30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sevdiğim Filmler- Paris'te bir Geceyarısı.

Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. ''Paris'te bir Geceyarısı''ndan bahsediyorum elbet.



Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk,
Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! 

Anlaşıldı değil mi?

Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım.


Evde tek başıma, Paris'e bir geceyarısında kavuşacaktım.
Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi.

Kimler yoktu ki geceyarısı Paris sokaklarında?

Picasso, Dali, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Zelda ve Scott Fitzgerald, T.S Elliot, Lautrec ve daha niceleri...


Hangimiz böyle bir hayalin içine düşmek istemeyiz ki? Paris'e yolu düşen herkes Cafe De Flore'a mutlaka uğramış, sanatçıların uğrak yeri olan bu bohem kafede mutlaka bir kahve içmiştir ve şöyle demiştir kendine, ''Bir zamanlar Sartre ve Beauvoir'in kahvesini yudumlayıp, Hemingway ile sohbet ettiği bu kafede şimdi ben de kahvemi yudumluyorum''

Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde "Notre Dame'in Kamburu" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar.
Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur.

Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik.

Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikâye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölümüş yazarlar bile hâlâ yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokakları'nda yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek.

Pigalle, Lautrec'in Paris'iydi. En yakın yoldaşları ressamın hayat kadınları değil miydi?
Paris sokaklarında geceyarısından sonra ne ressamlar, ne yazarlar yürüdü geçti; ellerinde şampanya kadehleriyle Paris romantizminin tadına vardılar. Nasıldır sahi şimdi Paris?

Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde.

29 Ağustos 2017 Salı

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

Vize, para, zaman...

Malum geçen cumadan beri İngiltere vizesinden başka bir şeyden bahsetmiyorum. Her Türk vatandaşı gibi gezmek istiyorsak ve hayallerimizi dünyanın dört bir yanına varan seyahatler süslüyorsa mutlaka vizemizin olması gerekiyor. Açık söylemem gerekirse dünyanın öbür ucunu bir tarafa bırakırsak Kapıkule sınır kapısından çıkıp komşuya Bulgaristan'a gidecek bile olsak vizemiz yoksa bir yere gidemeyiz. Elbette, Yunan adalarına da vize olmadan gidemiyoruz. 

Ne yazık ki vize sorunu seyahat özgürlüğümüzün önünde kocaman bir engel. Bürokratik engellerin, hazırlanan bir sürü belgenin (çocuğumuzun öğrenci belgesine kadar) yanında ülkemizden kaçıp başka bir ülkenin sırtına yıkılmayacağımızı göstermek için banka hesap cüzdanlarımıza kadar her şeyi açık etmek durumundayız. Bence çok onur kırıcı bir durum bu. Üstelik vize almak ve seyahat etmek istiyorsak bir çuval dolusu parayı da boş yere çöpe atmak durumundayız. 



O zaman neymiş, hayallerimin önündeki engellerden biri vize sorunuymuş. 
Çok paramız olsaydı bu da bir sorun olmazdı elbet. Ama yıllardır içimde taşıdığım, özenle saklayıp büyüttüğüm, sık sık cilaladığım hayallerimden biri de İstanbul'un dışında başka kentlerde de yaşamak. Paris'te hayatımın bir dönemimi geçirmek istediğimi herkes biliyor sanırım. Üç blog yazısından birinde bu istediğimi dile getiriyorum. Bu hayalimi gerçekleştirmek için elbette para lazım. Şehrin merkezinde en azından iki odalı bir evde konaklamak istiyorsam en az iki bin euro kirayı gözden çıkarmam lazım. (Bir ara ev satın alma hayallerim de vardı. Sonradan yaşımı, ödeyeceğim mortgage'ı ve konaklama hayalinde olduğum ayları da düşünce bu düşünceyi köşeye kaldırdım.) Peki burada bir hayali parantez daha açıp şunu belirtmek istiyorum ki Kuzey tüm baskılarıma ve onu her fırsatta kolundan tutup Paris'e götürmeme rağmen Paris'te yaşama ve üniversiteye gitme hayaline hiç sıcak bakmıyor. Eee, ben ne yapayım evi? Onca borcu? Kiralarım evi olur biter. Dağıttığım konuyu toparlamam gerekirse yurt dışında çalışmadan yaşamak istiyorsam (Bu saatten sonra kafede garsonluk falan yapamam) paramın olması şart. O yüzden çalışıyorum zaten.


Vize işini, ev kiralamak ve orada yaşamak için gereken para durumunu hallettiğimizi düşünürsek geriye tek bir engelim kalıyor. İşi bırakmak. Paris'i ne çok sevdiğimi ve orada yaşamak istediğimi onca kez belirtmeme rağmen sanırım buralarda pek fazla işimden bahsetmedim. Bahsettim mi? pek çoklarının düşündüğü gibi çok da rahat bir işim yok aslına bakılacak olursa. Canımın istediği kadar çay, kahve içebildiğim ama bunun yanında totomun pek de yer görmediği ve bir dolu sorumluluğu sırtımda taşıdığım bir işim var. "Bugün işi bırakıyorum, hadi eyvallah!" diyebileceğim bir işim yok ne yazık ki. Seramik, porselen, cam gibi pişen yüzeyler üzerine baskı yaptığım (serigrafi) bir işim var. Bu işi yapabilmek için de kocaman kocaman bir dolu makine. İşin bu durumu şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu makineler işlediği takdirde para kazanıyorum. Üretim yapıyorum. İşimi sürdürebilmek için de tasarım yapan, bir yemek takımının üzerindeki her deseni programlar üzerinde ince ince işleyen grafiker arkadaşlarım var. Sonra da işin tıpkı bir matbaa gibi baskı yapan kısmı başlıyor. Boyalar, kalıplar, kimyasal maddeler... Çalıştıkça çalışıyoruz.
İnsanın böyle bir işi olunca da çekip gidemiyor. Artık çalışmamaya karar verdiğim andan sonra bile yapılacak nice şey var. Demem o ki, bolca seyahat edip bir köşeden bir köşeye savrulmam için gereken boş zamana da sahip değilim. 

Başka hayalim var mı bilmiyorum. Şükür ki istediğim çoğu şeye sahip. (İngiltere vizesi de az önce geldi ama artık ona ihtiyacımız kalmadı.) Sağlığım yerinde, ailemin sağlığı yerinde, çok severek oturduğum bir evim, arada sırada birbirimizi yesek de genellikle anlaştığım bir eşim, ergenlik ataklarını savurmaya çalışan ve neyse ki hâlâ onu öpmeme izin veren bir oğlum var. Belli ki çalışmaya devam edeceğim. O yüzden dolu dolu emeklilik hayalleri kurmayı bir kenara bıraktım artık. Haftada bir günü fazladan çalabilir, onu da kendi istediğim gibi harcayabilirsem benden mutlusu yok. 

Rumuz: Üç gündür İngiltere vizesi yüzünden kahrolduğunu unutan blog yazarı.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kırılan umutları yeni hayallerle onarmak

Vize çıktı, çıkacak derken stres sahibi olduk. Selçuk'la birbirimizi yiyip duruyoruz. Ben vizeciye söylenip duruyorum, o konsolosluğa. İkimizin de mırıl mırıl konuşmak için yeterli sebepleri var. Bu tatilde evde birbirimizi yemezsek iyidir.😀  Tüm kalbimizle yarın vizemizi alacağımıza inanıyoruz. Bugün pasaportların vize merkezine doğru yola çıktığına dair e-posta geldi gelmesine ama ne yazık ki kurye ulaşmamış. Yarın da çıkacağının garantisi yok çünkü konsolosluklar burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bizim gibi sıkışık zamanlarsa İngiltere Konsolosluğu'ndan vize almaya kalkanlar en az bir ay önce başvursun ya da öncelikli vize alsın. Parayı alınca vizeyi veriyorlar çünkü hemen. 

Mutlu olmak için biraz deniz, biraz balık, bir de bisiklet lazım bana 💭

İhtimalleri değerlendirip uçak bileti bakıyoruz. Fiyatlar tavan yapmış vaziyette. Bu saatten sonra gitmek bütçeye ciddi zarar ama yine de niyet ettiğimiz bir şey olduğu için kararsızız. Gitmezsek ara bağlantı uçağımız da yanacak. Bu durumda can sıkıntımızı içimize gömmeye çalışıp İngiltere'yi unutmaya çalışacağız. 

Üstümde bu stresle eve gelince bir çay demleyip bilgisayarın başına oturdum. Niyetim sevdiğim yerlere dair yazdığım bir-iki blog yazısını okumaktı. Okudum da. Sadece yanlış bir tuşa deyip keyifle yazdığım bir yazıyı silmeseydim iyiydi. Negatif enerji vücudumun her hücresinden akıyormuş gibi hissediyorum. Yarın pasaportları alsak da gün içinde bir yere gitmemiz mümkün olmadığı için kesinlikle yogaya gideceğim. Sakinleşmem, durulmam şart. Hiçbir şey yapamazsam da Remzi Kitabevi'ne uğrayacağım. İşten, gelmeyen vizeden, konsolosluğa duyduğum nefretten sıyrılıp bir çay söyleyeceğim, çantamdan defterimi çıkarıp kalemi elime alacağım. Son günlerde okuduğum bir kitaptan sebep kafamda dolaşıp duran fikri tartacağım, kafamı iyi anlamda kurcalayan o fikrin altını üstüne getirip biraz da farklı açılardan bakacağım. Muhtemelen iki bardak çayımı içtikten sonra sahip olduğum her şey için şükredip, yan taraftaki kitapçının kapısından içeri girerim. Bildiğim (hepinizin de çok yakından bildiği) kitap kokusu etrafımı sarar ve kendime gelirim. Eğer bu çareler de derdime derman olmazsa tıpkı Forest Gump gibi koşmam gerekecek. 

Uzun lafın kısası yarın nihai kararımızı vereceğimiz son gün. Ardından öyle ya da böyle önümüze bakacağız. Kitapların dünyasına dalıp ara ara yeni seyahat planları yapacağım. İçimi umutla dolduran bir Paris seyahati var beni bekleyen. Daha fazla tersliğin olacağına ihtimal vermiyorum. Pasaportumu ve neşemi alıp yola devam edeceğim. Paris beni sarıp sarmalayacak ve kendime geleceğim. İçimden her seferinde olduğu gibi şöyle diyeceğim: Paris'te olmak ne güzel. Yaz boyunca kendimi terapi etmek ve Paris özlemini dindirmek için okuduğum Paris kitapları görevini yapıp bir kenara çekilmiş olacak. Ardından geniş kaldırımlarıyla sevdiğim kentin sokakları, kitapçıları, kafeleri... Ara ara kendime anımsattığım şehrin ta kendisi. Hayaller güzel sahiden. Umduğum gibi Londra sokaklarında gezinemedim dün. Nothing Hill Karnavalına denk gelemedim. Bugün de Stonehenge'e giden otobüsün içine binemedim. Olsun. Arkadaşlarımızdan gelen son haberlere göre gittikleri yerler çok güzelmiş ve tekrar gidilmeliymiş. O zaman öyle yaparız biz de. Yeni hayaller kurar, dileklerimizin üstüne pembe kurdeleler bağlarız. Çıkmayan vize yüzünden bir sürü para kaybetmiş olsak da hayal kurmak bedava 💖 💖 💖

İngiltere Vizesinin bize yaptıkları

Her şey yolunda gitseydi bu sabah Londra'da uyanmış olacaktık. Erkenden kalkacak, seyahatin ilk sabahına erkenden bir aktivite koyduğum için Kuzey'in vızıldamalarına maruz kalacak, yine de bizi Stonehenge'e götürecek otobüsümüze ulaşmak için yollara düşmüş olacaktık. Olmadı. Beklediğimiz, çıkacağından zerre şüphe etmediğimiz İngiltere vizemiz cuma akşamı çıkmayınca pazar sabahki uçağa binme şansımızı tümüyle yitirdik. Oysa ilk defa bavullarımızı bile üç gün öncesinden hazırlamıştım. Demek ki son dakika hazırlanan bavullarla hayatıma devam etmem gerekirmiş. 

Yazının konusu ruhu daraltıyor ya foto içinizi açsın bari :)

Hâl böyle olunca ücretsiz iptal tarihini bir gün geçirdiğimiz Londra oteli için ceza ödedik, biletlerimizi bir seneliğine (elbette yine ceza ödeyerek) açığa aldık. Uçuşumuzu takip eden bir günlerde Atlas Global'deki tüm uçuşlar dolu olduğu için de eğer Londra vizelerimizi alırsak bu şirketten bilet alma ihtimalimiz yok. Yönümüzü başka hava yolu şirketlerine ve muhtemelen aktarmalı uçuşlara çevireceğiz. 

Budgetair. com'a nasıl ulaşırım: BOL ŞANS!!!


Şimdi burada biletlerini ara ara benim gibi skyscanner, kayak, budgetair gibi şirketlerden alan seyahat delisi arkadaşlara anlatmak istediğim bir şey var. Her şey yolunda gittiği müddetçe bu sitelerden bilet almanın elbette bir zararı yok ama terslikler bir ucundan başladıysa her birinize bol şans ve sabır dilerim. Biletleri iptal etme ya da erteleme durumumuz söz konusu olunca hemen biletlerimizi aldığımız acentaya ulaşmaya alıştım. İlk olarak Türkiye'den kalkan ve hepimizin onlarca kez tercih ettiği (Zorunlu kalmadıkça etmiyoruz ama bu biletleri bile zor bulmuştuk) Atlas Global'i aradım. Durumumuzu anlattım. Görevli yapacak bir şeylerinin olmadığını, öncelikle biletimi aldığım acentayı (yani budget.com) aramam gerektiğini söyledi. Saat çoktan 17.00'ı geçmişti ve ertesi gün hafta sonuydu. Bilet çıktısının üstünde yazan numarayı aradım. Telefonumda gördüğüm yer Ontario, Kanada idi. Ne süper değil mi? İstanbul'dan kalkan ve Londra'ya gidecek olan bir Türk uçak şirketinin biletini Kanada üzerinden almıştık. Telefondaki operatör Kanada üzerinden hizmet veren şirketin telefon numarasının değiştiğini söyledi. Elbette yeni telefon numarasını ve Kanada dışından arayanların telefonu nasıl tuşlayacaklarını da anlatıyorlardı. Aradım elbette. Bilin bakalım aradığım yer neresiydi: Turks ve Caicos Adaları

Telefonun açan birileri olsaydı belki biletleri değiştirme işini halledebilirdim ama hangi yarım kürede olduğunu bile bilmediğim bir adada iş günü müydü, mesai saatleri içinde mi arama yapıyordum bilmediğim için işin ucunu bıraktım. Bu arada elbette Atlas Global'i aramaya devam ediyordum ama telefonda karşıma çıkan herkes işime yaramayan öneriler sunuyor ve beni anladıklarını iddia ediyordu. Elbette üzgündüler ama üzgün olmaları benim pek işime yaramıyordu. 
Sonra tekrar Atlas Global'i aradım. Belki işini daha iyi bilen biriyle karşılaşacağımı düşünüyordum. Karşıma çıkan kız sekiz kişilik grubun içinden bizim biletlerimizi çıkarabileceğini ama böyle yaparsa ortak aldığımız biletlerin PNR numarasının değişeceğini, bir ceza karşılığında tekrar bilet alma şansımızın olduğunu ama bir değişme daha yapmamız durumunda budget.com şirketinin paramızı iade etmeyeceğini söyledi. Farkındaysanız bir yere vardık. Çünkü her hâlükârda firmaya ulaşamadığıma göre zaten biletleri nihayetinde yakacaktık. Peki bu bilgiye daha önceki bilmem kaç aramamda niye ulaşamamıştık? Çünkü herkes işini kıçıyla yapıyor. Üzgünüm çok anlayışlı olamayacağım. Bana sunulan çözümü derhal kabul ettim. Her yön ve her kişi için 65 dolar ceza ödemeyi kabul ederek biletlerimizi bilinmeyen bir tarihe (bir sene içinde kullanmak şartıyla) kabul ettim. 390 Dolarımız buhar olup havaya karıştı. 

Atlas Global mi?

Akabinde Atlas Global'e ben de birkaç soru sordum. Salı, Çarşamba, Perşembe ya da cuma gününe Londra'ya bilet alabilir miydim? Elbette alabilirdim ama hiç yerleri yoktu. O zaman beni İngiltere'de başka bir yere uçurun dedim. Liverpool'a, Manchester'a ya da herhangi bir yere gider, oradan Londra'ya trenle giderdim. Kendilerinden Londra'dan başka hiçbir İngiltere şehrine uçuşları olmadığını öğrendim. Fransa'ya uçurun dedim. Elbette çok isterlerdi ama şirket buna izin vermiyordu. (Konuşmanın bu kısmında içimden gözünün yağını yiyim THY diyordum) Ayıptır söylemesi sırf bayram dolayısıyla üç kişi için verdiğimiz 5400, 00 TL bilet parasıyla Atlas Global bizi hiçbir yere uçurmuyordu. Normal zamanda kişi başı 500- 800 Lira arasında para vereceğimiz biletlere geç kaldığımız için böyle bir para akıtmış ama yine de hiçbir yere gidememiştik. Neyse biletler duruyor en azından. 😡

Sonrasında Londra'da aldığımız Stonehenge turunu iptal ettim. Dublin otelini Selçuk halletti. Gidebilirsek nasılsa bir yer buluruz diye düşünüyoruz hâlâ. Londra- Dublin arası uçak biletlerimizse ucuz hava yolu şirketi Ryan Air'dan. Bilmeyenler için Ryan Air'ın biletlerinin geri ödemesiz olduğunu söyleyeyim. Ama gerçekten iddia ettikleri gibi ucuz bir hava yolu şirketi oldukları için bu destinasyonların uçak biletleri çok da canımı yakmıyor. Biletleri uçağın kalkmasına dört saat kalaya kadar ceza karşılığında erteleme hakkınız ya da biletler üzerinde isim değiştirme hakkınız var. Şimdilik bizim biletlerimiz duruyor. Ryan Air'a ulaşmak isteyenler saat gibi işleyen online chat hattını kullansınlar. Her sorunuza en kısa zamanda ve en doğru şekilde yardımcı oluyorlar.

Şimdi ne mi yapıyoruz? 
Bekliyoruz. Eğer vizemiz bugün ya da en geç yarın çıkarsa ve biz de uçak bileti bulursak Londra'ya uçacak, oradan seyahatin en azından İrlanda kısmına dahil olacağız. Eğer vizemiz çıkmazsa bu pasaportlarımızın da İngiltere Konsolosluğunda takıldığı anlamına gelir ki bir yere gitme şansımızı tümden yitirmiş olacağız. Yollar çok kalabalık olacağından Türkiye'de bir yere gitmeyi düşünmüyorum bile. Evde, bahçede çay kahve içerek, yogaya gidip kitap okuyarak tatilimi geçireceğim. 

Haberler böyle! 
Herkese çok ama çok güzel tatiller dilerim. Arada böyle oluyor. Ne yapalım?

24 Ağustos 2017 Perşembe

Deniz kıyısındaki topraklar: Etretat

Kafam da masam kadar dağınık. Masayı toparlamam kolay da kafamı toparlamam öyle kolay olmuyor ne yazık ki. Oysa masa dağınık kalırsa kalsın, önemli olan kafamın içinde koşturan düşünceleri dindirmek. 

Etretat'ta gönlümün kaldığı yürüyüş yolu.
Yaşantımızın akışı nasılsa seyahatimizin akışı da aynı paralelde uzanıyor. Dinlediğimiz şarkılar, arkadaşlık yaptığımız insanlar, gözlerimizi dört açarak izlediğimiz manzaraların hepsi hayata nasıl baktığımızla ilgili. Romantik komedilerden hoşlandığım gibi insana muhtaç olmayan biraz hırçın köşeleri seviyorum ben. Denizin sert dalgalarını savurduğu kumsalları, dik yokuşları, laf söz dinlemeyen rüzgarları, kendi iklimin yaratmış coğrafyaları... Biraz başım buyruk biliyorum. Annem çok sık söyler bunu bana. Sanırım unutmayayım diye.

Güzeller güzeli Etretat
Bu yazıda kendime göre sebeple birçok yerin adı geçebilir. Bazılarına sırf yolun yükünü hafifletmek için uğradık, bazılarına meraktan... Bazılarınaysa gönlümüzü bıraktık. Kendi adıma ahhh dediğim yerlerin hepsinde doğa başroldeydi. Seçilmiş bir yalnızlık vardı. Bir mevsim sonra terk edilecekmiş hissi uyandıran yerlerdi bir çoğu. Belki de benim nezdimde o yerleri özel kılan şey bu azalıştı. Zaman zaman insanoğlunun ayak basmadığı köşelerde konaklamak istiyorum. Böyle bir isteğin hem bencillik olduğunu biliyor hem de önüne geçemiyorum. Farkında olmadan etrafımdaki tüm o insan kalabalığını siliyor, dağların önüne sadece denizi koyuyorum. Dalgaların sesine denizin üstünde uçuşup duran martılar eşlik ediyor: Çığlık çığlığa...


Bir gezi yazısı nasıl olur bilmiyorum. İçimden bir ses sadece nedenlere, niçinlere ya da nasıllara cevap veren bir yazı yazmamam gerektiğini söylüyor çünkü bu bana iyi gelmiyor. Ara ara çok methedilen yerlerde oturmaktan keyif alsam da ben bir seyahatte kendi seçtiğim dükkanların kapısını aralamak, kendi tecrübelerimi yaşamak istiyorum. O yüzden Paris'ten ayrıldıktan sonraki ilk durak noktamız Rouen'i kısa cümlelerle anlatıp (yapabilirsem tabii) sonrasında beni büyüleyen bir kıyı kasabasına yol almak istiyorum: Etretat. 


Rouen büyük bir şehir aslında. Biz şehrin azıcık dışındaki otelimize arabamızı bırakıp şehrin meydanına gittik. Yan yana sıralanmış dükkanlar, hediyelikçiler, pastaneler, restoranlar... Küçültülmüş bir Fransız kentiydi burası. Birkaç gün içinde şehrin her köşesine hakim olacağınız, meydanlarındaki kafelerinde oturup geniş ekrandan maç seyredeceğiniz, öğlen kahvenizi akşam şarabınızı yudumlayacağınız bistrolarıyla minik bir Fransız kenti. Büyük şehirlerin keşmekeşinden sonra eminim burada insan hayatın ritmini biraz yavaşlatabilir. Burası aynı zamanda Jeanne D'Arc'ın yakıldığı şehir. Kilisenin hemen altında kapalı bir pazar yeri var. Kuzey'e buradan soslu karidesler almayı unutmadık. 😀
Kesinlikle keyifli bir yer ama hayatımın şehrinin yerini elbette tutamaz.


Ertesi sabah aslında rotamızın üstünde olmamasına rağmen yolumuzdan biraz doğuya sapıp Etretat'a uğradık. Ünlü dedektif Arsen Lüpen'in evi bu sahil kasabasındaydı. Edebiyatı seven bir aileyiz. Ben biraz bu büyüyü Kuzey için yaratmaktan keyif alıyorum. Seyahati de durduğumuz yerleri de onun açısından eğlenceli hale getiriyor bu durum. Biraz tanıdık biri hakkında dedikodu yapmak gibi. Etretat'ın girişindeki boş bir araziye arabamızı park ettikten sonra denize doğru yürüdük.Yolun sağ tarafında ağaçların arasında bir yürüyüş yolu gizliydi. Vaktimiz dar olduğundan yürüyemedik ama bir gün burada yürümeyi, ağaçlıkların arasındaki yolun uzandığı yeri görebilmeyi hayal ettim. Buradan ayrılıp Arsen Lüpen'in yaratıcısı Maurice Leblanc'ın evinin kapısından içeri girdik. Ağaçların arasına gizlenmiş bir evdi. Biraz dışarıda fotoğraf çekip ardından evin kapısını araladık. İçeride fotoğraf çekmek yasak.


Zaman zaman bu duruma sinir olsam da düşündüğümde insanın elinde bir kamera ya da telefon olmadan anı daha iyi yaşadığını da kabul ediyorum. Geçip gidecek bir anın içine kendimizi teslim etmek ve sonradan hafızamızda kalanlara güvenmek. Hatta hatırladıklarımıza küçük eklemeler yapmak. Kulaklıklarımızdan yayılan sesiyle Maurice Leblanc girere girmez seslendi bize: İşte bu masaya oturup yazıyorum tüm kitaplarımı. Odalar arasında dolaştık, okumadığımız kitaplarda anlatılan mekanların tasvir edilmiş halini izledik. Filme çekilmiş kitapların duvarlara asılmış afişlerine baktık.


Dalgalara ve sahile doğru uzanan yol...
Çıkışta yine denizin kokusuna çevirdik yönümüzü. Birkaç dakikalık kısa bir yürüyüşten sonra küçük meydana geldik. Denize uzanan dar boğazda birkaç hediyelikçi, birkaç tane de balık restoranı sıralanmıştı. Menülerinde yazan istiridyeler ve birçok usulde pişen midyelerle denize çok yakın olduğumuzun haberinini verir gibiydi bu restoranlar. Minik gezi treni her ne kadar fazla turistik bir aktivite olsa da etrafa bir sevimlilik katmıştı. Kıyıya giden yol boyunca karşımıza çıkan bu küçük ayrıntıları geçince Normandiya kıyılarına ulaşmış olduk. Kumsalın iki tarafını sarmalamış falezlerle denizi dik kesen yürüyüş yolu nefes kesiciydi çünkü benim için başrolde doğ vardı. Aynı hisleri Lizbon yakınlarındaki Cabo da Roca'da da hissetmiştim. O tanıdık his yine etrafımı sardı. Manş Denizine baktık bir süre. Bizimkiler savaştan, Normandiya Çıkartmasından, birbirlerine karşı savaşan devletlerden bahsetmeye başladı. (Sosyal Bilgiler dersinde ne zaman Osmanlılar, savaşlar, antlaşmalar konusu işlense sınavlardan yüz alan bir çocuğum var. Her seferinde çok eğlenceli diye bahsediyor bu konulardan.) Ben denizin önündeki tabelayı gösterip Monet buranın resmini yapmış falan demeye çalışsam da söylemek istediklerim topların, tüfeklerin dünyasında kaybolup gitti.

Yürüyerek falezin tepesine çıkıyoruz. Nefes nefese kalıyorum çıkana kadar ama attığım her adımdan inanılmaz bir keyif alıyorum. Belki bir sonbahar ya da unutulmuş bir kış gününde buraya gelmeyi ve denize bakan kafelerden birine oturup bir bardak kahveyi yudumlamayı kesinlikle aklıma not ediyorum.

Seyahat, başka başka yerlere gitmek olabilir. Yeni yerler görmek, yeni sokaklar adımlamak...
Gel gör ki Etretat bambaşka bir his uyandırıyor içimde. Yine gelmeye niyet ediyorum içimden. Hem de onlarca kez.
💞
💞

20 Ağustos 2017 Pazar

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...

52 Liste Projesi

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...


Liste 33'le başlayayım yazıma 😀


Bir kere içimde bir liderlik özelliği barındırdığıma inanmıyorum. Olmasını da istemezdim açıkçası. Öyle bir yaşa geldim ki (yaşlanmaktan dem vurmak değil niyetim) kendimden başka bir şeyi düşünmez oldum. Sadece kendi isteklerimi yönetir, kendi söylediklerimi duyabilir ve gerçekten dilediğim şeyleri yaşayabilirsem benden mutlusu olmaz bu vakitten sonra. Birilerini yönetme hırsım var mıydı bilmiyorum ama oturduğum yerden baktığımda bugünümde bu hiç mi hiç önemli değil. Açık bir itirafta bulunursam da şunu söyleybilirim ki liderlerden de pek haz etmem. Hele yüzyılımızın çakma liderlerini düşünecek olursak yaşamın günlük keyiflerini yaşayayım yeter bana.

Türk insanının tuhaf bir havaya girme hali var açıkçası. Mütevazi bir gönülle başladığı keyif işleri bile biraz ilgi görse hemen değişiveriyor. Birçok blog yazarı başka bloglar tarafından okunmak istiyor. Kim istemez ki? Sonuçta yazmanın bir sebebi var. Ama kendilerine siz hangi blogları takip ediyorsunuz diye sorduklarında cevap olarak hiçbir blogu takip etmediklerini söylüyorlar. Şaşıp kalıyorum elbette. Soruyu kendilerine yönelten de, "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyemiyor. Bu hallerimizi görünce neden ekran karşısındaki yöneticilerimize moderatörlerin, "Eee, Sayın Bilmemneyimiz. Böyle diyorsunuz ama üç gün önce böyle demiştiniz?" diye sormamasını daha iyi anlıyorum. Toplum büyükten küçüğe aynı da biz halimizi görmek istemiyoruz.

Sonuç olarak lafımın geldiği yer şurası: Demek ki bu yukarıda anlattığım kişilerde liderlik özelliği var. İçten gelen bir şey yani. Kendini sevmek, kendini çok ama çok önemli hissetmek, bir şeyi isterken utanmamak, kendini dünyanın merkezi zannetmek.... İyisi mi kalsın. Ben bu vatandaş halimle kalmaktan pek memnunum.

Şimdi daha keyifli bir şeyden bahsedeceğim: Beni heyecanlandıran şeylerden 🙋


Öncelikle bu listeyi bu cuma gününden yazarak uyanıklık yapmaya çalışıyorum. (Yazıyı yayınlamam tembel bir pazar gününü bulmuş olabilir ama ne yapalım hayat böyle akıyor işte.) Liste aslında pazartesi gününün listesi ama birazcık öne geçmek istiyorum. Bir sonraki haftamın seyahat öncesini olduğundan yoğun geçeceğini biliyor ve yine vicdan azabı çekmemek için haftanın son iş gününde bu yazıyı da araya sıkıştırmak istiyorum. Lider olmasam da arada Türk uyanıklığı sergileyebiliyorum görüldüğü üzere. 

Çok sevdiğim yazarların yeni çıkan kitapları beni çok heyecanlandırır.

Nereye gidersem gideyim mutlaka kitapçıları gezerim. Kapıdan içeri girer girmez insanın burnuna çarpan kitap kokusundan daha güzel bir koku olmadığını düşünüyorum. Anneliğimin en beğendiğim kısmı da bu: Şimdilik okumaktan çok keyif alan ve bunun değerini bilen bir oğlum var. Yoksa yemekmiş, yok saatlerce oyunmuş, sakin annelikmiş bunların hepsinden sınıfta kalmış biriyim. 😊
Dün arabayla Kadıköy'den eve doğru yolculuk yaparken Kuzey okumaktan ne denli keyif aldığından ve kitap kahramanlarının filmlerdeki kahramanlardan her zaman daha güzel olduğundan bahsediyordu. Çok severek onlarca kez seyrettiği Harry Potter'ı şimdilerde kitaptan okuyor ve kitapta yazan ne çok güzel ayrıntının filmlerde ele alınmadığından dert yanıyordu. Harry'nın kötü kalpli teyzesi için şöyle dedi bana: Aslında Petunya Teyze'nin kalbinin derinliklerinde sevgi varmış anne. Keşke filmde de bunu görebilseydik. 
İnanın araba kullanmasam kalkıp sarılırdım oğluma. Ne kadar severek izlesek de filmleri, bir kitabın tek satırında bulduğumuz sevgi kırıntılarını film karelerinde bulamıyoruz ne yazık ki. Keşke okullar onlarca formül yerine kelimelerin büyüsüne kapılan çocuklar yetiştirse. 

Benim sevdiğim yazarlarıma gelecek olursak 😊
Nedim Gürsel'in yeni çıkmış bir kitabı heyecanlandırıyor beni. Arada çıkardığı bazı kitaplar beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da içimde yanan sevdiğim yazarlara ait ateşi söndürmemek istiyorum. Pascal Mercier'i, Karl Ove Knaussgard'ı da severek okuyorum. En son okuduğum İflah Olmaz Optimistler Kulübü'nün yazarı Jean-Michel Guenassia'yı çok sevdim mesela. Türkçe'ye çevrilmiş yeni bir kitabını raflarda görsem çok ama çok heyecanlanırım kesinlikle. Geçen hafta bir solukta okuduğum Woolf'un İzinde adlı kitabın yazarı Ertuğ Uçar'ın kalemini de pek beğendim.

Program yapmak, kendime çeki düzen vermek, evdeki fazlalıkları ayıklayıp ferahlamak....

Şimdi yaptığım gibi listelerden bahdesiyorum size çoğu zaman. Benim için liste yapmak çok doğal bir durum. Kafamı hafifleten, önümde uzanan sisli bulutları açan, yolumu netleştiren ve nihayetinde de enerji veren. Liste yapmanın binbir sebebi var. Alışveriş listesi yapmaktansa seyahat listesi yapmayı tercih ederim. Gidilecek destinasyon, kaçırmak istemediğim kitapçı adresleri, sevdiğim filmlerde izlediğim ve bir gün gitmeyi aklıma koyduğum kafeler, yan gelip yatılacak parklar... Bunlardan daha güzel listeler düşünemiyorum ben. Kendimle ilgili aldığım kararlar, defterime renkli kalemlerle düştüğüm notlar, motive edici küçük anımsatmalar da beni heyecanlandırır. Selçuk her ne kadar bir alışveriş canavarı olmam için beni arkamdan iteklese de övünerek söylüyorum ki bir alışveriş canavarı değilim. Dükkanların rafları arasında gezinirken içime ateş basıyor. Gerekenin dışında bir şey almaktan hoşlanmıyorum. Dolabımı azaltma durumuna gelecek olursak; azaltmakta zorlanıyorum ama yapınca rahatlıyor, ferahlıyor ve gülümsüyorum.👊



14 Ağustos 2017 Pazartesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

Yeni başlangıçlar...


Eskiyen şeyler yoruyor beni. Kendime ait küçük rutinlerim hayata güvenle tutunmamı sağlarken hayatımın hep aynı eksen içinde akıp duruyor olması da bir süre sonra canımı sıkıyor. Akşamüstü eve gelip de bahçedeki minik ahşap masamın üstüne koyduğum demlenmiş bir bardak çay ve kitabım hayatımı anlamlı ve yaşanır kılarken; iş hayatında aynı insanlarla aynı konuları konuşmak, kendi hatalarımızdan kaynaklanan aynı sorunları tekrar tekrar yinelemek içimde kaçma, uzak yerlere ulaşma hissi uyandırıyor. Üstünde yığılmış kitaplar, kalemler, kağıtlarla dağınık duran masamı toparlamak bile yeni bir başlangıç benim için. İçimde hep alevlenmeyi bekleyen bir kor duruyor, bir köşede. Zaman zaman onu fark etmek, üstüne doğru hafifçe eğilip derin bir nefesle o közü alevlendirmem gerekiyor.

Yürümek, bir saatlik yalnızlık...


İşten eve geldiğim yorgun bir akşam üstü kıyafetlerimi değiştirip spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ruh halim bir anda değişiyor. İlk adımı atmak elbette hiç kolay gelmiyor. Sonuçta koltuğun köşesine kıvrılıp dizlerimi de karnıma doğru çekip uzanmak işin en kolay kısmı. Ama kulaklıklarımdan sevdiğim bir ses bana doğru uzanınca ve bacaklarım benden habersiz ilerlemeye başlayınca kafamın içindeki bulutlar da dağılmaya başlıyor. Adım adım karanlık ruh halimden sıyrılıyor ve huzura kavuşuyorum. Eve geldiğimde terlemiş oluyorum. Sonrası ılık bir duş ve her seferinde ilk yudumuyla mutlu olduğum demli bir çay. Herkese tavsiye ederim yürümeyi. Ne zaman içim karanlığa dönse kendimi yürümeye veriyorum. Bedenimi hareket ettirmek ruhuma da iyi geliyor.

Kokusu tüm eve yayılan kahve...



Çayın anlamı benim için aile demek. Tek başına çayımı yudumlamaktan keyif alsam da birbirinin peşi sıra demlenen boşalan çaydanlıklar yüksek sesle atılan kahkahaları, heyecanla yapılan dedikoduları ve tüm gün yaşananları paylaşmak demek. Kahveninse başka bir anlamı var. Bizim evde kahveyi ben içiyorum mesela. kahve makinesinden yayılan koku eve yayıldıkça ben de mest oluyorum. Kuzey, geçtiğimiz yıllarda gittiğimiz bir İtalya seyahatinde latte sevdalısı oldu. Genellikle akşamları bir bardak kahve istiyor benden. Sütü köpürtüp fincanı eline verdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değer. İkimiz de kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza daha enerjik devam ediyoruz. İnsanın oğluyla kahve içmesinden daha güzel bir şey de dünyada yok. Onu da söylemiş olayım. 

Seyahat etmek...


Bu başlığı hepiniz bekliyordunuz değil mi? 😀
Seyahat etmek elbette bana enerji veriyor çünkü seyahat etmek demek buradaki rutinimden uzaklaşmak, kendimle bir arada olmak demek. Keşke kendimle baş başa kalmamın, iç sesimi duyabilecek mesafeden kendime sarılmamın ne kadar kıymetli olduğunu yıllar öncesinde fark etseydim. Sanırım yaş almanın en güzel yanı insanın kendisini sevmeye öğrenmesi ve ben bunu yollarda öğrendim. Klişe olacağını biliyorum ama İstanbul'da hayat zor. Stresle başa çıkabilmek de pek kolay değil. O yüzden herhangi bir faturayı ödemek zorunda olmadığım (kısacık zaman aralıkları da olsa) bir ülkede aylakça geziniyor olmak çok güzel bir his. 

Paris...


Kendimi ait hissettiğim yer. Dillerini bile konuşamadığım düşünülürse kendimi bu denli Paris'e ait hissediyor olmam tuhaf değil mi? Paris'teyken nasıl enerji dolu olduğumu anlatamam size. Her yer, her şey çok güzel. İçimde kelebekler uçuşuyor falan... Öyle mutluyum yani. Bir kafeden çıkıp, bir kitapçıya girmek, parklarda dolaşmak, marketten alışveriş yapıp bir köşede sandviçini yemek, defterini açıp içinden geçenleri karalamak.... Hayat bunlardan ibaret. Tüm problemler çözülmüş, basite indirgenmiş ve bize sadece yaşamak kalmış gibi. 

Yaşamak kolay mı yoksa zor bir uğraş mı bilmiyorum ama sanki biz Türkler yaşamı biraz kendimize zorlaştırmak için çalışıyoruz gibi geliyor. 

Bu sabah içimden geçenler bunlar. 
Geç kalmadan bu haftaya ait asıl listemi de oturup yazarsam daha önce yazıp taslaklarda sakladığım yazılarımı sizlerle paylaşabilirim. Ben yazıyorum siz de okuyun olur mu şekerler?

11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Neden yurtdışında tatil yapmayı tercih ediyorum?

Sakız Adası'ndan yeni geldik. Türkiye'de bir yerlerde deniz kenarına gidip çuvalla parayı boca etmektense ülke dışında bir yerlerde denize girmek daha ucuz geliyor. Türk Lirası, euro ve dolar karşısındaki savaşını çoktan kaybetmiş olsa da bu böyle. Ay sonu gelip de kar-zarar durumuna bir göz gezdirince insan sinir olmuyor değil hani ama bu ülkede yaşıyorsak bunlara da katlanacağız elbet. 😀



"Yurt dışında tatil yapmayı neden tercih ediyorsunuz?" sorusunun cevaplarından biri bu olabilir.

Yunanistan'ın meşhur sakızlı gazozu...

Yunanistan, birbirine komşu iki milleti karşılaştırmak için doğru yer olmayabilir; zira gidip görünce aslında birbirimize ne kadar da benzediğimizi fark ediyoruz. Aynı damak tadına sahibiz mesela. Adı ne olursa olsun yemeklerden sonra onlar da biz de aynı kahveyi yudumluyoruz. Onlar Yunan kahvesi diyor, biz Türk kahvesi. Baklavayı, yoğurdu bir türlü paylaşamıyoruz mesela. Masaya gelen mezelerin kendi gibi adları bile tanıdık. Bizim yaptığımızın halinden daha katı bir cacık yiyor, sarımsakla çeşnilendirilmiş patlıcan közlemeyi ekmeğin üstüne boca ediyoruz. Aynı denizden çıkan kalamarların, karideslerin onlarda neden daha lezzetli ve daha ucuz olduğunu ise anlamam mümkün değil. Yunan topraklarında bir masaya oturmuşsam korkmadan masayı donatabiliyorum mesela. Masa nüfusuna şöyle bir göz gezdirip korkusuzca iki porsiyon lakerda ve soğan söylüyorum. Yanına cacık, üstünde kocaman bir peynirle Yunan salatası, ahtapot kızartma, ortaya balık, patlıcan salatası, patates kızartması... Canımın o an ne istediğine göre ya bira ya da uzo. Dünyanın her yerinde tanık olduğum gibi (bir bizim ülkemizde balık restoranlarında menü yok) balık restoranlarında da menü var. Restorana girmeden önce de bakabilirsin menüye, oturduğun masada da. Müslümanlar dışındaki her millete hiç çekinmeden çamur atarız ama daha şimdiye kadar hiç menüde yazan rakamların dışında bir hesapla karşılaşmadım ben. Oysa bizde öyle mi? En bilindik restoranlarda bile işin içinde balık ya da içki varsa hesabın nasıl kabardığını hepimiz biliriz. Adamlar çözmüşler tabii işin sırrını. Bir Türk erkeği asla hesabın içeriğini sormaz. Ayıptır, günahtır. Üstüne üstlük bir de yanındakilere karşı parasızmışsın izlemini vermiş olursun ki hayatın mahvolur.😀


Mesta Köy Meydanı...

Mesta'nın dar sokakları...


Peki Sakız Adası bizim adalarımızdan daha mı güzel? 

Bana sorarsanız öyle değil. Ne bizim denizimizden daha özel bir denizleri var, ne de kumsalları bizimkinden daha güzel ama bu kadar insan gittiğine göre bir fark var demek mi değil mi? 

Emborios Koyu'nda günbatımı...

Bir kere şezlong parası diye bir şey yok arkadaşlar!

"Beach" diye tabir ettiğimiz kumsal kenarlarında küçük lokantalar var. Taverna diye adlandırılan bu lokantaların mekanlarının önlerine koydukları şezlong ve şemsiyeleri bir içecek karşılığında kullanabiliyorsunuz. Şu kadar şey içeceksin gibi bir zorunluluk da yok. Üstelik isterseniz yemeğinizi de yanınızda getirebilirsiniz. Kumsallar da kimsenin babasının malı değil. Şezlongunu, şemsiyesini alan istediği yere konumlanabiliyor. Hadi Türkiye'de yapalım da böyle bir şey görelim ne olduğunu. 

Tatil dediğin şey huzur demek. Ülke sınırlarının dışındaysan lüzumsuz stresler de olmuyor insanın hayatında. Sen bana yan baktın, denizde fazla yakınıma geldin, şezlongun benimkinin içinde gibi gereksiz muhabbetler olmuyor. Şezlong tutma derdi de yok. 
Elbette bu söylediklerimden dolayı bana kızacaklar olacaktır ama gerçekler böyle. Günün getirdiği fırsatlardan serbest fiyat ekonomisinde herkes yarar sağlamaya çalışacaktır ama durumu abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Ne zaman Türkiye'de bir yerde tatil yapmaya niyet etsem ağzımın payını alıp kenara çekiliyorum ve hemen rotamı başka yerlere çeviriyorum. 


Geçen sene deniz tatili için Amalfi Kıyılarını tercih etmiştik ve seyahatin tadı hâlâ damağımdadır. 
Sakız Adası'na gelecek olursam çok keyifli bir hafta sonu geçirdim. Arabayla adanın etrafında gezinip durduk ve internet sitelerinde  görüp not aldığım kumsallarda konakladık. Hava biraz rüzgarlıydı. Mesta ve Olimpi köylerini çok sevdim. Pirgi'de aradığım şey neyse onu bulamadım. Otelimizin olduğu Emborios Koyu'ndaki restoranlarda çok leziz yemekler yedim. Özellikle lakerdalar beni benden aldı. Çocukluğumun rakı sofralarına götürdü. 

Daracık, taş sokak aralarında yürüdük ve tatilin keyfini çıkardık. Keşke hayat hep tatil tadında olsa da öğle yemeğinde zeytinyağlı enginar, akşam yemeğinde barbunya yiyerek yaz akşamlarının hepsini tek tek içimize çeksek. 

Sakız Adası hakkında bir yazı yazacak mıyım peki?

Hayır çünkü benim yazacağım yazıdan daha iyisini yazmış birine denk geldim internette: nereyekacsak.com  😀 Ben onun rehberliğinde Sakız'ı gezdim. Buraya yazının linkini bırakıyorum. Sakız'a doğru yola çıkacaklar önce buraya tıklayıversin. 

Şimdi başka planlar yapmanın zamanı. 😉