28 Mart 2017 Salı

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın

52 Liste Projesi

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın.

Bir kere bu haftanın listesiyle kış dönemine ait tüm listeleme işini bitirip bahar listelerine girdiğimizin müjdesini vereyim. Benim için 13 haftadır düzenli olarak bir şeyi devam ettirmek inanılmaz bir şey. Mesela aynı çabayı yüzümü her akşam temizlemek, içmem gereken vitaminleri düzenli olarak içme durumlarında da gösterseydim iyi olurdu. Ama ne gam! İnsanın özünün fazla da değişmeyeceğini sonuç itibariyle kabul etmiş durumdayım. Hafta sonu salonun haline bir bakıyorum ve şaşırıyorum. Zannedersiniz ki ev halkı olarak üniversite sınavlarına hazırlanıyoruz. Her taraf kitap, defter, kalemlerle dolu. Her sehpanın üstü zapt altında. Ama fark ettim ki bunu değiştirmemiz mutlu değil. Demek ki bu halimizle mutluyuz ki salonumuzu, hatta evimizi bu hale getiriyoruz. 



Evet dostlar! Kitapla, defterle, kırtasiye malzemeleri ile dolu evler beni neşelendiriyor. 

Kuzey eskisi kadar çok kitap okumuyor. Şimdi güleceksiniz bana ama bu sene çok yoğun bir programı vardı. Ciddiyim. Bir kere sabahları çok erken kalkıyor. Saat 6.00'da. Bu tarihe kadar da haftada üç gün 18.15'te eve geliyordu. Haftada iki gün futbol antrenmanı, bir gün de Hayale Yolculuk isimli bir kulübün çalışmaları. Senenin başında İzmir'e Uzay Kampı'na gitti. Sömestir'de Antalya'da futbol kampındaydı. Peşinden okulla DI için (Hayale Yolculuk) önce İzmir'e, sonra da bir haftalığına Polonya'ya gitti. Bu arada futbol turnuvaları falan vardı. Önümüzde atlatılması gereken bir Çanakkale gezisi de bekliyor. (Bu sene oğlanın seyahatlerinden dolayı biz seyahate çıkamadık.😀 ) Diyeceğim o ki bu geziler, kaçırılan dersler, sınavlar, giremediği sınavların telafileri falan derken hiç kitap okumadı. Allahtan okulda birkaç kitap okuyorlar da elinde kitap görüyoruz. (Ders kitaplarından başka) Bu saydıklarımın dışındaki tüm zamanında elinde telefonu, kulağında kulaklıkları müzik dinliyor ve elbette oyun oynuyor.


 
İçi kitapla dolu evler beni neşelendirir. Hemen kitaplığın kenarına gider, kitaplığın raflarında neler varmış diye heyecanla bakarım. Beni bundan daha da heyecanlandıran ve keyfimi yerine getiren şeyse kitap okuyan çocuktur. Bütün kitaplar çocuk okusun. Bütün çocuklar sahip olmadıkları dünyalarda yolculuk yapsınlar.

Film seyretmek, sinemaya gitmek

Keşke hayatımız şöyle geçse: Evde otursak, kitap okusak, yazı yazsak, film seyretsek. Yolculuk kısmını bir sonraki maddeye sakladım. 😀  Film seyretmek benim ruhsal durumumu etkileyen şeylerin başında geliyor. Türk sineması düşkünü değilim. Adile Naşit'li, Münir Özkul'lu eski filmlerden bahsetmiyorum elbette. Yeni nesil Türk sineması da sevdiklerim arasında. Ama ağlamaklı Yeşilçam filmleri bana göre değil. Pavyona düşen kadınlar, üvey anne eziyeti gören yetim çocuklar, töre cinayetleri ile bezeli filmler bana fazlasıyla ağır geliyor. Zaten hayatımızın orta yerindeki sorunları bir de televizyon ekranından seyretmek istemiyorum. 



Peki ne seyrediyorum? Ay çok snop gelecek biliyorum ama Avrupa sinemasına bayılıyorum. Özellikle Fransız filmlerine. Şaşırmadınız değil mi? Biliyordum zaten. Sonra romantik komediler var. Yüzümde güller açıyor seyrederler. Filmin sonundaki öpüşme sahnesinde bizim evdekiler işi gücü bırakıp benim suratımı seyrediyorlar. Elbette bu durum filmin en güzel sahnesini mahvediyor. Hollywood filmlerini de seviyorum. Ülke meselelerine kafam iyice bozulduğundan beri ağır filmler de seyredemiyorum. Kafam dağılsın, birkaç saat kendimi unutayım istiyorum. Çok mu şey istiyorum sizce?

Çay içmek, elbette ki!



Çayın her derde deva olduğuna yemin ederim. Çay içmeyenleri anlamam mümkün değil. Çay yahu? Sohbet etmenin, ayaklarını uzatıp oturmanın, içini ısıtmanın, hayallere dalmanın en güzel yolu. Üstelik parasız 😀  Çay olmazsa benim için dünya durur. Mutfağımda demlenen çay demek, huzur demek, neşe demek, Selçuk'la sohbet demek. Çay, aile olmak demek. 
O yüzden çay içmeyi ihmal etmeyelim. İçmeyenleri uyaralım. Tirebolu 42 çayının içine biraz bergamot atmayı da unutmayalım lütfen!

Bahar geldi, hoş geldi.


Baharın neşelendirmediği insan var mıdır? Sahiden? 
Başımı pencereden uzatıyor ve minik bahçemize bakıyorum. Manolya, her zaman baharın müjdecisi. Bordoya dönük nefis çiçekleri var. Birkaç haftaya kalmaz çiçekleri dökülür, geriye sadece yeşil yapraklar kalır. Yine de ne zaman yapraklansa baharın geldiğini anlıyorum. Bu arada kiraz, beyaz beyaz çiçeklerdi. Akasyam kuru dallarından silkelenmeye karar verdi. Minik minik yapraklar üstünde. Toprağa diktiğimiz şeftali çekirdeği ağaç olmaya karar verdi. Aşılamadık daha ama pembe çiçekleri öyle güzel gözüküyor ki. Bir de oya ağacı var elbette. Selçuk, ona bakıp bakıp "Esmerin adı oya..." diye türküler tutturuyor. Açıkçası biraz nazlı kendisi. Baharı değil, yazı seviyor. Şimdilik kuru bir daldan ibaret. 

Neşeliyiz yani dostlar, bahar geliyor. 

Seyahat, Paris, tren yolculukları

Artık tanıdınız beni. Ne diyeyim ben size? 
Yolculuk, seyahat, gezi kelimeleri kulağıma değdiği an neşelenirim ben. Bu hafta sonu Normandiya seyahatimizin biletlerini aldık. Otellerin bir kısmını hallettik. Birkaç küçük ayrıntıyı düşünüyoruz. Yolculuk fikri bile içimin kıpır kıpır etmesi için yeterli. Şimdi başka nereye gidelim diye düşünüyorum. İçimden bir ses İzlanda'yı görmenin vakti geldi diyor. Bir de eylül-ekim gibi Bali'ye gitsek diyorum. Öyle hayal kuruyorum işte. 

25 Mart 2017 Cumartesi

Sevdiğim kadınlar: Emma Watson

Harry Potter filmlerini Kuzey'e bizim sevdirdiğimiz düşünülebilir. Elbette tıpkı birlikte seyrettiğimiz nice film gibi Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı alıp eve getiren biziz. Ama kendisini filmin başrol oyuncusunun yerine koyması için özel bir çaba sarf etmedik. Küçücüktü, hakikaten de Harry Potter'ın o ilk filmdeki haline çok benziyordu. Sonra göz muayenesinin ardından gözlük takması gereği ortaya çıktı. Gözlük takmak konusunda biraz direnç gösterince, "Bak Harry'de gözlük takıyor, hem de çok sevimli." diyerek etkilemiş olabiliriz.

Harry Potter filmlerinde kahramanım her zaman Hermione oldu.
Sayesinde onlarca kez Harry Potter filmlerini seyrettik ve seyretmeye devam ediyoruz. Ailece Harry Potter ve ahalisini seviyoruz. Bir yaz tatilinde Harry Potter aşkıyla Londra'ya gittik, bir sene de Amerika'ya. Fırsat olsa yine giderim. (Fırsat derken parayı kast ediyorum elbette😀 ) 
Masala, büyüye, tılsıma bulanmaktan güzel ne var şu dünyada?

Pek tabii Kuzey'in kahramanı Harry'di. Bense akıllı kız Hermione'nin hastasıydım. Nasıl tatlı bir kızdı o öyle. Öncelikle çok takdir ettiğim bir özelliği vardı: Çalışkanlık. Üstünde peleriniyle Hogwarts'ın kalın taş duvarlarının arasında dolaşan ve genellikle kütüphanede kalın bir kitabın arasına sıkışmış sevimli bir kız rolündeydi Emma Watson. Seri boyunca bu özel kıza olan ilgim hiç azalmadı. Her yeni bölümle birlikte daha çok sevdim onu. Kuzey'in aksine Harry'ye aşık olmasını da hiç mi  hiç istemedim. Görünenin ardındakini görebilen, kendi özgür seçimini yapabilen, esas oğlana aşık olmayacak kadar farklı bir kızdı o. (Esas oğlanlara bir gıcığım yok ama ikinciler neden hep unutulmak zorunda?) J.K.Rowlings de benim gibi düşünmüş olmalı. Yoksa Harry çantada keklikti. Gerçi saf Ron'un kızın kendisine aşık olduğunu anlaması da bir hayli zor oldu ya neyse! 

İşte bu kız büyüdü. Başka filmlerde oynadı ve harika bir kadın oldu. Bir kızım olsaydı sanırım onun gibi olmasını çok isterdim. Ayakları yere basan, sahip olduklarından dolayı başı dönmemiş, şımarmamış, kendisinin sahip olduğu haklara sahip olmayan kadınların sorunlarını anlayacak kadar duyarlı ve bunun için de elini taşın altına sokacak kadar cesur bir kadın. 
Bu cümleyi sık tekrar ediyor olabilirim ama yanımda olsa sıkı sıkı sarılacağım kadınlardan biri de Emma Watson. Keşke onun gibi kadınlar daha çok olsa dünyada.

Bilmem biliyor musunuz ama BM İyi Niyet Elçisi olarak kadın erkek eşitliği için çalışıyor. 2014 yılında BM'de #HeforShe adı verilen cinsiyet eşitliğini savunmak için yaptığı konuşmada sesinin titremesi bile doğru insanın doğru yerde konuştuğunun göstergesi diye düşünüyorum. 


Gel de sevme şimdi bu gencecik kadını.💖
Benim lise yıllarımın Duygu Asena'sı kendisi.
Sanki içinde iyilik taşıyormuş gibi ışıltılı bir yüzü, belli ki çok geniş bir kalbi var.


Bir de de şu nefis kitap kulübü: Our Shared Shelf. Katılım herkese açık. Hangi kitapların okunacağına Emma Watson karar veriyor. Elbette feminist yazarların kitapları seçiliyor. Bu yazarların kimileri ile uzun, keyifli ve ilham verici sohbetler yapıyor.

New York Metrosuna Maya Angelou kitaplarını bırakacağını Emma Watson twitterdan paylaşıyor.
Hem kadın hakları hem kitap okumak Emma'nın IG takipçilerine sık sık hatırlattığı konuların başında geliyor. Bunu da kendi yöntemiyle ve çok naif bir şekilde yapıyor.


New York'un ya da Londra'nın kalabalık yerlerine, bazen parkların içindeki bankların üzerine, zaman zaman metro istasyonlarında yürüyen merdivenlerin kenarlarına kitaplar koyuyor. Dileyen bu kitapları alıp okuyabiliyor. 2017 Dünya Kadınlar Günü'nde Emma, New York'taydı ve tüm harika kadınların büstlerinin ya da heykellerinin altına kitap bıraktı.

Eh, Emma böyle şeyler yaptıkça da benim içim eriyor. Bizim ülkemizde de yılmadan insan hakları için uğraşan müthiş kadınlar var. Barış için imza veren onca akademisyenin başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Güzel günler ümit etmekten başka çare yok sanırım.
İyi ki dünyada böyle güzel kadınlar var diyerek mutlu bir hafta sonu diliyorum herkese. 😚

22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Paris Masalı

Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Gezileri isimli kitabını açtığımda tam da aradığım sayfaya denk geldim. Devamlı Paris'ten, bu şehre olan tutkumdan bahsedip duruyorum. Hal böyle olunca da takılmış bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan korkuyorum. Yine de durduramıyorum kendimi. Kitapta karşılaştığım satırlarsa içimi biraz olsun içimi rahatlattı.



Mina Urgan'da kitabın orta yerinde şöyle diyor: 

     "Bu kadar çok bahsettiğimden dolayı dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğunu anlamışsınızdır değil mi?"
"Avrupa'ya gidenlerin çoğu da Paris'i severler zaten!" diyor. "Çünkü Paris'i sevmek için onca sebep vardır. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalardan, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris'e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa Paris gene Paris olurdu."

Paris'i gerçekten Paris yapan unsurun ne olduğunu biliyor Mina Urgan. "Bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamadığı gizemli bir çekiciliğin bulunmasının" kenti eşsiz kıldığını söylüyor. Gezdiği yerler içinde hiçbir sokakta Mouffetard'da ya Contrescarpe'da gördüğü büyülü havayı yakalayamadığını belirtiyor. Onunla aynı fikri paylaşmak mutlu ediyor beni de. Tıpkı Mina Urgan'ın kitap sayfalarının satır aralarında kalmış düşünceleri gibi Paris, yürüdükçe tılsım gibi insanın içine işleyen sokaklarıyla güzel.



Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi.

Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel.
Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim.

Biraz ilerden soldaki yola doğru inerseniz, Amelie filminde Amelie'nin çalıştığı kafe var ya ona gelirsiniz. 😀
Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St.Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St.Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses.

Amelie'nin çalıştığı kafe: Cafe des Deux Moulins

Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. 😀 Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu "denizden babam çıksa yerim"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz.

Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim.
Bir an önce yazıp anlatmam şart.



20 Mart 2017 Pazartesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

Hahaha😀  Tam da bu noktada "Come on boy!" diyecek bir ortam oluştu. Haksız mıyım ama? İnsan nasıl olur da kendinin en beğendiği özelliklerini yazar yahu? Biraz zor bir liste olacak benim için. Hani sevmediğiniz özellikleriniz denmiş olsaydı onları daha kolay toparlardım. Tamam, tamam lafı uzatmayıp başlıyorum yazmaya.

Çalışkanım. 


Sahiden çok çalışkanım. Çalışmaktan hiç kaçmam. Sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar çalışabilirim. Bir şeyi kafama koymayayım. Sanırım etrafımdaki herkes de bunu bildiğinden ne zaman, "Ben çalışmak istemiyorum artık!" desem, "Sen çalışmadan duramazsın." der. Çalışmadan durabileceğimi biliyorum çünkü yapmayı hayal edip de yapmak için fırsat bulamadığım öyle çok şey var ki hiç sıkılacağımı düşünmüyorum.

Öğrenmeye çok açığım. 

Öğrenmenin ilk yolunun dinlemekten, gözlemekten geçtiğine inanıyorum. Boş muhabbetlerden pek hoşlanmam. Vaktimin boş yere harcayacak kadar bol olmadığını bildiğimden, incir çekirdeğini doldurmayacak saçma sapan işlere zaman ayırmıyorum. Zaman zaman bu durumun ukalalık olarak adlandırıldığını biliyorum ama uzun zamandır en kıymet verdiğim kişi kendim olduğundan bunu pek umursamıyorum. İnsanın yaşı ne olursa olsun kendisini geliştirmekten vazgeçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten birisi başka biri hakkında, "Bu yaşa gelmiş, şunu yapıyor." gibi abuk bir yorumda bulunursa hemen sol kaşımı havaya kaldırırım. Böyle de topluma duyarlıyım işte 😁

Benim hayatım bana!

Başkalarının sahip olduklarını kendi sahip olduklarımla karşılaştırmam. İşte bu! Benim hayatım, benim mutluluğum, benim sahip olduklarım mottosuyla yürüyorum. Sahiden. Biri bir şey almış, öteki şunu yapmış, kocası da böyleymiş... Beni hiç ilgilendirmez. Zaman zaman kafam karışsa da, hemen kendimi dürtüyorum ve şöyle diyorum: Şişt! Kendine gel. 

Küçük mutluklar

Şükür ki hayalini kurduğum her şeye sahibim. Sağlık ve huzurdan başka bir şey dilemiyorum Yaradan'dan. Mutlu olmak için büyük mutluluklardan öte küçük mutlulukların peşine düşüyorum. Bahçede demli bir bardak çay içmek, Selçuk'la keyifli bir sohbet, Selçuk'un benim için kitapçı tavaf edip seveceğimi düşündüğü bir kitabı alması, Kuzey'in sarılması... Tabii küçük şeylerle mutlu olabilirim diyorsam da beni en çok mutlu eden şeyin her seferinde bir Paris seyahati olduğunu da şöylemem şart!

İşte böyle dostlar💖



14 Mart 2017 Salı

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

Malum iki tane yaşam alanım var: Biri ev, biri de iş. 
Zamanımın çoğunu iş yerimde geçiriyorum ve buranın kesinlikle ciddi bir tadilata ihtiyacı var. Sabahları işe gelirken ayaklarım geri geri gidiyor. "Ülkenin durumu belli değil, işte yaşanan sıkıntılar hiç bitmiyor, işler bir var bir yok, doların euronun ne olacağı belli değil" derken para harcamak istemediğimden, aslında çeki düzen vermem gereken onca şeyi bekletiyorum. Ama geçenlerde Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Bana iş yerini nasıl yapmam gerektiğini planlayacak bir mimara ihtiyacım var. Sanırım şu gerçeği kabul ettim iç dünyamda: Benim işi bırakma şansım yok, o zaman vaktimin çok büyük bir kısmını geçirdiğim yeri seveceğim bir yer haline getirmeliyim. Bu konu ile ilgili bir gelişme olursa sizleri de haberdar ederim. 😀


Gelelim evime. Evimi çok seviyorum. Her gün bu evde yaşadığım, bahçesine çıkıp çimlerin üzerine çıplak ayak basabildiğim için şükrediyorum. Hafta sonları canım evden dışarı çıkmak istemiyor. Çayımı alıp, güneşin altında bir köşeye oturuyorum. Kitabım, hafiften esen rüzgarım, tatil planlarım ve nisan başından itibaren çiftleşme dönemi sebebiyle bar bar bağıran kurbağalarımızla çok mutluyum. İnsan tren sesine nasıl alışıyorsa kurbağa sesine de öyle alışıyormuş. 😀
Bu eve taşınırken içine bir şey yapmadan hızlıca yerleştik. Kışın ortasıydı ve biz Kuzey fark etmeden taşınmak ve yerleşmek istiyorduk. Daha sonra hallederiz diyerek ertelediğimiz bir dolu şey vardı. Ertelediğimiz birçok şey bu baharda yapılacak inşallah. Öyle karar verdik. 

Peki evimi nelerle güzelleştiriyorum? Elbette mini minnacık şeylerle. Huzur, küçük mutlulukların ucunda. Bundan kesinlikle eminim artık. 

Canlı çiçekler evimin olmazsa olmazı...


Yıllar yıllar önce, yeni evlendiğimiz zamanlarda Selçuk'un yaptıklarından çok yapmadıklarına odaklanırdım. Kendim gibi birkaç yeni evli arkadaşımla mutsuzluk oyunu oynardık sanki. Beni rahatsız etmeyen şeyleri arkadaşlarımın söylenmesi sebebiyle fark eder ve aslında farkında olmadığım bu şeylere sinir olmam gerektiğini düşünürdüm. Elbette bir hışımla gider ve Selçuk'a çatardım.

Mesela neden bütün tatil planlarını ben yapıyordum?


Sokakta bulduğum kırılmış çam dallarını da elbette eve getiriyorum.
Kolay mıydı tatil planı yapmak, gidilecek yeri bulmak, bunu karşı tarafa söylemek ve her seferinde "Olur tatlım" cevabını almak. Sahiden de olan buydu. Tamam ben plan yapıyordum ama adamcağız da ben ne dersem onu yapıyordu. Peki beni ne rahatsız ediyordu? Söylüyorum ve garanti veriyorum ki güleceksiniz: Selçuk, oturup da benim için bir tatil planlayacak kadar beni sevmiyordu. 
Ulan ben sürprizlerden hoşlanmam bir kere. Yani demek istediğim dedektif gibi araştırır dururum. Doğum günümden bir hafta önce dolapların içlerini kontrol etmeye başlar, kışlık botların içinde saklı bir hediye var mı diye bakınır dururum.
Bir de çiçek meselesi vardı. Selçuk bana çiçek almıyordu. Eeee, ben de kendime çiçek almıyordum. Niyeyse? Sonra şöyle düşündüm: Neden kendime çiçek almıyordum ki ben? Üstelik kendimi çiçek alacak kadar çok severken. 
...ve o günden beri tatil planlarını yapmaya devam ediyorum çünkü ben tatil planı yapmayı çok seviyorum. Bir de taze çiçekler alıyorum kendime. Evin her ferdi eve aldığım çiçeklerden çok memnun. Ortada hiç sorun yok. Çiçeklerimiz ve biz mutlu mesut yaşıyoruz.


Mumlar...



Loş ortamda yaşıyoruz. Köşede bir abajur yakıyorum. Yanında da bolca mum. Romantizm had safhada oluyor elbette. Ta ki Selçuk işten gelene dek. 
"Çok mu karanlık burası!" diyerek salonun ışıklarını yakıyor. Televizyonun kumandasını ele geçirip, Kuzey'le beraber ya ses yarışmalarından birini ya da Survivor'ı izliyorlar. Bu saat benim salonu terk edip başka bir odaya geçtiğim ana denk geliyor.😀  Elbette mumlarımı söndürerek.


Patlamış mısır zamanı...

Evde en sevdiğimiz saatler sinema saati. Bazen zilyonuncu kez Harry Potter serisini izliyoruz. Ya da Star Wars'u ya da Yüzüklerin Efendisi'ni ya da Marvel Kahramanlarını. Sorun bakalım neden diye? Çünkü Kuzey bu filmlerden çok hoşlanıyor. Ara ara Harry Potter'dan teste falan tabi tutuluyoruz. 😀 İşte bizim evi güzelleştirmenin en kolay yollarından biri bu: Bol tuzlu patlamış mısır yapmak. Aynı çay gibi patlamış mısır da evi yuva yapan en önemli şeylerden biri.


Müzik...

Günün müzikleri çalmıyor bizim evde. Çalıyorsa da sadece Kuzey'in kulaklıklarından ona özel yayın yapıyor. Arada işe giderken falan Spotify'den Global 50'yi açıp Kuzey'in müziklerine, dolayısıyla hayatına uyum sağlamaya çalışıyorum. Ben bu işi kotarıyorum da Selçuk her seferinde sınıfta kalıyor. Evdeki müzikse bambaşka. Daha çok arkadan gelen, dinlendirici bir ses.
Peki ben ne dinliyorum?
Caz elbette! En çok caz dinliyorum. Frank Sinatra, Ella Fitzgerald ve bildiğiniz diğerleri. Michael Buble vazgeçilmezim. Hem evde hem de yürürken yanı başımdaymış gibi hissediyorum genellikle. Norveçli bir solist var: Inger Marie Gundersen. Daha önce de bahsetmiştim. Onun sesi bana ilaç gib geliyor. Sesi odaya yayılır yayılmaz, tüm vücudum rahatlıyor, tüm içinde biriktirdiğim tüm negatif duygular uçup gidiyor. Sonra Stacey Kent, Diana Krall, Nina Simone, Norah Jones...

Yaşamı güzelleştirmenin tek yolu güzel anlar biriktirmek. Evimiz de mabedimiz elbette. Bugün etrafa saçılmış defterler, üst üste yığılmış kitaplar, okunmayı bekleyen dergiler, usul usul içine doğru eriyen mumlar ve demli bir çayla yaşadığım yeri güzelleştirdim ben. Ev, her zaman olduğu gibi dağınık yani.
😀


7 Mart 2017 Salı

Liste 10: Önemsememeniz gereken şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 10: Önemsememeniz gereken şeylerin listesini yapın.

Bu liste biraz negatif bir yaklaşım içermiyor mu sizin için de? Bana öyle geldi. Üstelik bugün pek de keyifli bir günümde değilim. Hani atlasam mı acaba diye düşünmedim değil.


Yaşadığım toplum ve canım ülkem

Az önce Selçuk aradı. Arabasının yan aynaları yine çalınmış. Evet, ikisi birden ve ikinci kez. Kozyatağı Carrefour'un otoparkından. Muhtemelen sinirinin geçmesini bekleyip, arabasını servise park edecek ve sonra bir taksiye atlayıp eve gelecek. 
Geçen sefer başımıza bu olay geldiğinde çok şaşırmıştık. Polise gidip rapor tutturduğunda durumu şöyle anlatmış  polis memuru. Arabasının aynasının başına bir şey gelen insanlar oto sanayideki çıkma parça satan insanlara gidiyorlarmış. Şu model için iki ayna lazım diyorlarmış. Var mı?
Parçacı da şöyle cevap veriyormuş: Şu anda yok abi ama iki güne kalmaz gelir. Merak etme. 

Arz talep meselesi yani. Servise gidip para vermek istemeyen vatandaş, ucuza ayna alabilmek için kendisi adına parça bulunmasını talep ediyor. Ne olacağının pek tabii farkında ama kimin umrunda. 

Çok çirkin olacak biliyorum ama sahiden yaşadığım şu toplumun kansız, hırsız, omurgasız, karaktersiz insanlarını sahiden önemsememek istiyorum. Gerçek düşüncem bu! Kıvırmadan da söylüyorum. Çünkü yukarıda anlattığım olayın çok daha fazlasını zaten her gün görüyorum. Öylesine kızgınım ki. Her türlü pislik, yalan dolan bizde. Ve yaptığımız tüm bu çirkinliklerini matah bir şeymiş gibi anlatıyoruz. 
Yarın bizim arabanın çalınan aynaları biri tarafından satın alınacak. O adam utanmadan gidecek ve hırsıza çaldırdığı eşyanın parasını verecek. Bunu yapan adamın o arabayı alacak parası var ama kırılan aynası için kaskosundan kestireceği ya da cebinden vereceği parası yok. Niye versin ki? Hırsızlık yaptırmak varken. Velhasıl üzgünüm. Sahiden insanlığa inancımı her gün sorgulatan bu toplumun bir üyesi olduğum için üzgünüm.

Daha ne olsun? 
Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Buraya negatif bir şeyler yazmak istemiyorum. Belki sinirim geçince kaldırır bu yazıyı daha güzel bir zamanımda daha güzel şeyler yaşarım. Gelecek günlerin bu ülke için çok daha parlak olacağını düşünmüyorum. O yüzden samimiyetle Tanrı'dan bana katlanacak güç vermesini diliyorum. Ülkenin başka köşelerini bilmiyorum ama İstanbul'da yaşam öyle çirkin ki insanın çelik gibi iradesinin olması lazım. Keşke fark etmeden yaşamayı öğrenmenin bir yolu olsa. 

İşte böyle. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Çekiliş varmış. Öyle dediler.

Blogdan beni takip eden çok sevdiğim insanlar var. Bunu her fırsatta söylüyorum çünkü dediklerimi kalben hissediyorum. Benim Paris sevgimi dinlemekten bıkmadılar ve her seferinde de beni anladıklarını söyleyen güzel yorumlar yazıyorlar. Bazen yorumlarda, "Hadi ama bir kitap yaz, Paris'le ilgili yazdıklarını bir kitapta topla da, gidip alıp okuyalım" cümleleri oluyor. Eh, itiraf etmem gerekirse bu yorumlar karşısında mutluluktan havalara uçuyorum. Kim uçmaz ki? Hadi yaptığınız bir şeyi takdir beklemeden yapın diyorlarlar da insan böyle güzel övgüler karşısında da eriyor. Ben eriyorum yani, başkalarını bilemem. 
Yazdığım bir yazının altında yorumlar görünce sanki birileri bana dünyaları vermiş gibi hissediyorum. 


Ben sizin bana hissettirdikleriniz karşısında size dünyaları veremeyeceğim. Çok isterdim, inanın! Onun yerinde kırtasiye sevenler için minik bir hediyem olacak. Sahiden minicik. İG hesabıma gelir, seyahat etmekle ilgili içinizden geçenleri yorumların olduğu yerde paylaşırsanız, siz de bu mini çekilişe katılmış olursunuz. 



Şartlar mı? Hahaha 😂


  • Şart falan yok. Beni illa ki takip etmeniz falan da gerekmiyor. Altı üstü, içi sevgi dolu birkaç Paris çıtırı hediyecik o kadar. Dediğim gibi seyahatle ilgili bir cümle. Havalı olsun ama. Bir de sevdiğimiz bir kişiyi etiketleyeceğiz. Yani kazanma şansımızı %50 azaltacağız. Nasıl ama? 
  • Eee, kirlenmek güzelse, paylaşmak da güzeldir. Değil mi?
  • IG hesabım tabii ki: macerakitabim