19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Liste 28- 29: Denemek istediğim çılgınlıklar ve çocukluk mesleklerim

52 Liste Projesi

Liste 28- Denemek istediğiniz en çılgın şeylerin listesini yapın.

Koca bir kış mevsimi ile ilkbaharı devirdiğim liste işinde 28. haftada denemek istediğim en çılgın şeylerin listesini yapmam istemiş. Baştan hayatımda çılgınlıkların olmadığını söyleyeyim o zaman. Herkesin gözlerini kocaman kocaman açarak, hayretle baktığı o çılgın insan ben değilim, hiçbir zaman olmadım ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağım. Güney Afrika'da kafesli köpekbalığı dalışı ya da dünyanın en yüksek yerinden Bungee Jumping atlayışı benim işim değil. Bir fotoğraf çektireceğim diye yılana falan da sarılamam😀  Tayland'da denize girip kıyıya paralel yüzmüş insanım ben. O yüzden yapmak istediğim çılgınca şeyler kimsenin ağzını açıkta bırakacak ya da yazdıktan sonra beni korkutacak cinsten şeyler değil. 
Havaalanı tuvaletinde sigara içeceğim diyen arkadaşlarım bile korkudan terlememe sebep olur benim. Durumu çok net bir çerçeve içinde özetlediğimi, şu liste işine bulaşarak da içimi dışımı sizlere açtığımı fark ediyorsunuz değil mi? Her ne kadar her hafta bu yazıları yazmak azıcık beni zorlasa da nihayetinde bu iş sayesinde biraz ferahladığımı hissediyorum. Kendimi daha iyi tanıyor, unuttuğum yerlerimi kendime hatırlatıyor, üstüme yakışmayan hallerimi keşfediyorum. Bir de yazı yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu listeler bana içimden geçen şeyleri yazmak konusunda bir kapı açtı. 

Yürümek istediğim üç parkur var.

Başkalarına çılgın gelmese de bana çılgınca gelen üç yürüyüş parkuru var hayalimde. Bu parkurlar hakkında yazılmış tüm kitapları okuyor, sanki ben de yoldaymışım gibi yorulduğum yerlerde ara ara soluklanıyor ve bu yolları geçtikten sonra bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. 

Foto: Buradan
Bunlardan biri Likya Yolu, diğeri Camino Yolu ve en nihayetinde hayal ettiğim yolsa İnka Yolu. En çılgın hayallerimi bu üç yol süslüyor. 

Bir gün çok param olursa lüks tren yolculuğuna çıkabilirim. 


Devamlı süsleyip püsleyip canlı tuttuğum, sık sık Selçuk'a hatırlattığım hayallerimden biri bu. Kendimizi lüks bir trenin suit odasında hayal ediyorum. Bavulumuzla gelip odaya yerleşiyoruz ve sonrasında bir daha bavul derdimiz olmuyor. Camın önüne yerleştirilmiş masada okuduğumuz kitaplar, ikimize ait birer defter, yakın gözlüklerimiz ve biz. Kah her türlü konforun olduğu kompartımanımızda kah trenin yemek salonundayız. Üzerimizde şık kıyafetlerimiz varken karşılıklı oturup birer çay içiyoruz. Çayın yanında minik ve çok lezzetli kurabiyeler.  "İyi ki seni dinlemişim de bu seyahate çıkmışız." diyor Selçuk. "İyi ki!" diyorum ben de. Biz böyle konuşurken hızla geçtiğimiz yollar camın öte yanından akıp gidiyor.


Benimle aynı hayallere dalmak için Belmond'un sitesini bir ziyaret edin lütfen. Neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Fotoğrafların hepsi Belmod'un sitesinden.


52 Liste Projesi

Liste 29- Çocukluğunuzda ve şu anda hayalinizdeki mesleklerin listesini yapın.

Listenin sorusunun ikinci kısmının iş hayatına yeni atılan insanları hedef aldığını düşünüyorum çünkü artık hayallerimde çalışmayan günler sık sık yer almaya başladı. İstediğim şeylere çalışmadan kavuşabileceğim bir durum mümkün olsaydı bugün kendimi emekliye ayırırdım zaten. Yapmak istediğim, gönülden dilediğim, aylaklığın keyfini çıkarmak için özlemle beklediğim öyle çok gün var ki... Sizin de var biliyorum. Çalışmak insana istediği hayalleri kurmak için de fırsat veriyor bu arada. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. Türkiye'de çalışmak demek özgür olmak demek, söz hakkının olması demek, istediğin şeyleri kimseye sormadan alabilmek demek, daha ferah nefesler alabilmek demek😀  (Son cümlem subliminal falan değil direk mesaj kaygısı ile yazılmıştır. Bir yerlere not ediniz.)

Şimdi bu çocukluk denen şey aslında çok önemli bir şey. Kuzey'in "Anne ben hâlâ ne olacağımı bilmiyorum." demesinden büyük keyif alıyorum. "Zamanı gelince bilirsin." diyerek gözlerim açık izliyorum onu. Çoğu erkek çocuk gibi futbolcu olma hayalini kurduğu zamanlar geride kaldı. Şimdilerde daha basit ama büyüdüğünün belirtisi olan istekleriyle karşımda. Beğenilmek istiyor, dinlenmek istiyor, sözünün geçmesini istiyor, popüler olmak istiyor. Bunların hiçbirinin meslek seçimi olmadığını biliyorum ama durumu bana çocukluk hallerimi anımsatıyor. Öyle normal geliyor ki bu halleri. Doktor, mühendis, avukat ya da adı her ne olacaksa olmadan önce bunları istemesi daha önemliymiş, daha insaniymiş gibi.

Bana gelecek olursak bir ara doktor olmak istemiştim. Kay O'Brien diye bir diziden öyle çok etkilenmiştim ki onun gibi beyaz bir önlük giymek ve hastane koridorlarında gezinmek en büyük hayalimdi. Hâlâ hastanelerde geçen diziler çok hoşuma gider. Bakınız: Grey's Anatomy.
Bu diziyle ilgili bir fotoğraf koyayım dedim, internette şöyle bir aratınca taş devrine gitmişim gibi hissettim. Doktorculuk hayalimin peşinden biraz daha büyüdüm. Tam da bu sırada Duygu Asena girdi hayatıma. Ne meslek yaptığım önemli değildi. Tam anlamıyla Duygu Asena olmak istiyordum. Onun kadar cesur, onun kadar akıllı, onun kadar korkusuz. Gerçek bir kadındı. Keşke tüm Türkiye Duygu Asena olsaydı. Ufkumu genişletirken aynı zamanda babamla aramı da açıyordu ama olsun. Tüm hayatım boyunca en sevdiğim kadınların başını çekti Duygu Asena. O dönem gazeteci olmak aklımın köşesinden geçmişti sanırım. Sonra bir dönem çevirmen olmak istedim. Gel zaman git zaman hayallerim gerçek hayatla karıştı.

Şimdilerde sorsalar ne olmak istersin diye kitapların dünyasında yaşayacağım bir şey olmak isterim diye cevap veririm. Bir kitabı çevirebilir, editörlük yapabilir ya da sırtı çantasıyla kendini yollara vurmuş bir seyyah olabilirim. 😀

Ailenizin blogger'ından iki listelik hayal dinlediniz.
Hayalleriniz yaşamınızdan eksik olmasın efenim.💝

9 Temmuz 2017 Pazar

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal mutluluk

52 Liste Projesi

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.



Arkadaşlarım, canlarım, olmazsa olmazlarım...

Bu listenin cevabını çok iyi biliyorum. Belki sizler de beni okuduğunuz için nasıl bir tip olduğumu iyi kötü tahmin ediyorsunuzdur. Mesela kavgacı değilim ama zaman zaman çabuk parlayabiliyorum. Etrafıma karşı iyi olmam için benim kendimi iyi hissetmem gerek. Uzun zaman önce değiştirme şansı olan hayatını değiştirmeyip de bunun yerine dır dır etmeyi tercih eden insanları hayatımdan çıkardım. Kolay bir şey değil bu dediğim ama başardığımı sanıyorum. Onlar hayatımdan eksildikçe de yerine pırlanta gibi her döndüğünde ışıl ışıl parlayan insanlar girdi. İlkokuldan beri arkadaşım olan Berfu hayatımın ışığı. Hep aydınlık, hep iyi kalpli, her vermeyi seven. Çocuğumu emanet edebileceğim yegane insanlardan biri. Sonra Duycu'cum. Canım arkadaşım, dert ortağım. Kendisi ne zaman raydan çıkmaya cüret etsem hemen beni doğru yola sokar. Sakinleştirir, açımı değiştirir, anne olduğumu anımsatır. Onunla konuştuktan sonra hayat daha kolay gelir insana. Nilüfer, nice büyük işler başarmasına rağmen bunların hiçbirini gözünüze sokmaz. Hep eğlenceli şeyler anlatır, olayların ciddiyetinin altını bir güzel çizerken bir şeylerin ağırlığını da hafifletir. İnsana ilham veren bir yanı vardır. Motivasyon vermeyi bilir, onunla sohbetten sonra her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Seyahate renk katar, bilmediğiniz bir sürü şey anlatır, bir de yeni şeyler deneyimler. 
Yan komşum Figen'e gelince. Onunlar konuşurken kalkıp spor yapasım geliyor. Yediği yemekten de yaptığı spordan da sonuna kadar keyif alır. 

Tüm arkadaşlarımı burada yazmam mümkün değil. Yazı Evi'ndeki eğitmenlerim artık dostlarım mesela. Yazı yazdığım masanın etrafında toplandığım arkadaşlarım içimi döktüklerim. Ve bugünlerde onlarla birlikte Datça'dayım. Onlar da hayatımı güzelleştiren, az kelime ile çok şey anlatabildiğim güzel insanlar. Simla, en zor zamanımda hiç tereddüt etmeden yanıma koşan can arkadaşım. Oğlumun manevi annesi kendisi. Yazamadığım nice insan var daha etrafımda. Hepsiyle neşeli sofraları paylaşıyoruz. Sevinç ve Çağlar her iki haftada bir görmezsem çıldırdıklarım. Beraber seyahatlere çıkıyor, şarap kadehlerini havaya kaldırıyor, bol bol gülüyoruz. 

Demem o ki arkadaşlarım ruh sağlığımın olmazsa olmazı. Onlarla hayat her türlü güzel. Onlar benim yaşamımın yol arkadaşları. Sıkı sıkı sarıldığım, kavga ettiğim, sonra da yaptığımız salaklıklara güldüğüm dostlarım. İyi ki varlar. Ruhum onlarla daha sakin, daha dingin.

Okumak ve yazmak....

Her gün okumam şart. Kitapları birbiri ardına bitirmem, bir kitaptan diğerine yolculuk yapmam şart değil ama okumalıyım mutlaka. Yoksa bir şeyler eksik hayatımsa. Ne zaman yoğunluğun içinde okumaya fırsat yaratamasam mutsuzluk kaplıyor içimi. Sinirli oluyorum. Tüm gün başkaları için yaşamışım da kendim için hiçbir şey yapmamışım hissi sarıyor içimi. Kuzey'in bebekliğinin ilk zamanlarında b duyguyu çok derinden yaşamıştım. Bebeğimi beklerken beni nelerin beklediğini okumuştum da bir bebeğin insanın tüm yaşamını kaplayacağını anlayamamıştım. Size ait olan ve sizi siz yapan her şeyi bir süreliğine bir rafa kaldırıyorsunuz ve kendinizi bir başka yaşamın eline teslim ediyorsunuz. Onunla birlikte gülmek, onunla birlikte ağlamak, ağladında ne için ağladığını keşfetmeye çalışıp tüm cevapların sizin içinizde olduğunu düşünmek. Benim için zor bir dönemdi. O zamanlar da beni en çok rahatlatan şey Kuzey için bir günlük tutmak olmuştu. Ne zaman onu uyutup defterimin başına otursam mutlu oluyordum. 
Okumak ve yazmak ( konu ne olursa olsun) bana hep iyi geliyor. 

Yürümek, spor yapmak...

Sporu bedenim yerine ruhum için yapıyorum. Elimden geldiği kadar elbette. Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra her sabah bir saat yürüyordum ve işe gittiğim zaman pamuk gibi oluyordum. Terlemek, toksinlerden kurtulmak ve kendi düşüncelerimle baş başa olmak bana çok iyi geliyor. Dün de yarım saat yatıp kalkıp egzersiz yaptım mesela. Nasıl bir iç huzuru anlatamam. Keşke buraya yazdığım gibi bana kendimi iyi hissettiren bu şeyleri her daim hatırlasam. Keşke günde en azından kırk beş dakika spor yapmak vazgeçemediğim bir alışkanlığım olsa. Ne güzel olur.

Seyahat etmek, Paris'i düşlemek, tren yolculukları yapmak...

Tatildeyken bir mutluyum ki sormayın. Ne zaman bir kafeye otursam hemen defterimi açıp yeni aldığım kararlarımı yazıyorum. Dönünce günde iki litre su içeceğim, her gün bir saat yürüyeceğim, daha sakin bir insan olacağım, geceleri geç yatıp mutlaka iki saat yazı yazacağım, çok erken kalkacağım.... Bunların hepsini yapabilceğime dair inanılmaz bir güç oluyor içimde. Yazmasam patlayacağım o denli kuvvetli bir inanç. Seyahat tüm ruhuma iyi geliyor. Tüm hayatımı havaalanlarında, kafelerde, sokaklarda geçirebilirmişim gibi. Tazeleniyorum, dinçleşiyorum, mutlu oluyorum. Dünyanın büyün sokakları çok muhteşem. Yaşamak da sahiden çok güzel bir uğraş. 

4 Temmuz 2017 Salı

Liste 26: Geçmişe gitseydim neleri değiştirirdim?

52 Liste Projesi

Liste 26- İmkanınız olsaydı, şu anda yaşamınızda değiştirebileceğiniz şeylerin listesini yapın.

Seyahate gidince ve buradaki yaşamımıza kısa süreliğine ara verince Liste Projemde bir hafta geride kaldım. Yarın Yazı Kampı için dört günlüğüne Datça'ya gidiyorum. O yüzden bugün liste işini halletmek ve iç huzurumu da yanıma alarak yola düşmek istiyorum. 

Elimde olsaydı minik ailem dışında yaşamımda değiştirmek istediğim çok şey olurdu. 

Masal bu ya! Hayaller, ah geçmişte şöyle yapsaydım demeler....

🎈  Taaa lise yıllarına kadar gitmek isterdim mesela. Kendimi daha iyi tanımak için kendimle konuşur, başkalarının kafamda yankılanıp duran seslerine kulaklarımı tıkar, edebiyat bölümünün yolunu tutardım. Hayatta en sevdiğim şey başka bir kültürün dilini konuşmak ve kitapların dünyasında kaybolmakken başka seçeneklerin peşinde uyurgezer gibi dolaşmazdım. Mesela şimdi düşündüğümde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak isterdim. 
Şimdilerde bile akşamları gidip okuyabileceğim böyle bir üniversite olsa bu düşüncenin ortasına balıklama atlayabilirim.

🎈  Sonraki yılları düşünüyorum. Hayatımın babamın ani ölümüyle gerçekleşen yol ayrımları. İstediğim yolda değil de yapmam gerektiğini düşündüğüm yolda ilerlemem. Peşinden beni takip eden bir dolu sıkıntı, üzüntü ve ben ne yapıyorum düşüncesi. Sabahın köründe başlayan, koşuşturma ve mücadele ile geçen çalışma yılları. Şimdi olsa bana sunulan işi değil de kendi istediğim işi yapardım. Şimdiki hayatımı, yaşadığım konforu hem çalıştığım işe hem de çok çalışmama borçluyum. Peki ama hayallerim nerede? İstanbul'a tıkılıp kalmamın, hiçbir yere kök salmak istemememe rağmen buraya yapışıp kalmamın sebebi işim. Oysa gençliğimin baharındaki o rüzgârlı günlerde kendi rüzgârımı da yanıma katıp başka hayatları, başka yaşamları deneyimleyebileceğim, hayatımın bir döneminde bile olsa yalnız kalabileceğim, tek başına kararlar verebileceğim dünyanın başka bir köşesinde olmak isterdim. Benim yarattığım, içine arkadaşlarımı, gezindiğim sokakları, geçmişe baktığım zaman özlemle hatırlayıp, yüzüme kimselerin tanımadığı bir gülümsemeyi yerleştirebildiğim tek başına bir hayatın düşüncesi. İnsan bazen kendi hayatını kendi kurgulamak istiyor. O zaman belki de şöyle demek isterdim: Keşke geçmişte istemediğim şeylere hayır diyebilecek gücüm olsaymış ve gönlümde dolaşan hayallerin peşine takılsaymışım.

🎈   Yapamadım ama yapmayı çok isterdim: Interrail ile Avrupa. 
Sahiden bunu çok isterdim. Hâlâ interrail ile yolculuk yapanların yazdıklarını okur, o yaşlardaki Özlem'i gözlerimin önüne getirir ve derinden bir "Ahhhh!" çekerim. Şimdiden Kuzey'i işlemeye başladım.  Yakın arkadaşlarıyla interrail yapmaları gerektiğine inandırıyorum. (Tek başına giderse aklım onda kalacağı için. Kutsal annelik işte!)
Hayal bile olsa kendimi bir trenin içinde düşününce içim mutlulukla doldu. Gençliğimde yapamadığım şeyi gün gelir yaşlılığımda yaparım belki de. Kim bilir?



2 Temmuz 2017 Pazar

Normandiya Rotası

Bayramla birleşen bir haftalık tatilimi neredeyse bitirmişsem ve kitap okumaktan başka bir şey yapmamışsam bloga en azından Normandiya Kıyıları ve Şatolar yazısını yazmam gerektiğini düşünüyorum. Evde tatil yaptığım bu süre içerisinde ev işlerinin hiçbirine elimi sürmeyerek müthiş bir başarı da sağlamış oldum. Bunun için elbette kendime göre bir sürü sebebim vardı: Yapacaktım da ne olacaktı, zaten böyle evimde oturup da kaç gün keyif yapıyordum, nasıl olsa yapardım, hava çok güzeldi falan filan. 😀

Gelelim gezinin ayrıntılarına ve düzeltilmesi gereken yerlerine. Aşağıda vereceğim adreste bu gezi hakkındaki sorularımı ve gezi planını yazmıştım. Peki bu yazıda düzeltilecek bir yer var mı?

http://www.macerakitabim.com/2017/04/normandiya-kiyilari-ve-loire-vadisi-gezisi.html


Her gezide olduğu gibi bu seyahatte de elbette öngöremediği şeyler oldu. Öyle atla deve konular değildi bahsedeceğim şeyler ama yine de buraya not düşeyim de unutmayayım.

Bir kere Paris Charles de Gaulle Havaalanından araba kiralayarak yola düşmekle çok iyi yapmışsız. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra doğru havaalanındaki Sixt kontuarına gittik ve hemen işimizi hallettik. Gitmeden internet üzerinden araba kiralama işini halletmiştik. Bunun için görünüşe göre en uygun fiyatı veren firmadan kiraladık arabayı. Daha önceki seyahatlerimizde "full sigorta" dedikleri her şeyi kapsayan bir sigorta yaptırmadığımız için ufak bir sıkıntı yaşadığımızdan tüm seyahatlerimizde artık kesinlikle sigortamızı her türlü hasara karşı yaptırıyoruz. İnternet üzerinden yaptırdığımızı sigorta da böyleydi. Fakat ben internet çıktısı aldığımda gördüm ki kiraladığımız araba full kaskolu değildi ve üstüne üstlük kiralarken kesinlikle öyle bir şey gözükmemesine rağmen bir de kilometre kısıtlaması vardı. Ekstra para ödeyeceğimizi bildiğimizden panik yapmadık. Orada sorarız dedik. Sahiden de gişedeki görevli arabanın kaskosunun her şeyi kapsamadığını ve kilometre sınırlaması olduğunu doğruladı. "İnternette böyle yazmıyordu." dedim. "Arabayı kiraladığınız internet sitesi yüzünden herkes böyle sıkıntılarla karşılaşıyor" diye cevapladı bizi.
www.rentalcars.com sitesini böylece hayatımızdan bir daha kullanmamak üzere çıkarmış olduk.

Tatilde ilk gün...

Tatilimiz böylece başlamış oldu. Paris'e hiç uğramadan Rouen'e doğru yola düştük.

Bizim planımız ilk gün Rouen'e gitmek, orada yol yorgunluğunu atmak, Jean D'arc'ın yakıldığı şehri görmek ve sokaklarında gezinmekti. Aynen planladığımız gibi yaptık. Tam anlamıyla şehrin merkezinde olmayan ama yürüme mesafesi ile merkezden sadece on dakika uzaklıkta bulunan deniz kenarındaki Novotel Suites Rouen Normandie'de konakladık. Otelin park yeri paralı olmasına rağmen sokaklarda arabayı ücretsiz olarak bırakabileceğimiz bir sürü park yeri vardı. Kahvaltısı ve oda konforu açısından bu otelden çok memnun kaldık. Rouen'de tüm öğleden sonra ve akşam gezinmek bize yetti. Bence burası uğranması gereken güzel şehirlerden biriydi. İlk gün konaklamak açısından doğru bir tercih yaptığımızı düşündük. 

2. günümüz...



Sabah otelde kahvaltımızı yaptığımız gibi eşyalarımı alarak yola düştük. Normandiya Kıyılarına doğru gidecektik. Kıyıya doğru ilerleyince yolumuzun denizden sola doğru ilerlemesi gerekiyordu ama ben kesinlikle Etretat'a gitmek istiyordum. 


Bu sebeple sağa doğru kıvrılarak Etretat'a ulaştık. Bu yazının amacı bizim gibi aynı yollara düşeceklere biraz ipucu vermek olsa da burada şunu belirteyim ki elbette sadece kişisel görüşlerimi derleyip topluyorum. Hislerim, gittiğimiz yerlerin ruhu, deniz, iyot kokusu, yemekler, doğa bunların hepsi benim gittiğimiz yerle ilgili hislerimi etkiliyor. Bir de hayalperest ve romantik olduğumu hesaba katarsak sizler kendi planınızı yaparken bu durumu hesaba katın. 
Etretat'a girerken şöyle yaptık: Çoğunluğun yaptığı gibi aracımızı şehrin dışındaki ücretsiz park yerine bıraktık. Bildiğiniz yolun sol tarafındaki tarla gibi yerden bahsediyorum. Tabelada şehrin merkezine ulaşmanın on dakika olduğu yazıyordu ama biz biraz daha uzak olduğunu düşünüyoruz. Yavaş yavaş yürüdük, yoldaki yürüyüş alanlarına daldık ve gezmeyi düşündüğümüz evin önünde durduk: Le Clos Arsene Lupin-Maison Maurice Leblanc

İsminden de anlaşılacağı gibi Arsen Lupen karakterini yaratan yazar Maurice Leblanc'ın evi burası. Yeşillikler içinde çok güzel bir yer. Alt katardaki odalar yazarın kullandığı şekliyle korunmuş fakat üst katlar romanların geçtiği mekanları anlatır şekilde düzenlenmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak.
Evi hızlıca gezip Etretat'ın merkezine yani Manş Denizi'nin kıyısına ilerledik. Küçücük bir deniz kasabası burası ve ben buraya bayıldım. Eğer benim gibi denizin sesini duyabileceğiniz mini kasabalardan hoşlanıyorsanız burayı siz de seversiniz. Yok yalnızlık düşüncesi, peşinizden kovalayan uğultular, tırmanılmayı bekleyen tepeler ve özünde "Ya ben burada kendi sesimi bile duyarım" duygusu size yakın değilse burası şöyle bir bakıp geçmelik bir yer. 
Kıyı boyunca yürüyüp sol tepeye doğru yürüdük. İtiraf edeyim ben yoruldum yürürken. Dönünce spor yapmalıyım fikri kafamı kurcalayıp durdu. Burada deniz mahsullerinden oluşan öğle yemeğimizi yiyip hemen yola düştük. Zira Honfleur'e gidecektik.

Dikkat-Dikkat: Rouen- Etretat arası yaklaşık 90 km. Bu da ortalama 1.5 saate denk geliyor.

Honfleur'e doğru ilerlerken rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde diyerek Le Havre'a kırdık arabanın direksiyonu. Şöyle bir şehir turu attık arabadan inmeden; zira şehri pek de beğenmedik. on dakikalık uzaktan bir bakış bir şehri tanımaya elbette yetmez ama bana Marsilya'yı anımsatan bu şehir içimde gezinme arzusu yaratmadı.



Dikkat- Dikkat: Etretat- Honfleur arası 46 km ve yaklaşık 45-50 dakika sürüyor.

Öğleden sonra Honfleur'e ulaşmış olduk. Arabamızı şehrin içindeki parklardan birine bırakıp (paralı park) heyecanla sokaklara dağıldık. Honfleur için söylenecek çok fazla şey var aslında. Bana limanıyla Bergen'i anımsattı burası. Öyle güzel, öyle fotografik bir yer. İnsanda burada konaklama, kalabalığın içine dalma, sokaklarda dolaşma, kafelerde oturma hissi yaratıyor. Sokak aralarında gezinirken Erik Satie'nin de müze evine rastladık. Butikleri, hediyelikçileri ve bir dolu mağazayla burada kolaylıkla vakit harcanır. Keşke buraya biraz daha vakit ayırsaymışım diye düşündüm. 

Peki buradan nereye? Gün daha bitmedi arkadaşlar ve ben buradan Deauville-Trouville'e gideceğiz diye planlamışım.

Dikkat-Dikkat: Honfleur- Deauville arası 18 km ve yol yaklaşık 30 dakika sürüyor. 


Sonunda Deauville'e geldiğimizde akşamüstü olmuştu. Deniz kenarındaki park yerlerinden birine arabayı bırakıp denize doğru yürüdük. Gördüğüm manzara karşısında büyülendim çünkü Fransız filmlerindeki sayfiye yerlerinin aynısıydı karşımdaki manzara. Uzakta bir deniz, sonu görünmeyen kumsal, mavi-beyaz boyalı kabinler, kıyı şeride sıralanmış oteller, sahilin merkezinde kocaman bir kumarhane 😀
"Buradaki hayalin neydi Özlem?" derseniz elime kitabımı alıp şezlongda uzanmaktı diye cevap veririm. Bakın ben size söylüyorum. Bir gün ben Selçuk'u kandırıp iki günlüğüne Etretat'a, birkaç günlüğüne de Deauville'e gelirim. Öyle sevdim bu sahil şeridini. Elbette acıkmıştık acıkmasına da ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Burada mı yesek yoksa Trouville'i de gezdikten sonra kalış noktamız olan St. Malo'da mı ziyafet çekseydik bilemedik. Trouville neresi, acaba buradan ne kadar uzak diye düşünürken adresi aracın navigasyonunu da yazdık ki bir de ne görelim? Deauville hemen yanıbaşımız. Deauville ve Trouville bir nehrin iki yakasına yerleşmiş kasabalar. Biz burayı çok hızlı gezmek durumunda kaldık. Oysa bizim ayırdığımız zamandan daha fazlasını hakediyorlar. 

St. Malo'ya doğru...

Yola çıktık çıkmasına ama rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde duran Cabourg'a kayıtsız kalamadık. Yemeğimizi bu minicik ve şirin kasabada bir İtalyan restoranında yedik. Kıyı şeridine bakıp hayretler içinde kaldık. Çünkü upuzun bir şerit göz alabildiğince uzayıp gidiyordu. 

Dikkat- Dikkat: Deauville- Saint Malo arası tam tamına 230 km ve yol 2.30 saat sürüyor.

Bu planı yaparken aklımızı neredeymiş peki? Çünkü gayet yoğun bir gün geçirdik ve çok yorulduk. Tatil için ayırdığımız süre az, görmek istediğimiz yer bu kadar çok olunca programı sıkıştırmışız. St. Malo'da kalmayı tercih ettik. Her gün bir otelde kalıp bavulları indirip bindirmek istemedik. Doğrusu şöyle olmalıymış: Honfleur'de konaklamalı, hem oranın keyfini doyasıya çıkarmalı, hem de yorulmamalıymışız. 

Honfleur'den sonra yaptıklarımızı bir sonraki güne bıraksaymışız, Normandiya Çıkartmasının yapıldığı Omaha Sahili (Omaha Beach) ardımızda bırakmamış olurduk. Bu seyahatte atladığımız yerlerden biri burası oldu.


3. Günümüz....

St. Malo'da otelimizde uyanıyoruz. Sabah kahvaltısı ve kahve hepimizi kendimize getiriyor. Surlarla çevrili bu güzel yerleşimi bir gece önce azıcık gezdik. Karnımızı doyurduktan sonra tekrar geldiğimiz yöne gidiyor ve Le Mont St. Michel'e yöneliyoruz.

Gitmeden önce buranın denizin kıyısında ama bir kasabanın yamacında bir yer olduğunu düşünürdüm. Manastırın olduğu yerin karşı kıyısında sanki kafeler, restoranlar vardır da insanlar o manzaranın karşısında içkilerini yudumluyorlardır gibi bir his vardı içimde. Bu kanıya nereden kapıldığımı bilmiyorum. Le Mont St. Michel'e yaklaşınca tabelalar bizi park yerlerine ulaştırdı. Muhtemelen etrafın doğallığını bozmamak adına park alanlarının hepsi uzun çit bitkilerinin ardına saklanmıştı. Arabamızı buradaki park yerlerinden birine bırakıp ücretsiz shuttle'ların kalktığı yere gittik. Ayrı bir ücret ödeyerek faytonla da ulaşabiliyorsunuz St.Michel'e. Sonra çekilmiş denizin ortasında, bir boşlukta tüm güzelliğiyle dikilen surların ardındaki kalenin içine giriyorsunuz. 

gezinin bu ayağında telaşsız bir gün geçirdik. Günün arda kalan kısmında St. Malo'daydık. Akşam nefis bir restoranda kabuklu deniz ürünlerine saldırdık. 😀
Seyahatin bu kısmına bir gün daha ekleseymişiz daha iyi edermişiz. 
Bana soracak olursanız bizim izlediğimiz rotanın hakkı dört gün. Şimdi gitmiş görmüşken bu alan içinde göremediğimiz diğer yerlere de uğramak için yollara tekrar düşebiliriz. Ben Normandiya Kıyılarını çok sevdim çünkü.💗