31 Aralık 2017 Pazar

Macera Kitabım'ın 2017 Dökümü ve Son Liste...

52 Liste Projesi

Liste 52- Yılın en unutulmaz anlarının listesini yapın.

Bu senenin ocak ayına da bildiğim şekilde girmişim: Hemingway'in "Paris Bir Şenliktir" kitabını okuyarak. Sanırım bu benim için bir tür totem. En sevdiğim şehirden uzak kalmamak için kendimce minik heyecanlar yaratıyorum. Yeni yılın ilk sabahında ya da o yorgun sabaha girmeden birkaç gün önce bu kitabı elime alıp Paris'i düşlüyorum. İçim ısınıyor, hâlâ hayallerimi koruyabildiğim, tutkuyla bir şeye bağlı olduğum için şükrediyorum. İtiraf etmem gerekir ki bizim için biraz zor bir yıldı bu sene. Yoruldum, incindim, sinirlendim. Sonunda, yaşayarak da olsa bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmenin en doğrusu olduğunu öğrendim. Buraya konuk olanların bildiği gibi 52 Liste Projesi isminde bir proje bulup, her hafta listelenmesi gereken şey neyse onu listeledim. Benim gibi birkaç arkadaşım da aynı sorumluluğu üstlendi. Sonlara doğru listeler hep aynı yere varıyormuş hissiyle biraz bıkkınlık verse de, hem ben hem de arkadaşlarım bu işin altından kalktık. Bence süper bir başarı bu. An itibariyle geldiğim nokta şu: Belki de liste hep aynı şeylerden bahsetmiyordu; belki de ben aynı şeyleri seviyor, tutkularımdan vazgeçmiyordum. Neden olmasın, değil mi?

Ocak: Kuzuların Sessizliği

Ocak ayında totomu kırıp evde oturmuşum. Şimdi geriye dönüp baktığımda "Ah ulan!" diyorum. "Boş geçmişsin mis gibi Ocak ayını." Yeni yılı uzun zamandan sonra ilk defa evimizin dışında (ama anne evinde) geçirmişiz. Tombala oynayıp, üstümüzdeki tüm bozuklukları Selçuk'un babaannesine teslim etmişiz. "Aşkta kazanırız öyleyse!" kazanımıyla evimize dönüp karlı ocak ayını bahçede bol bol fotoğraf çekip sahlep içerek geçirmişiz.


Şubat: Soğuksun ama Paris'e kavuşma sebebimsin

Neyse ki şubat ayı bereketiyle birlikte gelmiş. Kısa falan ama içine birkaç seyahat sıkıştırmışım. Önce arkadaşlarımla Paris'e gitmişim. Soğuk bir şubat olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Yine de Montparnasse Mezarlığında gezinmiş, canım arkadaşlarımla sevdiğimiz tüm kadın yazarların yanına uğramıştık. Buz gibi ama aydınlık bir hava vardı. Gökyüzünde maviden eser yoktu. Ağaçların yapraksız dalları beyaz gökyüzünün altında tüm çıplaklığıyla duruyordu. Mezarlıktan ayrılıp da Le Select'te oturmaya gittiğimizde yıllardır hayalini kurduğum şey gerçekleşti. Nedim Gürsel kafenin kapısından içeri girdi. Bunca yıl Paris'te Nedim Gürsel'le karşılaşmak için nice hayal kurmuştum. Bunlardan en canlısı Sorbonne'ün önünde denk geleceğimizdi. Demek ki kısmet böyleymiş. Evet, evet! Elbette yanına gittim. Kısa bir konuşmamız oldu ve benim için tarifi imkansız bir hoşluktu. Paris'te geçirilen mutlu günlerin ardından trene atlayıp Frankfurt'a doğru yola çıktık. 2017'nin tek tren yolculuğu olabilir bu seyahat. Trenleri çok seviyorum. Şaşırtıcı bir şekilde Frankfurt, Paris'ten daha sıcaktı. Selçuk'un Goethe'nin Evi'ne daha önce hiç gitmediğini fark ettik. Bu kez onunla gezdim şehrin merkezindeki bu evi. Elmalı tatlılardan yedik, birkaç gün fuar gezip yine kürkçü dükkanına döndük. Ne de olsa evde bizi bekleyen bir oğlumuz vardı.
Paris kafeleriyle güzel ❤️
Nedim Gürsel'le Le Select'te karşılaştık.

Mart: Belki de düzelir havalar

"...birdenbire tüm vücudunu kışın sardığını ve soğuğun bir kırbaç gibi vücuduna çarptığını hissetti."

Yukarıdaki cümle Acı Çikolata kitabından. Tam da böyle hissetmişim Mart ayında. Bizim için soğuk havalarla başa çıkmaya çalıştığımız bir ay olsa da, Kuzey artık yuvadan uçmaya başlamış. 2017 senesi onun için bitmeyen seyahatlerin yılı olmuş. Önce Hayale Yolculuk adındaki kulüple birlikte İzmir'e, peşinden de bir haftalığına Polonya, Wroclaw'a gitmiş. Bizse onun yolunu beklemiş ve günleri saymışız dönmesi için. Neyse ki bloga yazı yazmışım da günlerimi keyifle doldurmuşum.

Fotoğraf İzmir yolu üzerinden. Hem de Mart'tan bir kare :)

Nisan: Bahara dair ilk şarkı

Ayın sonuna doğru bahçedeki manolya baharı müjdelese de bir türlü ısınmıyor havalar. Ay boyunca her fırsat bulduğumda elime bir bardak çay alıp bahçeye süzülüyorum. Ama nafile! Avucumun içindeki sıcak çaya rağmen evin içine geri kaçmam birkaç dakikayı buluyor. Başkalarının nisanı nasıl geçiyor bilmiyorum ama benim nisanıma 2017 yılında pek güneş doğmuyor. İşe gidip geldiğim, kendimden pek de memnun olmadığım bir nisan... Manolyam tomurcuklansa da daha çok gönlüm tomurcuklansın diye bekliyorum.

Biliyorum fotoğraf pek sevgili manolyamdan değil. :)


Mayıs, doğum günüm, Kuzey'in doğum günü...

Birkaç senedir doğum günlerim ürkütücü geliyor. On sekiz yaşıma geleceğim günü iple çekmiştim oysaki. Şimdilerdeyse öyle olmaması için çaba sarf etmeme rağmen, "Eyvah!" duygusu sarıyor içimi. Zamanın hızla aktığını, hâlâ canlı tuttuğum hayallerimin yanıbaşımda öylece durduğunu düşünüyorum. Korkuyorum. Sonra duruluyorum. Hayat böyle akıp gidiyor. Ben telaşa kapılsam da kapılmasam da!


Haziran: Seyahat her derde deva

Haziran ayında okullar kapanmadan bir hafta önce yola düştük. Kuzey bayram etti bu duruma. Yaz tatili bir hafta önceden başlamış oldu. İstikamet Fransa'nın hiç gitmediğimiz Normandiya Kıyıları ile Loire Vadisi şatolarıydı. Normandiya beni büyüledi. Kesinlikle tekrar gitmek istiyorum. Sadece o tarafa, yavaş adımlarla. Şato gezmekse biraz yorucuydu.Yine de eğlenceli tarafları vardı. Kuzey, Tenten'in Şatosunu çok sevdi, ben Saumur'un köpüklü şarabını. İlk defa Paris'e uğramadığımız bir Fransa seyahati yapmış olduk.


Temmuz, aklım başıma geldi; denizi gördüm.

Temmuz, senenin yarısını devirdik. Gezi açısından ne kadar kısır bir yıl geçirdiğimiz ortada değil mi? Bu tabloyu mutlaka Selçuk'a da göstereceğim. (Gösterdiğim de gitmediğimiz seyahatlere gittiğimize inandırmaya çalıştı beni. Ben de buna inanamıyorum işte!) Bu ay Kuzey tatil rehavetine girmiş. Tüm yazı havuza girerek, bahçede top oynayarak ve pek tabii internet başında geçirmiş. Şükür ki ayın sonunda Sakız Adası'na gitmişiz de ayaklarımız deniz suyuna değmiş ve güneşe teslim etmişiz kendimizi.



Ağustos, senenin tüm hayal kırıklığı burada toplandı.

Ağustos ayı uzun uzun bayramda nereye gidelim diye düşüne düşüne geçti. Açık konuşmak gerekirse ekip olarak nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyorduk. Bir kısmımız uzak bir yerlere gitmek istiyordu. Yine dolar-euro tavan yapmıştı. Doların ve euronun bizim uçtu diye düşündüğümüz dönemden daha fena yukarılara gideceğini bilseydim hiç düşünmez kendimi Güney Afrika'ya atardım. Ama itraz ettim. Çok pahalı, daha yakın bir yere gidelim dedim. Ne nihayet bir gece yemek yerken korkunç pahalı fiyatlara İngiltere biletlerini aldık. Hepiniz biliyorsunuz. Sonra ben oturdum ve sekiz kişilik ekibimiz için her detayı düşündüm, araştırdım. Ara uçak biletleri, turlar, gezilecek yerler, oteller her şey ayarlandı, parası ödendi. Sonra ne mi oldu? Vizeyi almamız gerektiği günde alamadık ve bütün tatil planı mahvoldu. Sonraki birkaç gün boyunca her şeyi iptal etmek, yerine tekrar rezervasyon yapmakla (tüm rezervasyonlardan bizi çıkarmam ve beş kişilik yeni rezervasyonlar yapmam gerekti) geçti. Yeminle çok acı verici bir dönemdi. Tüm sinirimi Selçuk'tan çıkardım. Çok fenaydı, çoook.

Fotoğraf gidemediğimiz yerden gelsin.

Eylül: Hadi çocuklar okula!

Eylül ayı elbette Selçuk'un başının etini yiyerek geçti. "Beni acilen bir yere götürmen lazım!" diye diye sonunda adamı canından bezdirdim. Bali diye tutturdum. İngiltere olmamıştı ya onun yerine çok daha istediğim bir yer olsun, sıcak olsun, biraz da uzak olsun istiyordum. O da bakındı durdu, booking.com'da Bali otellerini teftiş etti, seni şuraya mı götüreyim buraya mı götüreyim derken sinirimin geçmesini bekledi ve sonunda Paris biletlerini alarak gönlümü yaptı. Bali dedim, Paris'e gittim.



Ekim: Işıklar Şehrine Yolculuk

Sonra ekim geldi, yine aynı şehre Paris'e gittik. Bazıları Paris'e çok gittiğimizi düşünse de bana hep olmam gerekenden az gidiyormuşum gibi geliyor. Belki de Paris'e gittim diye başka yerlere gidemedim diye söylenmiyorum Selçuk'a. Bu sefer arkadaşlarla, cümbür cemaat. Bol bol şarap içtik, şehrin sokaklarında gezindik. Ekim ayında bloglar şenlendi, ben de şenlendim. Bir meydan okumaya katıldım, 21 gün boyunca her gün yazmaya çalıştım. Gittik, geldik derken her gün yazamasam da elimden geleni yaptım. Senenin en fazla blog yazısı yazdığım ayı oldu. Tamı tamına 19 yazı! Bu arada kayıtlara geçsin ve herkes hemen okusun: Canım Leylak Dalı'nın kitabı çıktı, Mutfağın Hatıra Defteri. Benim için 2017'nin en güzel olaylarından biriydi. Uzun zamandır bir kitap çıkarmasını bekliyordum ve voila! Okuyalım, okutalım lütfen💝



Kasım: Hayal Kapısı

Kasım ayında bol bol hayal kurdum. Genellikle seyahat düşleriydi bunlar. Bir ara çok ama çok dellendim. Alıp başımı tek başıma bir yerlere gitmek istedim. Bu başını alıp gitme olayı bana annemden yadigardır. Annem ne zaman bize kızsa alıp başını gitmekle tehdit ederdi. 😏  Biz de saf saf ağlardık. Benimki sahiden bir gitme hissiydi. İşyerinden, hep aynı döngünün içinde olmaktan, insanların hiç mi hiç değişmemesinden sıkıldım. Aynı yılgın hissiyatları tekrar tekrar yaşamak ve mutsuzlukları başkalarının üzerine yıkmak bence insanın kendisinden ve sorunlarından kaçmasının en kolay yolu. "Güzel şeyler düşün!" dedim kendime. Biraz spor yaptım, bol bol yürüdüm, bol bol su içtim ve sahiden derin nefesler aldım. Canımın çektiği dingin kitapları okudum. Karl Ove'nin çocukluğu kasım ayının takılıp kaldığım kitabıydı. Yazarın babasından nefret ettim. Karl Ove Knausgaard'ın anlattığı hikâyeleri mi yoksa yazış tarzını mı sevdim diye sordum kendime. Cevabın yazışındaki normal akış, dilindeki samimiyet olduğuna karar verdim. Norveçli olmasından dolayı biraz torpil geçmiş de olabilirim. Yine de şunu samimiyetle söylemeliyim ki onu okumak benim için bir ziyafet; hem de zarif bir sofrada sunulan.


Aralık: Kokinaların Dansı

Aralık... Çaldın mı kapımızı yeniden? Çok bomba bir sene geçmemiş değil mi? Seyahatten bahsediyorum. Bari finali iyi olsun dedim. Selçuk Çindeyken (Belki Çin'de olması bile biletleri almam için bir etken olabilir) Basel biletlerini aldım. Hedef Colmar, oradan da Strasbourgdu. Christmas Market'ler yani Noel pazarları. Soğuk olmasına rağmen ışıl ışıl yerler görmek istiyordum. Öyle güzel bir seyahat oldu ki tadı damağımızda kaldı. Yeni yıla sadece birkaç günün kaldığı şu anlarda biraz uzağa, soğuğa, ışıltılarla ve neşeyle dolu coğrafyalara doğru yol aldığımız için çok mutlu oldum. Günlük streslerden sıyrılıp, aslında birbirimizi ne çok sevdiğimizi  fark ettiğimiz güzel zamanlar tatiller. Kuzey'le sohbet edebildiğimiz ve birbirimize sarılabildiğimiz için çok ama çok mutluyum.

Senenin son gününden herkese sevgilerimi yolluyorum. Hoşçakal 2017, Hoşgeldin 2018 💖


28 Aralık 2017 Perşembe

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

Benim için çok hayalci sorulardan biri de bu! Ciddi söylüyorum. Nasıl anılmak istiyorum? Eh, en klasik cevap, "iyi bir insan!" olabilir. Ama bu cevap pek de umrumda değil. Ölüp gittikten sonra kim anılıyor ki? Hatta bir müddet geçtikten, çağ yenilendikten sonra kahramanlar bile kıymetlerini yitiriyor, milli değerlerimiz bile yerle bir ediliyor. Hiçbir şeyi putlaştırmadım hayatımda. İnsanları insan olarak sevdim ve hatasız insan olabileceğini de hiç düşünmedim. Hata yapmadan bir yaşamı bitirmek mümkün mü? Sabahın köründe (altıda kalkıyoruz her sabah) Kuzey'le tartıştık mesela. Gece geç yattığı için uyamadı. Uyandığında da elbette ki ayılmamıştı. Yemeğini ye, üstünü git, dişini fırçala, çantanı topla derken servis kapıya yanaştı. Onun benden beklediği çantasını toplamamdı. Elbette toplamadım. Kahvemi yudumlamaya devam ettim. Sebebinin çantasını toplamama duyduğu öfke olduğunu söylemedi elbette ama bu yüzden bana sinirlendi. Son zamanlarda vazifem olmayan şeyleri üstüme almıyorum. Sonucu ne olursa olsun, benden başka birileri de bu sonuçlara katlansın. Aslında sadece iki dakikalık iş gibi gözüken, aman yapsan ne olur denilen her şeyin ben yapmadığım zaman üstlerine nasıl yıkıldığını anlasınlar istiyorum. Çünkü ben herkesin iki dakikalık işini üstüme alarak kimseye iyilik yapmıyorum. Bir de bu işleri yapıp, için için söyleniyorum. Söylenmesem tamam da, demek ki memnun değilim bu durumdan. Çanta olayını açık açık Kuzey'e söyledim. Bundan böyle çantanı toplamayacağım. Ona göre dedim. 😀  Neticede Kuzey servise yetişti ama kapı kapanmadan bana birkaç cümle etti. "Sen kalkma bundan sonra sabahları erken, çok sinirli oluyorsun." dedi. Metnin alt mesajı şu: Çantamı hazırlamıyorsan ve benim isteklerimi yerine getirmiyorsan kalkmana gerek yok!
Ben de cevaben söylendim. Sinirime hakim olamadım ve evden çıkarken i-pad'ini çantama attım.
Fark ettiyseniz, herkes gibi bir insanım. 😔


Muhtemelen Kuzey beni büyüyünce şöyle anacak: Çok sert bir annem vardı. Kuralları vardı. Ödevlerimi yapmamama ve çalışmadan kötü not almama çok kızardı. Okul onun için çok önemliydi. Ama iyi de bir insandı. Yardım severdi. Ödevlerime yardım eder, sorunlarıma da mutlaka bir çözüm bulurdu. Gördüğünüz gibi hayatta en çok sevdiğim insan için bile muhteşem bir insan değilim. Demek ki iyi insan olmak pek de kolay bir iş değil. Üstelik günümüzde geçer akçe de değil.😀

Kısaca toparlamam gerekirse kendime fayda sağlayacağım şeylerle anımsayın beni.
"Çok gezerdi, Paris'i çok severdi, kitap okumaktan ve yazmakta hoşlanır; dostlarıyla kahve, çay içmekten sonsuz keyif alırdı." deyin.

Canım arkadaşlarım!
Listelerin nerdeyse sonuna geldik. Yarın son listemi tamamlayıp, yayımlayacağım. Ama şunu söylemem gerekir ki bu liste işini 52 hafta boyunca yaptığım için kendimle gurur duyuyorum. Yaptığım şey çok büyük bir şey değil biliyorum ama başladığım işi bitirmem böyle olsun istemesem de bana haklı bir gurur yaşatıyor. "Aferin!" diyorum kendime. Küçük şeylerle mutlu oluyor, başarının anahtarını parada, pulda değil kişisel gayretimle neticeye ulaştırabildiğim küçük mutluluklarda buluyorum.
Öyle işte! Hepinize sevgilerimi yolluyorum.

20 Aralık 2017 Çarşamba

Aralık diyet ayı!

Strasbourg'dan döndüğümüzden beri ben hâlâ tatili yaşıyorum. İş yerinde oldukça büyük çaplı bir tadilata giriştiğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Seyahate çıkarken tadilat başlayalı bir hafta olmuştu ve ben döndüğümde işin büyük kısmı halledilmiş olacaktı. Daha önce tadilat işine girişenler bu işlerin söylenen tarihte bitmeyeceğini bilir. Ben de kendimce bu durumu öngörmüş ve bir hafta sürecek denilen tadilat için iki haftayı gözden çıkarmıştım. Üçüncü haftaya girdiğimiz şu günlerde hâlâ ön görülenin çok ardında olduğumuzu söylememe gerek yok değil mi? Mesela ofisin bir tarafının camları takıldı, diğer tarafı cumartesi takılacak. Alüminyum profilden yapılması gereken iç bölmeler için acele etmeme gerek yokmuş. Nasılsa çoğu şeyi halletmişler, bu da hafta içinde bir gün (hazır olduğu an elbette takacaklarmış) halledilecekmiş, mutfak dolapları takıldığı için sevinmeliymişim, elbette mutfak tezgahını ve musluğu da tezgah gelir gelmez takacaklarmış. Tuvalet olayına şimdilik girmiyorum bile. Sanırım 2017'yi bu şekilde kapatıp, 2018'e yeni ve temiz bir başlangıç yapmak için uğraşıyor ekip. 😀


Bu arada bir kısım iş  arkadaşımla geçtiğimiz üç hafta boyunca bizim evden çalışmak zorunda kaldık. İlk günlerde herkes ev ortamında olmaktan mutluydu ama ne yazık ki bir türlü çalışmaya konsantre olamadık. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altında değildi. Bir sürü şey işte. Hani yeni yıl moduna bir türlü giremedik evde deyip duruyorum ya, belki de sebebi bu. 
Aralık ayı içinde doğru düzgün kitap bile okuyamadım. Aklım bir karış havada. Sanki her şey birbirine karışmış gibi hissediyorum. Böyle karışık zamanlarda, -her zaman olduğu gibi-, dolapları toplamak, kullanılmayacak eşyaları ayıklamak, azalmak hissi geçiyor içimden. Şimdilik bu hisse dur diyorum. Bir dağılırsam bir daha toplanamayacağımdan korkuyorum. Diyete devam. Perşembe günü tekrar kontrolüm var ama üç haftadır devam eden yeme şeklimden biraz sıkıldım. Mandalina vaktini kaçırmadan iki tane olsun mandalinayı ağzıma atmak, bir de pazar sabahı küçük bir tost yemek istiyorum. Çok büyük istekler değil, değil mi? Ulaşılan netice iyi: 3.2 kilo eksildi hayatımdan. Birazcık daha yolum var ama o yolu azıcık neşelendirmek şart. 😀  

Pazartesi günü Yazı Evinden çıktıktan sonra Cafe Nero'ya uğrayıp kendime bir latte aldım. Saat 16.00 latte saatim. O saati nasıl beklediğimi bilemezsiniz. Normalde hiç olmaz; bu sefer gözüm vitrindeki rulo bir pastaya takıldı. "Hindistan cevizli" yazıyordu üstünde. Pastayı ellerimle avuçlamak ve ağzıma tıkmak istedim. Demek diyet psikolojisi böyle bir şey. Tabii olay biraz da benden kaynaklanıyor. Şu kararlı ve kuralcı yanımdan. Üç haftadan beri diyetisyenin dediklerinden ne miktar ne de cins olarak ufacık bir sapma göstermedim. Bazen ben bile sıkılıyorum kendimden. Neyse kriz atlatıldı. Kahvemi alıp hızla uzaklaştım oradan. Sonra Moda'dan bir sokak ileri gidemeden tam bir saat boyunca trafikte sıkışıp kaldım. Ya o kahve olmasaydı da öyle kalsaydım trafikte. O gün Fenerbahçe'nin maçı varmış ve tüm o sıkışıklık o yüzdenmiş. Eve ulaşmam iki saat sürdü. 

İstanbul'da yaşam sürprizli değil mi? "Bir plan yapayım, sanatsal bir etkinliğe katılayım," diyorum, ödüm kopuyor. Ben de oturup evde kitabımı okuyorum. Tatile giderken yanıma Jules Verne Okuru isimli bir kitap aldım. İspanyol Edebiyatından kadın bir yazara ait: Almudena Grandes. Yüz sayfayı geçmeme rağmen bir türlü kitabın içine giremedim. Her seferinde okuduğum yerin önünden okumaya başlayıp aynı yeri tekrar okuyorum. İçimden şu his geçiyor: Sanırım ben burayı okumuştum. Aynı yazarın İnsan Coğrafyaları Atlası isimli bir kitabını daha okumuş, yine aynı hislerle başbaşa kalmıştım. Anlatının da güzel olduğunu söylemeliyim. Sorun belki de her iki kitabın da denk geldiği zaman. Olmuyorsa olmuyor bazen.

Şimdilik bizim buralardan durum bildirimini kesiyor, yarın tekrar diyetisyene uğramak üzere aranızdan ayrılıyorum. 💖

19 Aralık 2017 Salı

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

Başarı kelimesinden sıkılalı çok uzun zaman oluyor. Kuzey doğduğundan beri hayata bakışım da değişti. Nedense toplum olarak kıyaslamayı, başkalarında olanla kendinde olanı karşılaştırmayı, benim çocuğum başkasınınkinden daha mı akıllı diye ister istemez düşünmeyi pek seviyoruz. Hep bir yarış halindeyiz. "Seninki konuşmaya başladı mı?", "Aaa, hâlâ bezden kesemediniz mi?", "Vah, vah demek ki emziremiyorsun ha?"


Keyifle bir çay içebiliyor musun? İşte hayat mutluluğu bu benim için ❤

Yukarıda anlattıklarım hepimizin yaşadıklarından bir parça. Fazlası var, eksiği yok; değil mi? Biraz büyüyünce de durum değişmiyor. Anaokulundan, ilk okula bir yarıştır başlıyor. Okumayı öğrendi mi? Soranınki öğrendi de ondan! Senin çocuk aptal olmalı! Okuma yazmayı öğrenmek isteyip de öğrenemeyen var mı? Yani okula gidip de okuma yazmayı öğrenmeyen biri var mı? Yok, elbette!
Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırıyor; elbette biz velileri de. Kendi okuduğum zamanlarda eğitim sisteminin iyi olmadığını düşünürdüm. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Anne-babalarımız benim jenerasyonumdan daha akıllı anne-babalarmış. Öğretmenler hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Onların da sistemin karşısında elleri kolları bağlı. Onların başarısı da öğrencilerinin başarısı ile ölçülüyor. Neticede bir çocuğun neye yeteneği olduğu kimselerin umrunda değil.
Zevkle kitap okuyan çocuktansa dil bilgisinden yüksek not alan çocuk, resim yapan çocuktansa matematikte köklü sayıları yapan çocuğu istiyor sistem. Sınava giren bir çocuk yüz sorudan üç tanesini yapamazsa başarısız. Soruyorum size: Hanginiz bir sınava girip böyle bir başarı elde edebilirsiniz?

Başarının kıstası notlar, kazandığın para, bindiğin araba, yaşadığın ev olmuş. O yüzden biri bana başarılarımı sorunca kaşınmaya başlıyorum.

İlk okul öğretmenim (Nurlar içinde yatsın) bana/bize okumayı sevdiren insandır. Küçükyalı'daki minicik bir okulun her sene yenilenen ama yine de eski görünen bir sınıfında oturuşumuzu, haftanın birkaç gününü o sınıfta sadece okuyarak geçirdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Her hatırlayışımda da tüm ruhuma nüfus eden bir huzur kaplıyor içimi. İşte bence başarı dediğin şey budur. Hiç habersiz yapılan iyilikler, minik bir çocuğun kalbine dokunmak, seni sevmesini sağlamak... Çocukların gerçek sevgiyi hemen tanıdıklarını biliyorum. Ruhları asla sahteliği kabul etmiyor.

Burada birkaç kez Kuzey büyürken anneliğimi nasıl hunharca sorguladığımı anlatmıştım. Demek ki kendi gerçeğimi görmek, kendi küçük ailemi oluşturmam için benim de büyümem gerekiyormuş. Herkesin doğrusu bir diğerinden farklı oluyor. Hiçbir zaman en uçlarda gezinen biri olmadım. Olamam çünkü! Bizim evde kola da içiliyor, ice-tea de! Buz gibi bir biraya asla hayır demiyorum. 😀
Selçuk'la Kuzey Beşiktaş maçı öncesinde cips ve meyve suyu ile televizyonun karşısına oturuyorlar. Bazen lüzumsuz öfkeleniyorum; bazen evdekiler bana lüzumsuz öfkeleniyor. Yaşamın hep gülen bir yüzü olamaz. Ama özünde akşamları çay demleyip günün olaylarını konuşan, birbirleriyle atışan ama küs kalmayan, gece on ikide mutlaka tost yiyen bir aileyiz.
Düşe kalka yürüyoruz. Yılları birer birer eskitiyoruz.

Hayattaki başarılarımdan biri ne olabilir diye yazarken düşündüm ya; Kuzey'in kitap okuyor ve sıkılmadan film seyrediyor olması olabilir. Bu da bana yeter de artar bile.

Son söz de ara ara unuttuğumuz bir şeye gelsin: (Bir senedir bu listeleri yaptığıma göre bir seferlik bilgiçlik taslayabilirim) Önemli olan nasıl mutlu olduğumuz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilince bence her şey daha güzel olacak. ❤️ 

17 Aralık 2017 Pazar

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.


Elif Batuman-The Idiot

Elif Batuman-The Idiot

Çok zor bir soruya geldik yahu! Bu sene çok severek okuduğum kitaplar oldu. Onları anımsamam çok da kolay olmayacak. Yine de şöyle bir düşündüğümde ilk aklıma gelen kitapları yazacağım. Senenin ilk aylarıydı sanırım. İG'de gezinirken Strand Bookstore'un Amerika'da yaşayan yazar Elif Batuman'ın yeni çıkan kitabını imzalayacağını öğrendim. Elbette aklımdan hemen New York'a gidip imza gününe katılmak gelmedi. O kadar da hayalci değilim ama çok isterdim. Amazon'a girip hiç vakit kaybetmeden kitabın siparişini verdim. Bu başarılı Türk kadınını çok ama çok seviyorum. (Sevdiğim kadınlar yazı dizisinde bir gün de Elif Batuman'ı yazmalıyım bence.) Kitap elime ulaşana kadar çatladım desem yeridir. Kargo paketini açıp da kitabı elime alınca okuduğum diğer kitabı bir kenara bırakıp Elif Batuman'ın dünyasına gömüldüm. Benim için gerçekten mutlu olduğum bir zaman dilimiydi bu aralık. Elif Batuman'ın blogun bu sayfasını okumasını kalben çok isterdim. Sırf yazdıklarıyla nasıl mutlu olduğumu öğrensin ve kitabı nasıl dört gözle beklediğimi bilsin diye. Keşke kitap hemen Türkçe'ye de çevrilse de herkes okusa. Öyle işte! 2017 yılının benim için en güzel sürprizi, en güzel kitabı Elif Batuman'ın The Idiot isimli kitabıydı.


İflah Olmaz Optimistler Kulubü- Jean-Michel Guenassia

İflah Olmaz Optimistler Kulubü

Bazı kitaplarla ilk karşılaşmanızda şöyle hissedersiniz: Bu kitabı okumalıyım çünkü benim için yazılmış. İflah Olmaz Optimistler Kulübü kitabı benim için böyle bir kitap. Kapağındaki fotoğrafa bayıldım. Bir Fransız kafesinde oturan bir çift 70'li yılların kıyafetleri içinde öpüşüyordu. Fotoğraf ilk bakışta bana Paris kafelerini, bohem bir hayatı, şehirde uzun soluklu yürüyüşleri ve taa içimde hissettiğim ama bilmediğim bir hikâyeyi vaad ediyordu. Kitapçıda dayanamayıp kitabın ilk sayfasından başladım okumaya. Allahım! İsim vermeden ünlü bir yazarın cenazesi anlatılıyordu ve ben sokakları dolduran kalabalığın kimi uğurladığını anlamıştım. Her satırını severek okuduğum, damağımda silinmeyecek izler bırakan bir kitap oldu Michel'in hikâyesi. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap bu kitap. Eğer yukarıda bahsettiğim başlıklar ilginizi çekiyorsa en yakın kitapçıdan kitabın siparişini derhal vermenizi tavsiye ederim.

Nurşen Güllüoğlu (Leylak Dalı)- Mutfağın Hatıra Defteri

Mutfağın Hatıra Defteri-Leylak Dalı

Canım Nurşen Abla'nın kitabı benim için senenin en güzel sürprizlerinden ve en güzel olaylarından biriydi. Yıllardır blogdan yazılarını takip ediyor, İstanbul'a uğradığı her seferinde beraberce en azından bir çay içiyor, olmadık ve birbirimizi en özlediğimiz zamanlarda da telefonla uzun uzun sohbet ediyorduk. Blog yazılarıma her zaman destek veren can insanlardan biri Nurşen Abla. Kitabının çıkacağını duyunca çok sevindim. Yıllardır beklediğim ama Nurşen Abla'nın her seferinde ertelediği bir şeydi bu kitap işi. Oysa bana göre kitabı olmasını en çok hâk eden insanlardan biriydi. Nihayetinde kitap çıktığında elime ulaşması on beş gün aldı. Anılarla bezeli, birbirinden güzel mutfak hikâyeleri vardı kitabın sayfaları arasında. Okurken sıklıkla yeme isteği uyandırsa da şükür ki kilo almadan bitirdim kitabı. 2017 senesinin Nurşen Abla'nın kitabını getirdi bize. Bakalım yeni yılda başka bir sürprizi olacak mı?

Gece Mavisi Elbise- Karen Foxlee

Gece Mavisi Elbise-Karen Foxlee

On8 Yayınları'nın kitaplarını çok severek okuduğumu söylemem şart. Özellikle de yabancı yazarların kitaplarını. Yayınevinin ilk okuduğum serisi "Mavi Kirazlar" adında dört kitaplık bir seriydi. Vurulmuştum. Sonrasında hep göz hizamda tuttum yayınevinin kitaplarını. Patricia Duncker'ın Faucault'yu Sayıklamak kitabı okuduğum yılın en beğendiğim kitabı oldu. Etrafımdaki herkese zorla okuttum. Bu sene de bir sürü kitap okudum On8'den. Gece Mavisi Elbise, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu. Kurgusunu, anlatımın içindeki naif düşünceleri (kahramanın nefret ettiği kelimeleri bir deftere yazması), adım adım ilerleyen polisiye incelikleri anımsayınca sizlerin de bu kitaba bir şans vermesini rica edeceğim.

Bu arada okumaya devam ettiğim, bu sene içinde de dönüp dönüp bakacağımı bildiğim birkaç kitap var. Biraz okuyup biraz yazıyor, çokça hayallere dalıyorum da ondan.
O kitaplar nedir derseniz?

📌  Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas
📌  Paris without End-The True Story of Hemingway's First Wife- Gioia Diliberto

16 Aralık 2017 Cumartesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

Bazen yaşamıma katmak istediklerimi düşününce karamsarlığa kapılıyorum. "Zaman böyle akıp giderken hâlâ aynı hayalleri yaşatmak doğru mu?" diye soruyorum kendime. Kendimi eşelediğim, kendi içimde yaralar açtığım zamanlar karamsar olduğum zamanlara denk geliyor. Sonra güzel bir şey oluyor; bulutlara bakıyorum, limon ağacının çiçeklenmesine dalıyorum ya da radyoda güzel bir şarkıya denk geliyorum tüm düşüncelerim değişiyor. Bir tepede yaşıyorum hayatı, bir de diplerde. Huylu huyundan vazgeçmeyeceğine göre bende de çok şey değişmeyecek.😀  İyisi mi kendimi bilip önlemlerimi ona göre almam. 


İlk olarak en olmayacak isteğimden bahsederek başlayayım listeme. 

Zaman!

Samimiyetle hayatıma bir şey ekleyebilecek olsam zamanım olsun isterdim çünkü zaman bana bir türlü yetmiyor. Hele ki bu aralar. Aralık ayından yine bir şey anlamadım. Kendimi bir oraya bir buraya savrulurken buluyorum. Sabah erkenden kalkıyorum ve ne olduğunu anlamadan yatağa düşüyorum. "Kendin için ne yaptın bugün diye soruyorum?" uykuya dalmadan önce. Cevabımı duyamadan uykuya dalıyor, sabahın ne zaman olduğunu anlamadan alarmın sesiyle gözümü açıyorum. Evdeki çam ağacımızı her sene keyifle süslerim. Bu ağacı süslemeyi en sevdiğim zamanlar Kuzey'in daha küçük olduğu zamanlardı. Ağaç süslerinin hepsini kutulardan çıkarır, önüne koyardım ve birliket ağacımızı süslerdik. Minik parmaklarıyla parlayan topları yerleştirmeye çalışırdı. Gözleri her seferinde ağaca taktığı o toplardan daha parlak olurdu. Belki sorsam şimdilerde pek de küçük olmayan parmaklarıyla yine bu işi beraberce yapmayı kabul edebilir. 😀


Bunun dışında hayatıma katmak isteyeceğim ne olabilir? 

Stressiz bir yaşam, ülkemde gündemsiz yaşayacağım günler (buna sahiden ihtiyacım var. Hep savaş, hep kavga, hep bağırış mottosundan yorgunum dostum), uzun tatiller, kitap okuyabileceğim yavaş ilerleyen saatler, trafikten korkmadan gidebileceğim sanatsal etkinlikler, ormanda uzun yürüyüşler...


13 Aralık 2017 Çarşamba

Aşka Davetiye Çıkaran Şehir: Colmar

İnsana şarkı söyleten durumlar var. Tatile çıkmak bunlardan bir tanesi. 
Birkaç gün önce dudaklarımda fısıltı halinde bir şarkıyla yola çıktığımı söylemiştim. Önce Basel'e, oradan da arabayla Colmar, Ribeauville, Obernai ve Strazburg. İlk gecemizi Basel'de geçirdik, iki gecemizi de Strazburg'da. Şimdi dudaklarımda yine aynı şarkıyla evdeyim. Evde dediysem lafın gelişi elbette. Hepimiz hayatlarımızın alışık olduğumuz, ara ara söylendiğimiz rutinine geri döndük. Selçuk ve ben işe, Kuzeyse okula doğru. Sabah altıda kalkmalar, alelacele, savruk kahvaltılar, yarı aralık gözlerle yola düşmeler kısa bir aradan sonra bıraktığımız yerden hayatımıza dahil olmuş vaziyette. Aklımızda yeni yıl gecesini nasıl geçireceğimiz var şimdilerde. Seyahat düşünmeden yaşayamadığımdan dolayı elbette yeni destinasyonlar da düşünüyorum. Aslında totomu kırıp otursam ve hayalini kurduğum şu Paris kitabını yazsam ne güzel olur ama iş oraya gelince bana bir korku peydah oluyor. Kelimelerim korkup geri kaçıyor. Neyse, bu başlı başına ayrı bir konu. Belli ki 2018'in dilekler listesinde yine olacak. 😀

Basel'in sokaklarına ayak bastım sonunda! Çok romantik değil mi?
Basel Noel Pazarları... Havada mis gibi kokular var.

Basel'e yolculuk 2.5 saat sürüyor. Kısa uçak yolculuklarını seviyorum. Ne kadar kısa, o kadar iyi! Yine de merak ettiğim birçok yer uzun yolların bitiminde. Hâlâ gidilmeyi bekleyen bir Peru var mesela. "Bucket List"imin ilk sırasında ışıl ışıl parlıyor. Hayal kurmak yaşama dair umut veriyor insana. Peki seyahatimizde ne gördük? Kalabalık. 😀

Eh, arada iki keçi karşılaşıyor :=)


Bu sene sona ermeden Noel Pazarlarını görmeye niyet etmiştim. Benimle aynı fikri paylaşan nice insan varmış. Basel, sevimli ve küçük bir kentti. Noel Pazarları kalabalık olsa da şehrin sokakları nispeten boştu. İsviçre'nin elit havasını taşıyordu şehir. Cenevre'de kaldığımız her iki seferde de tanık olduğumuz gibi bu gidişimizde de otelden ücretsiz ulaşım sağlayabileceğimiz kartlarımızı aldık. Çok güzel bir jest değil mi sizce de? O gün Basel'de yağmur çiseliyordu ve hava soğuktu. Biz de şehirde köşe bucak dolandıktan, üşüdükten ve Noel pazarlarında gezindikten sonra kahve içip bir tatlıyı paylaşmak için şehrin en eski pastanelerinden birine girdik.



Bu seyahate çıkmadan önce internette gezinip kendime ayrıntılı bir rota çizmemiştim. Bunaldığımız bir zamanda kısa bir kaçamaktan ibaretti yola çıkış sebebimiz. O yüzden kaderimize karşımıza ne çıkarsa ona razı olduk. Marktplatz (Pazar Meydanı) civarında yürürken gözümüze Schiesser adında bir kafe çıktı. Kapıdan içeri adımımızı atınca tarihi eskiye dayalı bir mekana adım attığımızı fark ettik. İnsanın ağzını sulandıran tatlıların olduğu ilk kattan hızlı adımlarla ilerleyerek ahşap merdivenlerden üst kata çıktık. Şansımıza boş masalar vardı. Biz oturduktan bir süre sonra kafe iyice doldu ve hiç yer almadı. (Meğer boş restoran ve kafe konusundaki şansımız sadece burası ile sınırlıymış da bizim haberimiz yokmuş.) Ahşabın duvarlar, ahşap masalar ile dekorasyon ağaca dayalıydı ve sıcacıktı. Tatlıya karşı koymam en sevdiğim tatlı Apple Strudel'i görene kadar sürebildi. İrademle on saniyelik bir savaş verdikten sonra diyetlerin böyle anlar için bozulması gerektiğine karar vererek tatlımı ve yanında da lattemi söyledim. Ben böyle ciddi kararlar alırken dışarıdaki yağmur da hızlandı. Pastanenin hemen karşısındaki Belediye Binası (Rathaus) yağmurun altında olduğundan daha da kırmızı göründü gözüme.



Şu bizim kafe; hani Belediye'nin karşısındaki :)


Tatilimizin Basel kısmına çok az vakit ayırdık. Havaalanını kullanmak için uğradığımız bir şehirdi işin aslı ama gördüğümüz kadarıyla da çok keyif aldık. Burada bir gece kaldıktan sonra ertesi sabah araba kiralayıp Strazburg'a doğru yola çıktık. Niyetimiz yol üstünde Colmar'a uğramak, oradan da önce Kaysersberg'e gitmek, Riquewihr'de kahve içip Ribeauville'deki Noel pazarında soluklanmaktı. 

Colmar'ı düşlemek...





İnsanın her zaman niyet ettiğiyle yaşadıkları bir olmuyor tabii ki. Colmar'a gittikten sonra otopark bulmak için neredeyse bir saat kaybettik. Sonunda, bin bir güçlükle Parking Saint Josse adındaki bir katlı otoparkta yer bulduk. Eğilip yeri öpmek üzereydik arabayı sokacak bir park yeri bulduğumuzda. Sonra da yürüyerek kalabalığın içine daldık. Colmar, hep anlatıldığı gibi bir masal kasabası görünümündeydi. Soğuk insanın nefesini kesiyordu. Neyse ki üst üste binmiş insan kalabalıkları soğuğu bir nebze olsun önlüyordu. Bir müddet kalabalık bizi nereye götürürse oraya doğru ilerledik, Noel Pazarlarının içinde alışveriş yaptık. Karnımız acıkınca da acı gerçekle karşı karşıya kaldık. Nerdeyse tüm restoranlar doluydu. Kapılarında "Dolu" olduklarını gösteren levhalar asılıydı. Bir saat boyunca önümüze çıkan her restoranın kapısını çalıp yerlerinin olmadığı cevabını aldıktan sonra nihayet bir restoranda söyledikleri yemekleri yememiz karşılığında yer bulabildik. Burası (sinirlerim çok bozuktu) rejimi ikinci kez deldiğim yer oldu. Köpüklü şarap sipariş ettim kendime ve afiyetle yudumladım.

Hani masallar gerçek olsa: Ribeauville masaldan da öte bence.




 Colmar'da beklediğimizden daha fazla vakit kaybedince Kaysersberg ve Riquewihr'i es geçip Ortaçağ Kasabası görünümündeki Ribeauville'e gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz buraya çünkü bu seyahat boyunca gördüğüm en güzel, en masalsı, en hayallerle dolu yer burasıydı. Kasabanın sanki bir yamaca tırmanırmış gibi gözüken sokaklarında tiyatrolar kurulmuş, elfler elma satıyordu. (O zamanlar da para kazanmak gerekiyormuş demek ki.) Sanki Robin Hood filmindeki papaz filmden dışarı fırlamış sokaklarda geziniyordu. Sokak başlarında yana ateşler soğuktan üşüyenlerin toplaştığı yerlerdi. Sene başında liste yazılarımdan birinde "Tekrar gitmeyi isteyeceğim yerler" sorulmuştu. Ribeauville, kesinlikle bu listeye girmeyi hal eden bir yer oldu.


Kısaca Ribeauville, benim şimdiye kadar gördüğüm Noel Pazarları içinde en güzeliydi.


Gecenin geç bir saatinde Ribeauville'den ayrıldık. Ayaklarımız geri geri gitti desem yeridir ama otelimiz Starzburg'da olduğundan bu sihirli kasabadan ayrılma zamanı gelmişti. Kesinlikle ama bir kere de başka bir mevsimde (hatta bir kere de tüm dostlarımızla yine aynı zamanda) gelme dileğimizi evrene savurarak düştük yola.

7 Aralık 2017 Perşembe

Yaşam mutlu anlardan ibaret

52 Liste Projesi

Liste 47- Minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapın.

İlerde bir gün birisi bana "2017 yılında ne yaptın?" diye sorarsa, "Liste yaptım." diye cevap vereceğim. Haksız mıyım ama? Listelerle hem kendimi hem de sizi bunalttım. Ama başladığım işi bitirmeden iç huzuru bulamayacağımdan dolayı devam ediyorum. Hem ne kaldı şunun şurasında? Sadece beş hafta! Sonrasında muhtemelen kendime başka bir meşguliyet bulacağım. Aklımda dolaşan şey kitaplar ve seyahatler konusunda yazmak. En sevdiğim şeyler nihayetinde. Üstelik her hafta aynı şeyi tekrar etmemiş olurum.

Strazburg Yeni Yıl Pazarı
Gelelim bu haftanın liste sorusuna: Minnettar olduğum şeyler.

Öncelikle sağlığım, ailem, oğlum, Selçuk, kendi paramı kazanabilmem, oğlumun güzel bir okula gitmesi, seyahat edebilecek gücümün ve maddi durumumun olması, seyahat etmeye dünden razı bir kocamın olması, Kuzey'in uyumlu bir çocuk olması, ailece kitap okumaktan hoşlanıyor olmamız, soframızdan misafirin eksik olmaması, dostlarımızı ağırlayabilecek maddi imkana sahip olmamız, can dostlarım, Yazı Evi'nin kapısının her daim açık olması...

Minnettar olduğum öyle çok şey var ki... Halime şükretmem için etrafıma şöyle bir bakmam, gazete sayfalarını öylesine karıştırmam, televizyona kısacık bir an göz atmam yetiyor. Belki bu sebepten bu aralar sık sık sahip olduğum güzel anlara sarılmak geçiyor içimden. İz bırakan, iyi ki yaşıyorum dediğim o minicik anları kucağıma almak, ılık nefesimle güzel sözler fısıldamak istiyorum. Unuttuğum nice kıymetli an var hayatın içinde; yaşam telaşına mahkum olmuş hepsi, günlük koşturmanın içinde yitip gidiyor. Bugün yeni yıkanmış çamaşırların kokusu geldi burnuma; sanki dün kapıyı çalan kış değilmiş gibi bahar gelmiş zannettim bir an. Elimdeki bir bardak suya içimden geçen minik bir şükür duasını bıraktım dudaklarımdan. Su bile fark etmemiştir belki! Kim bilir? 😍 Ama ben umutla doldum. Hayat, çok zor diye ara ara söylenirken aslında benden öte nice insana çok daha zor geldiğini fark ettim. Gülümsemek için her daim sebep var. Elbette görebilirsem.

İstikamet Basel... Oradan ver elini Strazburg 😍 


Yarın sabah yola çıkıyoruz. Yol hali dolanıp duruyor etrafımda. Zıplıyor çoğunlukla, çığlıklar atıyor. Neşesini elinden almamaya dikkat ederek gülümsüyorum elbette. Yüzümde sebepsiz bir gülümseme görenler olmuştur belki de bugün. Önce Basel'e. Küçük bir bavulla. Süslenmiş çam ağaçlarının, ışıl ışıl sokakların, sıcak şarapların ve sanırım soğuğun kol gezdiği Avrupa kentlerinde birkaç gün hafiflemek niyetimiz. Üçümüz olacağız. Tüm yıl boyunca aynı evde yaşayıp da iş, ev, okul derken unuttuğumuz, çoğu zaman da bile bile harcadığımız sohbetleri yapmak niyetindeyiz. Ben çakırkeyif olurum belki. Boyumdan büyük kahkahalar atarım. Belki Kuzey de çok ufakken söylediği gibi aynı cümleyle sarılır bana: Annemin içine deli kaçmış galiba!

Hâl böyle olunca hayata minnettarım. Hem de içtenlikle. Arada sert silleler atsa da bugünüme kalben şükrediyorum. Herkese de tüm kalbimle dünyanın en güzel günlerini, en hafif kahkahalarını, en içten sarılmalarını diliyorum. Yanında bazen bir bardak çayla, bazen sıcak çikolatayla, bazen de karanfil-tarçın kokulu bir şarapla...

1 Aralık 2017 Cuma

Liste 46- Biraz liste, biraz da kitap

52 Liste Projesi

Liste 46- En çok rahatlamanızı sağlayan şeylerin listesini yapın.

Kısa başlıklar altında beni en çok rahatlatan şeyleri yazacağım. Sonra da haftalık hayallerimi yazıya dökmeye çalışacağım. Sıcak suyun altında dakikalarca dikilmek, sonbahar yaprakları ayaklarımın altında çıtır çıtır sesler çıkarırken yürüyüş yapmak, yağmurlu bir günde battaniyenin altına gizlenip kitap okumak, uzaktan duyulan bir müziğin hayatımıza eşlik etmesi, mutfaktan yayılan kahve kokusu, annemin varlığı, annemin hazırladığı sofralar ve yemekler, masaj (bayılıyorum), Kuzey'in kokusu, Selçuk'un varlığı...

Üç Yaşam- Gertrude Stein

Onlarca sebep sayabilirim. Benim #hygge'lerim işte bunlar. (Kaç haftadır şu kelimeyi bir yerde kullanayım diye çıldırıyordum. Şükür bu fırsatı verenlere.) Seyahat demedim, Paris demedim. Ehh, hem oraları biliyorsunuz, hem de bu iki kelimenin altında huzurdan çok daha başka şeyler de var. Uzun lafın kısası, başımı ellerimin arasına alıp da düşününce en mutlu ve huzurlu olduğum yerin evim, yuvam olduğunu görüyorum. Muhtemelen hepimiz evimizin en huzurlu yer olduğunu düşünüyordur. Seyahati ne kadar çok seversem seveyim, evimde olmayı da o kadar çok seviyorum. Hatta evimin keyfini süremediğim için üzülüyorum da! Öyle ama. Sabahın köründe kalkıp akşamın bir vakti eve dönüyorum. Hava çoktan kararmış oluyor ve evde hep işte geçirdiğimden daha az vakit geçiriyorum. Umuyorum bir gün evimde daha fazla vakit geçirme şansım olur. (Milli Piyango bu sene 61 milyon lira verecekmiş. Bu sene alacağım şu bileti!)

Yazı yazmak da beni çok rahatlatıyor. Gel gör ki sinirli zamanlarımda yazı yazamıyorum. Deftere döktüklerim aynı şeylerin tekrarından ibaret oluyor. Yazarken saf gibi gözlerim sulanıyor; böylece sinirimi törpülemek yerine cilalamış oluyorum. Bu yazdıklarıma güldüğüm tek zaman geri dönüp de yazdıklarımı tekrar okuduğum zamanlar oluyor. 😀

Bugün kasım ayının son günü ve ben tam bir haftadır diyet yapıyorum. Sabah erkenden yine diyetisyene gittim. Durumumdan memnun kendisi. Ben bir haftada beş kilo vermeyi planlıyordum, olmadı. Bu hafta da diyetisyenin dediklerini uygulayacağım. Ondan sonraki hafta malum sıcak şarap içmeyi planlıyorum. 😀  Bu kararımda ciddiyim. Elimdeki listeye bakarak yemek yediğimde anladım ki aslında aç olmadan ve gereksiz yere yiyorum. An itibariyle yediklerimin miktar olarak az olduğunu biliyorum ama daha önce yediğim birçok şeyde de biraz kantarın topuzunu kaçırmışım. Gelsin kestaneler, gitsin incirler, kayısılar, hurmalar şeklinde olmuyormuş. Hayatımda ilk defa bunu anlamış oldum. Tabii, her konuda olduğu gibi bu konuda da hırslıyım. Diyet yaparken bile kendini kasan kaç kişi vardır buralarda bilmiyorum ama ben kalori değeri olmayan şeyleri içerken bile on kere düşünüyorum. Sanırım her şey ekmeklerin ve üzerine sürülen sıcak tereyağının suçu. İki haftalık diyetin sonundaki kısa seyahat süper gelecek bana. Umarım verdiklerimi kısacık üç günde geri almam ama hayatın da tadını çıkarırım. Mesela yarın öğleden sonra mango yiyeceğim. Kocam Çin'den buraya kadar mango getirmiş. Benim de onu yemem lazım. Diyet meselesini de hallettiğimize göre gelelim en son okuduğum kitaba: Gertrude Stein ve Üç Yaşam.

Kitabı kitapçının rafında görür görmez aldığımı herkes tahmin ediyordur. Paris, Kayıp Jenerasyon, Hemingway'in sık sık evine gittiği Gertrude Stein ve Rue de Flerus'taki ev... Bunların hepsi sevdiğim zamana, sevdiğim yere, Paris'te yaşayan Amerikalı expat yazarlara işaret ediyor. Paris'te yazmaya ve yaşamaya çalışan yazarların da hem sıcak bir ev, hem yemek ve içki, hem de Stein'ın eserleri hakkında yapacağı eleştirileri duymak için bu evin kapısını sık sık çaldığını biliyoruz. Şimdiye kadar Gertrude Stein'ın Türkçeye çevrilmiş herhangi bir eserinin olup olmadığından haberdar değilim; ben denk gelmedim. O yüzden Gertrude Stein'ı okumayı çok istiyordum. Kendisine akıl danışan tüm yazarları ya da sanatçıları sıkı eleştirilerle küstüren bu kadın acaba kendi nasıl yazıyordu? Kendisinin edebi dili nasıldı?

Bir paragraf önce bahsettiğim gibi nihayet Delidolu Yayınları Gertrude Stein'ın Üç Yaşam isimli kitabını yayımladı. Üç yaşam, üç kadın, üç öykü... Okuduğum ilk hikâye Stein'la tanışmam için bir vesile oldu. Yinelenen cümleler, tekrar tekrar okuyucuya anımsatılan kişilik özellikleri, günlük hava durumunun aynı cümle içinde sıklıkla kullanılmasıyla bence anlatılmak istenen bir şey vardı. Ben anlamamıştım. Yazarın bildiği bir şeydi sanırım. Kafam karıştığından kitabın arkasını çevirdim, ne yazılmış diye şöyle bir baktım, yayınevinin internet sitesindeki kitap tanıtımından da kitabın, "Kültleşmiş bir ilk eser" olduğunu öğrendim. Denildiğine göre Stein, deneysel yazılarıyla Kübizmin resimde gerçekleştirdiğini edebiyatta gerçekleştirmek istemiş. Bu konuda ahkam kesemeyeceğim çünkü anlamam. Sadece hislerimi size aktarabilirim. İlk öyküde biraz şaşırmış olsam da ikincisini okumaya devam ettim. Aman Allahım! Hayatımda hiç bir öyküyü okurken bu kadar sıkıldığımı, içimden çığlıklar attığımı hatırlamıyorum. Anlam veremediğim diyaloglar sayfalar boyunca devam etti. Sanki ağzımda yutamadığım bir lokma vardı da durmadan aynı şeyi çiğneyip öğütmeye çalışıyordum. Ömrümde edebiyat alanında maruz kaldığım en büyük işkencelerden biriydi dile gelen ikinci yaşam. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyor: Yazar karşısındaki okuyucunun aptal olduğunu ve yazılanı bir kere de anlayamayacağını mı düşünüyor? Karakterler kendilerini ve konuşmalarını her bir okuyucuya tek tek ezberletmek istermiş gibi soruyordu: Beni tanıdınız değil mi? Ben bilmem kim ve sarı benizli bir zenciyim.

Üçüncü öykü neyse ki biraz daha hafif bir tonda yazılmıştı. Sıkılmış mıydı acaba Stein? Bilmiyorum. "Acaba?" diye düşündüm. "Stein sırf etrafına topladığı edebiyatçılara kol kanat gerdiği için mi böyle bir övgüye layık görülmüştü?" 

Gelelim çevirmen meselesine. Öykülerin benim tarafımdan sıkıcı bulunması çevirmenin başarısız olduğunun göstergesi değil. Tam tersi! Çevirmen Gökçe Yavaş kesinlikle zor bir işin altından hem de büyük bir başarı ile kalkmış. Metnin İngilizcesinin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. O yüzden çevirmeni tebrik etmek lazım. Pek tabii Delidolu Yayınları'na da öyle ya da böyle Gertrude Stein'ı Türkçe'ye kazandırdığı için kocaman bir alkış. Sonunda Stein okuyup merakımı giderdiğim için çok teşekkürler.