15 Mayıs 2018 Salı

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?

Bu günlerde gözümü seyahat bürüdü. 😀 
Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı.

Fotoğraf an itibariyle ruh halimin nasıl olduğunu yansıtmaktadır 😁

Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini (Toprak Askerler) gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. 
"Geçen hafta da yoktun ama!" dedim. İşi biraz daha abartıp, "Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum." diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben.

Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum.

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?


Ah, açıkça ifade etmem gerekirse, hani İG'de ya da facebook'ta paylaştığınız bir tatil fotoğrafının altına, "Şekerim hayat sana güzel!", "Gez bakalım, elbet bizim de gezeceğimiz günler gelecek!", hatta işi biraz daha abartarak "Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Sizin iş yerinde altı ay tatil veriyorlar herhalde!" diyen insanlar var ya, işte tam da onlar gibi davrandım. Kocam başta olmak üzere ben evde oturup Kuzey'in fen ödevine yardım eder, cebir problemlerinin içinde yüzerken ister iş, ister tatil niyetiyle olsun seyahate çıkan herkesi lanetledim. Yaşasın kötülük 😈

Pişman değilim. Sinir krizi geçirmiş olabilir, birilerine saldırmış olabilirim ama sonunda doğru yolu buldum. En son tahlilde hayatın çok kısa olduğuna ve acilen tatile çıkmam gerektiğine karar verdim. Ben ne yapacağımı düşünürken binlerce insan uçak bileti alıyor ve uçaktaki koltuk sayısı gün be gün azalırken fiyatlar alıp başını gidiyordu. Pazartesi günü İngiltere vizesi için pasaportlarımızı İngiltere Konsolosluğu'na vereceğimiz için bir müddet yerimden kıpırdama şansım yok. Haziranın ilk hafta sonu için gözümü karartıp Atina'ya gidecektim ama TEOG (adı değişti ama yeni adı ne bilmiyorum) sınavının o hafta sonu olduğunu fark ettim. İyi ki biletleri almamışım. Bayram tatilinde de Amsterdam'a gitmeyi hayal ettiğimden şimdilik başka bir plan yapamıyorum. (Atlas Havayolları bir kazık daha atarsa ve ben o seyahate çıkamazsam artık ne yapacağımı siz düşünün.)

İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu  ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. 

Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Yeni yaş manifestosu

Nora Ephron'u çok seviyorum. Geçenlerde Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabını bulup aldım: "Yaşlanıyor muyum ne?" Kısa yazılar, hayatından kesitler, hikâyeleştirilmiş yaşam parçaları var kitabın içinde. Hepsi de çok eğlenceli. İnsan okurken hem gülümsüyor, hem New York sokaklarında geziniyor; telefona uzanıp en yakın Çin lokantasından yemek tarifi vermek istiyor. Yaşamımın hiçbir ucu Nora Ephron'un yaşamından bir yere bağlanmasa da, yazdıklarını okurken birçok yerde kendime denk geldim ben. "İyi düşün, iyi ol!", "Güzellik senin içinde!", "Bak işte çiçekler, kuşlar..." tarzından ziyade düşmeler, düşene gülmeler ama yine ayağa kalkmalarla dolu bir kitaptı. Hepimizin hayatı gibiydi aslına bakılacak olursa. En çok komik olmasını sevdim. 

Kitabı okuduktan sonra da kendime bir ders çıkardım. Evet, yaşlılığın izleri en çok boynumuzdan belli oluyor. O yüzden bundan sonra boynuma da krem süreceğim. (Hiçbir şey için geç değildir.)

Amelie ve Sophie'yi ışıltılarla süslediğimi fark edin, rica edeyim. 

Geriye dönüp baktığımda neleri değiştirirdim diye sordum kendime bu sabah. Keşke şimdiye kadar çoktan Amelie kakülü kestirseydim diye düşündüm. Geçen gün Ankara yolunda Selçuk yanı başımda araba kullanırken yılların özlemini dile getirdim ama Selçuk kaküller uzayana kadar benimle görüşmemekle tehdit etti beni. Amelie dedim, Sophie Marceau dedim ama ikna edemedim kendisini. Oysa bu iki kadını da çok sever.😀 Onun dışında kahve içmeye daha erken yaşta başlamayı, anlamlandıramadığım aşk acısıyla dolu kalbini daha iyi anlayabilmek için Anna Karanina'yı daha erken yaşta okumayı, Paris'e çok daha uzun yıllar önce gitmiş olmayı ve Fransızca konuşabilmeyi dilerdim. Gerisi ince ayrıntılar... Hayat biraz da alnımıza yazılmış yazı bence. Yeni başlangıçlar, aynı yaşamın farklı versiyonları Paul Auster'ın yazdığı kitap da gerçek oluyor sanırım. O da bin küsür sayfadan sonra son buluyor. O yüzden belki de geçmişe bakıp durmak yerine önümüze bakmak gerekiyor. Yine de her yaş günümde neden gözlerimin dolduğunu çözemiyorum. 😍

Durum bundan ibaret sevgili günlük!

Yaşam avuçlarımın içinde. Huzurum yerinde. Emekliliği hayal ettiğim, günlerimi tembellikle geçirmeyi düşlediğim bir zamanın arifesindeyim. Arkasında yemek tariflerinin, o gün doğan çocuklara verilecek isimlerin yazılı olduğu Maarif Takvimleri'nin mutfak duvarında asılı olduğu yıllar çok geride kaldı. Robin Williams birkaç yıl önce beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğratarak çekti gitti bu dünyadan. Dünyaya zarar veren insanlar inatla yaşamaya devam ediyor. Onlar yaşama yakışan insanlardan daha çok seviyor bu dünyada kalmayı. En kötüsü sardunyalar, eski sardunyalar gibi kokmuyor. Zaman zaman kendimi geçmişten, çok ileriye fırlatılmış başka bir zamanın insanı gibi hissediyorum. Şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum. 👀 İşte bu sebepten geziyorum. 😀

Kendime yeni yaş manifestosu hazırladım bir de. Çok uzun değil ama olsun. 

🎯 Bundan sonra renkli tişörtler almayacağım. Siyah ve beyaz tişörtlerle hayatıma devam.
🎯 Rahat ayakkabılar giyip, daha çok su içeceğim. Cildimin suya ihtiyacı var. 
🎯 Daha çok mango, daha çok kiraz yiyeceğim. Neticede en sevdiğim meyveler onlar. 
🎯 Değiştiremeyeceğim şeyleri değiştirmek için uğraşmayacağım.
🎯 Aynı hataları tekrarlayan insanlara üzülmeyeceğim. 
🎯 Verdiğim değeri hak etmeyen insanların üstünü çizeceğim. 
🎯 Beni güldüren diziler seyredeceğim. 
🎯 "Önce ben!" diyeceğim. 
🎯 Lakerdaya gereken değeri verecek, sırf iyi ve ucuz lakerda yemek için Yunanistan'a gideceğim. 
🎯 Günlük yazmayı ihmal etmeyecek, Hülya Avşar'dan nefret etmeye devam edeceğim. 

İşte bu 💖
Yeni yılımın açılışını yapıyorum. Ben 43 diyorum. Yok sen 44 oldun falan diyen olurda hiç affetmem, kalbini kırarım. Haberi ola!

1 Mayıs 2018 Salı

Bir göçmenmişim de haberim yokmuş.

Bu sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bir bardak çayımı aldım ve bilgisayarımın başına oturdum. Hedefim bloga yeni bir yazı yazmaktı. Seyahat etmekten bahsetmek (çünkü bir yerlere gitmekten başka bir şey düşünemiyorum) ve yazarken hayallerimden etkilenip gülümsemek istiyordum. Ne zamandır bloga bir şey yazmadığım için vicdan azabı çekmem de yolumun buraya düşmesinin en önemli sebeplerinden biri. Samimi olmam gerekirse içimden bir şey yazmak gelmiyor. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı, hatta neden bahsedeceğimi bilmiyorum. Kafam akşamdan kalmaymışım gibi ağır, düşünemeyecek kadar yorgun. ❤

Yazının içine kalp koymak iyi geliyor bu arada! Defterlerimin içinde de bir dolu kalp olur her zaman! Sanırım görsel hafıza yaratmak sadece yazı ile bir şeyi anlatmaya çalışmaktan daha kolay ve etkili. Bloglar için de aynı şey geçerli aslında. Kelimelerle anlatılandan çok fotoğraflarla verilen imaj öne çıkıyor. Düşündüğüm zaman bu durumun haklılığına olan inancım kuvvetleniyor çünkü çoğu zaman ben de internette gördüğüm bir fotoğrafın ardına düşüp fotoğraftaki yeri aramaya çıkıyorum. 

Peki, işin sürprizi nerede?

Kötü haber! Öyle bir şey kalmadı ne yazık ki. Elimizdeki akıllı telefonlarla artık yollarda kaybolma şansımızı yitirdik. Dünyanın gidilmedik bir köşesi kalmadı. Keşfedilmemiş bir restoran, hiç girilmemiş bir ara sokak, önceden kurulmamış bir hayal yok. Aradığımız, merak ettiğimiz her şey bir tık ötemizde. Sanal dünyaya bir cümle yazıp ardından hiç tanımadığımız insanlarla kavga edebiliyoruz.😀 Öyle gerçekten! Hiç tanımadıkları insanlarla karşıt görüşte olup, bunu ifade etmek için bekleyen nice insan var. İfade özgürlüğünü desteklediğim için insanların fikirlerini açıkça, yüksek sesle ve sert bir üslupla dile getirmelerini destekliyorum. Neyse konumuz bu değil! Ne peki?

X Kuşağı - Z Kuşağına Karşı

Foto: Buradan

Geçen hafta Kuzey'in okulunda bir toplantıya katıldım: Liseye geçiş toplantısı. Her ne kadar şaşkınlık içinde olsam da oğlum eylül ayında lise öğrencisi oluyor. Ona soracak olursanız, tıpkı bizim zamanımızdaki gibi, okul çok sıkıcı bir yer, ders çalışmak ve sınavlara girmek nefret edilesi ve biz okula gitmek zorunda kalmadığımız için çok şanslıyız. Elbette onun okul parası yüzünden çalışmak zorunda olduğumuzu düşünemiyor. Böyle bir şeyi hatırlatmaya çalışırsak da eminim bunun çok aptalca olduğunu düşünür. Selçuk ve ben ona baktığımızda önünde uzanan seçeneklerle dolu bir geleceği görüyoruz. Muhtemelen kendi lise yıllarımıza dönüp, tek sorumluluğun ders çalışmak olduğu o güzel yılları da biraz kederle anımsıyoruz. (Eh, lise yılları insanı az biraz melankoliye sürüklüyor.) Neyse, ben toplantıya geleyim. Bu toplantıda az biraz lisede öğrencileri bekleyen şeylerden bahsedildi, okulun ilk gününden beri söylene söylene herkesin kafasına kazınan değerler yinelendi falan filan... Benim için toplantının en ilginç cümlesi benim neslimin dijital göçmen olduğunu ama Kuzey'in neslininse dijital yerli olduğunu öğrenmem oldu. O, teknolojinin içine doğduğu için bir yerli, bense bilmem kaç yaşımdan sonra teknolojinin içine dahil olduğum için göçmenmişim. Yemin ederim aydınlandım. Elinde cep telefonu ile gezmesinden, internette film yorumu yapan you tuberlardan aya ilk ayak basan insanmış gibi bahsetmesinden, oynadığı bir video oyununu oynayan başka insanların videoya kaydettikleri oyunlarını izleyip bunu da dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak bir ilacı yaratmışlar gibi bahsetmesinden nefret ediyorum. Ve elbette anlamlandıramıyorum. Tüm hayatı, bir telefonun ucunda, bir ekranda şekilleniyor. 

Bu durumda benim bu hayata tepki göstermem  çok normal. Ben bir göçmenim ve sıla özlemi çekiyorum.  Hâlâ spontane çıkılan seyahatlerden, uzun tren yolculuklarından, yollarda kaybolmaktan hoşlanıyorum. Kalbim yolumu bulamama heyecanıyla çarpsın istiyorum. Yürüyerek aynı sokağın etrafında üç kez tur atayım, sonra o duvar kenarına çöküp kara kara düşüneyim ve bir insan evladının insafına sığınayım istiyorum. Hayattaki en büyük korkumun telefonumun şarjının tükenmesi olmasını istemiyorum. Kitap okuyan, romantik komedi filmlerinden hoşlanan, aşka inanan, kendi hatalarıyla dalga geçebilen bir neslin kadınıyım ben. Güçlüyüm, çalışkanım ve her daim heyecanlıyım. Hedeflerim, yapmak istediklerim var. Yazdıklarımı silmeyi, tekrar yazmayı, yılmamayı biliyorum. Göçmekten, yuvamı toplamaktan, yeniden kurmaktan mutluyum. Yaşım ilerledikçe eski zamanlara olan özlemim daha da artıyor. 

Sanırım dışarıda ılık bir havanın olduğu bu 1 Mayıs sabahını elimdeki kitaba gömülerek geçireceğim. Dijital göçmenlerin hepsine usulca sarılır, alınlarından öperim. 
İmza: Uyumsuz


24 Nisan 2018 Salı

Nisan ayı hayallerine hoş geldiniz!

Bunca şeyin arasında insan yapmaktan keyif aldığı şeyleri unutuyor. 😀
Devamlı yapacak bir şeyler, yetişecek durumlar var. "Kuzey'in sınav zamanı, işler çok yoğun, havalar da pek iyi değil, biraz da evde dinlensek mi?" derken bir bakıyoruz ki günler geçmiş, aylar başka mevsimlere doğru yol almış. Ardından başka bir an geliyor; hastalıklar, gidip de dönmeyenler, saçımıza yapışan aklar... Bu sefer evde oturup da yayıldığımız anlar geliyor gözümün önüne. "Hay Allah!" diyorum kendi kendime. "Ruhum da bedenim de biraz macera hevesinde ama ben bunu görmüyorum."



İşte, ruh halim aynen bu! Kızgınlıkla ya da yapamamaktan doğan üzüntüyle değil, bu sefer anlayışla karşılıyorum hissettiklerimi. Bahar geldi sanki. Hâlâ yerkürenin başka yerlerinde ara ara kar falan yağsa da ben bahara olan inancımı kaybetmedim. O yüzden tatil planı hazırlıklarına başladım. Şu andan itibaren Amsterdam biletlerini almış olduğumuza dair olan inancımı gün be gün tazeleyeceğim ve ailece yapacağımız bu tatilin planlarını yapacağım. Londra seyahatimiz de tarih aralığı olarak belirlendiğine göre seyahatin içini doldurabilir, rezervasyonları yapabilir, bilet çıktılarını falan alıp seyahat dosyamızı hazır hale getirebilirim. Şimdilik adım atılmış tatil planlarımız bunlar ama benim başka planlarım da var. Yaşlanmadan önce yapmayı düşündüğüm şeyler için bir an önce yola düşmem şart. 2018 yılının ortalarında alınan bir kararla karşınızdayım işte! 😀

(En son okuduğum kitabın fastastik bir roman olması ve beni kısa bir süreliğine bile olsa başka bir dünyada yaşatması beni hayallerin içine sürüklemiş olabilir. Atların, kraliçenin mufafızlarının, insana saldıran şahinlerin olduğu o dünyada elbette kolay bir dünya değil. Kötüler her yerde arkadaşlar! Yine de ormanların içinden ulaşılan dağlara doğru at sürmek, yağmur altında ıslanmak, iyiye olan inancı beslemek fantastik dünyalarda bile olsa çok güzel. )


Peki aklımdan neler geçiyor? 

İçinde uzun yürüyüşler olan yolculuklar yapmak istiyorum. Mesela Norveç'e gidip, patikalar arasında yürüyebilir, dağ tepe gezebiliriz. Sırtımızda çantalar, ensemizden kulağımıza fısıldayan bir rüzgâr ve "Benim ne işim var dağda, taşta?" diye yol boyunca kafamın içinde dönüp dolaşan sesle yolculuk yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra İtalya'ya Cinque Terre tarafına gidip her gün köyler arasındaki yolları yürüyüp, vardığımız her yerde de nefis yemekler yiyebiliriz. Norveç ile İtalya seyahatini birbirinden ayıran ve İtalya seferini olası kılan en büyük etken yemek olabilir gibi geliyor bana. 😀 Ah İtalya! Adamlar yeme-içme ve tembellik işini iyi biliyorlar. Ya da? İşte aklım burada havalanıyor. Tadı damağımda kalan İtalya'da bir deniz tatili ayarlayabilirim. Nereye bilmiyorum. Elbette aklıma gelen birkaç seçenek var. Tabii bu seçeneklerin bir çoğunun ucunda ucuz uçak bileti bulma hayali yatıyor. Her şeye rağmen hayal kurmaktan bile memnunum. Sanki etrafımda dönüp duran onca şeye sebep hayal kurmayı bile unutmuşum gibi hissediyorum. Bu sabah mutluyum ama! Hayal kuracak cesaretim var.

Mesela Norveç'te şu herkesin hayalini kurduğu Trolltunga'ya ya da Pulpit Kayası'na gidebiliriz. Uçaktan iner, kendimize bir araba kiralar, yürüyüşe geçeceğimiz kasabalara yakın bir yerleşimde kalabilir; sabah erkenden sırt çantalarımıza koyduğumuz öğle yemeğimiz, kahvemiz ve yedek çamaşırlarımızla yola düşebiliriz. Düşünürken heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İnsandan uzak, doğaya yakın bir tatil öyle güzel geliyor ki bana şu an. Bir de şu İskandinav coğrafyası var elbette. Büyüleyici olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan İtalyan güneşi altında yumuşayacağım ve nefis yemeklet yiyeceğim bir seyahatte çok cazip geliyor gözüme. Ekip olarak en çok kim tembellik yapacak diye yarışabilir; Kuzey ve ben aklımıza gelen tüm deniz ürünlerini yiyebiliriz. Selçuk da pizza yer, mozzarella yer. Herkes mutlu olur yani. 😀

İşte bu planlar bu günlerde beni heyecanlandırıyor. Gözümü kapıyor ve kendimi dünyanın başka bir ucunda görüyorum. Geriye değil, önüme bakmak; yürümek, yol almak, iç sesimi duyabilmek istiyorum. Kelimeleri boşu boşuna israf eden onca insandan uzak birkaç gün tüm dileğim. (Burada blog yazarının kötü düşüncelerini kaleme aldığı gerçeğini görmemezlikten gelin; ama ağzı olan konuşuyor sahiden.) 

12 Nisan 2018 Perşembe

Biz adam olmayız

Atlas Global'le ilgili son durumu bildirir, yaşamıma devam ederim arkadaşlar. Bir sonraki yazımda söz güzel şeylerden bahsedeceğim.
Karanlık bulutları dağıtmak istiyorum artık


Atlas Havayollarının bilet işi yeter miktarda canımı sıktı. Budget.air'dan bilet almakla hata yaptığımı söylemiştim. Başka yerlerde yayınladığım yazının altına yazdıkları yorumlarla bunun çokça altını çizenler oldu. 
"Sen de oradan bilet almayacaktın? Ucuz bilet için bu tip sitelerden bilet alırsan böyle olur." mealinde bir sürü laf. Enterasan olan bu eleştirileri yapanların kendi sitelerinde "Nasıl ucuz bilet bulursun konulu!" onca blog yazısının bulunması. Yazının başında da zaten onlarca kez, "Ben yaptım, siz yapmayın, buradan bilet almayın." cümlesini sıkça tekrarlamıştım. 

İkinci konu da "Atlas'ın bu biletlerin bedelini ödemek zorunda olmadığı gibi bir yaklaşımla" yaklaşan arkadaşlara verecek cevabım. TamamBen bu bileti Budget.com'dan almış olabilirim. Gel gör ki bu site buradan sattığı biletten sadece bir komisyon aldı. Benim benim uçmadığım ama ödediğim biletimin parası (Şaka değil 5500.00 TL den bahsediyorum) nerede
Ben size cevap vereyim: Elbette Atlas Global'in cebinde. O yüzden Atlas global benim biletimden de paramdan da uçuşumdan da sorumlu. 

Olayları kısaca toparlamam gerekirse. 
🔴 İnsanların kendi başlarına bir şey gelirse konu çok önemli. Yok, başkalarının başına gelmişse hemen konuyu başka yöne çekiyor. Şöyle diyor: Ama sen de oradan bilet almasaydın! Bu cümlenin  farklı bir versiyonu, otobüste şort giydi diye hiç tanımadığı biri tarafından yumruklanan kıza söyleniyor. Ama o da öyle tahrik edici şekilde giyinmeseydi. Ya da kocasından dayak yiyen kadına, "Ama o da çok cevap veriyor kocasına!" Dayak atanın, adam dolandıranın hiç suçu yok yani.
Ben bu örnekleri sabahlara kadar çoğaltarak anlatabilirim.
🔴 Atlas Havayolları o biletleri vermek zorunda olmasaydı bana vermezdi. Kesin olarak söylüyorum. Biletleri alana kadar canım çıktı. İşimi, gücümü bırakıp hakkım olan biletlerin peşine düştüm. 
🔴 Bir de "Ben bugüne kadar tüm dünyayı gezdim. Her şeyden memnunumcular var." Buradaki yorumun sebebi bizim kendisine, "Ay, sen ne süper kadınsın! Demek bütün dünyayı gezdin. Keşke biz de gezebilseydik." yorumunu yapmamız. İyi de bana ne senin bütün dünyayı gezmenden? 
🔴 "Körler, sağırlar birbirini ağırlar gezi blogları" şeklinde bir grup oluşmuş. Herkesi katmıyorum bu grubun içine ama büyük grup bunun içinde. Dönüp dolaşıp aynı gruplar birbirlerini en iyi blog, en iyi gezi blogu, en iyi bilmem ne seçiyor. Jüri aynı kişilerden oluşuyor, yarışmacılar da keza öyle. Bir sürü hayayolu şirketinden de, özellikle böyle niteliksiz olanlardan, bedava bilet aldıkları için sağıra yatıp, "Aaa, sahiden mi? Hiç duymadım dediğiniz gibi bir şey!" şeklinde yaşayıp gidiyorlar. 
🔴 Son durumum: Bu tipler hiç de umurumda değil. Bloguma reklam almıyorum. Kimseden menfaat peşinde değilim. Çalışıp geziyorum. Yarışmacı arkadaşlara da kendi aralarında yapacakları bir sonraki güzellik yarışmaları için başarılar dilerim.


4 Nisan 2018 Çarşamba

Hadi size biraz içimi dökeyim.

Sesim çıkmıyorsa hiçbir şey yapmıyor değilim elbet. Öncelikle bedenimi ve ruhumu bahara hazırlıyorum. Yok, spor falan yapmıyorum. Her yerim ağrıyor, yorgunum. Vitamin alacağım. Dün eve gelip yine yorgun ve biraz da stresli hissedince bir kadeh şarap koydum kendime. Sonra telefonum çaldı. Baktım Atlas Global. Atlas Hava yollarından bahsediyorum. Son on gün içinde sık sık kendileriyle görüştüğüm için hemen tanıdım tabii telefonu. Hatta dün akşam, -elbette kadehin yarısını içmiştim-, telefondaki kıza (Seda oluyor kendisi) "Sizinle şu biletleme işini hallettikten sonra dışarıda da görüşelim, eksikliğinizi çok hissedeceğim." dedim. Vallahi dedim.



Bakın, ben size Atlas Global'in bana yaptıklarını anlatıyorum. Ben yaptım, siz yapmayın diye! Sonra, "Gider bir bilet alırsınız, başınıza aynı şeyler gelir, anlatmadın demeyin!"

Neyse hazırsanız başlıyorum. Durumu ve geçen haftamı anlatıyorum. 

Bildiğiniz üzere geçen temmuz ayı için planladığımız ve gidemediğimiz bir İngiltere seyahatimiz vardı. Bayram öncesi ani bir kararla, bir yemek masasında otururken, "Battı balık yan giderin yanı sıra, nasıl yani biz şimdi bayramı evde mi geçireceğiz telaşıyla" Londra'ya alabileceğimiz en ucuz biletleri aldık. En ucuz derken neredeyse tüm biletler tükenmişti ve kalanlar da bu aldıklarımızdan daha da pahalıydı. Yanılmıyorsam üç bilete, hem de "Atlas Global'in uçak biletlerine"😨, üç kişi 5500,00 TL civarı bir şey verdik. Açıkçası Londra için çok pahalı bir fiyat bu yukarıda yazdığım. Sebepler ve arkadaşlarımızla hep birlikte olma duygusu ağır gelince, aldık işte biletleri. (Bazen şartları zorlamamak, kadere razı gelmek gerekiyor sanırım.)

Sonra malum vizeler gecikti. Ben biletleri erteletmek zorunda kaldım. Ve sinir krizi geçirdim. Budget. air'dan aldığımız Atlas Global biletlerini iptal ettirmem için Atlas Havayolları, "budget.air'ı aramanız gerek!" dedi. Pek tabii uğraştım ama karşıma çıkan telefon Kanada numarasıydı ve karşıma çıkan bir bant kaydı yurt dışından arayanlar için Kanada'daki hattın bizimle ilgilenmediğini, bunun için Turcs and Caicos Adaları'nı aramam gerektiğini söylüyordu. 😀

Atlas Global'i aradım tabii. "Siz kafayı  mı yediniz? Türk ve Kaikos Adaları neresi? Madem ilgilenmeyeceksiniz, ne satıyorsunuz kardeşim bileti!" bağlamında süre gelen bir dizi telefon görüşmesinden sonra, bağır çağır bileti açığa aldılar. (Bu dediklerim kolay oldu zannetmeyin. Bayağı bir beyin hücresi öldürdüm.) Neyse, telefondaki arkadaş, "Bir sene içinde biletinizi tekrar tarihlendirebilirsiniz." dedi; elbette ceza ödeyerek. 
"Tamam" dedim derin bir nefes alarak.

Açıkçası hedefimiz bu kadar pahalıya aldığımız biletleri bayram döneminde kullanmaktı. Normal zamanda bizim aldığımız fiyata Londra bileti alanı döverler vallahi. Aradım Atlas Global'i. 1Ağustos'taki bayram tatili için Londra bileti alacağım," dedim. 
Telefonun diğer ucundaki çalışan, "Ama ben sizin bilet numaranıza ve PNR'nize ulaşamıyorum." dedi. Neyse, ilk aldığımız yerden (maili saklamayı akıl etmişim iyi ki) PNR'yi buldum. Kendilerine söyledim. "Haai tamam şimdi ulaştım biletlerinize ama yeni PNR'nizi size söyleyemem." dedi.
"Eee, söyleyemezseniz ben nasıl bilet alacağım?" şeklinde bir soru yönelttim ben de kendisine.
Kızın ne dediğini anlamadım ama düşününce ve yorumlamaya çalışınca şöyle bir anlam çıkardım dediklerinden: Biletleri alacaksınız da nolcak? Biz size o biletleri vermeyiz. Bok mu var o biletlerin peşine düştünüz? 
"Yahu güzel kardeşim benim PNR'mi neden bana söylemiyorsun? dedim. "Güvenlik sebebiyle," dedi. Ben sizin Özlem, Selçuk ve Kuzey olduğunuzu nereden bileyim? 
"Eee, bilemezseniz bir yer adresi verirsiniz. Bir satış ofisi falan. Nüfus cüzdanlarımızı götürürüm." dedim. "Hem bu biletleri daha önceki telefon görüşmemizde açığa alan sizin firmanız değil miydi? Şimdi neden işlemimi yapmıyorsunuz?" (Adamlar bileti satmak istemiyor işte. Bir kere keklemişler, paranı almışlar. Bileti kullandırmak istemiyor çünkü ne yazık ki ülkede bu yaptıklarının hesabını verecekleri bu kurum işlemiyor. Onlar da bunu gayet iyi biliyorlar.)

"Hık mık," dedi. "Ben sizi arayayım, biraz bekleyin" falan dedikten sonra tamam dedi. PNR'lerinizi vereceğim. Oh dedim çok şükür. Biraz ilerleme kaydettik. 

Sonra Londra tarihini söyledim. 
"Aaa!" dedi. "Siz bu biletleri alamazsınız? İlk biletleme yaptığınız tarihten ileri bir zamanda yolculuk yapamazsınız." Biraz daha aramasaymışım bizim biletler gidiyormuş. "Ama daha önce biletlerimizi açığa alan arkadaşınız böyle bir şey söylemedi." dedim. Yapacak bir şey olmadığı konusunda uzlaştık.😀 (Bu kısımda hafta sonu Selçuk'la azıcık düşündük ve Londra biletlerini bayram için THY'den aldık. Canını sevdiğimin THY'si.)

Tabii hâlâ kullanma şansı edinemediğimiz ve içimize dert olmuş kazık rakamdan üç biletimiz vardı elimizde ve bu biletleri Atlas Global firmasına yedirmemeye kararlıydık. 
Selçuk, "Özlem!" dedi. "Beyninin yarı hücresini de tüketsen, ömrünü birkaç yıl kısaltsan da al şu biletleri."😀
Ben aradım yine Atlas Global'i. Yani Seda Hanım'ı. "Bakın Seda Hanım!" dedim. "O zaman ben başka yere gideyim. Başka bir parkura bilet alacağım."
"Gidemezsiniz." dedi. "İlla ki Londra'ya gideceksiniz."
İşte burada kendini kaybettim. "Size ne be?" dedim. "Para benim değil mi? Ben size ödemiş miyim biletin parasını? Ceza ödemeyi de kabul etmiş miyim? Canım nereye isterse oraya giderim. Hem bakın bant kayıtlarınıza daha önceki arkadaşınız bana öyle dedi." (Hizmet kalitesi için kayda aldıkları konuşmalar var ya, blog yazarı burada ondan bahsediyor) 

Seda Hanımcım, "Ben size tekrar döneyim" dedi. Kapattı telefonu. 

Tekrar aradığında üstleriyle konuştuğunu, aslında Atlas Global Şirketi olarak parkur değişikliği yapmadıklarını ama bizim için yapacaklarını söylediler. Tabii, bilet sınıfından dolayı ek bir ücret çıkarsa onu da ödemek şartıyla. 
"Siz kafayı mı yediniz?" dedi. Kızcağız soruma cevap vermedi tabii ki.
Atlas'ın sitesinde bizim aldığımız biletten daha pahalı bilet yok arkadaşlar! Ne farkı onu çözemedim. 
Neyse, gel zaman git zaman biz konuşa konuşa Seda Hanım'la dostluğumuzu ilerlettik. Ben artık Atlas Global'i arayınca direk onu istiyorum. Mümkünü yok başkasıyla konuşmam. 

Kendisine bir tarih verdim. Amsterdam dedim. O da bana biletlerin tarihlendirmesini yapabilmek için genel merkezden onay alması gerektiğini söyledi. Vallahi ben böyle bir şeyi ilk defa duyuyorum. Tabii lanet olsun modunda olduğumdan tamam dedim. Sanki demesem ne olacak, değil mi?
Sonunda Seda Hanım tekrar döndüğünde, "Kişi başı 130 Dolar ceza ödeyerek biletlendirme yapabiliyorum." dedi. Tamam dedim. Lanet olsun yap!

Sizi arayacağım cümlesi ve iyi dileklerle tekrar kapattık telefonlarımızı.

En son aradığında biletlendirmeyi yaptığını, cezayı havaalanından uçacağımız gün ödememiz gerektiğini söyledi. Vallahi içime bir kurt düştü. Daha önce de THY'dan bu tarz işlemler yaptım. Telefonda halledilir bu işler. Cezayı hemen alırlar. 
"Yahu, emin misiniz?" dedim. "Nereden ödeyeceğim ben bu parayı?" diye ısrarla sordum. "Kontuardan!" dedi. 
"Peki o zaman biletlerin mailini atın da bitsin artık bu iş!" dedim. 
"Tamam." dedi. Birbirimize uzun, mutlu bir hayat diledik ve ayrıldık. 
Akşam bir baktım, mail falan gelmemiş.
Aradım pek tabii. 
"Seda Hanım mail gelmemiş." 😔
"Ben bir üstlerimle görüşeceğim, sizi arayayım." dedi. 
Pek tabii aradığında kendilerinin biletledikleri biletin mailini atamayacaklarını, bu maili istiyorsam Budget.com'u aramam gerektiğini söyledi. Sanırım beyin hücrelerimin ciddi anlamda eksildiği yer burasıydı.
"Allah belanızı versin sizin. Ne biçim bir firmasınız siz ya?" dedim. "Türk ve Kaikos Adalarını mı arayacağım ben sizden aldığım bilet için?" (Firma gerçekten global. Buradan aldığınız bilet için dünyanın öbür ucunu aramanız gerekiyor. İngilizce bilmeniz de gerekmiyor üstelik; zira Türkçe konuştuğunuz halde buradaki Atlas Global firmasıyla da anlaşamıyorsunuz.)
"Ben sizi arayayım" dedi. 

Bekliyorum. Vallahi ben bunlara güvenip, olmayan uçak biletimle nasıl otel alayım, nasıl bavul hazırlayıp havaalanına gideyim bilemiyorum.

Yazımı bitirmeden önce sizi Atlas Global'ın muhteşem jingle'ının sözleriyle baş başa bırakayım. Sahiden çok güzel. 😀
"Atlas Global var ya, hayallerin üstünde bir rüya,
Yolculuk değil, sanki bir rüya,
Hayallerin üstünde bir dünya!"
Tabii gidebilene 😀

Ben anlattım. Atlas Global'den ben bilet aldım; siz almayın. Hayatınızı karartmayın. Yürüyerek gidin gideceğiniz yere daha iyi. Samimiyim.

EDİT 1: İki gün sonra bilet maili geldi diye Atlas Havayollarını aradığımda (Bu sefer Seda Hanım'ı değil de başkasını aradım belki başka bir şey söyler diye) bilin bakalım ne oldu? Seda Hanım'ın dediği gibi biletlemenin yapılmadığını, sadece ön rezervasyon olduğunu öğrendim. Yani Seda Hanım'ın dediği gibi uçacağımızı düşündüğümüz gün Kuzey, Selçuk ve ben bavullarımızla havaalanında olsaydık, biletimizin olmadığını öğrenecektik. Kısa süreli bir sinir krizi geçirdim. Rezervasyonumuzun 23 Nisan'a kadar olduğunu öğrendim. Atataürk Havalimanına gidip oradan biletleme yapabilceğimiz cevabını aldım. (Bu sefer konuştuğum Gül hanım isminde başka bir çalışandı.)

EDİT 2: Birkaç gün sonra, 10 Nisan'da Selçuk işi, gücü bırakıp Atarürk Havalimanı'na gitti çünkü bizim bu biletlerin peşinde koşmaktan başka işimiz yok.! Beni aradı ve iç hatlar Atlas Global görevlisi Dilan Hanım'ın rezervasyonlarımızı gördüğünü ama oraya iletilmiş bir fiyatlama bilgisi olmadığı için bileti kesemeyeceğini söyledi. Bu sefer ben tekrar Atlas Global'i aradım. Karşıma Dilara Hanım çıktı. Durumu anlatıp biletlemeyi yapacaklarsa yapmalarını, yapmayacaklarda mahkemeye gideceğimi bağırarak anlattım. Yarım saat beni beklettikten ve dediğine göre konuyla şahsen ilgilendiğini söyledikten sonra Dilan Hanım'ın işten çıktığını ama Enes Beyin biletimizi keseceğini söyledi.

EDİT 3: Merak edenler için (biliyorum herkes ediyor) biletlerimizi aldık. Ama bu kadar pislik bir firmaya güvenmiyorum ben. Umarım havaalanına gidince bir terslikle karşılaşmaz ve otel paramızı falan yakmayız.

26 Mart 2018 Pazartesi

Seni sen yapan sevdiğin şeyler neler?

Seni sen yapan sevdiğin şeyler ❤️

Sevgili Ezgi başlatmış, Şebnem'de davet etmiş.

Hadi bakalım başlıyoruz.


❤️ Bir kere en çok güzel şeyleri sevme huyumu seviyorum. Sevmeye gönlümün olmasını yani.
❤️ Sabah kahvaltısını çok seviyorum. Günün en sevdiğim öğünü kahvaltı.
❤️ Çayı çok seviyorum. Çayın her derde deva olduğunu düşünüyorum. "Derdin mi var?" Demle bir demlik çay, bak nasıl iyi gelecek sana.
❤️ Seyahat planları yapmamı seviyorum.
❤️ Her daim kafamda listeler olmasını,
❤️ Paris'i sevmemi seviyorum.
❤️ Boş muhabbetlerden uzak durmamı seviyorum.
❤️ Romantik filmleri seviyorum.
❤️ Ortancaları seviyorum.
❤️ Başkasının bana çiçek almasını beklemeden kendi çiçeğimi kendimin almasını seviyorum.
❤️ Kitapları, kitapçıları ve kitap kokusunu sevmemi seviyorum.
❤️ Makarnanın üstüne yoğurt dökmemi seviyorum.
❤️ İskandinav Polisiyelerinin içinde kaybolmayı,
❤️ Roman kahramanlarının ardından sokak sokak gezinmemi,
❤️ Hayali kahramanlarımla yan yana yürümemi seviyorum.
❤️ Kitapların kenarına el yazımla notlar düşüp, başka bir zamanda bu yazılarla karşılaştığımda şaşkınlıktan ve mutluluktan ölmemi seviyorum.
❤️ Kuzey'le ders çalışmayı seviyorum.
❤️ Yürümeyi sevmemi çok ama çok seviyorum.
❤️ Köpüklü şarap sevmemi, bir de şampanya falan içerken kendimi prenses gibi hissetmemi seviyor. Etrafımdakiler de beni bu halimden dolayı seviyorlar. Sevmeseler öyle gülmezler herhalde.
❤️ Ailemi sevmemi seviyorum.
❤️ Etrafımda kimse yoksa kendimle kavga etmemi seviyorum.
❤️ Yalnızlığımı, yalnızlığa olan düşkünlüğümü herkese karşı aslanlar gibi savunmamı seviyorum.
❤️ Mumlarımla evde romantik ortam yaratma çabamı seviyorum.
❤️ Sabah uyandım mı etrafımdaki herkesi de zorla uyandırmamı seviyorum.
❤️ Ekmek pişirmeyi çok seviyorum.
❤️ Yazı yazmayı seviyorum; bir de eski günlüklerimi okumayı...
❤️ Denizin karşısında bir şezlonga yayılıp kitabıma gömülmeyi seviyorum.
❤️ Mezarlık gezmeyi seviyorum.
❤️ Taşlara dokunmayı seviyorum.
❤️ Ekmeğin arasına roka koyup, biraz tuz ve bolca limonla yemeyi seviyorum.
❤️ Blogumu seviyorum.
❤️ Sahip olmadığım şeylerin peşinden koşmaktansa, sahip olduklarımın değerini bilmemi seviyorum.
❤️ Evimi çok seviyorum. Her köşesinde benden bir şey olmasını ve evin enerjisinin benden meydana gelmesini seviyorum.
❤️ Server'in hatırlattığı gibi tren yolculuklarını sevmemi seviyorum. Hatta trenlere, tren yolculuklarını sevenlere, trenle her daim yolculuk yapanlara da bayılıyorum.
❤️ Evet, haklı Server. Bern'in ortasından geçen, bulutların altında duran, Lizbona Gece Treni'ndeki
Kirchenfeld Köprüsünü de seviyorum. İşte ben buyum!

Oooo, daha çok şey yazarım biliyor musunuz?
Şimdilik burada bırakayım iyisi mi!


21 Mart 2018 Çarşamba

Paris'te nefis bir bistro: Le Bon Georges

Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere.😀 Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler "hadi bir kitap yazalım." ya da "Daha ucuz bir ülkede yaşayalım." diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. 

Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten.

Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges.

Neye niyet, neye kısmet!

Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor.  Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik.

Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik.

Le Bon Georges'da akşam yemeği...

Photo: Buradan

Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, "Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum." diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de "İlla ki gidilmeli!" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela.

David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. (Lebovitz'de doymuyor olabilir mini yemeklerle 😀) Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne.

Photo: Buradan

Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Tıpkı yıllar önce Kuzey'le sık sık seyrettiğimiz ve her seferinde hayran kaldığımız çizgi film Ratatouille'daki gibi yemekten bir lokma alıp, çocukluğumuza gitmek istiyoruz hepimiz. Domatesi ısırdığımızda derinden toprak kokusunu almak, belki de ağzımızın kenarından domatesin suyunun akmasını istiyoruz. Geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş meyveler, sebzeler görmek istyoruz tabağımızda. Lebovitz'in dediğine göre Le Bon Georges ve sahibi Benoit-Duval Arnould'da aynı düşünceyle çıkmış yola. Bir çiftlikte doğan Arnould, daha sonraki yıllarda bir Amerikan şirketinde çalışmış. Öyle bir an gelmiş ki köklerine dönme zamanının geldiğini hissetmiş ve çocukluğunda yediği yemeklerin lezzetini sunabileceği bir bistro açmak istemiş. Belki o da herkes gibi en güzel yemeği annesinin yaptığını düşünenlerdendir. Kim bilir? Bistronun internet sitesinde de yemeklerde kullandıkları tüm sebze, meyve ve etlerin nereden alındığı tek tek yazılmış. Elbette ben bu bilgileri bir referans olarak alamıyorum ama anlayanlar mutlaka çıkacaktır. 😀 Yine de okuduklarımdan etin mutlaka bekletildiği, belli bölgelerden alındığı, etin yanına kızartılan patetesin illa ki anne kızartması gibi yapıldığını öğrendim. Nihayet Selçuk'a, "Burada yiyelim mi bir gece?" dedim. O da, "Süper olur." deyince rezervasyonumuzu yaptırıp son gecemizde bu bistodaki yerimizi aldık. Le Bon Georges'a gitme fikri böyle doğru işte. David Lebovitz yüzünden. 😀

Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart.


Le Bon Georges'da ne yedik, ne içtik?


Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben "dry" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio.  Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım.

Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart!
Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye.
💕

19 Mart 2018 Pazartesi

Mart ayımı güzelleştiren kitap: 4321

Haber şu: Paul Auster'ın kalın kitabı 4321'i bitirdim.

⬤ Paul Auster'ın kitabıyla ilgili hislerimi buraya yazıyorum çünkü elimdeki kitabı çok severek okudum ve bitirdiğimde de bu kitabı okuduğum için çok mutlu hissettim. İyi bir kitap okumanın gerçek okur üzerinde böyle bir etkisi var. Kitapların bana sunduğu bu huzur duygusunu unutmayı hiç istemiyorum. İlerki yıllarda 2018'nin bana çok uzunmuş gibi gelen Mart ayını blogum sayesinde şöyle anımsamayı diliyorum: Paul Auster ve 4321 kitabı ile geçen, bir türlü iyileşmeyen bir soğuk algınlığı ve alerjinin bana eşlik ettiği; buna rağmen okuduğum her satırın şifa olduğu kış.

Paul Auster- 4321

Kitabı okumak için uygun zamanı beklemişim meğerse. Tüm okuma deneyimim bahar esintisi gibiydi. Okumayı bıraktığım her günün ertesinde sanki okuduklarıma, Ferguson'un değişik yaşamlarına yeni başlangıçlar yaptım. İyi ya da kötü, değişik tüm başlangıçlar çok iyi geldi bana. Hayatın önümüze çıkardığı nice yol var ve hepsi farklı bir yere ulaşıyor. Temelde Ferguson'un okumaya olan yatkınlığı, kitaplarla ve yazıyla olan dostluğu her hikâyede merkez olmuş; bu alışkanlığın ardında yeni kapılar sunulmuş önüne. Tıpkı yazarın da dediği gibi Ferguson'ların yaşamında Paul Auster'dan izler var. O izler de hikâyenin tümünü gerçek kılıyor. Paul Auster gibi Yahudi bir genç Ferguson; onun gibi New Jersey Newark'ta doğuyor. Bu yüzden olsa gerek uzun eserin içinde akla yatkın olmayan hiçbir şey yok. Bunca değişik yaşam kurgusunun hiç aksamadan ilerliyor oluşu bende kesinlikle hayranlık uyandırdı. Rastlantılarla şekillenen hayatlara inanıyor Paul Auster; ben de öyle! Ne zaman Paul Auster'dan bahsetsem, hayatta bir yerlerde bizi bekleyen bir şeyler olduğu ve o şeylerin de nedense hep güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hayatla aramdaki bağ zayıflasa, umuda olan inancım pamuk ipliğine bağlı gibi kopmakla kopmamak arasında sallanıp dursa raftan bir Paul Auster çekiyorum. Yazarın her sözcüğünün umut sözcüğü olduğunu iddia etmiyorum ama o kelimelerin içinde umut taşıyan bir şey var ve bu bana her seferinde ulaşıyor.

Şimdiden sonra söyleyeceklerim spoiler olur mu bilmiyorum. Aslına bakılacak olursa zannetmiyorum. Yine de uyarayım okuyacakları. Belki hiçbir şey duymadıkları bir kitabın sayfaları içinde gezinmek daha iyi geliyordur kimi okurlara. 😀 Kaldı ki tam da bu satırları yazdığım anlarda internette, Paul Auster'la yapılmış söyleşilerin arasında gezinirken New York merkezli bir okuma kulübünün yazarla yaptığı bir internet sohbetine denk geldim. Bir okur, Paul Auster'a kitabını raflarda görür görmez büyük bir hevesle aldığını ve hemen kitabı okumaya başladığını; bir müddet ilerledikten sonra bir kişinin dört değişik yaşam olasılığını okumakta olduğunu anladığını söylüyor ve Paul Auster'a soruyordu: Kitabın arka kapağında bu durumu belirtmek yerine (-ki okucuyu bu yazıyı okumadan başlamış kitabı okumaya-), bu durumu tespit etmeyi okuyucuya bırakmak daha güzel olmaz mıydı?
Auster'da bu durumu editörü ve yayıncısıyla uzun uzun görüştüğünü ve okuyucunun önünde uzanan konunun haberinin önden verilmesinin zorlu bir okuma serüvenini kolaylaştırmak olduğunu dile getiriyordu. Amerika'da yayınlanan kitapların arka kapaklarında bu konuyla ilgili kısa bir bilgi varmış. Bendeki kitaba baktığımda (Can Yayınları elbette) kitabın arka kapağında böyle bir bilginin olmadığını gördüm. Buradan belki de Türk okurların daha zorlu okuma deneyimlerine hazır olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çevirinin de muhteşem ötesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


YAŞADIĞIN ŞEHRİN YAZARI OLMAK...

İki sene önce on beş gün kaldığımız New York burnumda tütüyor. Amerika'nın birçok insana çok sevimli gelmediğini biliyorum. Politik bir dolu sebebi bir kenara bırakacak olursak özellikle New York hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Paris, kalbimin en kıymetli köşesi köşesi; amma ve lakin New York'ta gönlümü çelen, enerjisi ile beni büyüleyen ve aklımı karıştıran diğer şehir. Bu şehri benim açımdan kıymetli kılan çok etken var. Bir kere Fransa'nın aksine dilini konuşabilmem, Amerikalıların Fransızlarla karşılaştıramayacak kadar sıcak kanlı olması, ülkenin göçmen nüfusunun yoğun olması orada yaşamayı kolay kılan nedenlerden birkaçı. Diğer taraftan şehrin enerjisi insanı oraya çekiyor. Kalabalığı, hızla akan yaşamı İstanbul'a benziyor. İstanbul'u çok eskiden sevmeme sebep olan bir sürü şey orada var gibi; üstüne üstlük İstanbul'da sevip de kaybettiğim bir dolu şey de hâlâ orada. 😀 Şehir yaşamını seviyorum. Şehir kavramını yaşatan şehirlerden biri de benim için New York. Bunun yanında devasa bir park var şehrin orta yerinde. İnsanı zarafetiyle büyüleyen Bryant Park da ayrıca çok ama çok sevilesi. Müzeleri, kütüphaneleri, kitapçıları... Evet, Benim için New York kıymetli. Biraz daha yakınızda olsa bu şehri kesinlikle kapı komşusu yapar, kitapçılarında kahvemi içer, cheecake yer, kilo alırdım. İki yaz önceki New York, belki Paul Auster'ı görürüm diye dolaştığım Brooklyn, yine yazarın Sunset Park kitabından dolayı gezindiğim Green Wood Mezarlığı ara ara aklıma geliyor ve ben yine bir uçağa atlayıp kendimi bu güzel şehirde bulmak istiyorum. Ne yazık ki New York harita üzerinde çok uzak bir köşede ve dolar paramız karşısında her gün değer kazanmaya devam ediyor.

Yine nereden nereye geldim?
Lonely Planet seyahat kitabından bir şehri tanımaktansa bir yazarın dilinden yaşadığı şehri tanımak daha güzel geliyor bana. Dikkatle bakmazsam göremeyeceğim bir sürü ayrıntı bir yazarın eserinin içinde saklıymış hissiyle okuyorum kitapları hep. Bilmediğim bir zamanda, tanımadığım bir kelime erbabının şehrine gideceğimi düşlüyorum. Ve elbette bir yerlere ufak notlar alıyorum.
Bu kitapta ne bulduğuma gelince... Amerika'nın geçmişini, New York sokaklarını, Vietnam Savaşı'nın detaylarını, savaşa karşı insanların (özellikle üniversite öğrencileri) ayaklanmalarını, Columbia Üniversitesini, Princeton Üniversitesini, bir zamanların Amerikasının kokuşmuş yönlerini, şehrin kafelerini, sinemalarını... En çok Archie'nin okuduğu kitapları, üniversitede okuduğu dersleri, Paris'te geçen zamanları sevdim. Arkadaşlıkları, yazın gittiği kamplar, iç dünyasındaki karmaşa hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi.

Bu sebeple Paul Auster yine kalbimi çaldı. Bana unutmayacağım bir mart ayı yaşattı.
Ben okudum, bitti. Siz de okuyun, bitirin bence. Eminim bu kitabı çok seveceksiniz.

18 Mart 2018 Pazar

Bir bardak çay, bir de pazar...

Pazar sabahı.
Şimdilik herkes uykuda. Birazdan hem çıkardığım sesler, hem de mutfaktan yayılan ekmek kokusu uyandırır herkesi. Mutfak, uzun zamandır mabedim oldu. Evimin her köşesini seviyorum ama mutfaktayken ocaktan gelen çayı sesi, fırının tellerinin çıtır çıtır sesler çıkarması iyi geliyor ruhuma. Eskiden salonda yemek masası olarak kullandığımız masamız şimdi mutfağımızda. Misafirlerimizi de mutfakta ağırlıyoruz artık çünkü alışılageldiği gibi salonda bir masamız yok. Burada uzun saatler oturmaktan sandalyelerinin minderleri çöktü. Bu yaz gözümü karartıp kumaş seçmeli ve sandalyeleri tamire vermeliyim. Değiştirmek aklımın ucundan bile geçmiyor.


Mutfağın penceresinden bahçe gözüküyor. Bu kışı biraz hastalık havasında geçirdiğimden olsa gerek, bahçeye adımımı atmadım; zaten manolya ile şeftali ağacının dışında baharın kapıda olduğunu müjdeleyen pek bir şey yok dışarıda. Onlar da olmazsa karamsarlığa kapılacağım. Çayımı alıp bahçede oturmayı özledim. Güneş, insana rehavet verse de insanın tğm karamsarlığını alıyor elinden. Bir şey "olsa da olur, olmasa da!" gibi geliyor bana yaz gelince. Dünyanın sonuna çok uzun yıllar varmış, ben sonsuza dek yaşayacakmışım, o an bahçede güneşin altında oturmaktan daha önemli hiçbir işim olamazmış gibi hissediyorum. Kendimin o, "Hadi hayatı erteleme, bu sabah kalk ve her şeyi ardında bırak, hayallerin bir adım ötende!" tiplerinden olmadığımı biliyorum. Öyle söylendiği kadar kolay değil her şey. Söyleyenlerin ve bu işi başaranların da başka tecrübeleri var zaten. Ya bir hastalık atlatıp ölümün kıyısından dönmüş olmak gerekiyor böyle bir karar almak için, ya da çalışıp çok para kazanan ve sana da hayallerini yap diyen bir kocan olması şart. Gerçekler bunlar. İmkanların yoksa o dediklerini yapamazsın.  Zaten mutluluk da burada değil; sorun mutluluğun buradaymış gibi algılatılmasında. Sabahtan akşama spor yapan insanların da mutlu olmadığını düşünüyorum ben. Normal olabilir mi bu hâl? Bilmiyorum. Zaten pazar sabahı konumuz da bu değil.

Ben kendi mutluluk oyunlarımla meşgulüm sevgili pazar okuyucuları. Çayımı demledim, oğluma sosislerini pişirdim, yumurtaları kaynattım ve ekmeğin pişmesini bekliyorum. Ha, bu arada bitmeyen öksürüğüm için de kendime zencefilli bir çay yaptım. Bilgisayarım önümde açık ve evde de sessizlik olunca yazayım dedim. Bahar gelmiş olsaydı belki burada bile olmazdım. O zaman insanın içinde ayrı heyecanlar oluyor. Bu sabah organik pazara gidelim diye düşünmüştüm, sonra ondan da vazgeçtim. Bizim evde herkes haftanın beş günü dışarıda olunca evde pineklemeyi tercih ediyor. Dışarının keşmekeşine karışmak korkutucu geliyor.  Biraz sonra kahvaltı edecek, peşinden kahvaltı sonrasını toplayacak, ardından bir demlik daha çay demleyeceğim. Kim bilir belki günün ilerleyen saatlerinde kek yapmayı bile deneyebilirim ikindi çayının yanına. 😀
Çünkü elimde öyle bir kitap var ki beni lise yıllarıma götürüyor. Onun bilgisi de başka bir blog yazısına. Happy Sunday Folks💖

12 Mart 2018 Pazartesi

Pelin Buzluk söyleşisi nasıldı merak eden var mı?

Geçen haftadan beri bu hafta sonunun hayalini burada paylaşıp duruyordum. Cumartesi gününü tamamıyla kendime ayırdığımı bizimkilere ilan ettim ve sabah erkenden kalkıp Kadıköy'e yollandım. Güzel şeyler yaşayınca zaman hızla ilerliyor zaten. Benim günüm de öyle geçti. Duygu'yla Simit Sarayı'nda buluşup mini bir kahvaltı ettik; peşinden de Zihin Haritaları Eğitimi'ne yetişmek için Moda'ya doğru koşturduk. Atölye beklediğim gibi geçti. Öğrendiklerimin karışık zihnimi toparlayacağını ümit ediyorum. Benim gibi kalemlerle ve renklerle barışık birisi için de ayrıca zevkli bir zaman geçirme aracı Zihin Haritaları. Pazar sabahı Kuzey üzerinde ilk denememi de yaptım. Dil bilgisinden bir konuyu Zihin Haritalarına döktük; cıvıl cıvıl bir şey çıktı ortaya. Kuzey'in de hoşuna gitti üstelik. 

Foto: BURADAN

Dersin ardından yine hızlıca bir yemek yiyip, bu sefer Nur'u da yanımıza katarak Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne yollandık. Kadıköy'de dolaşmanın çok güzel olduğunu hemen belirteyim bu arada. Hava biraz daha sıcak olsaydı daha iyi olurdu ama özgürlüğümü ilan ettiğim bir hafta sonunda üşümek de neymiş? NHKM'de Pelin Buzluk söyleşisi vardı. Yazar, Ankara'dan gelecek ve İstanbullu okurlarıyla buluşacaktı. Açıkçası NHKM'de birkaç kez çay içmişliğim olmuşsa da şimdiye dek hiç bir söyleşiye ev sahipliği yaptığı etkinliğe katılmadım. Bina eski Kadıköy binaları gibi. Merdivenler, yüksek tavanlı odalar insanı çocukluğuna götürüyor. Söyleşi saat 14.00'de başlayacaktı ve küçük bir salondaydı. Biz on dakika erken gittik ama içeride birkaç kişiden başka kimse yoktu. "Eh işte edebiyat!" diye geçirdim içimden. Türkiye'de bu kadar talep görüyor. (Elbette kendimin de ne kadar bu tarz etkinliklere katıldığımı sorguluyorum.) Saat ikiyi geçince sonradan öğrendiğim sohbeti yönetecek iki hanım Pelin Hanım'ın sis nedeniyle az önce kültür merkezine vardığını ve söyleşinin hemen başlayacağını müjdeledi bize. 1984 doğumlu bir yazar Pelin Buzluk. Dolayısıyla çok genç. Buna karşın bu yaşına sığdırdığı başarıları takdire şayan. Böyle başarılı bir kadın yazarın ödüllerini burada yazmak bile çok keyif verici olduğundan ben de bir kez daha tekrar edeceğim. Yazar, ilk kitabı Deli Bal ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında ile Selçuk Baran Öykü Ödülü'nü, En Eski Yüz isimli üçüncü öykü kitabı ile de Sait Faik Öykü Ödülü'nü alıyor. "Daha ne olsun?" değil mi? İnsan, böyle genç bir kadın yazarla gurur duyuyor. 

Pelin Hanım'ın geldiği duyurusunun yapılmasının hemen ardından, Pelin Buzluk söyleşideki yerini aldı ve yüzünde bir gülümseme ile ona ayrılmış masanın ortasındaki yerine oturdu. İki tarafına iki moderatör sıralandıktan sonra da sohbet hemencecik başladı. Elbette kimin kim olduğunu bilmiyorum ama moderatör hanımlardan kızıl saçlı olan Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü olarak bu tarz söyleşiler gerçekleştirdiklerini ve özellikle de genç yazarları ağırlamaktan mutluluk duyduklarını belirtti. Pelin Buzluk da teşekkür etti kendisine. "Biraz biyografinizden bahsederek başlamak istiyorum."diyerek de söze devam etti. Yazarın ödüllerinden, yaşından, işinden bahsederken öykülerinin ne çok edebiyat dergisinden yayınlandığının altını çizdi. Pelin Hanım'da bunun üzerine söz aldı ve mütevazi bir söylemle öykülerinin bugüne kadar birçok dergide yayınlanmasının en temel sebebinin üniversite yıllarında dergicilik yapmasından ve bu konuyla ilgilenirken de zamanın tüm dergilerini satırı satırına incelemesinden ileri geldiğini söyledi. "Hangi dergiye hangi öykümü göndereceğimi biliyordum." diye de genç yazar adaylara yol gösterdi.

Sohbetin burasında birkaç kişi de söz alarak sohbete katıldı. Fakat diğer moderatör dinleyicilere daha sonra söz vereceklerini, önce kendi hazırladıkları soruları soracaklarını ve üstü kapalı olarak biyografi kısmını uzun tutmadan sorulara geçilmesi gerektiğini söyledi. Sanırım iki moderatör arasındaki ilk kıvılcım burada ateşlendi. İkisi de konuşmak istiyordu ama ikisinin de beklemeye niyeti yoktu. Eh, pek tabii konuşmanın burasında odanın merkezindeki masadan soğuk bir rüzgâr esti. Arkadaşlarımızla birbirimize bakıp bıyık altından gülümsedik biz de. Konuşmanın bir yerinde Pelin Hanım edebi metinlerle ilgili bir cümle kurdu. Kelimesi kelimesine doğru hatırlamasam da söylediği cümle "Siyasi metinleri edebi metin olarak görmüyorum." bağlamında bir şeydi. Moderatörlerden birinin koptuğu yer burası oldu çünkü bu cümlenin ardından NHKM'nin komünist bir kültür merkezi olduğu şeklinde bir cümle kurdu. Samimiyetle cümlenin tamamını anımsamıyorum. Ama bana çok saçma ve çok yersiz geldi söylediği. Sarf ettiği bu cümleden sonra da bir daha yüzü gülmedi. Bir bağlamda evine bir misafir davet etmişti ama misafir pek de istediği gibi davranmıyordu. O da sohbete küsmekte buldu çareyi. Dinleyiciler de Pelin Buzluk da olanı biteni hissetti elbette. Uygun bir zaman ve kendini açıklamak için bir fırsat bulunca yazar, kendisine sorulan bir soru için teşekkür edip, şu açıklamayı yapmaya mecbur hissetti kendini: Siyaset metne hizmet ediyorsa benim buna söyleyecek bir sözüm yok ama sadece siyasi bir mesaj vermek amacıyla yazılmış metinleri edebi metin olarak görmüyorum.

Moderatörleriyle, dinleyicileriyle çok tuhaf bir söyleşiydi. Allahtan her beş dakikada bir oturduğu yerden elindeki cep telefonunun flaşını Pelin Buzluk'un gözünde patlata patlata fotoğraf çeken bir kadın vardı da dikkat moderatörlerden arada ona kayıyordu.😀 Moderatörlerin hazırladığı sorular da içler acısıydı. Yazar suratında şaşırmış bir ifadeyle, sordukları sorularla öykülerini anlamadığı belli olan moderatörlere ne yazık ki öykülerini anlatmak zorunda kaldı. Bir yazar için çok acıklı bir durum olduğunu düşünüyorum bu durumun. Bir yazar asla yazdıklarını anlatmamalı. Bence yazar ara ara kendinin burada ne aradığını sormuştur. Zira ben bile ne dediklerini bir türlü anlamadığım moderatörlerin "Kadın sıkışmışlığı, kadın sıkışmışlığı..."nakaratları içinde kendimi odadan dışarı atmak istedim.

Zaman tükenip de dinleyicilere de soru sorma fırsatı gelince arka sıralardan biri Rönesans'tan başlayarak Fransız Edebiyatına, oradan Sartre'a, varoluşun temellerinden Pelin Buzluk'un öykü kitabına vardı. Kendi adıma cümlenin başı ile sonunun bir yerde birleşip birleşmediğini, sonunda anlamlı bir konuşma paragrafı hatta soru cümlesi oluşturup oluşturmadığını anlamadım. Her söyleşide yazının icadına kadar inen dinleyiciler vardır. Öyle değil mi? Soru soran bu arkadaşı da öyle kabul ettim. Söyledikleri ile söylemek istedikleri arasında bir hayli fark olsa da aslında kendinin de yazma uğraşı içinde olduğunu ve fark edilmek istediğini söylüyordu. Anlatılası nice komik olay vardı bu söyleşide. Yazarın yazdıklarını anlamayanlardan, yazarın kaleme aldığı sonu beğenmeyenlere, başka bir yazım dilini yazmasını tercih edenlere kadar bir dolu cümle kuruldu, tekrar edildi ve hatta ısrarla savunuldu.

Peki Pelin Buzluk hakkında ne düşündüm?
Çok sevdim, yazdıklarına saygı duydum ve gülümsemesine bayıldım.
Aslında çok güzel olabilecek, nefis sorular sorulabilecek, öykülerinin dışındaki Pelin Buzluk'a sorulabilecek onlarca soru olasılığının olduğu uzun bir iki saat harcandı, gitti gibi geliyor.
"Olsun!" diyorum.
Pelin Buzluk'u görmek süperdi.

9 Mart 2018 Cuma

"Neyse halim çıksın falim!" kıvamında bir hafta

Dün uykuyla uyanıklık arasındaki incecik çizgide aklıma bir cümle gelmişti ve o cümlenin ucundan yakalarsam yazının peşinden başka başka dünyalara girebilirmişim gibi hissetmiştim. "Yarın!" dedim kendi kendime, "Yarın yazmalıyım bunu." Sonra uykumun arasında sır oldu o cümle. Sabah uyanınca kıymetli bir şeyi kaybetmişim gibi üzüldüm. Peşinden bir bardak çayla, bir dilim ekmek yedim. Cuma sabahlarının cumartesinin bir gece ötede olduğunu haber veren güzel bir yanı var. Biliyorsunuz. Her çalışan, her öğrenci sever cuma günlerini. Ben de onlardan biriyim. Bir de cuma şükürcüleri var. Hâlâ okumayanlarınız varsa lütfen Çilek Suyu'nu ve Pelin Pembesi'ni okuyun. Hafta sonuna girmeden insanın moralini düzeltiyor ikisi de. Umudun hep hayatımızın bir köşesinde bizi beklediğini tekrar tekrar hatırlatıyorlar bize. 




Benim haftama gelince. İnişli, çıkışlı, çalışmalı, koşturmalı bir haftaydı. Hayat da böyle bir şey zaten. Hem dümdüz uzanmıyor insanın önünde. Kafayı çok takarsan da daha da karmaşık bir hal alıyor. Çarşamba öğleden sonra blogdan tanıştığım çok güzel bir kadınla buluştum mesela. Başımın üstündeki kara bulutları biraz ötelememe yardım etti bu tanışma, sohbetimiz. Çok yakın arkadaşmışız, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir histi. Saatler aktı. Sonra hayat bir yerden başını uzattı ve evlerimize dağıldık. Çok güzeldi. Ben de bu hafta Işın'la tanıştığıma müteşekkirim mesela.❤️

Haftanın kitabı ve haftanın dizisi


Başka ne yapıyorsun diye soracak olanlar varsa hayatla birlikte sadece aktığımı söyleyebilirim. Paul Auster'ı okumaya devam ediyorum. Akşamları eve gittikten sonra fırsatım olursa ya çayımın yanında eşlik ediyor kendisi bana, ya da yatmadan hemen önce yatakta. Onun dışında Kuzey'le La Casa de Papel'i izlemeye başladık. Ona kalsa hepsini bir günde izleyip bitireceğiz ama yapılması gereken ödevler, okunması gereken kitaplar, edilmesi gereken sohbetler, yazılması gereken mini öyküler var. Hepsi de ayrı keyif. Geçen gün fark ettim ki nerdeyse iki aydır bahçeye adımımı bile atmamışım. Oysa ki soğuk da olsa engel olmamalıydı bana toprağın üstünde gezinmek. Bu süreçte hep içerden izledim bahçeyi. Yağmura pencerenin sıcak tarafından bakmak, elime çayımı alıp anın keyfini sürmek kışın en güzel yanı bence. İlkbaharın kapıda olması da ayrı bir sevinç öte yandan. Ilık mevsimlerin insanıyım ben. O yüzden etrafın yeşilleneceği, çiçeklerin tomurcuklanacağı zamanı iple çekiyorum. Hem de hiçbir yaz tatili planı yapmamama rağmen. (Yazar burada kendini belli eder.)

Elif Batuman'ın The Idiot kitabını, Yapı Kredi Yayınları Türkçe'ye çevirecekmiş. Bu iyi haber. Ne zaman çevrilir bilmiyorum. Öte yandan Paul Auster'ın tuğla kitabını okuma gayretimden ve başarımdan sonra bir çılgınlık daha yapmaya karar verdim. Anna Karenina ile tanışacağım. Bakalım sevecek miyiz birbirimizi? Sakinken daha cesur oluyorum. Kendimi sınırlandırmayınca da daha özgür. Böyle böyle 2018'in sonunda on tane kalın kitap okumuş olurum. 😀

Hafta sonunu biliyorsunuz zaten. Geçen haftanın planı yapılmış ve dilekler evrene savrulmuştu. Her şey umduğumuz gibi giderse yarın kızlar ve sevdikleri şeyler günü. Cumartesi gününü kendime tatilin de tatili ilan ettiğimi evdekilere beyan ettim. Gerisini onlar düşünsünler, değil mi? 
Buraya da durum raporumu koyduğuma göre herkese iyi bir hafta sonu dileyip işe geri dönebilirim.

4 Mart 2018 Pazar

Planlar, projeler, kafa karışıklıkları...

Bu haftanın en güzel olayı tiyatroya gitmekti. Ev ahalisi olarak, "Kuzey'i internetten uzak tutmak" başlığı altında dönen bir takım olaylar başlattık. Daha çok doğaya çıkmak, yürüyüşlere gitmek, sinemada oynayan güzel filmleri kaçırmamak, bir de ara ara tiyatroya uğrayalım minvalinde ortaya karışık kurtarma operasyonu yani. Neyse ki kendisi de internetle ve  play stationla çok fazla zaman harcadığını biliyor da yapmaya çalıştığımız geçiş çok fazla kavga gürültüyle olmuyor. (Bu hiç kavga etmediğimiz anlamına gelmesin tabii ki) İlk yetişkin tiyatro gecemizi de çok güzel atlattık. Arabayı Kadıköy'de Süreya Otoparkına bıraktıktan sonra Saray'a gittik. Kuzey'in her daim aç karnını bir porsiyon dönerle doyurduk. Ben de uzun zamandır diyette olduğum için yemediğim kazandibime kavuştum. İki bardak da çay içtikten sonra birlikte Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynayan Ayrılık isimli oyuna girdik. Oyun tek perde olduğundan Kuzey biraz yerinde kıpırdandı ama yine de oyundan çok keyif alarak ve gülerek çıktık. Hatta çıkışta, "Ara ara başka oyunlara da gelebiliriz. Çok keyif aldım." dedi. Bu söylemden gaz alarak ikinci eylemimi elbette operaya bilet alarak gerçekleştirmeye kalkmayacağım.


Şimdi Kuzey uyurken, -malum Selçuk Moskova diyarlarında geziniyor-, ben de pazar sabahı sessizliğinin keyfini çıkarıyorum. Kendime bir bardak sallama çay yaptım; bir de tost. Yeter de artar bile. Dışarıdan rüzgârın sesi geliyor. Ara ara da yağmur çiseliyor. Ben de evde olmanın huzurunu yaşıyorum. Ne zaman böyle evci oldum ben? Gezmeyi çok seviyorum ama evimi de, evimin dinginliğini de çok seviyorum. Sessizliğin keyfini çıkardıktan sonra dağılan ortalığı hızlıca toplayıp çayı demleyeceğim. Sonra da Kuzey'i kaldırırım. Zamanın uyurken geçmesine çok sinirleniyor. Paul Auster'in tuğla kalınlığındaki kitabı elimde. Evin içinde beraber dolaşıyoruz. Ben klasikleşmiş durumumdur zaten okuduğum kitapla birlikte gezmek. Evin içinde nereye gitsem kitabı da yanımda taşıyoruz. Ben mutfağa, kitap da mutfağa; yatak odasına, kitap da yatak odasına. Öyle mutluyum ki bu kitabı okurken. Nefis bir kitap yazmış. İçimden durmadan, "İşte gerçek bir yazar!" diyorum. Bir dağın zirvesine çıkmışım da herkese oradan bakıyormuşum, imkansız bir şeyi başarmışım ve çok ama çok mutluyum ki tuhaf bir his. Bir insanın yaşamı bu kadar çok şekliyle ve hepsi su gibi akarken yazıya dökülebilir mi? Hayatımızı değiştiren, yerinden oynatan, fark etmediğimiz onca rastlantı... Paul Auster'a, söylediklerine, fikirlerine hep inanmış biri olarak bu kitap bence rastlantılara inanmanın nirvasını oluşturmuş. Kitabın yarısındayım daha ama biliyorum ki ben bu kitabı ara ara hep elime alırım. Tıpkı Kırmızı Defter gibi. Kitabın kalınlığından ürküp de okumayı erteleyeneler, bence hemen okuyun. Müthiş bir okuma keyfi garanti.



Haftaya cumartesi kendim için bir şey yapmaya karar verdim. Malum son iki hafta sonu Selçuk evde olmadığından evde sorumluluk bendeydi. Cumartesi bayrağı ona teslim ediyorum. Böylece baba-oğul tüm günü evde yatarak, futboldan bahsederek ve maç seyredip cips yiyerek geçirebilirler. Ben dağılan kafamı toplamak için kendime bir hediye vereceğim. Cumartesi günü Yazı Evi'ndeki bir atölyeye katılacağım: Zihin Haritaları Atölyesi. Size daha önce de söylemiştim. Kafam öyle karışık ki bir türlü toparlanamıyorum. Telaşımı dindiremiyorum. Zihin Haritaları Atölyesi benim gibi şaşkın zihinler için bir derleme toplama yöntemi. Nasıl dolaplarımın düzenli olmasını seviyorsam, zihnimi de öyle seviyorum. O yüzden cumartesi Kadıköydeyim. (Mesela size tam da bu konuyu anlattığım yerde, Paul Auster'ın nasıl olup da onca yaşamı, onca değişik varyasyonu yazıya döktüğünü merak ediyorum. Çok kafa karıştırıcı bir şey değil mi bu yaptığı? Ve çok da takdire şayan bir şey?) Sonra canım yaz arkadaşlarımla, -çünkü onlar beni bu atölyede de yalnız bırkamıyor-, yemek yiyeceğiz. Biraz dedikodu, biraz yazı, biraz dertlenmeler. Ardından bir etkinlik daha: Pelin Buzluk dinletisi. Nasıl tatlı bir hayat, nasıl tatlı bir cumartesiden bahsediyorum değil mi? Şimdiden cumartesi gününü iple çekiyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

İlk kez yolculuğa çıkmanın heyecanı

Blog yazmanın güzelliklerinden onlarca kez bahsetmiştim. Duymayan varsa yineleyeyim: Müthiş bir şey blog yazmak. Aynı zamanda da emek isteyen bir şey. Biraz düşünmek, bolca yazmak çizmek, doğru şeyleri ifade edebilmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Blogda ilk yazımı yazdığım günden bugüne olan yolculuğumu düşününce ne çok yol aldığımı fark ediyorum. Bir kere artık daha derli toplu yazılar yazıyorum. Yazarak kafamdaki telaşı dindirmeyi başardım. Akışı olan yazılar yazıyorum. Beğenmediğim yazıları silebilme cesareti kazandım. (Yine yazarım ne var ki!) Dil bilgisi kurallarını öğrendim. Artık daha dikkatli ve özenli bir yazarım. Yazmaya devam ederek şunu kafama kazıdım; bir konuda çabalarsan mutlaka bir kazanç sağlarsın. 
Blog yazmanın bir diğer kazanımı da hiç tanımadığın birilerini (başka bloggerları) yazdıklarından tanımak, satır aralarından kişiliğini analiz etmek (elbette fark etmeden) ve tıpkı kitaplarını alıp da sevdiğin bir yazar gibi aranızda geliştirdiğin bir bağ kurmak. Bu blog sayesinde çok dost edindim ben. Yakın çevremde bulamayacağım, aynı ortak paydalara sahip insanlarla yazı yoluyla konuştum, dertleştim ve hatta ara ara kentlerine, evlerine konuk oldum. Birbirimize danışır, fikirlerimizi alır ve tutkularımıza bir şans verir olduk. 

Ben bir Paris tutkunuyum. ❤️

Birisi bana sevdiğim şehirle ilgili bir şey sorunca çok mutlu oluyorum. Zaten Paris'ten konuşmaya dünden hazır bünyeme her fırsatta gitmeye çalıştığım bu şehre dair konuşmak için fırsat verilmiş oluyor ve susmadan anlatmaya başlıyorum. İlk dileğim, -tıpkı benim gibi-, gidenin bu şehre aşık olması oluyor. O zaman aynı dili konuşmaya devam edebiliriz çünkü. Bir de Paris'i aynı gözlerle görebilir, aynı kalp çarpıntılarını hissedebiliriz. 

Bugün telefonda Elif'le konuştum. Yakın zamanda bir seyahat planlıyor. Nereye gideceğini anladık, değil mi? Gidişi ve gelişiyle ilgili heyecan yaşıyor. Aklını karıştıran sorular kafasında dönüp duruyor. Onu dinlerken ben de aynı heyecanı onunla birlikte yaşadım. Bir yere gitmenin, ilk defa yola düşmenin nasıl bir duygu olduğunu tekrar anımsadım. İlk uçak biletini ya da turunu satın aldığım zamanı, nasıl gideceğim güne kadar heyecandan uykusuz geceler geçirdiğimi, devamlı gideceğim yerden bahsedip gözümde yaşanmamış o anı defalarca canlandırdığım bir bir gözümün önünden geçti. O gün biraz korkutucu gelse de şimdi o heyecanın nasıl nefis bir duygu olduğunu daha iyi anlıyorum. Deneyim kazandıkça o heyecanlar yavaş yavaş azalıyor; daha yavaş ve daha düzenli nefes almaya başlıyorsun. Algıların bile keskinliğini yitirip daha sakin bir tempoyla yanında yürüyor. Benim sadece bir gece Münih'te kalıp sonra eşimin teyzesinin evinde iki gece kaldığımız Avusturya seyahatini saymazsam ilk seyahatim Tayland'a oldu. Yıllar, yıllar önceydi bu yolculuk. Başımıza da bin türlü olay geldi bu seyahatte. Yatağın üzerine koyduğumuz açık bavula uzun uzun bakıp, orada yeriz diye alıp da çantaya birer birer yerleştirdiğim konserve dolmaları dün gibi hatırlarım.😄 Bir kavanoz zeytinle, beyaz peynir de koymuştum valizin içine. Ee, o zamanlar yeni evliydim, ilk seyahatimizdi ve Selçuk'u doyurmanın da benim görevim olduğunu düşünüyordum. 😂
Ucuzun ucuzu bir tur bulmuştuk. Hâl böyle olunca daha o zamanlar hayalim olan Paris'e gitmek yerine dünyanın bir ucuna Bangkok'a gitmeye karar vermiştik; oradan da Pattaya'ya geçecek ve ardından eve geri dönecektik. Heyecanla beklediğimiz seyahat günü gelip de havaalanına gidince tur şirketinin parasını ödediğimiz halde bizim biletlerimizi almayı unuttuğu ortaya çıktı. Nasıl üzüldüğümü, sinirlendiğimi ve hevesimin kursağımda kaldığını söylememe gerek yok sanırım. Kavga, dövüş; sonunda bizi iki gün sonra başka bir uçağa bindirip fazladan iki gece konaklama vermeyi, iki ekstra turu da para almadan bize hediye etmeyi kabul ettiler. 😜 Kötü bir şeyden iyi bir şey çıktı işte! 

...ve sonrasında yola düştük. İlk uzun yolculuğumuz, her ihtimal düşünülerek doldurulmuş irice bir valiz, bulanık çeken dandik bir kamera, konservelerimiz ve biz... 
Sanırım içinde o çılgınca çarpan kalple yaptığımız en güzel seyahatlerden biriydi Tayland seyahatimiz. Yıllar sonra bir kez de Kuzey'le, hem de daha iyi koşullarda seyahat etmemize rağmen o ilk Tayland seyahatimiz bizim dönüp dönüp konuştuğumuz bir yolculuktur. 

Şimdi Elif'in heyecanını görünce aklıma kalbimin o yıllardaki hali geldi de, "Ay Elif ne güzel bir şey yaşıyorsun." demek geçti aklımdan. Söylemeden, yazmadan geçmeyeyim dedim.

27 Şubat 2018 Salı

Senin en mutlu olduğun şehir hangisi?

Sevgili Okur,
Hâlâ bu şehirde olmaya alışamadım. Aklım, kalbim on beş gün önce geldiğimiz Paris'te. Bu sabah Selçuk'a, "Sahi o kadar oldu mu Paris'ten döneli?" dedim. "Oldu." dedi. Sanırım artık rüyadan uyanmamın vakti geldi. Oğlumla beraber çalıştığımız Üçgende Benzerlikler konusu da, Fotosentez Yapan Canlılar da benim gerçek hayata dönmeme vesile olamadı. Oysa hayat böyle koşuşturmalardan ibaret. İşe git-gellerden, aybaşları ve sonlarından, hemen beliriveren ve sana kuaföre gitmeni haber veren beyazlardan, çalan telefonlardan, yanan yemeklerden, solan çiçeklerden....

Diyeceksin ki bana hayat hep mi böyle çileli?
"Olur mu be sevgili okur, can arkadaş, hâlâ blog okuyan kalbi temiz insan!"
Hayat elbette çok güzel. Ama insan evladı hep en sevdiği diyarlarda yaşamak istiyor ve ne yazık ki o diyarlar hep unutulmaya yüz tutmuş masallarda.😀

Ocakta demlenen çaylar, ummadığın anda tomurcuklanan bir çiçek, huzurlu bir ev, seni senden alan bir kitap, usuş usul hayatına eşlik eden bir müzik varsa, sağlığın da yerindeyse insan huzuru buluyor. Aslına bakılacak olursa tatillerin hep güzel olmasının yegane sebebi de sorumluluklardan birkaç gün uzak olmak. Paris sokaklarında gezinirken iş yüzünden çalan bir telefon, ödenmesi gereken aidatlar, peşinden koşulan sorumluluklar ve mutlu etmen gereken insanlar olmadığı için hayat güzel geliyor. Sonra eve dönüyorsun ve yaptığın o birkaç günlük sultanlığın bedeli posta kutuna düşüyor: Kredi kartı ödemen seni bekliyor. 😀
Hayat sahiden de gerçekleriyle yüz yüze kalırsan sevimsiz oluyor. Yine de birkaç gün sonra yeniden gitme hayalleri kurarken yakalıyorsun zihnini. İş yerinde kendimi işe adapte edebilme çalışmaları yapıyorum. Geçişi kolaylaştırmak için masamın köşesinde yanan bir mum, bilgisayarımdan yayılan naif bir müzik, canımı sıkan bir şey olduğunda da kendime tanıdığım derin derin nefes alma hakkı var. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi de Paul Auster bu aralar sığındığım liman. Selçuk yok zira. Evini çok özlese de Paris'ten döndüğümüzden beri bir şehirden ötekine uçup duruyor. Geldiğinden iki gün sonra Ukrayna'ya gitti. "Donuyorum. Burası çok soğuk!" telefonlarının ardı arkası kesilmedi. Pazar gecesi evin kapısından girdi girmesine ama çarşamba sabahı bu sefer de yine çok soğuk bir diyara Moskova'ya uçuyor. Sabah kalvaltıda ben, "Paris'ten geleli ne kadar oldu?" derken, o da "Acaba yarınki seyahati iptal etsem mi?" diye kendi kendine konuşup duruyordu. Burada mutlu bir evliliğin sırrını da vermiş bulunuyorum. Demek ki neymiş iyi bir evliliğin sırrı havaalanlarından geçiyormuş.


Yarın fırsat bulsam da oturup size mezarlık gezmekten ne büyük keyif aldığımı anlatsam. Pek tabii, özellikle Paris mezarlıkları. Kendileri bir açık hava müzesi gibi zira. Son iki seferdir şehirde kendimi her yalnız bulduğumda ayaklarım beni aynı yere sürükledi: Montparnasse Mezarlığı. Aslında küçük bir yer olmamasına rağmen şehrin diğer bir mezarlığı Pere Lachaise'le karşılaştırıldığında çok ufak kalmasından dolayı burası gözüme küçük gözüküyor. Diğeri, kendimi ölüler kentinde bir fani gibi hissettiriyor. Buradaysa daha çok bir konuk. Tek başına olmamın sebebi fuar olduğu için, gittiğimiz ay da bu sebeple şubat ayı oluyor. Soğuk şehrin her köşesinedokunup geçiyor bu yüzden. Ağaçlar yapraklarını dökmüş tüm çıplaklıklarıyla gökyüzünün altında nöbet tutuyorlar.

Hangi mevsimde Paris sokaklarında gezelim deseniz ilkbahar derim hiç düşünmeden. Böylece hem yeşillikler içinde gezersiniz her yeri, hem de ayak seslerinize baharla birlikte saklandıkları yerlerden çıkan kuş sesleri eşlik eder. Şuraya iki satır yazıp içimdekileri döktüm ya yavaş yavaş ev haline bürünebilirim. Akşam yemeğinin ardından çayımızı demler, Kuzey ödevlerini yaparken biz de çayımızı yudumlarız. Yanında pek tabii Paul Amcamız.

Peki ama sen en çok nerde mutlusun sevgili okur?

25 Şubat 2018 Pazar

Paul Auster'la bir pazar...

Bu pazarı Kuzey'le karşılıklı koltuklarda yayılarak geçirdik. Selçuk yok. Onu karlı bir memlekete yolladık. soğuktan donuyorum dedi telefonda. Ben çayı yeni demlemiştim onunla konuşurken. Olsa o da bir bardak tavşan kanı çay içerdi. Sıcak pazarları seviyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor olsa da evin içinde huzurlu bir hava var. İçimden bahçeye çıkıp temiz havayla şöyle bir nefeslenmek bile gelmedi. Pencerenin ardından seyrettim hep bu pazar gününü. Pazartesi gününe çektiğimiz yazı atölyesi için yazmam gereken bir yazı vardı. Ağır, aksak onu yazdım. İstenilen ödevin dışında kalemimden ne dökülüyorsa öyle bir ödev oldu. Olsun. Yazmak böyle bir şey. Yine evde hiçbir şeyi toplayamadım. Geçen hafta içinde bir sabah çalışma odasını toplamış olmamı başarı sayıyorum bu yüzden. Aslına bakılacak olursa etrafa yığdığım kitapları toparlasam ev toplanır belki de. Bir yerden başlamam lazım ama o zamanı bekliyorum şimdilik. 


Bugün Kuzey en güzel ödevlerin İngilizce dersinde verildiğini söyledi. Özgün ödevler geliyor sahiden de İngilizce dersinden eve. Bir de genellikle çoktan seçmeli ödevler oluyor bundan. Sıkıcı dilbilgisi konularını saymazsak dünya gündemindeki konular, sevdiğin bir kitap karakterinin dilinden yazılma bir günlük, başka dünyalara ait iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, diyalog yazmak, özgün bir hikâye kaleme almak gibi seçenekler var. Her seferinde Kuzey'in kafasına yatan bir şey çıkıyor bu konuların arasından. Verilen ödevi yazmak/tamamlamak için saatler harcasa da bilgisayarın karşısında oturduğu saatlerin sonunda söylenmiyor. Yazması beni de çok mutlu ediyor. Hoşuna gidecek şeyler yapıyorum ben de. Bir mum yakıyorum, sıcak bir kahve yapıyorum, seveceği bir müzik yayıyorum evin içine. Neticede ikimize de iyi geliyor. (ikimiz de yazıyoruz işte an itibariyle) 

Bu hafta sonu hep kendimi iyi etmeye çalıştım; hem ruhen hem bedenen. Boğazımdaki ağrı geçmeyince daha fazla inat etmeyip antibiyotiğe başladım. Ruhumdaki kırıklıkları da kitapların arasına sığınarak yenmeye uğraştım. Bazen ruh kırıklıklarını tedavi etmek ejderhalarla savaşmaktan daha zor geliyor insana. Dün Jean-Louis Fournier'nin Kuzeyli Annem kitabı vardı elimde. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. İçime dokundu çok. Hem de derin bir yerden. Böyle kısa kısa ama böyle açık anlatılsın her şey. Maksat kelamını dile getirmekse, yazar çok büyük bir şey başarmış. Diğer kitaplarını da okuyacağımdan adım gibi eminim. Sonra yazmakla ilgili bir kitap aldım elime. Elbette bol bol çay/kahve içerek. (Sonra neden geceleri uyuyamıyorum diye sorup duruyorum kendime) Altın Kitaplardan çıkma incecik ama çok beğendiğim bir kitap: Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu. Celil Oker yazmış. Yazmaya gönül vermiş insanlarla tavsiye ederim. İçinde yazan her bir kelam çok iyi geldi bana. Yüreklendirdi. Hafta sonu moral motivasyonu gibiydi bu kitap. İçinde birçok cümlenin altını çizdim. Simli, renkli kalemlerle işaretler koydum. Işıl ışıl oldu kitap. Sonra belki çok yüreklendiğimden olsa gerek, Paul Auster'ın okunmayı bekleyen kitabına gitti elim. Okurum, okuyamam gidiş gelişlerimin arasında, "Yaparsın yahu!" dedim kendime ve kitabı okumaya başladım. Hani hâlâ gözüm korkmuyor dersem yalan söylemiş olurum ama içimdeki telaşı sindirmeye ve her şeyden geri kalıyorum duygusunu yenmeye iyi gelebilir bu kalınlıkta bir kitap. Telaşa gerek yok, saatler ben ne yaparsam yapayım yollarına devam ediyorlar. İyisi mi kelimelerine güvendiğim birine emanet etmem kendimi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, geçen haftaki Paris seyahatimizde şehrin dört bir yanını süsleyen bilboardların hemen hepsinde Paul Auster'ın bu kitabı vardı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Paul ve ben aynı zamanda aynı şehirdeymişiz gibi hissettim. 😍


-->