluyor. Pır pır. O halle karşılaşmam için de sabah erkenden kalkmam ve kendimi kapıdan dışarı atmam gerekiyor. Bu bahsettiğim spor salonundan etkilenince, "Yaparım ben dedim!" Esas amacım iş saatlerinde bir saat kaçıp kendimi buraya atabilmek. Haftada iki gün yoga var mesela. Bir dolu ders daha ama benim aklım öğle saatlerindeki yogada. Hep birlikte parayı çöpe mi attım yoksa doğru bir şey mi yaptım göreceğiz.

Fotoğraf Bern'den😀 Tüm fotoğraflarımı kaybetmiş olduğuma göre fotoğrafı Server çekmiş olmalı. Üstünde birazcık efekt var 😀  
Olmazsa bir kere daha spor salonlarında yapamadığımı tasdiklemiş olacağız. Bu sefer hep birlikte.
İşte, kendim için yapmaya niyet ettiğim şeylerden ilki için yukarıda bir adım attığımı görüyoruz. Geçen postta da anlattığım üzere iştahım da tavan yapmış vaziyette. Kendimi kontrol etmeye çalışsam da devamlı ağzıma bir şey atarken yakalıyorum kendimi. Mesele sadece kilo değil; sadece amaçsızca yapılan şeylerden hiç haz etmemem. Aç olmadan yemek yemek de bunlardan biri. Canım tatlı isterse yerim ama aç olmadan, tatlı yemeye ihtiyaç duymadan yemek niye? Bu durumu bir son vermek istedim. Hazır Çinden yeşil çaylarım da gelmişken artık kendime çeki düzen verebilirim. (Adamcağızın geçen sefer getirdiği çaylar sanki bitmiş gibi konuşuyor yazar burada)

Sevgili arkadaşlar, yol isteği içimde tavan yapmış vaziyette. Sanki yıllardır bir yere gitmemişim gibi bir uçağa atlayıp yola düşmek istiyorum. Mutlu insanlar görmek istiyorum etrafımda. Halloween'i kaçırmış olabilirim. Aradığım süs kabaklarına buradaki pazarlarda rastlamış olsaydım evi bir kabak cennetine çevirebilir, değişik yapı ve formattaki kabakların vesikalık fotoğraflarını çekebilirdim. Ne yazık ki hiç mi hiç kabak yoktu ortalıkta. Geçen haftaki organik pazar seferinden sırf bu yüzden bal kabağı alarak döndüm. Ondan da bol şekerli kabak tatlısı yaptığımız için, niyetimle yaptıklarım hiç örtüşmedi. Kendimi şaşkınlıkla izlemek de ayrı bir mutluluk kaynağı benim için. Kendimi kahvemin yanında kocaman bir elmalı pie'yı didiklerken buluyorum. Vücudum, ruhum kendini kışa hazırlıyor. Oysa her kışın sununda bir yaz var. Haksız mıyım? Halloween'den yola çıktım biliyorum, derdim konuyu Noel Pazarlarına getirmek. Evet, Christmas Pazarları'na gitmek, ışıltıları içindeki meydanlarda dolaşmak, donmak ve sıcak şarap içmek istiyorum. Eğer gidersem eldivenli ellerimin arasından dumanı tüten şarapların/kahvelerin fotoğrafını paylaşacağım. Şehir meydanlarına kurulmuş kocaman çam ağaçlarının altında eminim kendime şöyle diyeceğim. "Ohh, iyi ki gelmişiz buraya." Belki birkaç hediyelik de alırım. Ne bileyim? Hayal kuruyorum işte. Isınıyorum hayallere daldıkça.


5 Kasım 2017 Pazar

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.


An itibariyle size son okuduğum kitapları yazmak isterdim. Aklımdan ve yüreğimden geçen buydu. Muhtemelen yazacaklarımdan bir çoğu da bu doğrultuda olacak. Tıpkı gezilerim gibi. Biraz şehir, biraz film; biraz kent, biraz kente damgasını vurmuş yazarlar; biraz seyahat, çokça hislerim, yediklerim, düşündüklerim ve yazdıklarım. Hayatımın özeti hep okuduklarıma, yazdıklarıma ve duygularıma bağlanıyor. (Bu aralar önüne geçemediğim bir iştahım da var açıkçası ve bu duruma hemen bir çeki düzen vermem gerekiyor. 😀  )

Okuduğum andan beri size anlatmak istediğim bir kitap var: İflah Olmaz Optimistler Kulübü. Kaç kez kitabı anlatmaya niyet ettim, kaç kez bilgisayarın başına bu kitabı yazmak için oturdum anlatamam. Olmadı. Olmamasının özel bir sebebi yok. En fazla yüzlerce sayfa boyunca birlikte Paris sokaklarında dolaştığım Michel'den ayrılmaya hazır olmamış olabilirim. Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken kitabında tanıştığım Momo'ya karşı hislerim gibi Michel'e hissettiklerim de. İkisiyle de sanki çok derinden bir bağ kurduk. Şimdi kitabın son sayfasını çoktan çevirmiş olsam da Michel'le konuşmaya hâlâ devam ediyormuşuz gibi hissediyorum. Sartre'ın cenaze töreni ve Paris sokaklarını dolduran bir kalabalıkla başlayan bir kitaba ilgisiz kalamazdım zaten. Şimdilik bu kitapla ilgili yazacaklarım bu birkaç cümleyle sınırlı olsa da benim için uygun an gelince çok sevdiğim bu kitaptan bahsedeceğimi biliyorum. Bu yazdıklarım, unutmamak adına buraya attığım bir çentik olsun şimdilik.


Keyifle okuduğum bir diğer kitap da Marcel Proust'un hayatının anlatıldığı Monsieur Proust oldu. Hayatının son sekiz yılını birlikte geçirdiği sadık hizmetkârı Celeste Albaret'ın anlattıklarından yola çıkarak Georges Belmont'un kaleme aldığı kitap Marcel Proust'u tanımama yardım etti. İçimden bir ses artık Marcel Proust kitaplarından korkmamamı söylüyor. Başarabilir, Marcel Proust okuma işinin altından kalkabilirmişim gibi. (Mesela hâlâ Sartre okumaya cesaret edemiyorum.) Tam da laf buraya gelmişken Paris'te Marais'de bulunan Musee Carnavalet'ten bahsetmem şart size. Çünkü buraya giderseniz Proust'un hastalıkla boğuştuğu tüm yıllar boyunca yattığı ve kitaplarını yazdığı yatağını görebilirsiniz. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Proust'un Paltosu kitabını okuduktan hemen sonra bu müzeye gitmiş, bu sefer başka gözlerle gezmiştim. Sanırım Carnavalet Müzesi'ne gitmem yine şart oldu. Biliyorum, konuştukça konuşuyor, anlattıkça anlatmak istiyorum ama konumuz sevdiğimiz ikramlar. Öyle değil mi?


Eh, peki madem yine konuyu dileğim yere getirdim, kitaplardan, sevdiğim yazarlardan ve ruhumu okşayan bir kentten bahsettim, o zaman ilk ikramı da kendime yapabilirim. Kitap mı okuyorum, kendimle mi birlikteyim, kendimle konuşmak için zamanım mı var? Çay ikram ediyorum kendime; hem de bir demlik. Çay bardaklarında. Uzun uzun rengine bakıyorum çayın ve her seferinde iyi demlenmiş bir çay için şükrediyorum. Misafirlerim için de tekrar tekrar ikram ettiğim şey çay. Ardından kahve. Kendime çoğunlukla filtre kahve, isteyene köpüklü Türk kahvesi. (Türk kahvesi demekten de hoşlanıyorum.) 

Eli açık bir eviz biz. Evet, evimizi ev yapan tek unsurun biz olduğunu biliyorum ve belki de o yüzden aynı böyle tanımlıyorum evimizi. Yemeğe gelmekten çekinmeyen, açız demekten utanmayan, daha yoldayken çayı koy diye telefon açan arkadaşlarımız var. Hele geçenlerde bu dostlarımızdan bir tanesi telefon açıp, "Görüşemedik ne zamandır ve biz kendimizi siz olmadan sallantıda hissediyoruz." dedi. Önce anlamadım dediğini, güldüm, gelin dedim ama sonra usul usul içime işledi bu cümle. Böyle dostlar bulmak kolay değil.

Eh, kapımızı çalan yıllanmış dostlarımıza sohbetimizin dışında evde ne varsa onu ikram ederiz: Hiçbir şeyimiz yoksa kahvaltı. Öyle!
Selçuk en çok annesinin yaptıklarını ikram etmekten hoşlanır.😀  Annemin tarhanası, annemin dolması, annemin turşusu, annemin şusu busu diye ne varsa döker ortalığa. Kabul etmem gerekir ki kayınvalidem de çok güzel yapar her yaptığını. Bir de yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bizim evde kayınvalidem varsa yemekte daha çok misafir var demektir. Tencerelerle dolma pişer ocakta. VE o dolma istisnasız eve kim gelirse onu doyurur. 

Şimdilerde ben en çok kahvaltıya çağırıyorum eşi dostu. Biliyorsunuz ekmek yapıyorum. Gelene, geçene, sevdiklerime, evdekilere, herkese bol bol ekmek yediriyorum. Yanında kayınvalidemin taşımaktan bıkmadığı tereyağı ile. 
Ekmeğin tarifini de kayınvalideme vermiyorum. Benim de elimde böbürleneceğim bir şey olsun değil mi? 😀


31 Ekim 2017 Salı

Ah Ekim, güzel Ekim...

Size bir sır vereyim mi? 
Akşam olmuş ve herkes bir köşeye çekilmişse, üstüne üstlük bir de etrafta beni mest eden bir sessizlik varsa, hemen köşeme çekilip blogumdaki eski yazılarımı okumaya dalıyorum. Allahım, nasıl bir keyif! Sanırım tam anlamıyla yazdığım yazılardan aldığım keyfi size anlatmam mümkün değil. Aradan zaman geçip de yazdığım yazılara uzaktan bakınca sanki o yazıları ben yazmamışım gibi bir his sarıyor içimi ve mutlu oluyorum. Çünkü bir yabancı yazmış hissini taşıyan yazılarımı beğeniyorum. 
Evet! Yazdığım yazıları beğeniyorum ama yazdıktan çok sonra. 
Olsun, yine de bu duygu beni gecenin bir vakti alıp bulutların üstüne taşıyor. 
Bu gece de öyle yaptım. Kuzey öğretmeni ile Fransızca çalışırken ben de koltuğun bana ait köşesine sığınıp blogda önceden yazdığım yazılara baktım.

Gün batımlarına tanıklık bir mucizeye şahitlik etmeye benziyor.
Mesele nerdeyse iki yıl önce yazdığım Patti Smith ve M Treni kitabı ile ilgili yazı. Ne çok okunmuş o yazı. Denk gelenler o yazıyı okumakta haklı çünkü sıcacık bir yazı olmuş. Bu akşam uyumadan önce Patti Smith'in başka bir kitabını akıp öyle gideceğim yatağa. Aslında Marcel Proust'la birlikteydim birkaç gecedir ama bugün ufak bir ara verebilirim kendisiyle olan sohbetime; zira kitabın ortalarındayım ve Marcel'in bunalımlı dönemine kadar ilerledik. Ölümden bahsediyor sık sık. Benim bu aralar yaşama bağlanmam lazım.

Sonra Paris'le ilgili yazdığım birkaç yazıyı okudum. Yine kitap ve kitapçı olanlarının içinde kayboldum. Paris kitapçıları da kafeleri de her daim güzel. Dönmemizin üzerinden çok zaman geçmememesine rağmen aşk tazeledim, kendi yazdıklarımın içinde hasret giderdim. "İyi ki yazmışım bu yazıları" dedim. Bunca yıl blog yazdıktan sonra ilk defa biliyor musunuz! Öyle iyi geldi bana. Unuttuğumun farkında olmadığım nice cümleyi, düşünceyi, anıyı buraya dökmüşüm ben. Kıtlık anında can suyu olacak ekmek kırıntılarını blogun sayfaları içine serpmişim. Kırgınlıklarımı buraya yazarak onarmış, iyileştirmişim. Ara ara Kuzey'le ilgili yazdığım birkaç şey bile silinmemek üzere yer etmiş burada.


Ne çok Paris geçmiş bu blogun sayfalarının arasından. Sayısını unuttuğum bir dolu kafe keyfimi, "Çok mutluyum çünkü şu kafedeyim. Çok mutluyum çünkü şuradayım." cümlelerini tekrar tekrar yazarak paylaşmışım. Fark etmemişim ama bu blogu yazmaya başladığım günden beri çok değişmişim ben. Yazdıklarım gelişmiş, duygularımı daha net ifade eder hale gelmişim, kendime sarılmayı öğrenmişim, okuduğum onca kitaptan elimden gelen kadarını yazmışım, anlatmışım. 
Yazmanın büyülü dünyasında kaybola kaybola kendimi bulmuşum. Sizleri bulmuşum. Tanımadığım birçok insanı en yakın arkadaşımmış gibi sevmişim. Böyle duygusalım bu akşam. Terapi yapıyorum kendi kendime. Akşama dönen loşluğu, karanlığın sessiz halini seviyorum. Bu sessizlik kendi sesimi duymama yardım ediyor.

Gecenin içinde bir incelik, bir naiflik... Sanki pazartesi akşamını değil de hafta sonuna açılan bir cuma akşamını yaşıyormuşum gibi. Sabah altıda çalacak oysaki telefonunun kalk zili. Kalktığımızda hava karanlık, gözlerimiz uyku dolu olacak. Çaydanlık yerleşecek ocağın üstüne, kaynadığnı belirten suyun sesi gelecek kulağımıza ardından. "Hadi!" diyeceğim Kuzey'e. "Kalk da bir şeyler atıştır."
"Yine mi okul?" diye şikayet edecek. Kendi çocukluğumu, annemin bizi kahvaltı masasına oturtma çabalarını, okulun hemen karşısındaki pastaneden yayılan mis gibi poğaca kokusunu anımsayacağım. Fazla hülyalara dalmadan yine bir telaşa kapılacak, servis geldi diye Kuzey'e seslenecek ve apartmanların arasında kaybolan güneşin neşeli renklerini görmeden günün koşturmasına katılacağım nihayetinde.
İyisi mi her birinize ayrı ayrı güzel bir hafta dileyip huzurlarınızdan ayrılmak.
Şimdi uyku vakti.

29 Ekim 2017 Pazar

Liste 42- Bana huzur veren şeyler, pazar rehaveti

52 Liste Projesi

Liste 42- Bana huzur veren şeyler...

Pazar sabahı. Etraf sessiz. Dün sabah Selçuk Çin'e gitti. Gece saat 01.00'de aktarma yaptığı Singapur'dan mesaj atmış indik, bekliyoruz diye. Telefonun sesini duyduğumda yatakta kitabımı okuyordum. Kalkmadım. Selçuk'un yokluğunda yatağa Kuzey'i aldığım için saadet anımı bozmak istemedim. Işık yanık kitap okuyorum diye söylenmişti Kuzey. Ben de yataktan kaçmasın diye ışığı kapatıp yattım. Uyandığımda kafamda Kartal'daki organik pazara gitmek vardı. Kuzey diye seslendim, kalktı hemen. Pazar işini ikimiz de seviyoruz. Pazar arabası almayı unutmuşuz. Bir bez çanta alıp, tezgahlardan poşet dilendik. Cennet Abla'da gözleme yedik. Tabii istediğimizin dışında Cennet Abla ne verdiyse o gözlemeyi yemek zorunda kaldık. Peynir vardı gözlemelerde. Kuzey, peynir yemez. Belki de artık onda gözleme yemek için ısrar etmemeliyiz diye düşündüm. Bir dahaki sefere gittiğimizde pazarın köşesindeki kapalı kafede yiyeceğim. Ayrıca pazarın da çok pahalı olduğunu belirtmem lazım. Biraz suyunu mu çıkarıyorlar bu işin de diye düşünmüyor değilim. Körpe ıspanakların peşinde olmasam belki de gitmem. Hafta içi salata yapıp iş yerine götürüyorum. 

Bu haftanın listesinde bana huzur veren şeylerin listesi var. 

Sonbahar bana huzur veriyor. Muhtemelen bu sene de Yedigöller'e ya da sonbaharın tüm güzelliğini gözler önüne serdiği ormanlara, ağaçlık alanlara gidemeyeceğim ama yere dökülmüş sarı-kızıl yaprakların düşüncesi ile içimi sımsıcak yapıyor. Bahara bu kadar övgü kelimeleri yollamadığıma göre sonbaharı daha çok seviyor olmalıyım.


Pazar sabahları, pazar kahvaltısı, birkaç demlik çay...

Evimizde bilumum kahve makinesi olmasına rağmen bir çay makinesi yok. Almamakta ısrar ediyorum. Ocakta demlenen çayı seviyorum. Demlikten gelen suyun fokurtusunu, emziğinden çıkan suyun buharı, çayın demini alması için gereken zamanı. Berrak, tavşan kanı bir bardak çayı elime aldığımda içimden hep şükür duygusu geçiyor. Sağlığımıza, mutluluğumuza, yaşadığımız her ana şükrediyorum. Çay, huzurun yanında koşulsuz sevgiyi anımsatıyor bana. Yani tüm kalbimle herkese çaysız kalmayacakları günler dilemek istiyorum. Ve evet, bir adaya düşersem hep çaysız ne yaparım diye düşünüyorum. 

Kitaplar, kitaplar, kitaplar...



Mutlu olduğumda da, kederli ya da sinirli olduğumda da sığındığım yer kitaplarım. Evimi çok sevmemin sebeplerinden biri de bu. İçinde kitaplarımın olduğu oda içimi huzurla dolduruyor. Bir de evin her köşesine atılmış kitap yığınları var ki dağınıklıktan öte yuva hissini yayıyor. Mutfak bile kitapların olduğu bir yer bizim evde. 

Bir de Kuzey var. 



Ne kadar hayata karşı kırgın olursam olayım, onun yanına gelip kokusunu içime çekince her şeyin üstesinden gelirmişim gibi hissediyorum. Tüm dertlerimi unutuyorum. Hayat öylesine güzel bir yer haline geliyor ki spor ayakkabılarımı giyip beş kilometre koşasım geliyor. Öyle güçlü hissediyorum yani kendimi. 

Neticede şöyle düşünüyorum hep. Hayatta huzur da mutluluk da minik şeylerin ucunda. Bir bardak çayın, deniz kenarında bir bankın üstünde kurulan hayallerin ya da bir dilim kekin ucunda. Kendimizle kalabilmeyi ve dinleyebilmeyi öğrenebilmemiz gerek. Ben hâlâ üstünde çalışıyorum. Bazen de yalnızlığın büyüsüne kendimi çok mu fazla kaptırıyorum diye düşünmüyor değilim.