29 Haziran 2017 Perşembe

Yarıyıl okuma günlüğüm

Ocak ayında okuma işini beni mutlu edecek şekilde kotarınca zannettim ki diğer aylarda da aynı başarıyı gösteririm. Olmadı tabii ki. Okuma hızımı etkileyen nice şey var. Mesela bir seyahate çıkmışsak, Kuzey'in sınavlarının olduğu haftalara denk gelmişsem, işlerin yoğun olduğu bir zamansa ve ben eve geç geliyorsam akşamları içtiğim çaya şükrediyorum. Zaten her şeyi bir anda yapmak mümkün olmuyor. Düzenli spor yaptığım zamanlarda çok okuyamıyorum. Ya da çok okuduğum dönemlerde istediğim sıklıkla yazamıyorum. Sevdiğim şeylerin hepsi hem emek istiyor, hem de zaman. Mesela okuma hızımın düştüğünü fark ettiğim bu mayıs ayında ince kitaplar seçiyorum ki ortalamamı düzeltebileyim.😀 Notlarını yükseltebilmek için öğretmenler odasının kapısında bekleyip öğretmenlere yalvaran omurgasız öğrenci gibiyim. Şaka bir yana ben böyle bir durumu hatırlıyorum. Teşekkür, takdir potasındaki öğrenciler benim ortaokul, lise yıllarımda öğretmenler odasının kapısında bekler, not dilenirlerdi. (Kendim de bunu yaptığım için hatırlıyorum.) An itibariyle, utanç içindeyim.
Yazının böyle bir yanı var işte, unuttum dediğin anılar hiç beklemediğin anda su yüzüne çıkıyor.


Yazmanın amacı unutmadan not etmek. 

Benimki de o hesap çünkü geriye dönüp baktığımda her şey tozla kaplanmış oluyor. Unutmak istemesem de nice güzel anı unutup gidiyorum.

📚  Timsahların Sarı Gözleri- Katherine Pancol



Kitapçılarda gezinirken sık sık karşıma çıkan bir kitap vardı: Timsahların Sarı Gözleri. Şubat ayında bu kitabı internette alışveriş yaparken sepetimin içine katıverdim. Okusam mı okumasam mı diye tereddüt ettiğim kitaplardan biriydi. Pegasus Yayınları'nın çevirilerinden pek memnun olmamam da kararsızlığımın sebeplerinden biriydi. Sonra çevirinin Işık Ergüden tarafından yapıldığını öğrendim. Paris'in banliyölerinden birinde iki kızı ve işsiz, hayalperest kocası ile birlikte yaşayan bir kadının aldatıldığını öğrenmesi üzerine eşinden ayrılması üzerine kurulmuş bir hikaye. Öykünün bundan sonrasında kadın kahramanımız Josephine'in yaşamını tekrar kurgulamasını, ayakları üzerinde durma çabasını, yılların üstünde bıraktığı güvensizlikleri temizlemek için çabalamasını okuyoruz. Paris Üçlemesi Seti, adından da anlaşıldığı gibi bu kitaptan başka iki kitabı da içeriyor. Bu kitabı çok keyifle okuduğumu hatırlıyorum ama diğer iki kitabı almadım. 

📚   Aşık Bir Adam- Karl Ove Knausgaard



Paris'te dolaşıp, timsahların sarı gözlerinde kaybolduktan sonra beni doyuracak bir kitap okumak istedim. Çoğu insanın Karl Ove Knausgaard'dan hoşlanmadığını daha önce yazılan yorumlardan fark ettim ama ben yazarı çok sevdim. Yazdıklarını edebi bulduğumu söylemem şart. Edebiyat nedir, hangi yazın türü edebidir tartışmasına girmeden şunu söyleyeyim yeter: Kitap benim edebiyat anlayışımı karşılıyor. Kolay akmayan, çoğu zaman düşündüren, bazen biraz uzatmış mı bu konuyu dedirten sayfalar olsa da her satırından samimiyet ve dürüstlük akan bir anlatı olmuş bu seri. Üçüncü kitap da okunacaklar listemde. Okurken İsveç'te gezinmek, Norveç'e yolculuk yapmak, yazarın küçük çalışma evindeki yazım aşamalarına ortak olmak, sıkıntılarını dinlemek çok güzel. Aşık Bir Adam, bana çok iyi geldi. Umarım okuyan herkes de benim gibi düşünür.

📚   Bambu Sapı - Saud Alsanousi



İnanır mısınız kitaptan geriye bende bir şey kalmadı. Kolayca okuduğumu, okurken kitabın beni sıkmadığını hatırlıyorum. Kuveytli bir babanın evlerinde çalışan Filipinli hizmetçiden olan çocuğunun ne annesinin vatanına ne de babasının vatanına sığamamasının öyküsü yarım yamalak aklımda. Tavsiye eder misin derseniz, "Yok, zamanınızı başka bir kitaba harcayın."

📚   Joyce'un Kızı- Annabel Abbs 


Bu kitabın peşinden yazarların hayatlarına olan düşkünlüğümden olsa gerek James Joyce'un kızının yaşamını anlatan kurgu bir kitaba başladım. Kitabın Paris'te geçiyor olması baştan artı bir puan almasını sağladı. Bildiğim yerler, önünden geçtiğim mekanlar, tadını anımsadığım yemekler ve okuya okuya öğrendiğim Paris hayatı. Her bir satırı Paris gibi keyifli geldi. Joyce'a ve eşine sinir oldum. İyi yazar olmak, iyi ebeveyn olmak anlamına gelmiyor elbette. Yine de sanatsal anlamda iyi yerlere gelmiş olan insanların başka bir duyarlılık taşımasını bekliyorsun; hayal kırıklığına uğruyorsun. Hayat, her zaman beklentileri karşılamıyor elbette. Benim gibi edebi kahramanlardan hoşlanıyorsanız bu kitabı okuyun derim.

📚   Hurda Köşkü- Edward Carey



Kırmızı Kedi'den çıkan bu kitabın kapağına vuruldum öncelikle. 1800'lü yıllarda Londra'nın dışındaki bir hurdalığın sahibi tuhaf bir aile hayal edin: İremonger Ailesi. Bu ailenin her bir ferdinin garip bir özelliği var. Mesela kitabın kahramanlarından Clod İremonger, nesnelerin sesini duyabiliyor. Kapı kolu, çeşme, duvar saati konuşuyor.  Fantastik bir gençlik romanı. Kitap, birçok ödül almış ama ben sevemedim. Hikâyenin kendisinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı ve okurken içim sıkıldı. Peki, kitap kötü mü? Hayır, bunu söyleyemem. Tek diyebileceğim kitabın ruhu ile benim ruhum buluşamadı. Hepsi bu.

📚  The Opposite of Loneliness- Marina Keegan



Bu kitabı blogda anlatmışım gibi hissediyorum. Hah şurada. Hikâyesi yani. Kitabı nasıl aldığımın, nasıl keyifle okuduğumun, nasıl üzüldüğümün. Kendi adıma bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi çünkü hayatın içinde geçen hikayeleri seviyorum. Acıyı çok fazla yüceltmeyen, olduğu şekliyle anlatan, hayatın akışının içinde kaybolan anlatılar. Günlük yaşamın fark etmediğimin izleri. Yazarın Yale Üniversitesinden mezun olduktan beş gün sonra ölmesi de Marina Keegan'ın bu hayata emanet edeceği tek kitabını biraz daha yüceltiyor gözümde. Yazsa da okusak dediğim bir yazar daha kayıp gitmiş olmuş benim yaşamımdan. Günlük hikâyeler ve denemeler hoşunuza gidiyorsa mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap Marina Keegan'ınki.

📚   Karanlık Kız- Elena Ferrante



Seveni sevmeyeni belli olmuştur artık Elena Ferrante'nin. Ben seven gruptanım. Geçen senenin okuma serüvenimde iz bırakmış kitaplardan olmuştu Napoli Serisi. Hatta keşke bu kitapları ben yazabilseydim diye iç geçirmiştim. Peki bu incecik kitap bana aynı zevki verdi mi? Tam anlamıyla değil. Kısacık bir şeydi çünkü. Romanın kahramanı kadın fazla cüretkardı. Kitabın her satırında gergin bir halde her şeyin ortaya çıkmasını bekledim. İnsanların düşünmeden yaptığı nice hareketin doğasındaki utanç duygusu hakimdi kitabın tümünde. En azından benim için. Sonuçta yazar dilediği şey buysa eğer, okuru tüm yazı boyunca tetikte tutmayı başarmış. O yüzden kitap benim için okunması gereken kitaplar listesine girdi.

📚  Gölün Dibindeki Ev- John Malerman



İtiraf etmem gerekirse John Malerman kimdir bilmiyorum. İlk defa okudum. Kitabın kapağına gördüğüm anda vurulduk. Bir gece yatağıma uzanıp kitabı elime aldığımı çok net hatırlıyorum. Bir süre okuduktan sonra gözlerimi loş odanın içinde gezdirdim ve kitabı başucuma kaldırdım. Yok, bu kitabı gece vakti okuyamayacaktım. Gerim gerim gerilmiştim. Fakat şunu söylemem gerekir ki kitaba bayıldım. bir gerilim kitabı bu kadar mı güzel yazılır. Kesinlikle ben de yer eden bir kitap oldu. Kitabı düşündüğümde bile kitabı okurken hissettiklerimi anımsayabiliyorum. 

📚  Acı Çikolata- Laura Esquivel


Geçmiş senelerde bu kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sene içinde içinde mutfak geçen bir hikâye yazmak istedim. Biraz da büyülü gerçeklik olmalıydı. Ve hikâyenin içinde kaybolmuştum ki çalışma odasına gidip raftan bu kitabı çekip elime aldım. Amacım birkaç sayfa okumak, anımsamak için yazım diline şöyle bir göz atmaktı. Tabii ki kitabı yine elimden bırakamadım. Ne olduğunu anlamadan kitabı bitirdiğimi fark ettim. İçinde mutfak, aşk, büyülü gerçeklik ve kokuların geçtiği çok güzel bir roman Acı Çikolata. Hâlâ okumayan kaldıysa hemen alıp okusun.

📚  The Idiot- Elif Batuman


Bazı yazarlar vardır ve onların sadece sizin için yazdığına inanırsınız. İşte o yazar benim için Elif Batuman. Amerikada doğmuş büyümüş, Harvard Üniversitesinde okumuş, Stanford Üniversitesinde ders veren, The New York Times'ta yazan bir Türk kızından bahsediyorum. Bana böyle birini anlattığınız zaman inanın ki gururdan göğsüm kabarır. Elif Batuman'ı öyle seviyorum. Keşke karşımda otursa ve beraberce bir kahve içebilsek. Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ecinniler'i uzun süre elimden bırakamamış, okuduğum çoğu paragrafın peşinden de defterimi açıp bir şeyler karalamıştım. Benim için yazdığı her şeyde ilham kaynağı olan bir şeyler vardı. Sanki benim için yazıyor ve bana bir şeyler anlatmak istiyordu. Yazısındaki doğal akışa her seferinde hayran oluyordum. Sonra IG'de New York'taki Strand Bookshop'da imza günü olduğunu gördüm. Yeni bir kitap yazmıştı. Hemen Amazon'dan sipariş verdim. Kitap elime ulaşır ulaşmaz yaptığım her işi bir kenara bırakıp üniversite yıllarını anlatan Türk kızı Selin'in hikâyesi içinde kayboldum. Çok keyif aldığım nefis bir okuma oldu Elif Batuman'ı okumak.

📚  Aşk ve Cinayet Tarifleri- Sally Andrew


Güney Afrika'da geçen bir hikâye. İçinde dedektiflik, cinayet, aşk ve yemek var. Basit bir dille yazılmış ama benim beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Ben ilkbaharın ilk günlerinde okuduysam da aslında tam bir yaz kitabı. Bir de Güney Afrika'nın bunaltıcı sıcağını düşünürseniz aslında bu kitap deniz kenarında daha iyi gidebilir. Yalnız kitabın kahramanı kadın kitap boyunca o kadar çok yemek yapıp o kadar çok yemek yedi ki kendisine hayran oldum. Kitap boyunca ne kalori aldı kadıncağız yahu diye düşünmeden edemedim. Siz siz olun, kitabı okuyun ama okurken kahramanın gazına gelip onun gibi yemeyin. Yoksa kitabı bitirene kadar rahat iki kilo alırsınız.

📚   İhanet- Camilla Grebe


İhanet yazarın ilk kitabıymış. En sevdiğin polisiyeler ne derseniz size kesinlikle İskandinav polisiyeleri diye cevap veririm. O yüzden Stockholm'de geçen bu kitabı da çok severek okudum. 

Haziran ayının başına kadarki okuma serüvenimi burada toparlamaya çalıştım. Bakalım içinde bir yolculuğun olduğu haziran ayında beni hangi kitaplar bekliyor? 
Sizin bana önereceğiniz kitaplar var mı bu arada?

25 Haziran 2017 Pazar

Liste 25-Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 25- Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

Doğrudan konuya giriyorum arkadaşlar.


Çalışmak. 

Geriye dönüp baktığımda çok uzun zamandır çalıştığımı görüyorum. Bugün iş hayatımda sahip olduğum kolaylıklara işe ilk başladığım yıllarda elbette sahip değildim. Şükür ki kendi hayatımı idame ettirecek parayı kazanıyorum. Hâl böyle olduğu için de çekirdek ailemde her şey için benim de eşit söz hakkım var. Selçuk gibi sakin, dinleyen, hak veren, kısıtlamayan biriyle evlendiğim için çok şanslıyım. Çok harika bir eşiniz olabilir ama bu demek değildir ki yaşam her zaman çok iyi gidecek. İnsanın başına her şey gelebilir. O yüzden özellikle bizim gibi ülkelerde kadınların çalışması şart. Ha, diyorsanız ki ben hayatımı her koşulda idame ettiririm o zaman sorun yok. Kendi adıma kendi kredi kartımı ödeyebildiğim, çocuğumun okul masraflarına destek olabildiğim ve sevdiğim insanlara gönlümden geçenleri alıp hediye edecek parayı kazanabildiğim için hem kendimi çok şanslı hem de çok güçlü hissediyorum. 

Seyahat.

Bu konuyu azıcık açayım. Seyahat fikri elbette kendimi güçlü hissetmemi sağlamıyor ama seyahatteyken kendimi çok güçlü hissediyorum. Tıpkı ormanda on kaplan gücündeymişim gibi. 😀İstanbul'a dönünce her sabah kalkıp bir saat koşarmışım, sabahın köründe kalkıp gecenin bir yarısında yatarmışım, günde bir öğün yiyerek akşama kadar dayanırmışım, karşıma gelen her sorunun altından kalkabilirmişim gibi geliyor. Günlük hayatımın dışına çıktığımda ve sorumluluklarımı birkaç günlüğüne rafa kaldırdığımda bana yorgunluk veren çoğu şey bir sis bulutunun ardına gizleniyor. Belki de belimizi büken şeylere zaman zaman biraz uzaktan bakmak gerekiyor.

Gün ışığı ☀

"Babam her gecenin bir sabahı vardır." derdi. Herkesin bildiği bir şeyi tekrar edip duruyordu aslında. Her ne kadar gecenin sessizliğini sevsem de sabahları hep daha güçlü hissederim kendimi. Sağlığımız yerindeyse bir bardak çay ile aydınlık bir günün düzeltemeyeceği ne var şu hayatta?  Sahiden ne kadar uzakta olursam olayım eve girer girmez yaptığım ilk şey mutfağa koşmak ve demliği ocağın üstüne yerleştirmek olur. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlık zihnimde hep huzur imgesini doğurur. Huzurlu bir insan da güçlü olur değil mi?

Motivasyon kaynağım okumak ve yazmak

Güçlü olmak hoşuma gidiyor. Selçuk'la çıkmaya başladığımız ilk zamanlarda da hiç zayıf kız rolünü oynamadım. Arabamın kapısını da kendim açardım, Taksim'den dolmuşa atlayıp evime kadar da kendim gelirdim. Seni eve bırakayım dediği ilk günlerden birinde, "Neden ben evime kendim gidemiyor muyum?" diye tuhaf bir çıkış yapmıştım kendisine. 😀  Vallahi ayıptır söylemesi Kadınca Dergisi ve Duygu Asena okuyarak büyüdüm ben. Ayaklarımın üstünde durmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Hatta zaman zaman bu sertliğimden, yardım istemeyi ayıp sayan iç sesimden yoruldum. Kırılgan olmayı ve bir erkeğin kanatları arasında yaşamayı tercih eden kızların erkeklerin gözünde daha kıymetli olduğunu düşündüm çoğu zaman. Hayat onlar için daha kolaydı sanki. Eşleri ya da sevgilileri tarafından gittikleri yere götürülecek kadar zayıf, denizin üstünden esen meltemlerden korunacak kadar narindiler. "Ah!" dedim bazen. Sahi bu kadar güçlü müydüm? Sanırım. Bildiğim ve içimde yaşayan tek Özlem vardı. Başkası olamazdım. Kendimi zayıf hissettiğimde kitapların içindeki dünyalara sığındım. Orada bana benzeyen çok karakter vardı. Üzgünsem, mutluysam, içimdeki ses yapmamı söylüyorsa okudum, yazdım. Hepimiz için başka başka yollar var. Yapmamız gereken tek şey o yolu bulmak.

Kuzey, benim küçük gün ışığım!

Kendimi en güçlü ve en zayıf hissettiğim anlar Kuzey'e dair. Onun için yapmayacağım bir şey yok. En çok kızdığım, en çok güldüğüm, telefonuma düşen bir mesajla bir toplantıyı yarıda kesip unuttuğu spor çantasını söylene söylene okula götürdüğüm. 😀
Hee, yanlış olduğunu bile bile götürüyorum. Bir tane oğlum var. Sahip olduğum tek zenginliğim, kokusunu hiçbir çiçekte bulamadığım. O yüzden onun için dağları deviririm. En sıkıntılı anımda bile yüzünde içime çektiğim derin nefesler buluyorum. Kendimi en güçlü hissettiğim zamanlar oğlumun yanında olduğum anlar.

İşte benim en güçlü hissettiğim zamanların listesi.

22 Haziran 2017 Perşembe

Ergenle yolculukta yanınıza almanız gereken şeyler

Bebeğinizle seyahat ederken yanınıza almanız gereken şeyler 😀
Sahiden okuyor muyuz bu yazıları? Bence her anne bebeği ile seyahat ederken yanına alması gerekenleri biliyordur; elbette bebeğini doğurduğu ilk beş gün içinde yolculuk yapmıyorsa.

Yanınıza mama, bol miktarda bez, ıslak mendil, hafif bir battaniye, memelerinizi ve sağ duyunuzu almayı unutmayın. Ah bir de çocuğu oyalayacak oyuncaklar, falan filan... Bu tavsiyelerim inanın ki hayatınızı kolaylaştıracak, annelik yolunda daha konforlu ilerlemenizi sağlayacak. Biliyorum da söylüyorum. Misal Kuzey hepi topu bir saat süren bir İstanbul- Dalaman uçuşunda hiç susmadan ağlamıştı. Ben de onu susturamadığım için ağlamıştım. Tecrübe başka hiçbir şeye benzemiyor. Bu seyahatten sonraki seyahatlerim için şöyle iki önlem almıştım: Ya Kuzeysiz seyahat edecektim ya da Selçuk olmadan asla. 


Bir anneyseniz aslında ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yanına olası durumlara karşı gerektiğinden fazla bez ya da yedek kıyafet almadan yola düşen anne var mıdır Allah aşkına? Bence yoktur. Ya da birinin bizlere güneş kremi olmadan seyahat etmememizi söylemesine gerek var mı? Yok, hepimiz çeşit çeşit güneş kremleri ile büyüdük de oradan biliyorum.😀  Nihayetinde güneş kremi. İhtiyaç halinde girer bir markete ya da eczaneye alırsın. Bence küçük çocuklarla yola çıkan anneler her şeyden önce yanlarına sonsuz sabır gücü alarak yola çıkmalılar. Gerisi (sağlık olduğu sürece) hikâye. Sevgili anneler çocuğunuzla yurt dışına yolculuk yapıyorsanız öncelikle mutlaka bir sağlık sigortası yaptırın. Çok da pahalı olmayan bu sigortayla yurt dışındaki bütün hastanelere ücretsiz gitme hakkını satın alıyorsunuz. Bence bundan daha önemli bir şey yok! Hatta kendinize de sağlık sigortası yaptırın. Kafanız rahat etsin.

Elbette bu foto çekilmeden az önce kavga ettik. Günde iki kere: Uykudan hemen sonra ve açken.
Eh, benim oğlan büyüdü ya buradan ahkam kesiyorum değil mi? 
Yok yahu! Sadece rahat olun demek istiyorum. Hepimiz yolculuk sırasında yanımıza ne alacağımızı biliyoruz nihayetinde. Ben Kuzey küçükken basit ilaçlarını alırdım yanıma fazladan. Ateş düşürücü falan. Şimdilerde artık şurup taşımak istemediğimden çocuk doktoruna başvurup yetişkin ilaçlarından hangisini hangi dozlarla alabileceğini öğrendim hepsi bu. Bu bilgileri internetten öğrenmektense doktorlardan öğrenmek en doğrusu. 

Neyse konumuz bu değil.

Konumuz bir ergenle gezerken yanımıza almamız ya da almamamız gerekenler. 

💣  Mümkünse ergeni yanınıza almayın. Samimi söylüyorum. Bırakın evde sürünsün. Hatta onu evde bıraktığınız süre boyunca evin internetini de kestirin de anne-baba ne demekmiş onu öğrensin. Öyle olur olmaz her şeye atar yapmakla olmuyor. Bence ergen dediğin mahlukat evde kimin borusunun öttüğünü öğrenmeli. 


💣  Diyelim ki ergen de sizinle geliyor. Onun bavulunun ayrı olmasına özen gösterin. Kendi bavulunun olması olur olmaz her şeye atar yapan ergenin sorumluluk duygusunun gelişmesine sebep olacaktır. Bugün bavulunu taşıyan çocuk yarın sırtında kim bilir neler taşır? 

💣  Şampuanını ve duş jelini unutmayın. Çünkü bu yaştaki çocuklar banyo yapmak için deli olurlar. Temizlik onlar için çok önemlidir. Yağdan pırıl pırıl parlayan saçlar temizliklerinin ilk göstergesidir. Şampuanı unuttuysanız bile yanınıza bir miktar Bebe Pudrası alırsanız en azından saçlarına azıcık sürebilir. Böylece güneş altındaki altın parlamaları engelleyebilirsiniz.


💣  Kitap. Biz kitapsız asla yola çıkmayız. Çünkü i-padden kafasını kaldırdığı enden zamanlarda bizim oğlumuz kesinlikle kitap okumak ister. Seyahat yüzünden çocuğun günlük rutinini bozmayı istemeyiz elbette.

💣  Arkadaşları. Yanınıza ne alırsınız ne almazsınız onu bilmem ama biz arkadaşlarını kesinlikle yanımıza almıyoruz. Madem arkadaşını yanımıza alacaktık o zaman niye seyahate çıkıyoruz ki? Evde bakarlardı internete!


💣   I-pad. Artık her şey internetin ucunda. Neyse ki yanımızda her şeyi bilen, interneti yalayıp yutmuş biri var. Yolumu bulamıyorsun; google maps. Bir restorana mı gideceksin; internete yazıyorsun. Hemen çıkıyor. Bir yere mi gideceksin; Bak bakalım fotoğraflara gitmeye değer bir yer mi?

💣  Televizyonlu uçaklar. Koltukların arkasında monitör ve ekranda oynayacak filmler yoksa biz o uçağa binmiyoruz mesela. Siz de binmeyin. Avrupa uçuşlarında monitör olmuyor genellikle. O zaman siz de Amerika'ya, Japonya'ya, Vietnam'a, Çin'e gidin. 

Ya da gitmeyin yahu! Çocuğunuza harcayacağınız parayı bir kenara koyar, kocanızla hayalinizi kurduğunuz başka bir seyahate gidersiniz. O da büyüyünce sevgilisiyle gitsin arkadaş.😀

Not: Vallahi bu yazı Kuzey'in okuma ihtimaline karşı kendini imha edebilir. Yayınlıyorum ama bir taraftan da tırsıyorum!

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂

7 Haziran 2017 Çarşamba

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.


Listeler peşi sıra yapılıyor, günler birbirini takip ediyor. Bu sene yaz geç gelecek besbelli. Olsun. Ben bu serin havalardan, ağaçların, çiçeklerin yağmura doymasından çok memnunum. Çoğunlukla hafta sonları, -insan çalışınca evinin konforunun hafta içi yaşayamıyor ne yazık ki-, mutfağın önündeki korunaklı açıklığa yerleşip bahçeyi seyrediyorum. Klasik şeyler oluyor günümü güzelleştiren, bildiğiniz şeyler: Çay, kahve, yine çay, yine kahve, kitap okumak, bloga bir şeyler yazmak, olmadı hayal kurmak. Okullar kapanmaya yakın. Şimdilik iki hafta var Kuzey'in okulunun kapanmasına ya, sınavlar bitti. Böyle olunca ne yaptığı ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ne yazık ki tüm yaşıtları gibi internet ile besleniyor, olur da internet bağlantımızda bir sıkıntı olursa nefse alamıyor, telaşla yanıma koşturuyor. Umuyoruz ki bir şekilde internetsiz hayatın tadına varabilir. Bunlar bizden kısa kısa haberler. Bu yazdıklarımı okuyan nice insan gibi günlük telaşların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Vallahi dünyada en çok anneme gülüyorum ben.

Annem çok alem bir kadındır benim. Öfleyip, pöflemeyi çok sever. Ben de her öflediğinde kızarım ona. Her telefon konuşmamız bir şekilde annemin sistemi eleştiren cümleleriyle süslenir. "Bunları oturduğumuzda çay içerken konuşuruz." derim ona. Elbette susmaz.😀  Tüm bunlara rağmen en çok onunla gülerim. Çünkü annemin espri anlayışında traji komik bir yan vardır. Hani şu düşene gülen insanlar vardır ya; annem onlardandır işte. Düşene yardım etmeye koşar; lakin elini uzatıp düşeni kaldırırken de güler. Kendi düştüğünde de düşer. Çocukluğumun tüm kış aylarında camın önüne oturup, karda yürürken düşenleri seyretmek için beklerdik. 😀  Onunla ve özellikle küçük kardeşimle bir şeylerden bahsederken krize gireriz. Ağzımızdaki çayı falan püskürtürüz. Annemin anlattığı şeyler dünyanın en komik şeyiymiş gibi gelir bana.
Rutin yaptığı şeyler vardır. Mesela düzenli olarak babamın mezarına gider. Düzenli aralıklarla gitmeyeni eleştirir, seni vicdan azabından öldürür. Onun mezarlığa gidişindeki madenci cüce halini çok severim. İçinde kazmasının ve küreğinin olduğu sırt çantası ve annem. Babama yaşadığı komik şeyleri anlatır, mezarın üstüne çıkar, otları temizler, çiçekleri yeniler, mermerleri ovar. Torunları (üç torunu var) babamın mezarını park zannediyor.
"Hadi oğlum dedeni sulayalım." der onlara. Hep beraber dedelerini sular bizim çocuklar.
Amerikan filmlerindeki kara mizahtan hallicedir annemin hali.
O ağırbaşlı görünüşünün altında kendi arkadaşları ile içine girdikleri maceraları ne zaman anlatsa tüylerim diken diken olur. "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sorarım. "Yoooo!" der anlattığı şey çok doğalmış gibi. Sanırım annemden geçme grotesk bir mizah anlayışım var benim de. Geçenlerde evinde yılan besleyen Norveçli bir kadınla ilgili çok komik bir hikâye anlattım Selçuk'la Kuzey'e. İkisinin de tüyleri diken diken oldu. Hatta Kuzey, "Bu şimdi komik mi anne?" diye çıkıştı bana. Anneannemize anlatsaydım o beni anlardı dedim bizimkilere biraz da kırılarak. Ve anneme anlattığımda gülmekten yerlere yattık.

Romantik bir kadın elbette romantik komedilere güler.

Survivor, Evlilik Programları, Yetenek Sizsiniz, BKM bilmem ne.... Bunların hiçbirine gülmüyorum öncelikle. Selçuk'la Kuzey, Recep İvedik'e gidip stres atıyorlar; ben sinir oluyorum. Yoga yaparken gaz çıkarmak, sushi yerken kusmak, şişman bir kadına ayı demek benim espri anlayışımın içinde yok. Zeki Alasya- Metin Akpınar filmlerine gülebilir, Adile Naşit'li Münir Özkul'lu filmlerde mutlu olabilirim. Sonunda aşk, naiflik olan romantik komedilerse en sevdiklerim. Yüzümde kocaman ama sahiden kocaman bir gülümseme oluyor seyrederken. Bizimkiler de ben bu filmleri seyredip gülerken, beni seyredip gülüyorlar. Meg Ryan, Tom Hanks filmleri, Meryl Streep'in canlandırdığı her rol benim gülümsemem için yeterlidir. Mutsuzsam Juliette Binoche'un Çikolata filmini açar, kırmızı pelerinli o nefis kadının peşinden rüzgârlarla birlikte savrulurum. İçinden şehir geçen filmleri severim. Yabancı dizileri izlerim. Hâlâ Friends'in gelmiş geçmiş en güzel dizilerden biri olduğunu iddia ederim. Alf aklıma gelince Kuzey'e, "Bir zamanlar Alf diye bir dizi vardı." derim. Kuzen Larry'yi kendi kuzenim kadar severim. Sarah Jessica Parker'ın yamuk bacaklarına rağmen çok güzel bir kadın olduğunu düşünürüm. Öyle işte. 😀

İçki içince gülerim.

İçince hüzünlenmem. Hüzünlüysem de içmem. (Geçen seneki 15 Temmuz bunalımımı ayrı bir kefeye koyuyorum.) Keyifliysem, dostlarım yanımdaysa, hava güzelse, hava yağmurluysa, canım isterse içerim. Yaz aylarında en sevdiğim şeylerden biri buz gibi bir bira içmektir. Ve içince gülerim. Hayat, toz pembe gelir. Otu, böceği, yanımdakileri daha çok severim. Seni tavandan sekip geri gelen kahkahalar atarım. Gezmeye, gülmeye, dostluğa, yaşama kadeh kaldırırım. Hahaha, öperim bir de ya!

5 Haziran 2017 Pazartesi

Tam Coc: Dünya masallardan ibaret

Vietnam seyahati arkadaşlarımızdan iki tanesinin yoğun emeğiyle ortaya çıktı.  Hava koşullarıyla da şekillendi. Çok kez değiştirilmiş bir seyahat planı vardı elimizde. Yine de seyahat boyunca şehirlerin gidiş sırası değişti, bazıları ise tümden iptal edildi. Hoi An fırtına dolasıyla ulaşamadığımız bir şehir oldu mesela. Bilinmeze doğru yapılan yolculuklarda her şey sürprizlerden ibaret oluyor. Bir hafta ayırdığın bir seyahatte bir ülkenin her bir yanına ulaşmak mümkün olabilir mi? Hele bir de bizim gibi bir haftalık bir seyahate hem Vietnam'ı hem de Kamboçya'yı sığdırmaya çalışıyorsan.

Source/Kaynak: Şuradan.

Bu seyahatte bazı yerler vardı ki aklıma düştükçe tekrar orada olma isteğine kapılıyorum. Dünya üstünde böyle yerlerin olduğuna inanamıyor insan. Her bir metrekaresini betonla kapladığımız, yaşadığımız medeniyet mahsulü şehirleri düşününce, yeşilin bunca renge bürünebildiğine, dağların yansımasına suyun yüzeyinde kavuşabileceğine, içinin aşktan dolup taşabileceğine inanamıyorsun elbette.

Kaynak/ Source: Şuradan

Siz de benim gibi iflah olmaz bir romantik misiniz?


Romantizmi seviyorum. Romantizmin peşindeyim. Düşündüğüm çoğu şeyi hayallerimle işliyorum, gördüğüm birçok mekanın köşesine tığ işi danteller ekliyorum. Tanrı'nın yarattığı ve el değmemiş nice yerin de böyle güzel, böyle ruhani olabileceğini görünce bazı şeyleri olduğu gibi bırakmak gerektiğini düşünüyorum.

Kaynak/Souce: Şuradan.
Tam Coc işte böyle bir yer. Asya'da insanın görüp görebileceği en romantik yerlerden biri. Hanoi'nin güneyinde yer alan bu turistik bölge Unesco Dünya Mirası Listesi'nde. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olmasına rağmen Hanoi'nin kalabalığından uzak, sanki cennetten miras bir köşe. Hanoi'de bindiğimiz otobüsümüz bu dağlık bölge boyunca ilerliyor. Başımı dayadığım pencereden yolu izliyorum. Ağaçlar, yağmurla ıslanmış topraklar, dağların eteklerine tutuşturulmuş derme çatma evler birbirini takip ediyor. Pirinç tarlaları bu coğrafyanın tek gerçeği sanki. Yarı bellerine kadar suya girmiş Vietnamlılar kafalarını ve vücutlarının büyük bir kısmını kapatan şapkalarının altında çalışıyorlar.


Otobüsten indiğimizde yağmur usul usul yağıyor. 10.yy'da Vietnam'ın başkenti olan Hoi An'a geldiğimizi öğreniyoruz. Kinh Dinh Tapınağı önünde grupça toplaşıp rehberimiz Lily'nin anlattıklarını merakla dinliyoruz. Etrafı saran kesif bir sessizlik var. Lily'nin söylediklerinin hiçbiri aklımda kalmıyor. Bir an önce tapınağın önümüzde uzanan geniş girişinden adım atmak ve içeriyi görmek istiyorum. Taş yapı üstünde yürüdükçe avlular birbiri ardına önümüzde açılıyor. Geniş bir havuz önünde duruyoruz uzunca bir süre. Üstünde nilüferler... Yağan yağmurlar, geçen onca mevsim taşların üzerinde derin izler bırakmış. Tıpkı saçlarımıza düşen aklar gibi taşların üstüne tüneyen koyu lekeler de bulunduğumuz yerin yaşını itiraf ediyor bize. Dağların arasına konumlanmış bu tapınak belki sessizliğinden, belki burnuma ulaşan tütsü kokusundan belki de üstünde taşıdığı bilgelikten olsa gerek içimin huzurla kaplanmasına sebep oluyor. Oracıkta oturmak ve saatlerimi sessizlik içinde geçirmek istiyorum. Üşütmeden esen ve yağmurla işbirliği yapan rüzgârın da bunda etkisi büyük. 



Sonra tapınaktan ayrılıp nehir kıyısına geliyoruz. Sampan adı verilen bir sürü bot yan yana sıralanmış. Nerdeyse birçoğu aynı örnek giyinmiş Vietnamlı kadınlar sampanların yanında bekliyor. İkişerli gruplar halinde sırayla sampanlara biniyor ve nehir boyunca ilerliyoruz. Vietnamlı kadınlar teknenin küreklerini ayaklarıyla çekiyor. Tam Coc, Üç Mağara (Three Caves) anlamına geliyor. Nyo Dong Nehri (Nyu Dong River) boyunca ilerleyecek ve üç mağaranın içinden geçeceğiz. Yol boyunca öyle masalsı bir yerden geçiyorsunuz ki etkilenmemek mümkün değil. Dağların tepesinde Vietnamın antik zamanlarından kalma tapınaklar ve onların kalıntıları, suyun içinde çalışan yerel halk, pirinç tarlaları.


Elbette bu gezinin turistik bir yanı var. Sampanları çeken kadınlar kendi el işi ürünlerini gösteriyor ve bunları satmak istiyorlar. O kadar az bir parayla yaşamlarını idame ettirmeye çalışıyorlar ki, el işlerini de nehir gezintisi yapan turistlere satmak istiyorlar. Nerede olursan ol, gerçek dünya kendini gösteriyor. Kadınlar da sanki bu dünyanın yükünü daha çok çekiyorlar gibi geliyor. Yine de böyle güçlü olduğumuz için Tanrı'ya şükrediyorum. Son mağaraya geldiğimizde içinde yiyeceklerin, içeceklerin ve hediyelik eşyaların olduğu tekneler gezi teknelerinin yanına yanaşıyor. 
Her şeye rağmen burası Vietnam gezimizin içinde bende derin izler bırakıyor. 

İyi ki geldim. İyi ki burayı gördüm diye düşünüyorum. 

Bizim teknemizi çeken Vietnamlı kadının tüm teknelerin ardında kalması üzerine (zavallıcığın gücü yetmiyordu) Selçuk kürekleri çekse de ben çok keyif aldım.😀  Teknenin bir ucunda oturmak ve durgun suyun içinde ilerlemek hayatımda yaşadığım en güzel deneyimlerden biriydi. Bu nehrin ve nehir üzerinde bir gezintinin Indochina (Hindiçini) filminde de geçtiğini söyleyeyim. Belki izlemek isteyeniniz çıkabilir. İşin romantik kısmı burası. Ben romantik filmlerden hoşlanmam. Macera dolu bir film öner bana derseniz de size Kong: Skull Island filmini önereceğim. Çünkü bu film de anlattığım bu güzel mekanda geçiyor.

Not 1: Yazamadığım, içinde demlenmesini beklediğim çok yer var. Zamanı gelmiyor, doğru kelimeleri bulamıyorum. Yeni yılın başından beri her pazartesi yayınladım 52 Liste Projesi sanırım bu yazıyı yazmama sebep oldu. Tam Coc unutamadığım, büyülü destinasyonlardan biriydi. İçinde dağlar, tapınakların üstünde taşıdığı saklı bir bilgelik, yol hali ve yağmur vardı. 

Not  2: Tam Coc için Halong Bay'in karadaki hali diyorlar. Tıpkı deniz yüzeyinde sıralanmış azı dişi görünümlü tepeler gibi burada da toprak üstünde aynı oluşumlar var. Tam anlamıyla seyirlik bir manzara.