14 Ağustos 2017 Pazartesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

Yeni başlangıçlar...


Eskiyen şeyler yoruyor beni. Kendime ait küçük rutinlerim hayata güvenle tutunmamı sağlarken hayatımın hep aynı eksen içinde akıp duruyor olması da bir süre sonra canımı sıkıyor. Akşamüstü eve gelip de bahçedeki minik ahşap masamın üstüne koyduğum demlenmiş bir bardak çay ve kitabım hayatımı anlamlı ve yaşanır kılarken; iş hayatında aynı insanlarla aynı konuları konuşmak, kendi hatalarımızdan kaynaklanan aynı sorunları tekrar tekrar yinelemek içimde kaçma, uzak yerlere ulaşma hissi uyandırıyor. Üstünde yığılmış kitaplar, kalemler, kağıtlarla dağınık duran masamı toparlamak bile yeni bir başlangıç benim için. İçimde hep alevlenmeyi bekleyen bir kor duruyor, bir köşede. Zaman zaman onu fark etmek, üstüne doğru hafifçe eğilip derin bir nefesle o közü alevlendirmem gerekiyor.

Yürümek, bir saatlik yalnızlık...


İşten eve geldiğim yorgun bir akşam üstü kıyafetlerimi değiştirip spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ruh halim bir anda değişiyor. İlk adımı atmak elbette hiç kolay gelmiyor. Sonuçta koltuğun köşesine kıvrılıp dizlerimi de karnıma doğru çekip uzanmak işin en kolay kısmı. Ama kulaklıklarımdan sevdiğim bir ses bana doğru uzanınca ve bacaklarım benden habersiz ilerlemeye başlayınca kafamın içindeki bulutlar da dağılmaya başlıyor. Adım adım karanlık ruh halimden sıyrılıyor ve huzura kavuşuyorum. Eve geldiğimde terlemiş oluyorum. Sonrası ılık bir duş ve her seferinde ilk yudumuyla mutlu olduğum demli bir çay. Herkese tavsiye ederim yürümeyi. Ne zaman içim karanlığa dönse kendimi yürümeye veriyorum. Bedenimi hareket ettirmek ruhuma da iyi geliyor.

Kokusu tüm eve yayılan kahve...



Çayın anlamı benim için aile demek. Tek başına çayımı yudumlamaktan keyif alsam da birbirinin peşi sıra demlenen boşalan çaydanlıklar yüksek sesle atılan kahkahaları, heyecanla yapılan dedikoduları ve tüm gün yaşananları paylaşmak demek. Kahveninse başka bir anlamı var. Bizim evde kahveyi ben içiyorum mesela. kahve makinesinden yayılan koku eve yayıldıkça ben de mest oluyorum. Kuzey, geçtiğimiz yıllarda gittiğimiz bir İtalya seyahatinde latte sevdalısı oldu. Genellikle akşamları bir bardak kahve istiyor benden. Sütü köpürtüp fincanı eline verdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değer. İkimiz de kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza daha enerjik devam ediyoruz. İnsanın oğluyla kahve içmesinden daha güzel bir şey de dünyada yok. Onu da söylemiş olayım. 

Seyahat etmek...


Bu başlığı hepiniz bekliyordunuz değil mi? 😀
Seyahat etmek elbette bana enerji veriyor çünkü seyahat etmek demek buradaki rutinimden uzaklaşmak, kendimle bir arada olmak demek. Keşke kendimle baş başa kalmamın, iç sesimi duyabilecek mesafeden kendime sarılmamın ne kadar kıymetli olduğunu yıllar öncesinde fark etseydim. Sanırım yaş almanın en güzel yanı insanın kendisini sevmeye öğrenmesi ve ben bunu yollarda öğrendim. Klişe olacağını biliyorum ama İstanbul'da hayat zor. Stresle başa çıkabilmek de pek kolay değil. O yüzden herhangi bir faturayı ödemek zorunda olmadığım (kısacık zaman aralıkları da olsa) bir ülkede aylakça geziniyor olmak çok güzel bir his. 

Paris...


Kendimi ait hissettiğim yer. Dillerini bile konuşamadığım düşünülürse kendimi bu denli Paris'e ait hissediyor olmam tuhaf değil mi? Paris'teyken nasıl enerji dolu olduğumu anlatamam size. Her yer, her şey çok güzel. İçimde kelebekler uçuşuyor falan... Öyle mutluyum yani. Bir kafeden çıkıp, bir kitapçıya girmek, parklarda dolaşmak, marketten alışveriş yapıp bir köşede sandviçini yemek, defterini açıp içinden geçenleri karalamak.... Hayat bunlardan ibaret. Tüm problemler çözülmüş, basite indirgenmiş ve bize sadece yaşamak kalmış gibi. 

Yaşamak kolay mı yoksa zor bir uğraş mı bilmiyorum ama sanki biz Türkler yaşamı biraz kendimize zorlaştırmak için çalışıyoruz gibi geliyor. 

Bu sabah içimden geçenler bunlar. 
Geç kalmadan bu haftaya ait asıl listemi de oturup yazarsam daha önce yazıp taslaklarda sakladığım yazılarımı sizlerle paylaşabilirim. Ben yazıyorum siz de okuyun olur mu şekerler?

11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Neden yurtdışında tatil yapmayı tercih ediyorum?

Sakız Adası'ndan yeni geldik. Türkiye'de bir yerlerde deniz kenarına gidip çuvalla parayı boca etmektense ülke dışında bir yerlerde denize girmek daha ucuz geliyor. Türk Lirası, euro ve dolar karşısındaki savaşını çoktan kaybetmiş olsa da bu böyle. Ay sonu gelip de kar-zarar durumuna bir göz gezdirince insan sinir olmuyor değil hani ama bu ülkede yaşıyorsak bunlara da katlanacağız elbet. 😀



"Yurt dışında tatil yapmayı neden tercih ediyorsunuz?" sorusunun cevaplarından biri bu olabilir.

Yunanistan'ın meşhur sakızlı gazozu...

Yunanistan, birbirine komşu iki milleti karşılaştırmak için doğru yer olmayabilir; zira gidip görünce aslında birbirimize ne kadar da benzediğimizi fark ediyoruz. Aynı damak tadına sahibiz mesela. Adı ne olursa olsun yemeklerden sonra onlar da biz de aynı kahveyi yudumluyoruz. Onlar Yunan kahvesi diyor, biz Türk kahvesi. Baklavayı, yoğurdu bir türlü paylaşamıyoruz mesela. Masaya gelen mezelerin kendi gibi adları bile tanıdık. Bizim yaptığımızın halinden daha katı bir cacık yiyor, sarımsakla çeşnilendirilmiş patlıcan közlemeyi ekmeğin üstüne boca ediyoruz. Aynı denizden çıkan kalamarların, karideslerin onlarda neden daha lezzetli ve daha ucuz olduğunu ise anlamam mümkün değil. Yunan topraklarında bir masaya oturmuşsam korkmadan masayı donatabiliyorum mesela. Masa nüfusuna şöyle bir göz gezdirip korkusuzca iki porsiyon lakerda ve soğan söylüyorum. Yanına cacık, üstünde kocaman bir peynirle Yunan salatası, ahtapot kızartma, ortaya balık, patlıcan salatası, patates kızartması... Canımın o an ne istediğine göre ya bira ya da uzo. Dünyanın her yerinde tanık olduğum gibi (bir bizim ülkemizde balık restoranlarında menü yok) balık restoranlarında da menü var. Restorana girmeden önce de bakabilirsin menüye, oturduğun masada da. Müslümanlar dışındaki her millete hiç çekinmeden çamur atarız ama daha şimdiye kadar hiç menüde yazan rakamların dışında bir hesapla karşılaşmadım ben. Oysa bizde öyle mi? En bilindik restoranlarda bile işin içinde balık ya da içki varsa hesabın nasıl kabardığını hepimiz biliriz. Adamlar çözmüşler tabii işin sırrını. Bir Türk erkeği asla hesabın içeriğini sormaz. Ayıptır, günahtır. Üstüne üstlük bir de yanındakilere karşı parasızmışsın izlemini vermiş olursun ki hayatın mahvolur.😀


Mesta Köy Meydanı...

Mesta'nın dar sokakları...


Peki Sakız Adası bizim adalarımızdan daha mı güzel? 

Bana sorarsanız öyle değil. Ne bizim denizimizden daha özel bir denizleri var, ne de kumsalları bizimkinden daha güzel ama bu kadar insan gittiğine göre bir fark var demek mi değil mi? 

Emborios Koyu'nda günbatımı...

Bir kere şezlong parası diye bir şey yok arkadaşlar!

"Beach" diye tabir ettiğimiz kumsal kenarlarında küçük lokantalar var. Taverna diye adlandırılan bu lokantaların mekanlarının önlerine koydukları şezlong ve şemsiyeleri bir içecek karşılığında kullanabiliyorsunuz. Şu kadar şey içeceksin gibi bir zorunluluk da yok. Üstelik isterseniz yemeğinizi de yanınızda getirebilirsiniz. Kumsallar da kimsenin babasının malı değil. Şezlongunu, şemsiyesini alan istediği yere konumlanabiliyor. Hadi Türkiye'de yapalım da böyle bir şey görelim ne olduğunu. 

Tatil dediğin şey huzur demek. Ülke sınırlarının dışındaysan lüzumsuz stresler de olmuyor insanın hayatında. Sen bana yan baktın, denizde fazla yakınıma geldin, şezlongun benimkinin içinde gibi gereksiz muhabbetler olmuyor. Şezlong tutma derdi de yok. 
Elbette bu söylediklerimden dolayı bana kızacaklar olacaktır ama gerçekler böyle. Günün getirdiği fırsatlardan serbest fiyat ekonomisinde herkes yarar sağlamaya çalışacaktır ama durumu abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Ne zaman Türkiye'de bir yerde tatil yapmaya niyet etsem ağzımın payını alıp kenara çekiliyorum ve hemen rotamı başka yerlere çeviriyorum. 


Geçen sene deniz tatili için Amalfi Kıyılarını tercih etmiştik ve seyahatin tadı hâlâ damağımdadır. 
Sakız Adası'na gelecek olursam çok keyifli bir hafta sonu geçirdim. Arabayla adanın etrafında gezinip durduk ve internet sitelerinde  görüp not aldığım kumsallarda konakladık. Hava biraz rüzgarlıydı. Mesta ve Olimpi köylerini çok sevdim. Pirgi'de aradığım şey neyse onu bulamadım. Otelimizin olduğu Emborios Koyu'ndaki restoranlarda çok leziz yemekler yedim. Özellikle lakerdalar beni benden aldı. Çocukluğumun rakı sofralarına götürdü. 

Daracık, taş sokak aralarında yürüdük ve tatilin keyfini çıkardık. Keşke hayat hep tatil tadında olsa da öğle yemeğinde zeytinyağlı enginar, akşam yemeğinde barbunya yiyerek yaz akşamlarının hepsini tek tek içimize çeksek. 

Sakız Adası hakkında bir yazı yazacak mıyım peki?

Hayır çünkü benim yazacağım yazıdan daha iyisini yazmış birine denk geldim internette: nereyekacsak.com  😀 Ben onun rehberliğinde Sakız'ı gezdim. Buraya yazının linkini bırakıyorum. Sakız'a doğru yola çıkacaklar önce buraya tıklayıversin. 

Şimdi başka planlar yapmanın zamanı. 😉

25 Temmuz 2017 Salı

Liste 30- Başkalarında hayranlık duyduğunuz özelliklerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 30- Başkalarında hayranlık duyduğunuz özelliklerin listesini yapın.

Düzenli olarak spor yapıp bedenine gereken önemi veren insanlar.


Kendimi pek de başarı sağlayamadığım bu spor yapma olayı ile ilgili yermeden önce sevdiğim bir yönümü söyleyeyim: Yıllardır fazla oynama göstermeyen bir kilodayım. Arada bir iki kilo alıp bunalıma girsem de biraz dikkat ederek aldığım kiloları veriyorum. Rejim denen şeye pek inanmıyorum. Elbette rejim yaparak insanlar kilo verirler ama benim demek istediğim diyet yapmak yerine diyetisyenlerin her zaman dediği gibi beslenme düzenimizi yaşam biçimimiz haline getirmek daha önemli. Yeri gelmişken bir dedikodu yapmadan da duramayacağım. Sosyal medyada sık sık fotoğraflarına denk geldiğimiz iki yumurta biraz salatadan oluşan yeme düzenine de inanamıyorum ben arkadaşlar. Amaç sıfır beden olmaksa tamam da bunun sağlıklı olduğuna beni kimse ikna edemez. Sebzeyi çok severim ama buna rağmen beş yemek kaşığı sebze yemeği ile doymuyorum. Yedikten bir saat sonra hemen acıkıyorum. Hâl böyle olunca internette gördüğüm öğünler bana pek de ikna edici gelmiyor. Paketlenmiş gıda tüketmemek, sağlıklı yağlar kullanmak, organik sebze ve meyve almaya çalışmak elbette iyi güzel de her şey bununla bitmiyor. İçinde yaşadığımız şehir, her gün yüksek dozda yaşadığımız stres, gazetelerde televizyonlarda birbirini takip eden onca kötü haber varken insan az yese de şişiyor yemese de!😀

Yukarıdaki fotoğraf benim mutluluk formülüm :) 

Eh, dedikodumu yaptığıma göre konuya döneyim ben. İki sene önce müthiş spor yapıyordum. Sabah Kuzey'i servise bindirdiğim gibi ben de sitenin içinde dönüp duruyordum. Kah yürüyerek, kah hafif tempo koşarak bir saati geçiriyor, eve döndüğümde de hafif bir kahvaltı yapıp işe gidiyordum. Haftada iki-iç gün de pilates vardı hayatımda. Öyle mutluydum ki ışıltım etrafa yansıyordu. Sonra kimsenin bir şey anlamadığı "malum saat uygulamasına" geçildi. Kuzey'le yine aynı saatte kalkmamıza rağmen 6.55'te onu servise bindirdiğimde hava zifiri karanlık oluyordu. Ben de tekrar yatağa dönüp bir saat daha uyuyordum. Bu alışkanlığımı bırakmayıp işe bir saat geç gidebilirdim belki ama olmadı işte. Tekrar uyuyup uyandıktan sonra hem yorgun oluyordum hem de canım spor yapmak istemiyordu. Nihayetinde geçen seneyi kendimi "kandırarak geçirdim. Ha bugün giderim spora ha yarın derken günler birbirini kovaladı ve tembellik iyice üstüme yapıştı. Kendi kendimi harekete geçirecek yegane kişi bendim ama spor yapmam gerektiğini bilmem ve yapmadığım için suçluluk duymam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Kış soğuktu spor yapmak için, yazsa fazla sıcak. 

Geçenlerde oturdum. Önüme aldığım bir sayfaya neden spor yapmam gerektiğini yazdım. O günden beri pozitif anlamda bir adım atmış değilim ama düşünüyorum. Kendimi devamlı rahatsız edip dürtüyorum. Umuyorum ki yakın bir zamanda kendim için bir şeyler yapar, onu da buradan duyururum. 
Yazının başına yapıştırdığım başlığa gelecek olursak, cidden spor yapan insanlara bayılıyorum ve onlar gibi olmak istiyorum. Spor yapmanın dışardan göründüğü kadar kolay bir şey olmadığını biliyorum. O yüzden benim gibi akşam gelince koltuğa yığılmak yerine bereketi harekette arayan insanlara sevgim sonsuz. Gidip alınlarından öpesim var. 😍

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Liste 28- 29: Denemek istediğim çılgınlıklar ve çocukluk mesleklerim

52 Liste Projesi

Liste 28- Denemek istediğiniz en çılgın şeylerin listesini yapın.

Koca bir kış mevsimi ile ilkbaharı devirdiğim liste işinde 28. haftada denemek istediğim en çılgın şeylerin listesini yapmam istemiş. Baştan hayatımda çılgınlıkların olmadığını söyleyeyim o zaman. Herkesin gözlerini kocaman kocaman açarak, hayretle baktığı o çılgın insan ben değilim, hiçbir zaman olmadım ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağım. Güney Afrika'da kafesli köpekbalığı dalışı ya da dünyanın en yüksek yerinden Bungee Jumping atlayışı benim işim değil. Bir fotoğraf çektireceğim diye yılana falan da sarılamam😀  Tayland'da denize girip kıyıya paralel yüzmüş insanım ben. O yüzden yapmak istediğim çılgınca şeyler kimsenin ağzını açıkta bırakacak ya da yazdıktan sonra beni korkutacak cinsten şeyler değil. 
Havaalanı tuvaletinde sigara içeceğim diyen arkadaşlarım bile korkudan terlememe sebep olur benim. Durumu çok net bir çerçeve içinde özetlediğimi, şu liste işine bulaşarak da içimi dışımı sizlere açtığımı fark ediyorsunuz değil mi? Her ne kadar her hafta bu yazıları yazmak azıcık beni zorlasa da nihayetinde bu iş sayesinde biraz ferahladığımı hissediyorum. Kendimi daha iyi tanıyor, unuttuğum yerlerimi kendime hatırlatıyor, üstüme yakışmayan hallerimi keşfediyorum. Bir de yazı yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu listeler bana içimden geçen şeyleri yazmak konusunda bir kapı açtı. 

Yürümek istediğim üç parkur var.

Başkalarına çılgın gelmese de bana çılgınca gelen üç yürüyüş parkuru var hayalimde. Bu parkurlar hakkında yazılmış tüm kitapları okuyor, sanki ben de yoldaymışım gibi yorulduğum yerlerde ara ara soluklanıyor ve bu yolları geçtikten sonra bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. 

Foto: Buradan
Bunlardan biri Likya Yolu, diğeri Camino Yolu ve en nihayetinde hayal ettiğim yolsa İnka Yolu. En çılgın hayallerimi bu üç yol süslüyor. 

Bir gün çok param olursa lüks tren yolculuğuna çıkabilirim. 


Devamlı süsleyip püsleyip canlı tuttuğum, sık sık Selçuk'a hatırlattığım hayallerimden biri bu. Kendimizi lüks bir trenin suit odasında hayal ediyorum. Bavulumuzla gelip odaya yerleşiyoruz ve sonrasında bir daha bavul derdimiz olmuyor. Camın önüne yerleştirilmiş masada okuduğumuz kitaplar, ikimize ait birer defter, yakın gözlüklerimiz ve biz. Kah her türlü konforun olduğu kompartımanımızda kah trenin yemek salonundayız. Üzerimizde şık kıyafetlerimiz varken karşılıklı oturup birer çay içiyoruz. Çayın yanında minik ve çok lezzetli kurabiyeler.  "İyi ki seni dinlemişim de bu seyahate çıkmışız." diyor Selçuk. "İyi ki!" diyorum ben de. Biz böyle konuşurken hızla geçtiğimiz yollar camın öte yanından akıp gidiyor.


Benimle aynı hayallere dalmak için Belmond'un sitesini bir ziyaret edin lütfen. Neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Fotoğrafların hepsi Belmod'un sitesinden.


52 Liste Projesi

Liste 29- Çocukluğunuzda ve şu anda hayalinizdeki mesleklerin listesini yapın.

Listenin sorusunun ikinci kısmının iş hayatına yeni atılan insanları hedef aldığını düşünüyorum çünkü artık hayallerimde çalışmayan günler sık sık yer almaya başladı. İstediğim şeylere çalışmadan kavuşabileceğim bir durum mümkün olsaydı bugün kendimi emekliye ayırırdım zaten. Yapmak istediğim, gönülden dilediğim, aylaklığın keyfini çıkarmak için özlemle beklediğim öyle çok gün var ki... Sizin de var biliyorum. Çalışmak insana istediği hayalleri kurmak için de fırsat veriyor bu arada. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. Türkiye'de çalışmak demek özgür olmak demek, söz hakkının olması demek, istediğin şeyleri kimseye sormadan alabilmek demek, daha ferah nefesler alabilmek demek😀  (Son cümlem subliminal falan değil direk mesaj kaygısı ile yazılmıştır. Bir yerlere not ediniz.)

Şimdi bu çocukluk denen şey aslında çok önemli bir şey. Kuzey'in "Anne ben hâlâ ne olacağımı bilmiyorum." demesinden büyük keyif alıyorum. "Zamanı gelince bilirsin." diyerek gözlerim açık izliyorum onu. Çoğu erkek çocuk gibi futbolcu olma hayalini kurduğu zamanlar geride kaldı. Şimdilerde daha basit ama büyüdüğünün belirtisi olan istekleriyle karşımda. Beğenilmek istiyor, dinlenmek istiyor, sözünün geçmesini istiyor, popüler olmak istiyor. Bunların hiçbirinin meslek seçimi olmadığını biliyorum ama durumu bana çocukluk hallerimi anımsatıyor. Öyle normal geliyor ki bu halleri. Doktor, mühendis, avukat ya da adı her ne olacaksa olmadan önce bunları istemesi daha önemliymiş, daha insaniymiş gibi.

Bana gelecek olursak bir ara doktor olmak istemiştim. Kay O'Brien diye bir diziden öyle çok etkilenmiştim ki onun gibi beyaz bir önlük giymek ve hastane koridorlarında gezinmek en büyük hayalimdi. Hâlâ hastanelerde geçen diziler çok hoşuma gider. Bakınız: Grey's Anatomy.
Bu diziyle ilgili bir fotoğraf koyayım dedim, internette şöyle bir aratınca taş devrine gitmişim gibi hissettim. Doktorculuk hayalimin peşinden biraz daha büyüdüm. Tam da bu sırada Duygu Asena girdi hayatıma. Ne meslek yaptığım önemli değildi. Tam anlamıyla Duygu Asena olmak istiyordum. Onun kadar cesur, onun kadar akıllı, onun kadar korkusuz. Gerçek bir kadındı. Keşke tüm Türkiye Duygu Asena olsaydı. Ufkumu genişletirken aynı zamanda babamla aramı da açıyordu ama olsun. Tüm hayatım boyunca en sevdiğim kadınların başını çekti Duygu Asena. O dönem gazeteci olmak aklımın köşesinden geçmişti sanırım. Sonra bir dönem çevirmen olmak istedim. Gel zaman git zaman hayallerim gerçek hayatla karıştı.

Şimdilerde sorsalar ne olmak istersin diye kitapların dünyasında yaşayacağım bir şey olmak isterim diye cevap veririm. Bir kitabı çevirebilir, editörlük yapabilir ya da sırtı çantasıyla kendini yollara vurmuş bir seyyah olabilirim. 😀

Ailenizin blogger'ından iki listelik hayal dinlediniz.
Hayalleriniz yaşamınızdan eksik olmasın efenim.💝

9 Temmuz 2017 Pazar

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal mutluluk

52 Liste Projesi

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.



Arkadaşlarım, canlarım, olmazsa olmazlarım...

Bu listenin cevabını çok iyi biliyorum. Belki sizler de beni okuduğunuz için nasıl bir tip olduğumu iyi kötü tahmin ediyorsunuzdur. Mesela kavgacı değilim ama zaman zaman çabuk parlayabiliyorum. Etrafıma karşı iyi olmam için benim kendimi iyi hissetmem gerek. Uzun zaman önce değiştirme şansı olan hayatını değiştirmeyip de bunun yerine dır dır etmeyi tercih eden insanları hayatımdan çıkardım. Kolay bir şey değil bu dediğim ama başardığımı sanıyorum. Onlar hayatımdan eksildikçe de yerine pırlanta gibi her döndüğünde ışıl ışıl parlayan insanlar girdi. İlkokuldan beri arkadaşım olan Berfu hayatımın ışığı. Hep aydınlık, hep iyi kalpli, her vermeyi seven. Çocuğumu emanet edebileceğim yegane insanlardan biri. Sonra Duycu'cum. Canım arkadaşım, dert ortağım. Kendisi ne zaman raydan çıkmaya cüret etsem hemen beni doğru yola sokar. Sakinleştirir, açımı değiştirir, anne olduğumu anımsatır. Onunla konuştuktan sonra hayat daha kolay gelir insana. Nilüfer, nice büyük işler başarmasına rağmen bunların hiçbirini gözünüze sokmaz. Hep eğlenceli şeyler anlatır, olayların ciddiyetinin altını bir güzel çizerken bir şeylerin ağırlığını da hafifletir. İnsana ilham veren bir yanı vardır. Motivasyon vermeyi bilir, onunla sohbetten sonra her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Seyahate renk katar, bilmediğiniz bir sürü şey anlatır, bir de yeni şeyler deneyimler. 
Yan komşum Figen'e gelince. Onunlar konuşurken kalkıp spor yapasım geliyor. Yediği yemekten de yaptığı spordan da sonuna kadar keyif alır. 

Tüm arkadaşlarımı burada yazmam mümkün değil. Yazı Evi'ndeki eğitmenlerim artık dostlarım mesela. Yazı yazdığım masanın etrafında toplandığım arkadaşlarım içimi döktüklerim. Ve bugünlerde onlarla birlikte Datça'dayım. Onlar da hayatımı güzelleştiren, az kelime ile çok şey anlatabildiğim güzel insanlar. Simla, en zor zamanımda hiç tereddüt etmeden yanıma koşan can arkadaşım. Oğlumun manevi annesi kendisi. Yazamadığım nice insan var daha etrafımda. Hepsiyle neşeli sofraları paylaşıyoruz. Sevinç ve Çağlar her iki haftada bir görmezsem çıldırdıklarım. Beraber seyahatlere çıkıyor, şarap kadehlerini havaya kaldırıyor, bol bol gülüyoruz. 

Demem o ki arkadaşlarım ruh sağlığımın olmazsa olmazı. Onlarla hayat her türlü güzel. Onlar benim yaşamımın yol arkadaşları. Sıkı sıkı sarıldığım, kavga ettiğim, sonra da yaptığımız salaklıklara güldüğüm dostlarım. İyi ki varlar. Ruhum onlarla daha sakin, daha dingin.

Okumak ve yazmak....

Her gün okumam şart. Kitapları birbiri ardına bitirmem, bir kitaptan diğerine yolculuk yapmam şart değil ama okumalıyım mutlaka. Yoksa bir şeyler eksik hayatımsa. Ne zaman yoğunluğun içinde okumaya fırsat yaratamasam mutsuzluk kaplıyor içimi. Sinirli oluyorum. Tüm gün başkaları için yaşamışım da kendim için hiçbir şey yapmamışım hissi sarıyor içimi. Kuzey'in bebekliğinin ilk zamanlarında b duyguyu çok derinden yaşamıştım. Bebeğimi beklerken beni nelerin beklediğini okumuştum da bir bebeğin insanın tüm yaşamını kaplayacağını anlayamamıştım. Size ait olan ve sizi siz yapan her şeyi bir süreliğine bir rafa kaldırıyorsunuz ve kendinizi bir başka yaşamın eline teslim ediyorsunuz. Onunla birlikte gülmek, onunla birlikte ağlamak, ağladında ne için ağladığını keşfetmeye çalışıp tüm cevapların sizin içinizde olduğunu düşünmek. Benim için zor bir dönemdi. O zamanlar da beni en çok rahatlatan şey Kuzey için bir günlük tutmak olmuştu. Ne zaman onu uyutup defterimin başına otursam mutlu oluyordum. 
Okumak ve yazmak ( konu ne olursa olsun) bana hep iyi geliyor. 

Yürümek, spor yapmak...

Sporu bedenim yerine ruhum için yapıyorum. Elimden geldiği kadar elbette. Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra her sabah bir saat yürüyordum ve işe gittiğim zaman pamuk gibi oluyordum. Terlemek, toksinlerden kurtulmak ve kendi düşüncelerimle baş başa olmak bana çok iyi geliyor. Dün de yarım saat yatıp kalkıp egzersiz yaptım mesela. Nasıl bir iç huzuru anlatamam. Keşke buraya yazdığım gibi bana kendimi iyi hissettiren bu şeyleri her daim hatırlasam. Keşke günde en azından kırk beş dakika spor yapmak vazgeçemediğim bir alışkanlığım olsa. Ne güzel olur.

Seyahat etmek, Paris'i düşlemek, tren yolculukları yapmak...

Tatildeyken bir mutluyum ki sormayın. Ne zaman bir kafeye otursam hemen defterimi açıp yeni aldığım kararlarımı yazıyorum. Dönünce günde iki litre su içeceğim, her gün bir saat yürüyeceğim, daha sakin bir insan olacağım, geceleri geç yatıp mutlaka iki saat yazı yazacağım, çok erken kalkacağım.... Bunların hepsini yapabilceğime dair inanılmaz bir güç oluyor içimde. Yazmasam patlayacağım o denli kuvvetli bir inanç. Seyahat tüm ruhuma iyi geliyor. Tüm hayatımı havaalanlarında, kafelerde, sokaklarda geçirebilirmişim gibi. Tazeleniyorum, dinçleşiyorum, mutlu oluyorum. Dünyanın büyün sokakları çok muhteşem. Yaşamak da sahiden çok güzel bir uğraş. 

4 Temmuz 2017 Salı

Liste 26: Geçmişe gitseydim neleri değiştirirdim?

52 Liste Projesi

Liste 26- İmkanınız olsaydı, şu anda yaşamınızda değiştirebileceğiniz şeylerin listesini yapın.

Seyahate gidince ve buradaki yaşamımıza kısa süreliğine ara verince Liste Projemde bir hafta geride kaldım. Yarın Yazı Kampı için dört günlüğüne Datça'ya gidiyorum. O yüzden bugün liste işini halletmek ve iç huzurumu da yanıma alarak yola düşmek istiyorum. 

Elimde olsaydı minik ailem dışında yaşamımda değiştirmek istediğim çok şey olurdu. 

Masal bu ya! Hayaller, ah geçmişte şöyle yapsaydım demeler....

🎈  Taaa lise yıllarına kadar gitmek isterdim mesela. Kendimi daha iyi tanımak için kendimle konuşur, başkalarının kafamda yankılanıp duran seslerine kulaklarımı tıkar, edebiyat bölümünün yolunu tutardım. Hayatta en sevdiğim şey başka bir kültürün dilini konuşmak ve kitapların dünyasında kaybolmakken başka seçeneklerin peşinde uyurgezer gibi dolaşmazdım. Mesela şimdi düşündüğümde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak isterdim. 
Şimdilerde bile akşamları gidip okuyabileceğim böyle bir üniversite olsa bu düşüncenin ortasına balıklama atlayabilirim.

🎈  Sonraki yılları düşünüyorum. Hayatımın babamın ani ölümüyle gerçekleşen yol ayrımları. İstediğim yolda değil de yapmam gerektiğini düşündüğüm yolda ilerlemem. Peşinden beni takip eden bir dolu sıkıntı, üzüntü ve ben ne yapıyorum düşüncesi. Sabahın köründe başlayan, koşuşturma ve mücadele ile geçen çalışma yılları. Şimdi olsa bana sunulan işi değil de kendi istediğim işi yapardım. Şimdiki hayatımı, yaşadığım konforu hem çalıştığım işe hem de çok çalışmama borçluyum. Peki ama hayallerim nerede? İstanbul'a tıkılıp kalmamın, hiçbir yere kök salmak istemememe rağmen buraya yapışıp kalmamın sebebi işim. Oysa gençliğimin baharındaki o rüzgârlı günlerde kendi rüzgârımı da yanıma katıp başka hayatları, başka yaşamları deneyimleyebileceğim, hayatımın bir döneminde bile olsa yalnız kalabileceğim, tek başına kararlar verebileceğim dünyanın başka bir köşesinde olmak isterdim. Benim yarattığım, içine arkadaşlarımı, gezindiğim sokakları, geçmişe baktığım zaman özlemle hatırlayıp, yüzüme kimselerin tanımadığı bir gülümsemeyi yerleştirebildiğim tek başına bir hayatın düşüncesi. İnsan bazen kendi hayatını kendi kurgulamak istiyor. O zaman belki de şöyle demek isterdim: Keşke geçmişte istemediğim şeylere hayır diyebilecek gücüm olsaymış ve gönlümde dolaşan hayallerin peşine takılsaymışım.

🎈   Yapamadım ama yapmayı çok isterdim: Interrail ile Avrupa. 
Sahiden bunu çok isterdim. Hâlâ interrail ile yolculuk yapanların yazdıklarını okur, o yaşlardaki Özlem'i gözlerimin önüne getirir ve derinden bir "Ahhhh!" çekerim. Şimdiden Kuzey'i işlemeye başladım.  Yakın arkadaşlarıyla interrail yapmaları gerektiğine inandırıyorum. (Tek başına giderse aklım onda kalacağı için. Kutsal annelik işte!)
Hayal bile olsa kendimi bir trenin içinde düşününce içim mutlulukla doldu. Gençliğimde yapamadığım şeyi gün gelir yaşlılığımda yaparım belki de. Kim bilir?



2 Temmuz 2017 Pazar

Normandiya Rotası

Bayramla birleşen bir haftalık tatilimi neredeyse bitirmişsem ve kitap okumaktan başka bir şey yapmamışsam bloga en azından Normandiya Kıyıları ve Şatolar yazısını yazmam gerektiğini düşünüyorum. Evde tatil yaptığım bu süre içerisinde ev işlerinin hiçbirine elimi sürmeyerek müthiş bir başarı da sağlamış oldum. Bunun için elbette kendime göre bir sürü sebebim vardı: Yapacaktım da ne olacaktı, zaten böyle evimde oturup da kaç gün keyif yapıyordum, nasıl olsa yapardım, hava çok güzeldi falan filan. 😀

Gelelim gezinin ayrıntılarına ve düzeltilmesi gereken yerlerine. Aşağıda vereceğim adreste bu gezi hakkındaki sorularımı ve gezi planını yazmıştım. Peki bu yazıda düzeltilecek bir yer var mı?

http://www.macerakitabim.com/2017/04/normandiya-kiyilari-ve-loire-vadisi-gezisi.html


Her gezide olduğu gibi bu seyahatte de elbette öngöremediği şeyler oldu. Öyle atla deve konular değildi bahsedeceğim şeyler ama yine de buraya not düşeyim de unutmayayım.

Bir kere Paris Charles de Gaulle Havaalanından araba kiralayarak yola düşmekle çok iyi yapmışsız. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra doğru havaalanındaki Sixt kontuarına gittik ve hemen işimizi hallettik. Gitmeden internet üzerinden araba kiralama işini halletmiştik. Bunun için görünüşe göre en uygun fiyatı veren firmadan kiraladık arabayı. Daha önceki seyahatlerimizde "full sigorta" dedikleri her şeyi kapsayan bir sigorta yaptırmadığımız için ufak bir sıkıntı yaşadığımızdan tüm seyahatlerimizde artık kesinlikle sigortamızı her türlü hasara karşı yaptırıyoruz. İnternet üzerinden yaptırdığımızı sigorta da böyleydi. Fakat ben internet çıktısı aldığımda gördüm ki kiraladığımız araba full kaskolu değildi ve üstüne üstlük kiralarken kesinlikle öyle bir şey gözükmemesine rağmen bir de kilometre kısıtlaması vardı. Ekstra para ödeyeceğimizi bildiğimizden panik yapmadık. Orada sorarız dedik. Sahiden de gişedeki görevli arabanın kaskosunun her şeyi kapsamadığını ve kilometre sınırlaması olduğunu doğruladı. "İnternette böyle yazmıyordu." dedim. "Arabayı kiraladığınız internet sitesi yüzünden herkes böyle sıkıntılarla karşılaşıyor" diye cevapladı bizi.
www.rentalcars.com sitesini böylece hayatımızdan bir daha kullanmamak üzere çıkarmış olduk.

Tatilde ilk gün...

Tatilimiz böylece başlamış oldu. Paris'e hiç uğramadan Rouen'e doğru yola düştük.

Bizim planımız ilk gün Rouen'e gitmek, orada yol yorgunluğunu atmak, Jean D'arc'ın yakıldığı şehri görmek ve sokaklarında gezinmekti. Aynen planladığımız gibi yaptık. Tam anlamıyla şehrin merkezinde olmayan ama yürüme mesafesi ile merkezden sadece on dakika uzaklıkta bulunan deniz kenarındaki Novotel Suites Rouen Normandie'de konakladık. Otelin park yeri paralı olmasına rağmen sokaklarda arabayı ücretsiz olarak bırakabileceğimiz bir sürü park yeri vardı. Kahvaltısı ve oda konforu açısından bu otelden çok memnun kaldık. Rouen'de tüm öğleden sonra ve akşam gezinmek bize yetti. Bence burası uğranması gereken güzel şehirlerden biriydi. İlk gün konaklamak açısından doğru bir tercih yaptığımızı düşündük. 

2. günümüz...



Sabah otelde kahvaltımızı yaptığımız gibi eşyalarımı alarak yola düştük. Normandiya Kıyılarına doğru gidecektik. Kıyıya doğru ilerleyince yolumuzun denizden sola doğru ilerlemesi gerekiyordu ama ben kesinlikle Etretat'a gitmek istiyordum. 


Bu sebeple sağa doğru kıvrılarak Etretat'a ulaştık. Bu yazının amacı bizim gibi aynı yollara düşeceklere biraz ipucu vermek olsa da burada şunu belirteyim ki elbette sadece kişisel görüşlerimi derleyip topluyorum. Hislerim, gittiğimiz yerlerin ruhu, deniz, iyot kokusu, yemekler, doğa bunların hepsi benim gittiğimiz yerle ilgili hislerimi etkiliyor. Bir de hayalperest ve romantik olduğumu hesaba katarsak sizler kendi planınızı yaparken bu durumu hesaba katın. 
Etretat'a girerken şöyle yaptık: Çoğunluğun yaptığı gibi aracımızı şehrin dışındaki ücretsiz park yerine bıraktık. Bildiğiniz yolun sol tarafındaki tarla gibi yerden bahsediyorum. Tabelada şehrin merkezine ulaşmanın on dakika olduğu yazıyordu ama biz biraz daha uzak olduğunu düşünüyoruz. Yavaş yavaş yürüdük, yoldaki yürüyüş alanlarına daldık ve gezmeyi düşündüğümüz evin önünde durduk: Le Clos Arsene Lupin-Maison Maurice Leblanc

İsminden de anlaşılacağı gibi Arsen Lupen karakterini yaratan yazar Maurice Leblanc'ın evi burası. Yeşillikler içinde çok güzel bir yer. Alt katardaki odalar yazarın kullandığı şekliyle korunmuş fakat üst katlar romanların geçtiği mekanları anlatır şekilde düzenlenmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak.
Evi hızlıca gezip Etretat'ın merkezine yani Manş Denizi'nin kıyısına ilerledik. Küçücük bir deniz kasabası burası ve ben buraya bayıldım. Eğer benim gibi denizin sesini duyabileceğiniz mini kasabalardan hoşlanıyorsanız burayı siz de seversiniz. Yok yalnızlık düşüncesi, peşinizden kovalayan uğultular, tırmanılmayı bekleyen tepeler ve özünde "Ya ben burada kendi sesimi bile duyarım" duygusu size yakın değilse burası şöyle bir bakıp geçmelik bir yer. 
Kıyı boyunca yürüyüp sol tepeye doğru yürüdük. İtiraf edeyim ben yoruldum yürürken. Dönünce spor yapmalıyım fikri kafamı kurcalayıp durdu. Burada deniz mahsullerinden oluşan öğle yemeğimizi yiyip hemen yola düştük. Zira Honfleur'e gidecektik.

Dikkat-Dikkat: Rouen- Etretat arası yaklaşık 90 km. Bu da ortalama 1.5 saate denk geliyor.

Honfleur'e doğru ilerlerken rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde diyerek Le Havre'a kırdık arabanın direksiyonu. Şöyle bir şehir turu attık arabadan inmeden; zira şehri pek de beğenmedik. on dakikalık uzaktan bir bakış bir şehri tanımaya elbette yetmez ama bana Marsilya'yı anımsatan bu şehir içimde gezinme arzusu yaratmadı.



Dikkat- Dikkat: Etretat- Honfleur arası 46 km ve yaklaşık 45-50 dakika sürüyor.

Öğleden sonra Honfleur'e ulaşmış olduk. Arabamızı şehrin içindeki parklardan birine bırakıp (paralı park) heyecanla sokaklara dağıldık. Honfleur için söylenecek çok fazla şey var aslında. Bana limanıyla Bergen'i anımsattı burası. Öyle güzel, öyle fotografik bir yer. İnsanda burada konaklama, kalabalığın içine dalma, sokaklarda dolaşma, kafelerde oturma hissi yaratıyor. Sokak aralarında gezinirken Erik Satie'nin de müze evine rastladık. Butikleri, hediyelikçileri ve bir dolu mağazayla burada kolaylıkla vakit harcanır. Keşke buraya biraz daha vakit ayırsaymışım diye düşündüm. 

Peki buradan nereye? Gün daha bitmedi arkadaşlar ve ben buradan Deauville-Trouville'e gideceğiz diye planlamışım.

Dikkat-Dikkat: Honfleur- Deauville arası 18 km ve yol yaklaşık 30 dakika sürüyor. 


Sonunda Deauville'e geldiğimizde akşamüstü olmuştu. Deniz kenarındaki park yerlerinden birine arabayı bırakıp denize doğru yürüdük. Gördüğüm manzara karşısında büyülendim çünkü Fransız filmlerindeki sayfiye yerlerinin aynısıydı karşımdaki manzara. Uzakta bir deniz, sonu görünmeyen kumsal, mavi-beyaz boyalı kabinler, kıyı şeride sıralanmış oteller, sahilin merkezinde kocaman bir kumarhane 😀
"Buradaki hayalin neydi Özlem?" derseniz elime kitabımı alıp şezlongda uzanmaktı diye cevap veririm. Bakın ben size söylüyorum. Bir gün ben Selçuk'u kandırıp iki günlüğüne Etretat'a, birkaç günlüğüne de Deauville'e gelirim. Öyle sevdim bu sahil şeridini. Elbette acıkmıştık acıkmasına da ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Burada mı yesek yoksa Trouville'i de gezdikten sonra kalış noktamız olan St. Malo'da mı ziyafet çekseydik bilemedik. Trouville neresi, acaba buradan ne kadar uzak diye düşünürken adresi aracın navigasyonunu da yazdık ki bir de ne görelim? Deauville hemen yanıbaşımız. Deauville ve Trouville bir nehrin iki yakasına yerleşmiş kasabalar. Biz burayı çok hızlı gezmek durumunda kaldık. Oysa bizim ayırdığımız zamandan daha fazlasını hakediyorlar. 

St. Malo'ya doğru...

Yola çıktık çıkmasına ama rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde duran Cabourg'a kayıtsız kalamadık. Yemeğimizi bu minicik ve şirin kasabada bir İtalyan restoranında yedik. Kıyı şeridine bakıp hayretler içinde kaldık. Çünkü upuzun bir şerit göz alabildiğince uzayıp gidiyordu. 

Dikkat- Dikkat: Deauville- Saint Malo arası tam tamına 230 km ve yol 2.30 saat sürüyor.

Bu planı yaparken aklımızı neredeymiş peki? Çünkü gayet yoğun bir gün geçirdik ve çok yorulduk. Tatil için ayırdığımız süre az, görmek istediğimiz yer bu kadar çok olunca programı sıkıştırmışız. St. Malo'da kalmayı tercih ettik. Her gün bir otelde kalıp bavulları indirip bindirmek istemedik. Doğrusu şöyle olmalıymış: Honfleur'de konaklamalı, hem oranın keyfini doyasıya çıkarmalı, hem de yorulmamalıymışız. 

Honfleur'den sonra yaptıklarımızı bir sonraki güne bıraksaymışız, Normandiya Çıkartmasının yapıldığı Omaha Sahili (Omaha Beach) ardımızda bırakmamış olurduk. Bu seyahatte atladığımız yerlerden biri burası oldu.


3. Günümüz....

St. Malo'da otelimizde uyanıyoruz. Sabah kahvaltısı ve kahve hepimizi kendimize getiriyor. Surlarla çevrili bu güzel yerleşimi bir gece önce azıcık gezdik. Karnımızı doyurduktan sonra tekrar geldiğimiz yöne gidiyor ve Le Mont St. Michel'e yöneliyoruz.

Gitmeden önce buranın denizin kıyısında ama bir kasabanın yamacında bir yer olduğunu düşünürdüm. Manastırın olduğu yerin karşı kıyısında sanki kafeler, restoranlar vardır da insanlar o manzaranın karşısında içkilerini yudumluyorlardır gibi bir his vardı içimde. Bu kanıya nereden kapıldığımı bilmiyorum. Le Mont St. Michel'e yaklaşınca tabelalar bizi park yerlerine ulaştırdı. Muhtemelen etrafın doğallığını bozmamak adına park alanlarının hepsi uzun çit bitkilerinin ardına saklanmıştı. Arabamızı buradaki park yerlerinden birine bırakıp ücretsiz shuttle'ların kalktığı yere gittik. Ayrı bir ücret ödeyerek faytonla da ulaşabiliyorsunuz St.Michel'e. Sonra çekilmiş denizin ortasında, bir boşlukta tüm güzelliğiyle dikilen surların ardındaki kalenin içine giriyorsunuz. 

gezinin bu ayağında telaşsız bir gün geçirdik. Günün arda kalan kısmında St. Malo'daydık. Akşam nefis bir restoranda kabuklu deniz ürünlerine saldırdık. 😀
Seyahatin bu kısmına bir gün daha ekleseymişiz daha iyi edermişiz. 
Bana soracak olursanız bizim izlediğimiz rotanın hakkı dört gün. Şimdi gitmiş görmüşken bu alan içinde göremediğimiz diğer yerlere de uğramak için yollara tekrar düşebiliriz. Ben Normandiya Kıyılarını çok sevdim çünkü.💗

29 Haziran 2017 Perşembe

Yarıyıl okuma günlüğüm

Ocak ayında okuma işini beni mutlu edecek şekilde kotarınca zannettim ki diğer aylarda da aynı başarıyı gösteririm. Olmadı tabii ki. Okuma hızımı etkileyen nice şey var. Mesela bir seyahate çıkmışsak, Kuzey'in sınavlarının olduğu haftalara denk gelmişsem, işlerin yoğun olduğu bir zamansa ve ben eve geç geliyorsam akşamları içtiğim çaya şükrediyorum. Zaten her şeyi bir anda yapmak mümkün olmuyor. Düzenli spor yaptığım zamanlarda çok okuyamıyorum. Ya da çok okuduğum dönemlerde istediğim sıklıkla yazamıyorum. Sevdiğim şeylerin hepsi hem emek istiyor, hem de zaman. Mesela okuma hızımın düştüğünü fark ettiğim bu mayıs ayında ince kitaplar seçiyorum ki ortalamamı düzeltebileyim.😀 Notlarını yükseltebilmek için öğretmenler odasının kapısında bekleyip öğretmenlere yalvaran omurgasız öğrenci gibiyim. Şaka bir yana ben böyle bir durumu hatırlıyorum. Teşekkür, takdir potasındaki öğrenciler benim ortaokul, lise yıllarımda öğretmenler odasının kapısında bekler, not dilenirlerdi. (Kendim de bunu yaptığım için hatırlıyorum.) An itibariyle, utanç içindeyim.
Yazının böyle bir yanı var işte, unuttum dediğin anılar hiç beklemediğin anda su yüzüne çıkıyor.


Yazmanın amacı unutmadan not etmek. 

Benimki de o hesap çünkü geriye dönüp baktığımda her şey tozla kaplanmış oluyor. Unutmak istemesem de nice güzel anı unutup gidiyorum.

📚  Timsahların Sarı Gözleri- Katherine Pancol



Kitapçılarda gezinirken sık sık karşıma çıkan bir kitap vardı: Timsahların Sarı Gözleri. Şubat ayında bu kitabı internette alışveriş yaparken sepetimin içine katıverdim. Okusam mı okumasam mı diye tereddüt ettiğim kitaplardan biriydi. Pegasus Yayınları'nın çevirilerinden pek memnun olmamam da kararsızlığımın sebeplerinden biriydi. Sonra çevirinin Işık Ergüden tarafından yapıldığını öğrendim. Paris'in banliyölerinden birinde iki kızı ve işsiz, hayalperest kocası ile birlikte yaşayan bir kadının aldatıldığını öğrenmesi üzerine eşinden ayrılması üzerine kurulmuş bir hikaye. Öykünün bundan sonrasında kadın kahramanımız Josephine'in yaşamını tekrar kurgulamasını, ayakları üzerinde durma çabasını, yılların üstünde bıraktığı güvensizlikleri temizlemek için çabalamasını okuyoruz. Paris Üçlemesi Seti, adından da anlaşıldığı gibi bu kitaptan başka iki kitabı da içeriyor. Bu kitabı çok keyifle okuduğumu hatırlıyorum ama diğer iki kitabı almadım. 

📚   Aşık Bir Adam- Karl Ove Knausgaard



Paris'te dolaşıp, timsahların sarı gözlerinde kaybolduktan sonra beni doyuracak bir kitap okumak istedim. Çoğu insanın Karl Ove Knausgaard'dan hoşlanmadığını daha önce yazılan yorumlardan fark ettim ama ben yazarı çok sevdim. Yazdıklarını edebi bulduğumu söylemem şart. Edebiyat nedir, hangi yazın türü edebidir tartışmasına girmeden şunu söyleyeyim yeter: Kitap benim edebiyat anlayışımı karşılıyor. Kolay akmayan, çoğu zaman düşündüren, bazen biraz uzatmış mı bu konuyu dedirten sayfalar olsa da her satırından samimiyet ve dürüstlük akan bir anlatı olmuş bu seri. Üçüncü kitap da okunacaklar listemde. Okurken İsveç'te gezinmek, Norveç'e yolculuk yapmak, yazarın küçük çalışma evindeki yazım aşamalarına ortak olmak, sıkıntılarını dinlemek çok güzel. Aşık Bir Adam, bana çok iyi geldi. Umarım okuyan herkes de benim gibi düşünür.

📚   Bambu Sapı - Saud Alsanousi



İnanır mısınız kitaptan geriye bende bir şey kalmadı. Kolayca okuduğumu, okurken kitabın beni sıkmadığını hatırlıyorum. Kuveytli bir babanın evlerinde çalışan Filipinli hizmetçiden olan çocuğunun ne annesinin vatanına ne de babasının vatanına sığamamasının öyküsü yarım yamalak aklımda. Tavsiye eder misin derseniz, "Yok, zamanınızı başka bir kitaba harcayın."

📚   Joyce'un Kızı- Annabel Abbs 


Bu kitabın peşinden yazarların hayatlarına olan düşkünlüğümden olsa gerek James Joyce'un kızının yaşamını anlatan kurgu bir kitaba başladım. Kitabın Paris'te geçiyor olması baştan artı bir puan almasını sağladı. Bildiğim yerler, önünden geçtiğim mekanlar, tadını anımsadığım yemekler ve okuya okuya öğrendiğim Paris hayatı. Her bir satırı Paris gibi keyifli geldi. Joyce'a ve eşine sinir oldum. İyi yazar olmak, iyi ebeveyn olmak anlamına gelmiyor elbette. Yine de sanatsal anlamda iyi yerlere gelmiş olan insanların başka bir duyarlılık taşımasını bekliyorsun; hayal kırıklığına uğruyorsun. Hayat, her zaman beklentileri karşılamıyor elbette. Benim gibi edebi kahramanlardan hoşlanıyorsanız bu kitabı okuyun derim.

📚   Hurda Köşkü- Edward Carey



Kırmızı Kedi'den çıkan bu kitabın kapağına vuruldum öncelikle. 1800'lü yıllarda Londra'nın dışındaki bir hurdalığın sahibi tuhaf bir aile hayal edin: İremonger Ailesi. Bu ailenin her bir ferdinin garip bir özelliği var. Mesela kitabın kahramanlarından Clod İremonger, nesnelerin sesini duyabiliyor. Kapı kolu, çeşme, duvar saati konuşuyor.  Fantastik bir gençlik romanı. Kitap, birçok ödül almış ama ben sevemedim. Hikâyenin kendisinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı ve okurken içim sıkıldı. Peki, kitap kötü mü? Hayır, bunu söyleyemem. Tek diyebileceğim kitabın ruhu ile benim ruhum buluşamadı. Hepsi bu.

📚  The Opposite of Loneliness- Marina Keegan



Bu kitabı blogda anlatmışım gibi hissediyorum. Hah şurada. Hikâyesi yani. Kitabı nasıl aldığımın, nasıl keyifle okuduğumun, nasıl üzüldüğümün. Kendi adıma bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi çünkü hayatın içinde geçen hikayeleri seviyorum. Acıyı çok fazla yüceltmeyen, olduğu şekliyle anlatan, hayatın akışının içinde kaybolan anlatılar. Günlük yaşamın fark etmediğimin izleri. Yazarın Yale Üniversitesinden mezun olduktan beş gün sonra ölmesi de Marina Keegan'ın bu hayata emanet edeceği tek kitabını biraz daha yüceltiyor gözümde. Yazsa da okusak dediğim bir yazar daha kayıp gitmiş olmuş benim yaşamımdan. Günlük hikâyeler ve denemeler hoşunuza gidiyorsa mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap Marina Keegan'ınki.

📚   Karanlık Kız- Elena Ferrante



Seveni sevmeyeni belli olmuştur artık Elena Ferrante'nin. Ben seven gruptanım. Geçen senenin okuma serüvenimde iz bırakmış kitaplardan olmuştu Napoli Serisi. Hatta keşke bu kitapları ben yazabilseydim diye iç geçirmiştim. Peki bu incecik kitap bana aynı zevki verdi mi? Tam anlamıyla değil. Kısacık bir şeydi çünkü. Romanın kahramanı kadın fazla cüretkardı. Kitabın her satırında gergin bir halde her şeyin ortaya çıkmasını bekledim. İnsanların düşünmeden yaptığı nice hareketin doğasındaki utanç duygusu hakimdi kitabın tümünde. En azından benim için. Sonuçta yazar dilediği şey buysa eğer, okuru tüm yazı boyunca tetikte tutmayı başarmış. O yüzden kitap benim için okunması gereken kitaplar listesine girdi.

📚  Gölün Dibindeki Ev- John Malerman



İtiraf etmem gerekirse John Malerman kimdir bilmiyorum. İlk defa okudum. Kitabın kapağına gördüğüm anda vurulduk. Bir gece yatağıma uzanıp kitabı elime aldığımı çok net hatırlıyorum. Bir süre okuduktan sonra gözlerimi loş odanın içinde gezdirdim ve kitabı başucuma kaldırdım. Yok, bu kitabı gece vakti okuyamayacaktım. Gerim gerim gerilmiştim. Fakat şunu söylemem gerekir ki kitaba bayıldım. bir gerilim kitabı bu kadar mı güzel yazılır. Kesinlikle ben de yer eden bir kitap oldu. Kitabı düşündüğümde bile kitabı okurken hissettiklerimi anımsayabiliyorum. 

📚  Acı Çikolata- Laura Esquivel


Geçmiş senelerde bu kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sene içinde içinde mutfak geçen bir hikâye yazmak istedim. Biraz da büyülü gerçeklik olmalıydı. Ve hikâyenin içinde kaybolmuştum ki çalışma odasına gidip raftan bu kitabı çekip elime aldım. Amacım birkaç sayfa okumak, anımsamak için yazım diline şöyle bir göz atmaktı. Tabii ki kitabı yine elimden bırakamadım. Ne olduğunu anlamadan kitabı bitirdiğimi fark ettim. İçinde mutfak, aşk, büyülü gerçeklik ve kokuların geçtiği çok güzel bir roman Acı Çikolata. Hâlâ okumayan kaldıysa hemen alıp okusun.

📚  The Idiot- Elif Batuman


Bazı yazarlar vardır ve onların sadece sizin için yazdığına inanırsınız. İşte o yazar benim için Elif Batuman. Amerikada doğmuş büyümüş, Harvard Üniversitesinde okumuş, Stanford Üniversitesinde ders veren, The New York Times'ta yazan bir Türk kızından bahsediyorum. Bana böyle birini anlattığınız zaman inanın ki gururdan göğsüm kabarır. Elif Batuman'ı öyle seviyorum. Keşke karşımda otursa ve beraberce bir kahve içebilsek. Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ecinniler'i uzun süre elimden bırakamamış, okuduğum çoğu paragrafın peşinden de defterimi açıp bir şeyler karalamıştım. Benim için yazdığı her şeyde ilham kaynağı olan bir şeyler vardı. Sanki benim için yazıyor ve bana bir şeyler anlatmak istiyordu. Yazısındaki doğal akışa her seferinde hayran oluyordum. Sonra IG'de New York'taki Strand Bookshop'da imza günü olduğunu gördüm. Yeni bir kitap yazmıştı. Hemen Amazon'dan sipariş verdim. Kitap elime ulaşır ulaşmaz yaptığım her işi bir kenara bırakıp üniversite yıllarını anlatan Türk kızı Selin'in hikâyesi içinde kayboldum. Çok keyif aldığım nefis bir okuma oldu Elif Batuman'ı okumak.

📚  Aşk ve Cinayet Tarifleri- Sally Andrew


Güney Afrika'da geçen bir hikâye. İçinde dedektiflik, cinayet, aşk ve yemek var. Basit bir dille yazılmış ama benim beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Ben ilkbaharın ilk günlerinde okuduysam da aslında tam bir yaz kitabı. Bir de Güney Afrika'nın bunaltıcı sıcağını düşünürseniz aslında bu kitap deniz kenarında daha iyi gidebilir. Yalnız kitabın kahramanı kadın kitap boyunca o kadar çok yemek yapıp o kadar çok yemek yedi ki kendisine hayran oldum. Kitap boyunca ne kalori aldı kadıncağız yahu diye düşünmeden edemedim. Siz siz olun, kitabı okuyun ama okurken kahramanın gazına gelip onun gibi yemeyin. Yoksa kitabı bitirene kadar rahat iki kilo alırsınız.

📚   İhanet- Camilla Grebe


İhanet yazarın ilk kitabıymış. En sevdiğin polisiyeler ne derseniz size kesinlikle İskandinav polisiyeleri diye cevap veririm. O yüzden Stockholm'de geçen bu kitabı da çok severek okudum. 

Haziran ayının başına kadarki okuma serüvenimi burada toparlamaya çalıştım. Bakalım içinde bir yolculuğun olduğu haziran ayında beni hangi kitaplar bekliyor? 
Sizin bana önereceğiniz kitaplar var mı bu arada?

25 Haziran 2017 Pazar

Liste 25-Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 25- Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

Doğrudan konuya giriyorum arkadaşlar.


Çalışmak. 

Geriye dönüp baktığımda çok uzun zamandır çalıştığımı görüyorum. Bugün iş hayatımda sahip olduğum kolaylıklara işe ilk başladığım yıllarda elbette sahip değildim. Şükür ki kendi hayatımı idame ettirecek parayı kazanıyorum. Hâl böyle olduğu için de çekirdek ailemde her şey için benim de eşit söz hakkım var. Selçuk gibi sakin, dinleyen, hak veren, kısıtlamayan biriyle evlendiğim için çok şanslıyım. Çok harika bir eşiniz olabilir ama bu demek değildir ki yaşam her zaman çok iyi gidecek. İnsanın başına her şey gelebilir. O yüzden özellikle bizim gibi ülkelerde kadınların çalışması şart. Ha, diyorsanız ki ben hayatımı her koşulda idame ettiririm o zaman sorun yok. Kendi adıma kendi kredi kartımı ödeyebildiğim, çocuğumun okul masraflarına destek olabildiğim ve sevdiğim insanlara gönlümden geçenleri alıp hediye edecek parayı kazanabildiğim için hem kendimi çok şanslı hem de çok güçlü hissediyorum. 

Seyahat.

Bu konuyu azıcık açayım. Seyahat fikri elbette kendimi güçlü hissetmemi sağlamıyor ama seyahatteyken kendimi çok güçlü hissediyorum. Tıpkı ormanda on kaplan gücündeymişim gibi. 😀İstanbul'a dönünce her sabah kalkıp bir saat koşarmışım, sabahın köründe kalkıp gecenin bir yarısında yatarmışım, günde bir öğün yiyerek akşama kadar dayanırmışım, karşıma gelen her sorunun altından kalkabilirmişim gibi geliyor. Günlük hayatımın dışına çıktığımda ve sorumluluklarımı birkaç günlüğüne rafa kaldırdığımda bana yorgunluk veren çoğu şey bir sis bulutunun ardına gizleniyor. Belki de belimizi büken şeylere zaman zaman biraz uzaktan bakmak gerekiyor.

Gün ışığı ☀

"Babam her gecenin bir sabahı vardır." derdi. Herkesin bildiği bir şeyi tekrar edip duruyordu aslında. Her ne kadar gecenin sessizliğini sevsem de sabahları hep daha güçlü hissederim kendimi. Sağlığımız yerindeyse bir bardak çay ile aydınlık bir günün düzeltemeyeceği ne var şu hayatta?  Sahiden ne kadar uzakta olursam olayım eve girer girmez yaptığım ilk şey mutfağa koşmak ve demliği ocağın üstüne yerleştirmek olur. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlık zihnimde hep huzur imgesini doğurur. Huzurlu bir insan da güçlü olur değil mi?

Motivasyon kaynağım okumak ve yazmak

Güçlü olmak hoşuma gidiyor. Selçuk'la çıkmaya başladığımız ilk zamanlarda da hiç zayıf kız rolünü oynamadım. Arabamın kapısını da kendim açardım, Taksim'den dolmuşa atlayıp evime kadar da kendim gelirdim. Seni eve bırakayım dediği ilk günlerden birinde, "Neden ben evime kendim gidemiyor muyum?" diye tuhaf bir çıkış yapmıştım kendisine. 😀  Vallahi ayıptır söylemesi Kadınca Dergisi ve Duygu Asena okuyarak büyüdüm ben. Ayaklarımın üstünde durmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Hatta zaman zaman bu sertliğimden, yardım istemeyi ayıp sayan iç sesimden yoruldum. Kırılgan olmayı ve bir erkeğin kanatları arasında yaşamayı tercih eden kızların erkeklerin gözünde daha kıymetli olduğunu düşündüm çoğu zaman. Hayat onlar için daha kolaydı sanki. Eşleri ya da sevgilileri tarafından gittikleri yere götürülecek kadar zayıf, denizin üstünden esen meltemlerden korunacak kadar narindiler. "Ah!" dedim bazen. Sahi bu kadar güçlü müydüm? Sanırım. Bildiğim ve içimde yaşayan tek Özlem vardı. Başkası olamazdım. Kendimi zayıf hissettiğimde kitapların içindeki dünyalara sığındım. Orada bana benzeyen çok karakter vardı. Üzgünsem, mutluysam, içimdeki ses yapmamı söylüyorsa okudum, yazdım. Hepimiz için başka başka yollar var. Yapmamız gereken tek şey o yolu bulmak.

Kuzey, benim küçük gün ışığım!

Kendimi en güçlü ve en zayıf hissettiğim anlar Kuzey'e dair. Onun için yapmayacağım bir şey yok. En çok kızdığım, en çok güldüğüm, telefonuma düşen bir mesajla bir toplantıyı yarıda kesip unuttuğu spor çantasını söylene söylene okula götürdüğüm. 😀
Hee, yanlış olduğunu bile bile götürüyorum. Bir tane oğlum var. Sahip olduğum tek zenginliğim, kokusunu hiçbir çiçekte bulamadığım. O yüzden onun için dağları deviririm. En sıkıntılı anımda bile yüzünde içime çektiğim derin nefesler buluyorum. Kendimi en güçlü hissettiğim zamanlar oğlumun yanında olduğum anlar.

İşte benim en güçlü hissettiğim zamanların listesi.

22 Haziran 2017 Perşembe

Ergenle yolculukta yanınıza almanız gereken şeyler

Bebeğinizle seyahat ederken yanınıza almanız gereken şeyler 😀
Sahiden okuyor muyuz bu yazıları? Bence her anne bebeği ile seyahat ederken yanına alması gerekenleri biliyordur; elbette bebeğini doğurduğu ilk beş gün içinde yolculuk yapmıyorsa.

Yanınıza mama, bol miktarda bez, ıslak mendil, hafif bir battaniye, memelerinizi ve sağ duyunuzu almayı unutmayın. Ah bir de çocuğu oyalayacak oyuncaklar, falan filan... Bu tavsiyelerim inanın ki hayatınızı kolaylaştıracak, annelik yolunda daha konforlu ilerlemenizi sağlayacak. Biliyorum da söylüyorum. Misal Kuzey hepi topu bir saat süren bir İstanbul- Dalaman uçuşunda hiç susmadan ağlamıştı. Ben de onu susturamadığım için ağlamıştım. Tecrübe başka hiçbir şeye benzemiyor. Bu seyahatten sonraki seyahatlerim için şöyle iki önlem almıştım: Ya Kuzeysiz seyahat edecektim ya da Selçuk olmadan asla. 


Bir anneyseniz aslında ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yanına olası durumlara karşı gerektiğinden fazla bez ya da yedek kıyafet almadan yola düşen anne var mıdır Allah aşkına? Bence yoktur. Ya da birinin bizlere güneş kremi olmadan seyahat etmememizi söylemesine gerek var mı? Yok, hepimiz çeşit çeşit güneş kremleri ile büyüdük de oradan biliyorum.😀  Nihayetinde güneş kremi. İhtiyaç halinde girer bir markete ya da eczaneye alırsın. Bence küçük çocuklarla yola çıkan anneler her şeyden önce yanlarına sonsuz sabır gücü alarak yola çıkmalılar. Gerisi (sağlık olduğu sürece) hikâye. Sevgili anneler çocuğunuzla yurt dışına yolculuk yapıyorsanız öncelikle mutlaka bir sağlık sigortası yaptırın. Çok da pahalı olmayan bu sigortayla yurt dışındaki bütün hastanelere ücretsiz gitme hakkını satın alıyorsunuz. Bence bundan daha önemli bir şey yok! Hatta kendinize de sağlık sigortası yaptırın. Kafanız rahat etsin.

Elbette bu foto çekilmeden az önce kavga ettik. Günde iki kere: Uykudan hemen sonra ve açken.
Eh, benim oğlan büyüdü ya buradan ahkam kesiyorum değil mi? 
Yok yahu! Sadece rahat olun demek istiyorum. Hepimiz yolculuk sırasında yanımıza ne alacağımızı biliyoruz nihayetinde. Ben Kuzey küçükken basit ilaçlarını alırdım yanıma fazladan. Ateş düşürücü falan. Şimdilerde artık şurup taşımak istemediğimden çocuk doktoruna başvurup yetişkin ilaçlarından hangisini hangi dozlarla alabileceğini öğrendim hepsi bu. Bu bilgileri internetten öğrenmektense doktorlardan öğrenmek en doğrusu. 

Neyse konumuz bu değil.

Konumuz bir ergenle gezerken yanımıza almamız ya da almamamız gerekenler. 

💣  Mümkünse ergeni yanınıza almayın. Samimi söylüyorum. Bırakın evde sürünsün. Hatta onu evde bıraktığınız süre boyunca evin internetini de kestirin de anne-baba ne demekmiş onu öğrensin. Öyle olur olmaz her şeye atar yapmakla olmuyor. Bence ergen dediğin mahlukat evde kimin borusunun öttüğünü öğrenmeli. 


💣  Diyelim ki ergen de sizinle geliyor. Onun bavulunun ayrı olmasına özen gösterin. Kendi bavulunun olması olur olmaz her şeye atar yapan ergenin sorumluluk duygusunun gelişmesine sebep olacaktır. Bugün bavulunu taşıyan çocuk yarın sırtında kim bilir neler taşır? 

💣  Şampuanını ve duş jelini unutmayın. Çünkü bu yaştaki çocuklar banyo yapmak için deli olurlar. Temizlik onlar için çok önemlidir. Yağdan pırıl pırıl parlayan saçlar temizliklerinin ilk göstergesidir. Şampuanı unuttuysanız bile yanınıza bir miktar Bebe Pudrası alırsanız en azından saçlarına azıcık sürebilir. Böylece güneş altındaki altın parlamaları engelleyebilirsiniz.


💣  Kitap. Biz kitapsız asla yola çıkmayız. Çünkü i-padden kafasını kaldırdığı enden zamanlarda bizim oğlumuz kesinlikle kitap okumak ister. Seyahat yüzünden çocuğun günlük rutinini bozmayı istemeyiz elbette.

💣  Arkadaşları. Yanınıza ne alırsınız ne almazsınız onu bilmem ama biz arkadaşlarını kesinlikle yanımıza almıyoruz. Madem arkadaşını yanımıza alacaktık o zaman niye seyahate çıkıyoruz ki? Evde bakarlardı internete!


💣   I-pad. Artık her şey internetin ucunda. Neyse ki yanımızda her şeyi bilen, interneti yalayıp yutmuş biri var. Yolumu bulamıyorsun; google maps. Bir restorana mı gideceksin; internete yazıyorsun. Hemen çıkıyor. Bir yere mi gideceksin; Bak bakalım fotoğraflara gitmeye değer bir yer mi?

💣  Televizyonlu uçaklar. Koltukların arkasında monitör ve ekranda oynayacak filmler yoksa biz o uçağa binmiyoruz mesela. Siz de binmeyin. Avrupa uçuşlarında monitör olmuyor genellikle. O zaman siz de Amerika'ya, Japonya'ya, Vietnam'a, Çin'e gidin. 

Ya da gitmeyin yahu! Çocuğunuza harcayacağınız parayı bir kenara koyar, kocanızla hayalinizi kurduğunuz başka bir seyahate gidersiniz. O da büyüyünce sevgilisiyle gitsin arkadaş.😀

Not: Vallahi bu yazı Kuzey'in okuma ihtimaline karşı kendini imha edebilir. Yayınlıyorum ama bir taraftan da tırsıyorum!

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂