30 Ocak 2017 Pazartesi

Macera Kitabım ocak ayında ne okudu?

Macera Kitabım derken kendimden bahsediyorum. 😀  

Macera Kitabım sadece bir web günlüğü; oturup da blog yazacak, kitap okuyacak hali yok ya? Bana sanki geçen senelerde daha fazla kitap okuyormuşum gibi geliyor ama bu sene itibariyle yaptığım başka şeyleri de göz önüne alırsam kendimi fazla hırpalamayacağım. Sonuçta iyi ya da kötü günlüğüme düştüğüm notlardan, bloga yazdığım yazılardan, sadece dört kez olsa da yoga yapmak için totomu oturduğum yerden kaldırmamdan memnunum. Doların ve Euro'nun hızla yükselişine psikolojik olarak uyum sağlayamadığım için şimdilik plan yapamıyorum. Ocak ayı seyahat edilmeden ama keyifli geçti. Pek fazla sinirlenmedim. Öfkelenmeye yakın olduğum zamanlarda da kendime "hiçbir şeyin buna değmeyeceğini" hatırlattım. 
Bu hafta yüksek başarı gösterdiğim şeylerden bir tanesi de seyrettiğim filmlerdi. Neticede sağlığımız yerinde olduğuna göre güzel bir ay olmuş bu yahu :) 
     ...ve bir de Kuzey sömestr tatilinin 2. haftasında futbol kampına gitti. Çocuğun benden utanmayacağını bilsem kalkar peşinden Antalya'ya giderdim vallahi. Leylak Dalı'm diyorum ki bir gitsen de baksan benim oğlana; ne yer ne içer? 😁



Senenin ilk kitabı her sene olduğu üzere bu sene de Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabı oldu. Bu kitabı okumanın bana Paris yolunu açtığını düşündüğümden olsa gerek, eski yılı bitirmeden kitabı ortalarda bir yerlere bırakıyorum. Yeni yıl ağacı, tazelenen dilekler ve elbette yeşersin diye oda sıcaklığında dinlendirilmiş suyla hayallerimi büyütmek gibi bir şey benimkisi. Evdeki herkese dileklerini soruyorum, benim hissettiğim yeni başlangıç heyecanını onlar da hissetsin diye çabalıyorum. Sanırım bu çabalarım da işe yarıyor arkadaşlar. Şubat ayının ik haftasının sonunda Paris'teyim. Yuppi!


Hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerden ibaretmiş. Ben demedim, ünlü bir İngiliz büyüğümüz John Lennon söylemiş. Ben de okumak için başka kitapları düşünürken yakın bir arkadaşım Meltem Gürle'nin Kırmızı Kazak isimli kitabını hediye etti. Nasıl severim Meltem Gürle'yi. Ama bir kitap çıkardığından bihaberdim. Bir Gün Gazetesi'ndeki köşe yazılarını derlemiş ve bir kitap olarak yayımlamışlar. Nasıl samimi, nasıl insanın içine dokunan yazılar. Bir de edebiyatla ilgili nice şey, onca inceleme, kitapları ve yazarları ile ilgili yazının içine yedirilerek harmanlanmış keyifli bilgiler. Ocak ayının ikinci kitabı bu kitap oldu. Uzunca zaman da başucu kitaplarımdan biri olacağına şüphe yok. Kitabı ortasından açıp şansınıza ne çıkarsa onu okuyabilir ve düşünmek için kendinize uzun bir keyif arası verebilirsiniz. Ben şahsen öyle yapacağım.


Bir sonraki kitabım için fantastik bir diyara yolculuk yapmayı uygun gördüm. Hayatı yaşadığımız haliyle kabul etmek zor geliyor bana. Ve zaman hiç durmadan hızla ilerlerken de büyülü bir yerlerin varlığına inanmak içimi ferahlatıyor. Ben, samimiyetle bilmediğimiz başka diyarların olduğuna inananlardanım. İşte bu sebepten alalı bayağı bir zaman olan bir kitabı çektim raftan. Yeteri kadar beklemişti zaten. Vahşi Orman birkaç satırdır anlattığım gibi fantastik bir roman. Portland'ın hemen kıyısında konumlanmış, kimselerin girmediği büyülü bir ormanda geçiyor. Okurken tıpkı Alice Harikalar Diyarı'ndaymış gibi hissettim. Konuşan çakallar, kuşlar, kötü kalpli bir kraliçe ve daha niceleri. Yaşadığımız sorunların birçoğu orada da vardı; ama mutlu sonlara olan inancın varlığı kitabın her sayfasında kalbe dokunuyordu. Spoiler olur mu bilmiyorum ama söylemeden geçemeyeceğim. Kitabın sonrasında Mistik'lerin yaşadığı diyarda bir Şura Ağacı vardı ki onun için bile tüm kitap okunurdu. Şimdi aklımda hep o ağaç. Gölgesine sığınmak ve hayallere dalmak istiyorum.


Sonra bu fantastik dünyayı bir kenara bırakıp Bilge Karasu'nun Kılavuz isimli kitabını aldım elime. İncecik bir kitap. Kitabın ilk sayfalarında yazarın dili şaşırttı beni. Okuduğumdan şüphe ettim, ara ara geri dönüp tekrar okuduklarımı kontrol etme gereği hissettim. Biraz ileri biraz geri giderek üç bölümden oluşan kitabı bitirdim. İnce kitapların zorluğu bir kez daha önüme bir duvar gibi dikildi. Okuduğumdan keyif aldım da ama şimdi bana anlat bakalım şu kitabı deseniz, bir yazar, bir adam bir şoför der öyle kalırım.
Sahi tüm Bilge Karasu kitapları böyle midir? Bilen varsa azıcık aydınlatsa beni ne güzel olur. 


Yukarıdaki kitabın gel-gitleri içindeyken kitap kargom geldi. Benden önce Kuzey açmış kargoyu. Onun da okuması gereken kitaplar vardı içinde. Ben de ona seveceğini düşündüğüm bir kitap var, oku istersen diyerek Özge Samancı'nın Bırak Üzülsünler kitabını tavsiye ettim. Bu kitap bir grafik-roman. 1975 doğumlu Özge Samancı şu an Amerika'da yaşıyor ve Türkiye'de büyümenin nasıl bir şey olduğunu anlatmış; elbette çizerek. Kuzey başladığı gibi bitirmiş kitabı. Akşam eve geldiğimde kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okumam gerektiğini söyledi. Ben de elime aldığım gibi bitirdim kitabı. Ne çok geçmiş var o karikatürlerin içinde bir bilseniz. Kesinlikle tavsiyedir.


Ayın son kitabı hem Kuzey hem de kendim için aldığım Genç Sherlock Holmes kitabı oldu. Kuzey'e onunla eş zamanlı okumalar yapacağımın sözünü verdim. Aynı şeyleri okuyup, kitaplar hakkında konuşmak istiyoruz. Andrew Lane'in serinin ilk kitabı olan Ölüm Bulutu kitabını severek okudum. Kuzey elindeki birkaç kitabı bitirdikten sonra bu kitabı okuyacak. Bakalım o ne düşünecek? Beğenirse serinin devamını da okuyacağız. 

Gelelim son okumama.
Kitabın tümünü okumadım. Çok yıllar önce okuduğum ama bana ne hissettirdiğini bir türlü anlamlandıramadığım bir kitaptı Kürşat Başar'ın Kış İkindisinin Evinde kitabı. İlk öyküyü Yazı Evi'nde tekrar okuduk. Altını çizerek, uzun uzun düşünerek, yazılmayanların altındaki anlamı çözmeye çalışarak. okurken de, cümlelerin altını çizerken de ve kitabın kenarına notlar düşerken de okuduğumdan bu denli etkilendiğimi fark etmemiştim. Fakat öyküyü düşünmeyi bıraktığım andan beri Dışarda Kötülük Vardı isimli hikâye içimde yaşıyor.  
Demem o ki bu da ayın en kıymetli okuması olsun. Buralarda bir yerlerde dursun.


29 Ocak 2017 Pazar

Liste 5- On yıl sonra nerelerde olacağız a dostlar!

52 Liste Projesi

#Liste 5- On yıl sonra hayatınızda olmasını istediklerinizin listesini yapın.


Klasik olacak ama bunu söylemeden geçmem mümkün değil. O yüzden önce sağlık diliyorum. Şimdi hayatımda olan herkesin de on yıl sonra da hayatımda olmasını tabii ki. Geleceğe umutla bakmak ve önümüzde uzayıp giden hayatla ilgili planlar yapmak da güzel ama on yıl sonrası?
On yıl daha yaşlanacağız yani? İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? On yıl sonrasının on dakika kadar çabuk geleceğini ve bunu bizim hiç fark etmeyeceğimizi biliyorum. Umuyorum ki o yılları hep neşe içinde, gülerek ve birbirimizin kıymetini bilerek geçirelim.

👪   Kuzey nereye, biz oraya !


Basit bir hesap yaparsak şimdi on ikisini bitirmekte olan Kuzey, on yıl sonra yirmi iki yaşını bitirmek üzere olacak. İstesek de istemesek de çocuğumuzun geleceği ile ilgili tohumlar ekiyoruz. Selçuk'la devamlı konuştuğumuz konu bu aslında. Sağlığımız yerinde olursa ve madden de buna imkanımız olursa, oğlumuz on yıl sonra nerede olursa biz de onun yanında olacağız. Niyetimiz bu. Tek çocuk olmanın kaderinde böyle bir şey var sanırım. Askıntı olacak başka yavrumuz yok.😀
(Ay çok büyük şeylerden bahsediyormuşum gibi geldi ve ilk kez sanki büyük konuşuyormuşum hissine kapıldım. O yüzden yine umarım sağlığımız, neşemiz yerinde olur diyorum.)


Selçuk ve ben, Kuzey'i yurt dışında okuması konusunda destekliyoruz ve hatta etkilemeye çalışıyoruz. En büyük korkumuz bu işi fazla dikkat çekici yapıp, ondan tepki görmek. O yüzden tıpkı televizyonlardaki subliminal mesajlar gibi mesajlarımızı suyun içinde eritip azar azar yedirmeye çalışıyoruz. Benim dayanamadığım ve kendimi açığa çıkardığım zamanlar oluyor elbette. Böyle zamanlarda Selçuk kendini çok belli ediyorsun diye söyleniyor vallahi. 

Paris'e gitsin, orada okusun, biz de orada bir ev falan kiralayalım, mutlu mesut yaşayalım istiyorum. 

Elimizden geldiğince oğlanı alıp Paris'e götürüyorum. Seine Nehri kenarında geziniyoruz. Sıcak çikolata içiyoruz. Şehri sevsin diye gitmeden günlerce uğraşıp mezarlık oyunları falan hazırlıyorum. Elimden gelen her şeyi yapıyorum. 
"Sevdin mi oğlum Paris'i diyorum?" her gidişimizin ertesinde.
"Sevdim ama New York daha güzel!" diyor bana. 
Başka bir gidişimizde," Ah ne çok eğlendik değil mi oğlum Paris'te diyorum?"
"İyiydi ama Londra daha güzel" diyor.


Şimdiye kadar umutla beklediğim cevabın yakınına bile yaklaşamamış durumdayım. Her seferinde şöyle diyorum Selçuk'a: Çocuğun göbek bağı alıp Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafama edeyim ben!

🇫🇷   Hayatımın bir döneminde Paris !


Bu dileğimi  evde devamlı tekrar ediyorum. Sanırım bir müddet sonra bunu duymaktan sıkılıp beni tek başıma Paris'e yollayabilirler. 😀


Hemencecik dönmeyeceğimi bilerek Paris'te zaman geçirmek çok güzel olurdu gibi geliyor bana. Kiraladığımız bir eve gerçekten yerleşmek, çaydanlığı küçücük mutfaktaki ocağın üstüne yerleştirmek, oturduğun yere en yakın organik marketten alışveriş yapmak, her gün en sevdiğim kafeye gidip orada tanınır olmak... Ne güzel düşler değil mi? Sanki bana olurmuş gibi geliyor. 

💃  Bir de bakmışım artık çalışmıyorum !


"Artık çalışmak istemiyorum." diye sık sık dile getiriyorum. Sahiden de istemiyorum. Yapmak istediğim şeyleri yapabilmem içindeki önümdeki zaman azalıyormuş gibi geliyor bana. Hayalini kurduğum onca şeyi ne zaman yapacağım ben? "Sıkılırsın sen evde oturunca!" diyenlere de verecek cevabım hazır. 
"Yemezler!" 
Bunca insanın canı sıkılmıyor da bir benimki sıkılacak değil mi? 
Uzun sabah kahvaltıları yaparım, yogaya giderim, yürüyüş yaparım. İnsanların işe gittiği saatlerde şehri gezerim. Remzi Kitabevi'ne giderim. Yazı yazarım, kitap okurum. Ooooo! Yapacak o kadar çok şeyim var ki?


Öte yandan bunca emek verdiğim işimi nasıl bırakırım? Onca yılın emeğini? Sıkılmak değil benim sorunum. Vicdanımda beni rahatsız eden başka bir şey var.😟

🚂   Sırtımızda çantalarımızla nereye gidiyoruz?


Yanımda Selçuk olursa her yere giderim ben. Çünkü o hem benim en iyi arkadaşım, hem de çok iyi bir yol arkadaşı. Sırtımıza taktığımız çantalarımızla uzun tren yolculukları yapacağımız, dönüş zamanını bilmeden yola düşeceğimiz bir zamanı hayal ediyorum. Sırf bu hayalim yüzünden evcil bir hayvan almıyorum vallahi. Sanırım evdeki çiçeklere su versin diye bir de komşu edinmeliyim 8-9 sene sonra. 
Ah! Hayali bile güzelmiş on yıl sonrasının.
Sadece siz de Kuzey'in çok çabuk büyüdüğünü düşünmüyor musunuz? 
Biraz yavaş ilerlesin zaman. Ben daha ne Kuzey'in büyümesine, ne bizi bırakıp bir yerlere gitmesine, ne de emekli olmaya hazırım.
💔

26 Ocak 2017 Perşembe

Bazı yerler ev gibi: New York Kitapçıları

Kitap ve kitapçı severler için çok güzel bir yazı bu. Hem gezerken hem de yazarken çok keyif aldım. 

New York'ta karşıma çıkan her kitapçının kapısından içeri girdim. Renkli renkli kapılar vardı önümde. Utanmaz bir kırmızıya bürünmüş olanında kalbimin bir kenarını bıraktım; üstünde çocukluk kokusuna benzer bir koku taşıyordu. Bir tanesi iyilik dağıtan bir elbise giymişti üstüne. Kalbim biraz nefes aldı, insanlığa olan inancımı tazeledi. Biraz iyilik bile insanlığa iyi geliyor aslında. Kimisi hayallere daldırdı beni. Buralarda zor olsa da İstanbul'da bir yerde benim de böyle bir kitapçım olamaz mıydı?

Strand edebiyatın kalesi gibiydi. Kafam biraz karıştı. Hangi rafa yanaşacağımı, kitaplarla konuşmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Rafların arasına yaslanmış onca kitap benimle tanışmak istiyordu. Birkaç bakışma, ufak dokunuşlar...
Öyle çok kitap, öyle çok adını duymadığım yazar, kıyısından bile geçmediğim ne çok konu vardı. Sahiden hangi kitap neredeydi? Türkçeye çevrilmemiş bunca yazar ve kitap var mıydı?


📚     Strand:

Strand'i listemin en başına koymamın bir sebebi var. Bunlardan en önemlisi buranın bağımsız bir kitabevi olması. 1927 yılında Benjamin Bass tarafından kurulmuş. Kitabevinin açıldığı ilk yer bugünkü yeri değilmiş. Bugün burayı Benjamin Bass'in oğlu Fred Bass ile kızı Nancy Bass Wyden işletiyormuş. Strand kitabevinin herhangi bir şubesi yok. Her köşeye bir kitapçı açmaktansa oldukları yerde, Union Square'a iki blok uzaklıktaki köşe başında, yaşamaya devam ediyorlar. Bu da onu çok farklı ve özel kılıyor.


Bu kitabevi şehrin simgesi olmuş. Kapısından içeri adım attığınız anda farklı bir dünyada olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bez çantalar, üstünde birçok yazarın resminin olduğu kupalar, kokulu mumlar, hediyelik tabaklar, daha neler neler. Sloganları, 18 mil kitap :) Tam olarak Türkçe'ye böyle çevrilmese de içerideki kitapların uzunluğunun 18 mil ve üzeri olduğunu söylüyorlar, gülerek.


New York'un ünlü Strand Kitabevi ile ilgili birkaç popüler haber vermezsem de çatlarım. Hazır mısınız?



"Bugünlerde 240 kişinin üstünde çalışanın olduğu bu kitabevinde bir zamanlar kim çalışmış biliyor musunuz?"

Patti Smith'in "Çoluk Çoluk" kitabını okuyanlar, sevgili Patti'nin Robert Mapplethorpe'la şehre ilk geldikleri zamanda bir kitabevinde çalıştığını ve bundan da bıkkınlıkla bahsettiğini anımsar. İşte Patti'nin çalışmaktan hoşlanmadığı kitapçı bu kitapçı.

Robert Pattinson "Remember Me" filminde burada çalışan birini canlandırmış.

Joyce Carol Oates'ın "Three Girls" isimli hikâyesi de burada geçiyormuş.


📚     Barnes and Noble


En çok Barnes and Noble'da kendimi yuvamda hissettim. Union Square'da, hemen şu köşede olmalı diye koştura koştura gittiğim yerde değildi. New York'a ilk seyahatimin üzerinden geçen onca yıl içinde başka bir yere taşımıştım koca kitapçıyı. Birkaç bina farkla aynı yerdeydi aslında. Sapasağlam duruyordu.


İnsan zihnine güvenmek istiyor. Zaman içinde nasıl da yanıldığımı görünce anların önemini daha iyi anlıyorum. İçinde bulunduğun ruh halin, o anın içindeki mutluluğun, baktığın yeri farklı görmeni sağlıyor. İlk geldiğimde bu meydandaki Apple mağazasının büyüklüğü karşısında ağzım açık kalmıştı. Bu gelişimde buranın gözümde büyüttüğüm kadar büyük olmadığını fark ettim. Çünkü ilerleyen zamanla birlikte yaşadığım yer de değişti. Büyük Apple mağazaları bir alışkanlığa dönüştü.

Gelelim Barnes and Noble'a. Elbette hepimiz yerel kitapçıları seviyor ve destekliyoruz. Büyük kitapçıların da (Barnes and Noble sahiden çok büyük bir kitapçı) başka bir rahatlığı var. Burada aradığın her kitabı bulabilir, bir köşeye çekilip kitabını okuyabilirsin.
Barnes and Noble, New York günlerimde her gün uğradığım yer oldu. Binanın içindeki kafe de keyfime keyif kattı diyebilirim. Bir de klimaları insanı donduracak kadar soğukta çalıştırmasalardı her şey çok güzel olurdu.


📚     Housing Works Bookstore Cafe

Anne Hathaway'in nişanını yaptığı kitapçıdan bahsediyoruz.


Buraya bayıldığımı söylememe gerek ver mı? Var, elbette. Bir kere burası bir yardım kuruluşu gibi çalışıyor. Yani burada çalışan hiç kimse çalışması karşılığında bir para kazanmıyor. Kitapçıda çok ucuz fiyata bulabileceğiniz bir sürü kitap var. Bir de sevimli kafe. Geniş mekanın orta alanını kaplayan masalardan birine oturuyor, kahvenizi alıyor ve dileğinizce çalışabiliyorsunuz. Tıpkı Amerikan filmlerindeki kitapçılar gibi burası. Bilgisayarını al, git çalış ve kitabını yaz. Üstelik harcadığın tüm para da AİDS hastalarının tedavisi için harcansın. Dilerim dünyayı bitiren hastalıklar azalır. Dertler, sıkıntılar varken böyle güzel kuruluşların, böyle güzel insanların olması da insana umut veriyor ama. Bunu da kabul edelim.



İyiliğin bulaşıcı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Oradayken bir dolu kitap aldım ve içimi deli bir sevinç kapladı. New York'taysanız ve kitapçı seviyorsanız Housing Works Bookstore Cafe'ye uğramayı sakin ama sakın unutmayın.

📚     Three Lives & Company

Kırmızı kapılı kitapçı burası. Bana çocukluğumun Eren Kitabevi'ni hatırlattı. Bugün benim jenerasyonumda Küçükyalı'da oturup pasajın girişindeki bu kitapçıdan çok kere girmiş olanlar bile unutmuştur herhalde Eren Kitabevi'ni. Yaşlı sahibi muhtemelen çoktan aramızdan ayrılmıştır. Kırmızı kapılı Three Lives&Co. 'da ben de aynı hisleri uyandırdı. Bir binanın köşesini mesken tutmuş, içine girince kitap kokularının insanı sarıp sarmaladığı kayıp bir cennet.


İstanbul'da döndükten bir süre sonra IG'de bu kitabevi kapanmasın diye birçok sanatçının kampanya başlattığını gördüm. Sarah Jessica Parker'da bunlardan biriydi. Kitapçı sanırım yüksek kira artışı sebebiyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yoğun kampanyaların ardından sonunda tehlikeyi atlatmıştı. Ama tabii ki sonu bilinmez. Bir dahaki New York seyahatimizde Three Lives Kitapçısı umarım her zamanki yerinde durur.




📚     Book- Off

Bir şehirde Book-Off gibi bir kitapçı varsa kimse kitaplar çok pahalıydı, alamadım bahanesinin ardına saklanamaz çünkü bu kitapçı 2. el kitap, cd, dvd merkezi. Dev bir sahaf. Ve çoğunlukla kitaplar 1 ya da 2 dolar civarı. Eeee, millet daha ne yapsın değil mi? İnsan burada kendini kaybediyor. Aradığınız kitabı bulmak için biraz çaba sarf ediyorsunuz elbet ama bu bile keyifli bir şey.

Bu arada Book-Off'un fotoğrafını çekmemiş gibi gözüküyorum. Oysa öylesine emindim ki fotoğraf çektiğime. Muhtemelen çekilen onlarca fotoğrafın içinde bir yerlerde 😁

📚     Mc Nally Jackson Books

Avrupa ya da Amerika'da (en fazla New York) insanı şaşırtacak kadar çok kitapçı var.


Bizdeki güzel kitapçıların da hakkını yemeyeyim ama kabul edelim ki mahalle kitapçılarının çoğu daha çok kırtasiye ihtiyacını gidermek için açılmış vaziyette. Karton mu lazım? Koş al. Ya da kalem, silgi için. New York'taki kitapçılar bu çizginin fazlasıyla dışında. Kitapçılarda kitap satılıyor. Elbette hediyelik sunumlar var ama kitapçıların aslı görevleri kitap satmak😀


Kırtasiye ihtiyacı için başka marketler var. Gelelim Mc Nally Jackson Books'a. Burası da New York'un güzel kitapçılarından biri. İçindeki kafe de dinlenmek ve kitabının keyfine dalmak isteyenler için sakin bir köşe.

Ben kitapçının içinde gezinirken kuytu bir köşede cep telefonuna gömülen Kuzey 😁

Cep telefonuna daldığı fark edilen ve maymunluk yapan Kuzey 😀

📚     The Mysterious Bookshop

Bu kitapçı benim listemin son maddesi. Polisiye, gerilim, korku, macera kitapları okumak isteyenler burası sizin yeriniz.



Elbette aynı zamanda tüm kitap severler için. New York'a gelip de böyle özel bir kitapçının kapısından içeri girmemek düşünülemez. Zaten kapının dışındaki isim tabelası bile size hemen içeri çekiyor.



Tavana kadar yükselen rafların kitaplarla dolu olduğunu, hali kaplı zeminde oturup elinize aldığınız kitabın sayfalarına daldığınızı hayal edin. Deri koltukta da oturabilirsiniz elbet.

İşte benim New York kitapçılarım 💖
Bu listeye eklenecek eminim daha çok kitapçı vardır. Var mı eklememi istediğiniz başka bir kitapçı?

23 Ocak 2017 Pazartesi

Bizim evin halleri

Geçen hafta cuma gününe kadar yetiştirmem gereken bir yazı vardı. Konunun etrafında dönüp durdum, ağdalı kelimelerle lüzumsuz benzetmeler yapıp güya işi kotarmaya çalıştım. Olmadı. Çaresizce çabalamama rağmen yazı bir türlü ritmini bulmadı. Bir öykü yazmaya çalışıyordum ama konusu ne yazık ki içine girmek istemediğim bir sürü şey barındırıyordu. Her ne kadar varlığımı olayın dışında tutmaya çalışsam da beceremedim. Ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir haftadır kara kara düşünüyor, her gün de yazmak için yeni başlangıçlar yapıyordum. 
Yazamayacağımı kabul ettiğim an içim hafifledi. Derin bir ohh çektim. 
Önceden olsa kendimi acımasızca eleştirirdim. Bu sene iç dünyamda böyle bir yere varmışım demek ki diye kendimi birazcık daha sevdim ve bunu günlüğüme not ettim. 
Elbette 2017 yılında başardıklarım hanesine yerleştirdim bu notu.😀

Fotoğraf baharı çağırmak için :)

Ben iç dünyamda bu tip basit yazı-çizi işleriyle meşgul olurken güzel yurdumda da karne günü heyecanı yaşanıyordu. Aileler heyecan içinde ya evlatlarının okullarının kapısında ya da evlerinde perdeleri açık pencere önlerinde ilk yarının sonucunu bekliyorlardı. Allah'tan bizim okulda bu tip şeyler 5. sınıf itibariyle ortadan kalktı da rahat rahat eleştirdiğim anne-baba sınıfından çıkmış olduk. Oğlan, "Herkesin annesi-babası geliyor, siz de geleceksiniz!" dese mecburen gideceğiz o başka. Neyse ki çocuklarımız ellerinde karneleriyle koşa koşa eve gelip, karnelerini sehpanın üstüne fırlattılar da kurtulduk stresle beklemekten. Bizim karne hâlâ sehpanın üstünde de ordan biliyorum. 100'lerle dolu karneler geldi, bizler de karneleri tüm sosyal mecralardan paylaştık da bu zorlu günü atlattık. Paylaşmasak dünya için büyük kayıp olurdu. Şükür ki olmadı.😀
Böyle gıcıklık yaptığım zaman kendime kızıyorum ama söylemeden de edemiyorum işte ne yapayım. Ülkedeki eğitim sistemi ayan beyan ortadayken, çocuklar TEOG sınavıyla bir yerlere gireceğim diye çocukluklarından olmuşken, başarı notu adı altında ders notları 100-100-100 verilirken ve üstelik bu zavallı çocuklar 2-3 yanlışla bile istedikleri okula giremezken komik geliyor bana. Vallahi komik.
"Biz çocukken..."diye başlayacağım bir paragraf kurmayacağım. Neyse, pozitif olmak lazım. İlk yarıyı başarıyla bitiren ve iki hafta boyunca saat 06.00'da kalkmak zorunda kalmayacak çocuklarımız çok mutlu. Mayıs ayında bir sonraki senenin okul parasını ödeyecek olan Selçuk ise ödeme zamanı yaklaşıyor diye çok üzgün. Biz de durum bu. 
(Bu arada karne paylaşan ilk okul annelerine söyleyecek sözüm yok.😀 Onlar paylaşsın karnelerini.)

Cuma gününü böyle atlatınca mis gibi bir cumartesi sabahına uyandım. Kahvaltıdan sonra dışarıdaki hava öyle aydınlık geldi ki gözüme, "Ben bir bardak çayı da bahçede içeceğim." diyip çayımla beraber dışarı çıktım. Pek tabii, hava içeriden göründüğü gibi sıcak falan değildi. Kısmen kuru bir yer bulup oturdum, soğuğun içime işlemesi için bir dakika yetti. Eve dönüp mecbur bir yastık aldım totomun altına. Allah'tan o orada güneş çıktı da çayımı içene kadar açık havanın keyfine vardım. Her güzel şeyin sonu nasıl geliyorsa bunun da sonu geldi elbette. İşe gitmek durumunda kaldım. Evdekiler yokluğumu kesin hissetmişlerdir düşüncesiyle üç saat sonra tekrar eve döndüğümde, "Aaa, sen gideli o kadar oldu mu? Biz bir saat falan geçmiştir diye düşünüyorduk." sözleriyle karşılaştım. Açık söylemek gerekirse biraz kırılmışım gibi davranıp, kitabımı alıp koltuğa gömüldüm. Akşam bir sosyalleşme olayına girdik. Meksika lokantasına gidip birer bira içtik. Dostlarla bira içmek güzel. 🍺

Foto: Buradan

Pazar günü ise nefisti. Beni iyi yönde yoldan çıkaran yan komşuyla kaçıp yogaya gittik. Uzun zamandır kendime yaptığım en büyük güzelliklerden biriydi bu. (Yazı Evi hariç) Saat 12.30 gibi eve döndüğümde ruhum tazelenmiş ve vücudum gevşemişti. Kapıdan içeri girer girmez çayı demledim ve bilgisayarımı alıp blog yazmaya başladım. Böyle böyle akşam oldu biliyor musunuz? Sanki bitmeyen, doyumsuz bir pazar günü yaşamıştım. Bilirsiniz böyle günlerin sonunda insan neden sevdiği şeyleri daha sık yapmadığını sorar ya, onu sorarken buldum kendimi.


Sahi ben neden yogaya daha sık gitmiyorum?

22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...

18 Ocak 2017 Çarşamba

Ankara Treni ve Babam

Ankara'ya gideceğimiz kesinleştiğinde İstanbul'a kış çoktan gelmişti. Bu yolculuğun benim için tek anlamı vardı: Pencerenin kenarından yüzlerce kez seyrettiğim trende ben de artık bir yolcu olacaktım.
Ne çok kez provasını yapmıştım bu anın. Gerçek anlamda olmasa bile hayallerimde öyle çok kez yola düşmüştüm ki.


Gecenin karanlığında istasyonun bir ucundan görünen tren, uzak memleketlere doğru yola çıktığından öyle her istasyonda durmaz, düdüğünü öttürerek, ''Önümden çekilin!'' dercesine hızla uzaklaşırdı. Tren bizim evin önünü terk etmeden ben çoktan trendeki yerimi almış olurdum.

İlk hayali yolculuğum Clara yüzünden dedesinden ve Alpler'den uzak düşen Heidi'nin yanına olmuştu. Yalnızlığını ve evine duyduğu özlemini paylaşmak istemiştim. Sonra dokuzuncu doğum günümde bir arkadaşımın hediye ettiği Gülten Dayıoğlu'nun ''Ölümsüz Ece'' adlı kitabı yolculuklarımın seyrini değiştirdi.Yaşamımı değiştiren ve hayatta bir kadın olarak dilediğim her şeyi yapabileceğimi kulağıma usulca fısıldayan ilk kitaptır Ölümsüz Ece. Üç bin yıllık bir yaşam serüveni vardır Ece'nin ve yol boyunca kah Anadolu'da, kah Mısır'da kah Roma'da gezinir durur.

Her ne kadar kitaplar, tren yolculularımın başlama sebebi olduysa da ne zaman uzak bir yere gitmenin esamesi okunsa yüzünde güller açan babam, yolda olmanın tohumunu içime eken tek kişidir. Babamın peşinden içine girdiğim tren ve o ilk yolculuğum beni bugün bile hemen geçmişe götürür. Çok uzun zaman önce bu dünyadan ayrılan babamla ilk seyahatim anılarımda hep taze kalmıştır. Yerleştiğimiz kompartımanın gittikçe yükselen ısısı, camlardan dışarısının görünmesini engelleyen buğu ve parmağımla camın üstüne bıraktığım izler...
Babamın oktavı yüksek kahkahasını hep yolculuk imgemin içinde saklarım.

Yolculuk benim için bilinmezle birlikte yeni ve umut dolu olana giden yoldur.

Babam, ağlayarak gittiği yollarda bile yol imgesini güzelleştirmiştir benim/bizim için. Her hikayesinin içine çocuk yaşıma bakmadan beni/bizi de katmasından olsa gerek filmlere konu olacak garip yolculuklar oldu hayatımda. Dedemin içinde olduğu bir cenaze arabasının peşi sıra gitmemiz, acıktığımızda yol üstü restoranlarından birinde konaklamamız bu seyahatlerin en adı konulamayanı. Babamın babasızlığını hissettiğim bu yolculukta, yollardan çok babamın en tenha köşelerine denk gelmiştim. Bozkırın anlamı yol boyunca arabanın içini doldurmuş, ben o zamanlar anlayamasam da babam için en anlamlı yol hikayesini yazmıştı. Babam, babasını doğduğu topraklara söz verdiği gibi geri götürmüştü. 

Tren seyahatleri diyordum değil mi?
Gerçek şudur ki tren seyahatleri benim için baba sıcaklığı barındırır. Ne zaman falımda yol açılsa önüme, ellerimi köklerimin en derinine sokar, sağlamlaşma çabasındaki tüm bağlarımı söküp atmaya çalışırım. Tamamen yerleşik hayatımın dışına çıkamasam da, bu gidip gelmeler, bu yola düşmeler ruhumun ilacı.

Demli bir çayın, yola eşlik edecek bir kitabın, akla gelenleri düşecek bir defterin varsa eğer yola düşmenin tam zamanıdır.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Liste 3- Yaşadığınız en güzel anların listesini yapın

52 Liste Projesi

#Liste 3- Şimdiye kadar yaşadığınız en güzel anların listesini yapın.

Yaşadığımız en mutlu anların listesini yapmak pek de öyle kolay değilmiş. Ne tuhaftır ki insan böyle bir soru ile karşı karşıya kalınca aklına ilk önce yaşadığı en kötü zamanlar geliyor. İyiye uyum sağlayıp, hemen adapte olsak da kötü şeyler ne çok iz bırakıyor üstümüzde. Tabii, üç haftadır yapmaya çalıştığım bu listeme işinin temel amacı hayatın pozitif yanında kalmaya çalışmak. 

Peki benim hayatta yaşadığım en güzel anlarım neydi?

📌   Babamla yaptığımız seyahatler

Mutluluktan gözümden yaşlar geldiği anlar olduğunu iddia etsem de çocukluğumda babamla beraber aldığımız uzun yollar bu sorunun benim için vereceğim ilk cevabı olacaktır. Kardeşim ve ben arabanın arka koltuğuna oturur, babam önünde uzanan dümdüz yol boyunca hızla ilerlerken, arabanın açık camından az önce çiğnediğimiz sakızın küçük naylon ambalajını rüzgara karşı tutardık. Kağıt bir ileri bir geri parmaklarımın arasında pır pır ederek ilerler dururdu. Kağıdın kulağımda bıraktığı ses bugün bile kulaklarımdadır. Şimdi düşündüğümde de o görüntüyü gözlerimin önüne getiririm. Hatta bu sahne yol üzerine bir filmin girişi bile olabilir bence. Keşke ailece yolda olduğumuz o mutlu günlere tekrar dönebilsek.

Fotoğraf: Buradan
Bu seyahatlerimizden birinde İbrahim Tatlıses yeni bir albüm çıkarmıştı. Sene 1984. Tüm yol boyunca evir çevir kaseti dinlemekten içimin ezildiğini çok net hatırlıyorum. Yolculuğumuzun sonunda kardeşim de ben de Dom dom Kurşununu ezberlemiştik. Keşke şimdi yine babam olsa da yine dom dom kurşununu dinlesek diye geçiriyorum içimden.

📌   Kuzey  💖

Kuzey'in aramıza katılması ile ilgili "özel tek bir spesifik anı" bulup seçemiyorum. Kucağıma aldığım ilk anın dışında bir şey onunla aramdaki. Benim bünyemde her şey garip gelişiyor zaten. Oğlumla gerçek anlamda tanışmam için de kalabalıkların aramızdan çekilmesi ve yalnız kalmamız gerekti. Her düşündüğümde onunla yaşadığım her anın hayatımdaki en güzel anlar olduğunda karar kılıyorum. Kavga ettiğimiz anlar da dahil😉



📌   Gordes'da güzel bir haber!

Provence'da çevre köyleri gezdiğimiz yaz. Oradan kiraladığımız bir arabayla dağ bayır geziyoruz. En lezzetli yemekleri yiyip, her gördüğümüz yerde dondurma alıyoruz. Tatilse ve yazsa istediğimiz kadar dondurma yemek serbest. Russell Crowe ile Marion Cotillard'ın oynadıkları "İyi Bir Yıl" (A Good Year) filminin çekildiği minik kasaba Gordes'dayız. Kasabanın meydanında kurulu pazar yerinde geziniyor, lavanta kokan sabunları koklayıp, el işi peçetelere bakıyoruz. Sonra telefonum çalıyor. Telefonun ucundaki ses şöyle diyor bana: Hayırlı olsun Özlem'cim. Kuzey giriş sınavını kazandı.

O telefon Kuzey'in okul hayatındaki bir perdeyi kapatıp, yeni ve başka bir perdenin açılmasına sebep oluyor. Ve benim Kuzey'in okul hayatı için hayal ettiğim şey gerçekleşmiş oluyor. Bu haber hayatımda aldığım en güzel haberlerden biridir. 😍

📌   Fiyordların sessizliğinde

Selçuk'la birlikte olduğumuz bir an. Kendimize ayırdığımız, sırtımıza sırt çantalarını atıp yola düştüğümüz bir zaman. Dünyanın en güzel tren yolculuklarından biri kabul edilen Flam Treni ile (Flamsbana) Flam kasabasına varıyoruz. Oradan da bir fiyord teknesine binerek fiyordların içinde bir yolculuğa çıkıyoruz.


O derin sessizliğin içinde öyle bir an geliyor ki kalp atışlarımı bile duyabiliyorum. Kapkara sulara bakarken tarif edemeyeceğim bir mutluluk içimi kaplıyor. Saçlarımı havalandıran bir rüzgâr esiyor. O anı tüm hayatım boyunca saklayacağıma kendi kendime söz veriyorum.



13 Ocak 2017 Cuma

Farklı bir Paris Gezisi

"Paris'i ilk kez ziyaret edecekler için mutlaka gidin!" denilecek yerleri hepimizi biliyoruz artık.😀

Azıcık toparlamak gerekirse Eyfel Kulesi'nin mutlaka tepesine çıkılmalı, Champs Elysees'nin geniş kaldırımları boyunca yürünmeli, Ladurée'de bir kahve eşliğinde birkaç makaron yenilmeli, kasa önündeki uzun kuyrukta beklenip eşe dosta götürmek üzere ince bir zevkin ürünü olan kutuların içindeki makaronlardan alınmalı, Montmartre'a ve Ressamlar Tepesi'ne çıkılıp soğan çorbası içilmeli, Sacre Couer'e girilip sonra beyaz katedralin meşhur merdivenleri önünde bir fotoğraf çektirilmeli, Notre Dame Katedrali önündeki kalabalığa karışıp Victor Hugo'yu hatırlamalı, kesinlikle Seine Nehri üzerinde bir bot turu yapılmalı, bir durakta inip diğer durakta bindiğimiz botta kendimizi şehrin sahibi hissetmeli, Sorbonne Üniversitesi'nin bulunduğu Latin Quarter civarında gezinmeli....

Paris anlatmakla bitmez tabii. İlk gidişte de yapacak çok şey vardır, sonraki gidişlerde de liste uzayıp gider; tek fark artık şehrin derinlerine doğru yol almaya başlamışsınızdır. Ve siz Paris'i sevmeye başladıkça, o da sizi sever. Kucağını açar ve sıkı sıkı sarılır size. Hiç çekinmeden söylüyorum ki tüm dünyayı gezme şansım olmadıysa da şimdiye dek dünya üzerinde en sevdiğim şehir Paris💖


Ben benimle Paris'i gezmek isteyen arkadaşlarıma ya da "Paris'e gidiyorum ama farklı bir Paris yaşamak istiyorum." diyen arkadaşlarıma benim Paris'imi anlatıyor ya da gösteriyorum.

Paris her gittiğimde bana başka kapılar açıyor, bilmediğim bir yerini gösteriyor. Bazı arkadaşlarım "Ben yemeğe-içmeye çok düşkün değilim, bana pahalı restoranlardan ya da kafelerden bahsetme. Gezilecek yerleri anlat sadece." diyor. Ama Paris gerçeği bu değil arkadaşlar! Zaten Paris'te hiç kimse çok yemiyor; ama çok lezzetli şeyler yiyor, tadıyor. Paris'in bistrolarını, sanatçılara, yazarlara, ressamlara ev olmuş kafelerini anlatmadan ve o kafeleri yaşamadan gerçek bir Paris seyahati apmış olamayız zaten. Paris demek hayatın sokaklarda aktığı bir yaşam demek. Ben de yeme-içme olayına pek düşkün değilim. Açlığını bastırmak için yiyen tiplerdenim. Çay ya da kahvesiz yaşadığımı düşünemiyorum ama. Ne zaman bana biri, "Bir adaya düşsen yanına alacağın...." şey gibi bir soruyla yanaşsa aklımdan ilk olarak çay geçer. 😀  
Gelelim Paris'e. Paris yeme-içme olayından uzak durmaya niyet edenleri bile etkisi altına alır. O yüzden bu yazı birçok bistro ve kafe önerisi de içerecektir. Şimdiden söyleyeyim.

🎈    Paris Kafe ve Terasları

Paris'in yaz kış dolu olan ve insana "hayatın doğduğumuz zamanla öldüğümüz zaman arasında yaşadığımız zaman diliminden ibaret olduğunu"hatırlatan kafe terasları. Ben Paris'e gidince hep böyle hissediyorum. İnsanoğlu dünya üzerinde küçücük bir nokta. Bir kafenin sokağa bakan terasına oturup bol köpüklü bir kahve söyleyip önünden akan yaşama bakmasından daha güzel bir şey yok. Hele yanında bir de sıcak bir sohbet varsa Paris'li olmanın ilk kuralını yerine getirmiş oluyoruz. Tatiller biraz da günlük hayatımızdaki hızımızı düşürmek için aldığımız kısa molalar değil mi? "Dünyanın en güzel kafeleri Paris'te!" diyorum. Dinleyim beni ve kendinize soluklanmak için bir fırsat verin.

Sonra Hemingway'in yazılarını yazdığı kafede kim oturmak istemez? Ya da Picasso'nun?
Simone de Beauvoir ile Sartre'in oturup birer kadeh içki içtikleri kafeye gidip, "Sahiden bu masada bir zamanlar Simone de Beauvoir da oturmuş mudur?" diye düşünmek istemez misiniz?

Simone de Beauvoir ve Sartre arkadaşlarıyla birlikte Cafe de Flore'da.
Ya da Closerie des Lilas'nın önünden geçerken Hemingway'in bu kafeden içeri girecek kadar parasının olmadığını ve dışarıdan kafede ailesiyle oturan James Joyce'u seyredip iç geçirdiğini.

Hemingway, Amerikalı yazar Janet Flanner ile Les Deux Magots'da.
Bu anlattıklarımdan sonra biraz olsun aklınız çelinmiş olmalı.
Benim favori Paris kafeme gelince: Lüksemburg Bahçeleri'nin karşısına denk gelen, Le Rostand.

🎈Paris'in en eski kafesi ve en iyi sıcak çikolatası: Angelina

Tamam tatlı da yemek istemiyorsunuz. Siz de benim gibi kilonuza dikkat ediyorsunuz. Ama diğer taraftan da Paris'in en iyi sıcak çikolatası diye bilinen ve bilmem kaç yıllık tarihiyle neredeyse şehrin tarihine eş tutulan Angelina'ya gidip bir bardak sıcak çikolata içmeyeceksiniz öyle mi?
Yapmayın Allah aşkına 🙉 İstanbul'a dönünce sadece lahana ile beslenirsiniz birkaç gün. Tarif isteyenler Dilara Koçak'ın Vicdan Çorbasına doğru yola çıksın. Malzemeler: ...😂



🎈Paris Mezarlıkları

Klişe bir şeyler istemiyorsunuz ama tam bir edebiyat tutkunusunuz. Simone de Beauvoir'ı seviyorsunuz ve benim gibi her sene en azından bir kitabını okuyup anlamaya çalışıyorsunuz. Sartre'ı okumak için biraz daha zamana ihtiyacınız var. Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ve doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz. Diğer yandan Margueritte Duras, canınızın içi. Onda insana ait tüm kırılganlıklar ve şaşılacak kadar da kuvvet var. Susan Sontag'ın bu şehirde öldüğünü bir yerlerden duymuş muydunuz peki? O zaman Önce Cafe Le Select'te oturup bir kahve için, ardından Montparnasse Mezarlığı'nı gezin. Küçük ama duymak isterse insana çok şey anlatacak bir mezarlık orası.

Bir de Pere Lachaise Mezarlığı var. İnsanı içine alıp, kaybolma duygusunu yaşattıracak kadar büyük bir mezarlık orası. Bizden de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'in mezarları orada. Dünyaca ünlü bir çok ünlü de. Elinize bir harita almadan orada aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Mezarlığa girmeden dışarıdan bir harita alın mutlaka.

🎈 Paris Kitapçıları

Kitapçıları gezin Paris'te. İrili ufaklı bir sürü kitapçı var sokakların içinde. St. Germain Bölgesi özellikle kitapçıların, kırtasiyelerin, sanat malzemeleri satan dükkanların olduğu bir cennet. Ne ararsanız var orada.


Sakın ama sakın St. Germain'de dolaşmadan, Lüksemburg Bahçeleri'ne doğru bir yürüyüş yapmadan, parkın sakinliğinin içinde yol almadan dönmeden Paris'ten. Yakınlardaki bir marketten yemeğini alıp öğle yemeğini parktaki demir sandalyelerden birine oturup, güvercinleri seyrederken yemek yemek bir Paris klasiği. Notre Dame Katedrali'nin çaprazındaki Shakespeare and Co,  St. Severin Kilisesi'nin yakınlarındaki Abbey Bookshop, St Germain Bölgesi'ndeki Gibert Jeune'ler, Rivoli Caddesi'nde Librairie Galignani (Angelina'ya çok yakınsınız bu arada)

Librarie Galignani

Bence Paris'te en keyifli kırtasiye alışverişi için de Marais'de bulanan alışveriş mağazası BHV'ye gitmeniz şart. Kendinizi kaybedeceğinizin garantisini şimdiden verebilirim. 


🎈Paris'te Müze Gezmesi

Elbette Louvre Müzesi'ni gezin. Sadece çok kalabalık olacağını, temelde herkesin öncelikli ulaşmak istediği tablonun Mona Lisa olduğunu ve Mona Lisa'nın da hayallerinizde canlandırdığınız gibi büyük bir tablo olmadığını bilin. ya da bu söylediklerimi unutun ve Mona Lisa'nın karşısına geçince, tabii kalabalığı yarıp ön sıralara ulaşabilirseniz, şaşırın. 😀

Gustav Moreau Müzesi birçoğumuzun bilmediği bir müze. Kesinlikle gidilmeye değer bir müze burasu.
Şimdi sıra farklı bir şeylerde. Birçok kişinin (tıpkı benim gibi) gitmeyi erteledikleri bir müze Rodin Müzesi çünkü bu şehir sahiden de insanın aklını başından alıyor. Bir kafede oturayım, Paris'in sokaklarında ayaklarım beni nereye götürürse oraya gideyim dedikçe akşamı ediyor, vaktin nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Siz benden daha akıllı davranın. İpleri elinize alın. Hem kafelerde keyif yapıp kahvenizi için, hem de cebinizdeki Paris'te yapılacaklar listesinde gittiğiniz yerlere birer birer  çarpı atın.

Victor Hugo'nun Evi'nin gezmenin ücretsiz olduğunu biliyor musunuz?
Mesela Hem Rodin Müzesi'ni gezin. Hem de müzenin nefis bahçesinde kahvenizi için. Oldu mu?

İkna edebildim mi sizleri?

Musee D'Orsay'ı da unutmayalım lütfen?

🎈 Şehrin en eski lokantası: Le Bouillon Chartier Paris

Size gizli bir yerden bahsettiğimi unutmayın lütfen. Şehrin tarihi iki yüz seneden eskiye dayanan bu lokantası Fransızların gittiği bir yer. Elbette şimdilerde turistler de gizli mekanı keşfetmiş. (Hepsi değil ama😀  )
Lokanta sokaktan ayrılan bir pasajın içinde. Önünde uzayan sırayı görecek ve muhtemelen kaçıp gitmek isteyeceksiniz. Yapmayın. Bekleyin. Çok kısa bir sürede içeri gireceğiniz garanti. Devasa ve eski bir salonda menüsüz bir lokantada yemeğinizi yiyecek ve bir Fransız ritüeline dahil olduğunuz için mutlu olarak ayrılacaksınız oradan. Üstelik pahalı da değil.

Adres: 7 rue du Faubourg Montmartre

Adreste Montmartre yazıyor olsa da bizim bildiğimiz anlamda Montmartre'ın Sacre Coeur civarlarında lokantayı aramak yanlış olur. Grands Boulevards metro durağında metrodan inip adresi aramak en kolayı.

Elbette daha anlatacak çok şeyim var ama şimdilik bu kadar. 💋

12 Ocak 2017 Perşembe

Eleştiresim var: Paris Bir Şenliktir

Paris Bir Şenliktir kitabı benim başucu kitaplarımdan biri. Her yeni yıl sabahı bu kitabı okuyorum. 
Senenin iyi geçmesi ve sevdiğim şehre daha sık gitmem için adını koymadan tuttuğum bir dilek bu. Aileyle birlikte geçirilmiş bir gecenin ertesinde herkes daha yataklarındayken kalkıyor, parmak uçlarıma basarak mutfağa gidiyor ve çayı ocağın üstüne koyuyorum. Birkaç dakika sonra suyun kaynadığını belli eden fokurdama sesi ulaşıyor kulaklarıma. Tezgahın altındaki dolaptan çayı alıyor ve demliyorum. Sadece kendime göre. Herkes uykuda.


Sonra bir gece evvelden mutfaktaki küçük kitaplığın rafına koyduğum kitabımı elime alıyor ve ilk sayfasını çeviriyorum. Yıpranmış, kapağının kenarları kıvrılmış bir kitap bendeki. Çok okunmuş olması kitabı benim gözümde daha da kıymetli yapıyor. Bu kitabın benim olduğunu, üstünde ömrümden geçmiş nice yeni yıl sabahını taşıdığını biliyorum ya...
Hemingway'in sanki benim için özellikle yaratmış olduğu bu kitapla Paris'e doğru tek yön biletimi elimi almışım gibi hissediyorum.

Okuyanları sıkıyor olma ihtimalim olsa da Paris'i çok sevdiğimi söylemeden durmam mümkün değil. Olmuyor. Dudaklarımın çimden taşan bu duyguyu her fırsatta tekrar ediyor. Tıpkı Pariste Bir Geceyarısı filmindeki gibi önüme başka bir devirde yaşamayı seçme hakkı konulsaydı 1920'lerin Paris'inde yaşıyor olmayı seçerdim.

Sanırım buraya kadar söyleyeceklerimi söyledim. bu çok sevdiğim kitabın uzun zamandır yeni bir baskısı yapılmıyordu. Sahip olduğum kitabın baskısı da çok uzun yıllar önce basılmış. Nasıl olduysa yıllar önce bir kitapçının rafında avucumun içine düşmüştü. Okuyunca öyle hoşlanmıştım ki Hemingway'in Paris'inden, sevdiğim kafelerin kitaptaki uğrak yerleri olmasından, şehrin sokakları arasında dolaşmaktan, kitap okumayı ya da Paris'i seven herkese tavsiye edip duruyordum. 
"Ay, ne olur okuyun bu kitabı çok seveceksiniz."

Nihayetinde geçtiğimiz senenin kasım ayında kitabın yeniden basıldığını gördüm. Yazarın diğer kitaplarının yanında duran bu kitaptan iki tane kaptığım gibi kasada buldum kendimi. Kitabın bir tanesi benim, diğeri de uzun zamandır bu kitabı bulmaya çalışan bir arkadaşım içindi. Planım kitabı yeni yılın ilk sabahında okumak olduğu için bir kenara kaldırdım. Yılbaşı hediyesi niyetine de birçok arkadaşıma alıp hediye ettim. (Benim sevdiğim bir kitabı etrafımdaki insanlara okutmam şart)

Kitabı ilk basımından farklı kılan şeylerin başında Hemingway'in oğlu Patrick Hemingway'in (Hemingway Pauline Pheiffer'dan olan ilk oğlu) ve torunu Sean Hemingway'in bu kitabın genişletilmiş baskısı için birer önsöz yazmış olmaları geliyor.

Sean Hemingway ne yazık ki büyükbabası Ernest Hemingway'i hiç tanımamış.
Amcası Patrick Hemingway'den Hemingway'in bu kitaba  ait el yazmalarına bakma teklifi geldiğinde buna çok memnun olmuş. Oğul Hemingway, Hemingway'in son eşi Mary Hemingway öldüğünden beri babasının kitaplarıyla ilgili tüm işleri üstüne almış. Paris bir Şenliktir, yazarın ölümünden sonra yayınlanmış ve kitapta birçok yerde Mary Hemingway'in değişiklik yaptığı biliniyormuş. (Yazar olmak gerçekten soyunmayı gerektiriyor ve ölünce ne kadar ünlü bir yazar olursan ya da Nobel ödülü almış olursan ol, karın kitaplarında yazanları değiştirme hakkını kendinde buluyor.)

Peki Patrick Hemingway neden yeğeninden el yazmalarını incelemesini istiyor?

İçini kemiren bir şey var çünkü. Üstünde oynanmamış el yazmalarının içinde annesi Pauline ile ilgili bir şey olup olmadığını öğrenmek istiyor. New York'ta bulunan Metropolitan Museum of Art'ta küratörlük görevini yapan Sean Hemingway amcasından gelen teklifi mutlulukla karşılıyor ve aynı zamanda işini de yaptığı beş yıl boyunca gecelerini ve hafta sonlarını bu işe ayırarak büyükbabasına ait el yazmalarıyla yatıp, onlarla kalkıyor. Bu uzun sürecin sonunda Hemingway'in yazdıklarının en oynanmamış halleri okuyucuyla buluşuyor. Mary Hemingway'in okunmasını uygun gördüğü değişikliklerden arınmış bir kitap var karşımızda. Örnek vermek gerekirse, yeni baskıda Scott Fitzgerald'ı daha çok seven ve edebi yeteneğine saygı duyan bir Hemingway görüyoruz.  Daha önce yayınlanmamış bölümlerin kitaba eklenmiş olması da bizi bunca yıl sonra yeni Hemingway yazılarıyla buluşturuyor.

Benim eleştirim bundan sonra başlıyor.
Kitabı okumaya başlayınca bir tuhaflık hissediyorum. Önce bunun ne olduğunun tam olarak adını koyamasam da sonra fark ediyorum ki kitabın yeni çevirisinde beni rahatsız eden bir şeyler var. Sonuna geldiğimde unuttuğum cümlelerin başına tekrar dönüyorum. Sorun sadece cümlelerin uzun oluşu değil. Bunun ötesinde bir anlam bozukluğu var. Yazıların anlaşılmasını güçleştiren lüzumsuz devrik cümleler. Okurken cümlenin içindeki dengesini kuramadığım kelimeler. Eski baskıda böyle hissetmediğimi anımsıyorum. Çünkü öyle olsa daha önce de dikkatimi çekerdi bu durum. Kitaplığa gidip kitabın eski basımını ve İngilizcesini alıp kontrol ediyorum. 

Şaşırtıcı olan kitabın daha önce çevirisini yapan kişiyle yeniden basımında çevirisini yapan kişi aynı. Dikkatimi çeken yerlere dönüp İngilizcesini okuyorum. Süper İngilizcem var diye bir iddiada bulunamam. Yine de okuduğum yerlerdeki çevirilerin daha basit olabileceğini anlıyorum.  Beni okuduğumdan uzaklaştıran kelimeler var çeviride. Ayyaş yerine bekri kelimesi mesela. Bu kelimeyi şimdiye kadar hiç duymamışım. Yol ya da patika yerine yolak kelimesinin kullanılması beni yazıdan alıp uzaklaştırıyor. 
"Lüksemburg Bahçeleri'nin yıkanıp tazelenmiş çakıllı yolaklarında temiz keskin rüzgârda yürüyordunuz."
Yolak kelimesi nedir yahu? 
Yol ya da patikaya ne oldu? (İngilizcesinde path yazıyor.)
Ya imla kuralları?
Bir de  lüzumsuz devrik cümleler...
Bu örnekleri çoğaltmam mümkün. Çevirmenin daha önce daha iyisini yapmışken bu çeviride neden bu sözcükleri kullandığını bilmiyorum. Uzmanlığım olmayan bir konuda da yersiz eleştiriler yapmak istemem. 
İyi bir okuyucu ve ciddi bir Hemingway sever olarak bilmediğim ve konuşma dilinde de hiç duymadığım Türkçe kelimelerin beni çok sevdiğim bu kitaptan uzaklaştırmış olduğunu söylemem şart. 

Bilgi Yayınevi'nden bahsediyoruz. Okuyucunun biraz daha özeni hak ettiğini düşünüyorum.
Bence olmamış. Ne diyeyim?

10 Ocak 2017 Salı

Oxford Gezisi

Benim gibi birilerinin kafasından da Oxford'da okumuş olma hayali geçmiş midir?

Hiçbir zaman Oxford'da okuyacak kadar çalışkan bir öğrenci olmadım. Kaldı ki Oxford'da gidebilme hakkını kazanacak kadar başarılı olsaydım da gidip o yaban ellerde yaşama ve okuma şansım olamazdı ne yazık ki. 


Şimdilik bu gençlik hayalimi bir köşeye bırakayım. Bu aralar geçmişe dönük hayallerim çok sık geliyor aklıma. Ben de onları hemencecik ait oldukları yere, beynimin arka raflarından birine sıkıştırıveriyorum. Zaman zaman böyle ağlanıp sızlansam da yine de şimdi sahip olduklarım için binlerce kez şükrediyorum. Okuma şansım olmadıysa da gezip görme şansım oldu bu küçücük kenti.

Kafeler, restoranlar, kitapçılar... Oxford kışın da böyle canlı mı acaba?
Belli ki Oxford'dan bahsedeceğim değil mi?
O zaman kısacık bir bilgi ile başlamak istiyorum. Gitmeden önce Oxford'un bir şehir mi yoksa bir kasaba mı olduğunu merak ediyordum. İnternette yazan bir sürü bilgi içinden bu konuyla ilgili Wikipedia'nın bilgilerine sığınmanın en doğrusu olacağına karar verdim. Oxford, mini minnacık bir şehir. Öyle ki İngiltere'nin büyükten küçüğe göre sıralanan şehir sıralamasında 52.sırada. (Bu rakam bile Oxford'un ne kadar küçük bir yer olduğunu kafanızda netleştiriyor, değil mi? )

Londra'ya gidenler için işin en iyi kısmı Oxford'un Londra'dan 92 km. uzaklıkta olması. Kısacık bir tren yolculuğuna bakar yani Oxford'u görmek.

Oxford'un her sokak arasında küçük bir hikâye yatıyor.

Biz Oxford'a tam tersi istikametten vardık. Önce Edinburg'da harika birkaç gün geçirdik. Sonra bir trene atlayıp oradan Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehri biliyorsunuz. Buraya kadar gelmişken Liverpool'u görmeden olmazdı. Bir de ailece yapılan ve bir yerden bir yere yol alan seyahatleri seviyorum. Hele ki tren seyahatleriyse. (Uzun uzun tren seyahatlerini ne kadar sevdiğimle ilgili yazmak istesem de şimdilik susuyorum.) Liverpool'u kendimize birkaç gün konaklayacağımız merkez üs ilan edip, bir sonraki gün sabah trenle Manchester'a gidip akşamına  yine Liverpool'a dönüyoruz. 

Liverpool'a ayrılan süreyi doldurunca tatilin diğer kısmına geçmek için tekrar yola düşüyoruz: Londra. Çok önceden yaptığımız bir planın parçası Oxford'a gitmek. Ben yıllardır duya duya gözümde büyüttüğüm, nasıl olacağını hayal ettiğim Oxford'u görmek istiyorum. Bir de Kuzey meselesi var tabii. Biraz aklını bulandırmaktan zarar gelmez değil mi?

Liverpool'dan Londra'ya yine trenle gidiyoruz. Sadece Oxford'ta inip, Londra'ya giden trenimizin saati gelene kadar şehri gezeceğiz. İndiğimiz tren istasyonunun küçüklüğü karşısında şaşkınlıkla gözlerim açılıyor. Çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim Küçükyalı'daki evimizin hemen dibindeki Küçükyalı Tren İstasyonunda daha büyük değil trenden indiğimiz istasyon. Elbette ki minik diye tabir ettiğim istasyonun yaşama açılan kapısının ardında çok merak ettiğim üniversiteler şehri Oxford var. 

Eee, biz şimdi elimizdeki bavulla mı gezeceğiz bu şehri?


Elimizde bir valizle kapının dışında bekliyoruz bir müddet. Yol üstlerinde durmanın böyle bir dezavantajı var. Elinizde her daim bir valiz oluyor ve bu valizden bir şekilde kurtulmak gerekiyor. Danışma bize Hythe Bridge Sokağı üstünde bulunan "Oxford Backpackers" isimli hostele bavulumuzu emanete bırakabileceğimizi söylüyor. Mavi kapılı hostelin kapısına gelip zile basıyor ve kapının açılmasını bekliyoruz. Dar merdivenden yukarıya bavulumuzla güçlükle çıkıp, kutu gibi bir danışmanın ardında oturan bir kızdan emanet biletimizi alıyoruz. Açık konuşmak gerekirse ailece bir hostelin içine ilk girişimiz.😊  Bavul bırakmak için bile olsa biraz garip hissediyoruz kendimizi. Sanki buraya ait değilmişiz gibi. Etraf fazla dağınık geliyor gözüme. Yığınla bavul bir kenara sıkıştırılmış. Liverpool'da tekerleklerini kırdığımız bizim bavul da yığının kenarına sıkışıyor. (Hatırladığım kadarıyla bunun için 2£ ödedik.)

Bavulu bıraktıktan sonra artık şehri gezmek için özgürüz. Yol bizi doğrudan doğruya şehrin kalbine götürüyor. Kafeler, restoranlar, barlar, kitapçılar... Buranın bir öğrenci şehri olduğu her halinden belli. İnsan şehrin derinlerine dalmadan bile Oxford'da yaşamanın güzel olacağı fikrine kapılıyor. Hele ki öğrenci olmak. Ders çalışmak çok eğlenceli olmayabilir ama ritmini öğrencilerin tuttuğu bir şehirde hem okuyor hem de yaşıyor olmak da hayali kurulacak bir ayrıcalık bence. 
İçlerinden beğendiğimiz bir restorana oturup yemeğimizi yiyoruz. Hızlı olmamız, çok oyalanmamamız lazım. Restoranın duvarlarında hangi günlerde canlı müziğin olduğunu gösteren posterler var. Öğrenciysen yemek fiyatları da indirimli. İşte öğrencilik günlerine geri dönmeyi istemek için bir sebep daha. 




Parayla ilgili tek sıkıntının annenden babandan nasıl para isteyeceğini düşünmek olduğu tasasız öğrencilik günleri. Bir de gençliği anımsatıyor bu günler tabii. Öyle olunca insan ister istemez derinden bir "Ahhhh!" çekiyor. 


Chris Church College


Bir gün içinde Oxford'u ne kadar tanırız? 
Gidip geldikten sonra bile bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Elbette sabahtan akşama kadar şehri hızlıca gezmek, "Oxford'a gittim." demek için yeterli. Yine de ben şehrin her tarafını gördüğümü iddia edemeyeceğim. Yola düştüğümüzde de bir hedefimiz var. Birçok okulun içinde Christ Church College'ı gezmek, Harry Potter filminde öğrencilerin ve öğretmenlerin yemek yediği salona ilham kaynağı olan salonun gerçeğini, -Great Hall-, görmek istiyorduk. Yemeğimizi yedikten sonra da oraya yöneldik. Etrafta sadece bizim olacağımızı düşünmek büyük bir yanılgıymış elbette. Türkiye'den de bir sürü okul öğrencileriyle birlikte oradaydı. Hepimiz geniş girişten ilerleyip biletlerimizi aldık ve serin taş duvarların çevrelediği okulun içine girdik. Yanlış hatırlamıyorsam Kuzey'le birlikte girişteki kilisede okul hayatıyla ilgili bir dilekte bulunduk. Bu dileğimizin gerçekleşmesi durumunda bizim daha çok çalışmamız gerekecek ama artık yapacak bir şey yok😀

Yaşlı bir bey ziyaretçileri karşılıyordu. 


Biz de peşine takılıp taş merdivenler boyunca ardından yürüdük. Birkaç dakika sonra herkesin görmek için sıraya girdiği Great Hall'un önündeydik. Sonrası malum. Hayat umut edince, içinden dilekler tutunca ve tüm samimiyetimle söylüyorum gezince güzel. Kendi kabuğundan sıyrılıp başka yerlere gidince insanların hayatlarının nasıl olduğunu görüyorsun. 
İçinde bulunduğum güvenli taş duvarların arasında bir zamanlar Lewis Carrol'un Alice Harikalar Diyarı'nı yazdığını düşünmek benim için dünyadaki minik sürprizlerden birine dokunmak gibi. 





Daha sonra okulun dışını saran sokaklar arasında yürüdük. Yaşadığımız şehri düşününce geçmişin izlerini üzerinde hâlâ dünmüş gibi taşıyan şehirler insana mistik geliyor. Parke taşlı sokaklar, yüksek taş duvarlar, dimdik şekilde ayakta duran binalar, ahşap kapılar... Şehrin merkezine geri dönünce günümüzün "Fast Food Zincirleri", paranın günlük yaşamın zorunluluğu olduğunu anlatan banka şubeleri çıkıyor karşımıza. Yine de sahiplerinin ruhunu kattığını gördüğümüz birçok irili ufaklı dükkan var. Christ Church College'ın hemen yakınlarına düşen Alice'in dükkanına girmeyi kesinlikle unutmayın. Alice severler için öyle güzel hediyelik eşyalar var ki kendinizi bu dükkanın içinde bir masal diyarında gibi hissedecek, eliniz kolunuz dolu çıkacaksınız.

College'ların hediyelik eşya dükkanları var tabii bir de. Ben buradan kendime bir Oxford Kupası aldım. Çayımı, kahvemi içtikçe bu küçük kenti anımsıyorum. Şehirden ayrılmadan önce etraftaki kalabalığı izleyebileceğimiz ve bir kahve içebileceğimiz bir yerde oturmaya karar verdik. Bunun içinde konum olarak nefis bir yerde bulunan Waterstones kitapçısını tercih ettik.
Pencerelerin ardındaki şehri izlemek ve dışarıdaki yaşama kalabalıkların ardından bakmak bize çok iyi geldi. Kahve keyfinin ardından tren vaktimiz yaklaşmıştı. Biz de bavulumuzu emanete bıraktığımız hostele yürüyüp, küçük istasyona doğru yol aldık.

🌍   "Londra'dan Oxford'a nasıl giderim?" diyenler: Otobüs seçeneğiniz de olmasına rağmen ben bir tren sever olarak size treni tavsiye edebilirim. Bunun için www.thetrainline.com sitesinden bilet almanız mümkün. Saatlerine baktıktan sonra istasyona gidip trene binmeden önce de biletinizi alabilirsiniz. Sıklıkla Oxford'a giden tren var. Yok ben trene hemen bineyim, yolculuk sırasında parasını öderim derseniz bu size bir hayli pahalıya mal olacaktır. Bu arada trenler sıklıkla Londra Padington İstasyonu'ndan kalkıyor.

🌍  Oxford'a geldim. Gelmişken bir de şehirdeki Harry Potter mekanlarını tek başıma aramayayım, bunun için bir tura katılayım diyenler:  ŞURAYI tıklayıp bilgi alabilirler. Hatta buradan tur için gerekli olan rezervasyonu bile yaptırabilirsiniz.