31 Aralık 2018 Pazartesi

Macera Kitabım'ın 2018 Dökümü

Hadi 2018'in değerlendirmesini yapalım!

Günlerdir çantasını koluna takmış, bavulu kapının önünde bekleyen 2018'i düşünüyorum. Kendisi için hislerim Barış Manço'nun meşhur şarkısı, "Halamın Kızı Zehra" gibi. Sanki misafirliği fazla uzun sürmüş gibi. "Gitse de kapıyı ardından bir önce kapasak!" diyorum. Öyle yorgunum kendisinden.
Bu seneyle ilgili samimi hislerim bunlar. Umarım gelen gideni aratmaz. Seneler böyle hızla akıp giderken, geriye dönüp baktığımda "Ah, 2018! Sen ne güzel yılmışsın." demem.😊

Samimi olayım derken üzmüyorum değil mi sizleri?



Bu sene benim için inişleri ve çıkışları ile zor bir yıl oldu. Çok sevindiğim zamanlarım da oldu, yerine koyamayacağım kayıplarım da. Kendimi tanıyamadığım, ruh halimi yukarılara taşımak için devamlı Polyannacılık oynadığım, yolculuklarımdan bile coşkun zevkler alamadığım, yol yorgunu, kalp dargını bir insandım bu koca yıl boyunca. Kırk üç yaşın baharına başka şeyler de ekledim elbet: Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul ettim. Üstüme vazife olmayan şeylere karışmadım. Son yirmi yıldır kafamı kurcalayan sorunun gerçek bir cevabının olmadığını öğrendim en önemlisi. Olanı olduğu gibi kabul ettim. Hayatımda ilk defa bir şeyi kalbimi sonuna kadar açarak beni bir yerden gözetlediğine inandığım o Yüce varlığa emanet ettim. Şükrettim halime. Yirmi yıldır beni kendi çocuklarından ayrı tutmayan baba parçamı sonsuzluğa uğurladım. Gözümden yaşlar süzülse de kalben çok mutluydum. Hayattaki en önemli şanslarımdan birinin içine doğmadığım ama sonradan dahil olduğum aile olduğuna bu sene yürekten inandım. Belki de 2018'in adını koyamadığım yorgunluğu buradan geliyor. Bilemiyorum. Ama hislerim bunlar.

Okuduğum kitaplar eksik geldi, içtiğim çaylar lezzetsiz, ettiğim sohbetler yarım, gezdiğim yerler puslu. Tuhaf bir şekilde tüm sevdiklerimin ölümlerle, büyük hastalıklarla, çıkmaz sokaklarla sınandığı bir yıl oldu bu yıl. O yüzden bu seneyi kalbini kırmadan uğurlamak ve ilk defa yapılacaklar listem olmadan yeni yılı selamlamak istiyorum. Umuyorum ki (Bir yıl daha yaşlanacak olsak da) yeni yıl neşesiyle, huzuruyla, ağız tadıyla gelir. Sağlık her şeyin başı. Kimsenin evinden eksik olmasın. Gerisi boş.

Yine de 2018'de ne yaptım diye geriye dönüp baktım. Blogum da olmasa hayatım bir sis bulutunun ardında kaybolup gidecek. İşte acısıyla, tatlısıyla 2018.

🎉Ocak: Yeni yıl demek bizim evde toplanmak demek!

2018'e ailecek bizim evde girdik. Eş, dost biraradaydık. Sofrada kocaman bir hindimiz, bardaklarımızda şarabımız ve en önemlisi birlikte olmanın huzuru vardı. Sabah uzun bir kahvaltı sofrasında toplandık yine. Ardından 2018'i yaşamak için evlerimize dağıldık. Senenin en tuhaf sabahına elime Hemingway'in Paris Bir Şenliktir'ini alarak başladım. Bu kitabın beni Paris'e taşıyan bir tılsım olduğuna inanıyorum zira.😍 Sonra günler ilerledi. Kuzey okula, bizler işe gittik. Uzak bir yere, okyanus kıyısında bir köşeye uçak biletleri aldık. 


🎉Şubat: Seyşeller de neresi?


Seyşeller seyahati piyango gibiydi. Ne olduğunu anlamadan biletlerimizi aldık, bavullarımızı topladık. Güneş gözlüğü, güneş kremi ve mayo bavula konulacaklar listesinde ön sıradaydı. Sonradan fark ettik ki Seyşeller'e gitmek için en uygun zaman sömestir tatili değildi. Yine de çok eğlendik, çoook! Çünkü insanın insanı mutlu edecek arkadaşları olmalı şu hayatta! Ara ara kavga edebileceği ama asla küsmeyeceği, ardından her neresi olursa olsun sürüklenebileceği. 😍 (Bol bol kalpli bir yazı olacak bu) Köpekbalığı var mıdır, ne yaparız oralarda derken sömestir tatilinin bir haftasını yağmurda denize girerek, lezzetli yemekler yiyip gülüp eğlenerek, bisiklet sürerek geçirdik. Oteli falan beğenmeyip mırın kırın etsem de şimdilerde her şey nefis birer anı olarak kişisel tarihime eklendi. İnsanın kendini yoldan çıkaracak arkadaşları olması hayatta başına gelen en güzel şeylerden biri!

Şubat ayı fuar ayıydı bir de elbette. Seyşellerden döner dönmez bavulu boşaltıp bu sefer kışlık elbiselerle doldurduk valizimizi. Buradan bir uçakla acı vatan Almanya'ya, oradan da trenle Paris'e geçtik. Yıllardır istemeye istemeye gittiğim Frankfurt son zamanlarda çekiyor beni. Soğuğuna, fuar zamanlarında insanı çileden çıkaran otel fiyatlarına rağmen beni mutlu eden bir şeyler var. Şimdi Selçuk olsa yanımda, "Oradan bir trene binerek Paris'e geçmek olmasın o!" der ama olay sadece bundan ibaret değil. Biliyorum. İçimde hissediyorum. Neyse, fazla duygusallaşmadan şubat ayında Frankfurt'a, ardından da Paris'e gittiğimin altını çizeyim. Paris nefisti yine. Soğuğuna rağmen kalbimdeki haliyle buldum Paris'i. Sokaklarında dolaştım. Tek kişilik geziler yaptım. Ruhumu avuttum. 2019 yılında da kendime Paris'i bol bir sene diliyorum.
Paris ❤️ Ben

🎉Mart

Mart ayında yapacak bir şey olmamasından olsa gerek etkinliklere katılmaya çaba sarf etmişim. Kuzey'le birlikte tiyatroya gitmişiz, ben Yazı Evi'nde birkaç etkinliğe katılmışım. Kendime yönelik bir şeyler yapmaya çalıştığım zamanlar kısaca, "Geçiyor hayatın kızım! Başını kaldır da hayatına bak!" duygusuna kapıldığım zamanlar. Ah, ahh! Çokça geliyor bu anlar artık aklıma. "Başka ne yaptın pek sevmediğin mart ayında?" diye soracak olursanız, cevap olarak bol bol ekmek yaptığımı ve Paul Auster'ın tuğla kitabı 4321'i okuduğumu söylerim hemencecik. Mart ayını güzelleştiren yegane şey de Paul'la aramızdaki aşktı sanırım.💖 Daha upuzun bir ömrü olsun da bol bol yazsın inşallah. Bu arada 4321'in bir başyapıt olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Anna Karenina mı 4321 mi derseniz, tereddütsüz 4321 derim.

🎉Nisan

Nisan ayı benim için kabus gibi geçti. İş yerinde, sokakta, kafede, evde Atlas Havayolları ile yaptığım telefon konuşmaları geliyor aklıma. İleriye ötelediğim biletlerimi almak için (meşhur Londra biletleri) ne çok kavga ettim bu sinir havayolu şirketiyle. Milyonlarca beyin hücremi öldürmüş olmalıyım. Ne yazık ki kanunlarımızdaki açıklar bu tip şirketlerin müşterilerini üzmeleri/suistimal etmeleri için müsait. Vatandaş olarak pek bir hukuki hakkımız olmayınca hakkımız olan bir şeyi almak için günlerce kavga edebiliyoruz. Bu olayın sonucunda bir daha Atlas Havayollarının yanına yaklaşmama kararı aldım. Allah sahibine bağışlasın kendisini.

🎉Mayıs, kutlamaların ayı bizim evde!


Bu mayıs kutlamalar yalan dolanla geçti, daha doğrusu doğum günümü kutlamak için bir yerlere gitmek hayal oldu. Şimdi unuttuğumu fark ettiğim bir sınav yaşadık mayıs ayında. Tüm sene boyunca pek de çalışmamasına rağmen adı durmadan değişen TEOG sınavı vardı. (Sonradan adının LGS olduğunu öğrendim.) Kuzey için bu sınavdan da önemlisi okuduğu okulun lise kısmı için yapılan sınavdı. Hazırlık okuyup okumayacağını belirleyen bu sınav İngilizce ve Türkçe derslerindendi. Sene içinde notları gayet güzel olmasına rağmen evde epey bir stres vardı. Hem Kuzey'in hem de benim doğum günüm sade bir şekilde kutlandı. Selçuk iş için bol bol Ukrayna, Moskova, Kosova ve Çin'e gitti. Biz Kuzey'le evi bekledik, ders çalıştık. Selçuk'un yokluğunda ben mutluluğu Karl Ove kitaplarında aradım. (Anlayan anladı. 😍)


Yakınmalarını duyan Leylak Dalı'm İstanbul'da bir imza günü düzenledi. "Özlem gelemiyorsa, ben gelirim." diye programlanmış nefis bir gündü. Lale Abla denizin dibinde bir yer ayarladı. Şekerler şekeri Funda geldi. Ohhh, nefisti. Mayıs ayının doğum günü hediyesi Nurşen Ablanın İstanbul'a gelmesiydi.

🎉Haziran: Okulun bir türlü bitmediği yaz ayı. 


Yeminle hislerim buydu tüm ay boyunca. Mayıs ayında LGS, Haziran başlarında Liseye Geçiş Sınavı, ardından mezuniyet töreni falan derken haziran ayının sonu geldi. Okul da ancak bu ayda bitti. Lastik gibi uzadıkça uzayan bir aydı. Selçuk iş için gittiği yerlerden geri dönüp kasıla kasıla oğlanın mezuniyet törenine katıldı. (Blogcu yazının bu kısmında kocasından intikamını alır.) Müthiş bir törendi. Gözlerim dolu dolu oldu. Tüm çocukları ayakta ağlaya ağlaya alkışladım. Artık mutlu olayların hepsinde ağlıyorum. Nikah, doğum günü, okuma bayramı, mezuniyet falan fark etmez. Beni çağırın direkt ağlayayım. Allah, herkese böyle güzel anları nasip etsin. Gerçekten kalpten duamdır bu.


Seyahat açısından bakacak olursak, küçücük bir atraksiyon gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim. Kavga dövüş Atlas Havayolları'ndan aldığım biletlerimizle Amsterdam'a uçtuk. Uçağa binene kadar bu seyahatin gerçekleşeceğine zerre kadar inanmıyordum. O kadar yorulmuşuz ki bu seyahat ailenin her üyesine ilaç gibi geldi. Dünya Futbol Kupası olduğu için tüm Amsterdam barlarında maç yayını yapılıyordu. Kuzey pub pub gezip maçları seyretti. Evden uzaklaşmak çok ama çok iyiydi.

🎉Temmuz: Hoşçakal baba!


Babamızı sonsuzluğa uğurladığımız aydı Temmuz ayı. Bu kaybın ardından hepimiz değiştik. Evin iki torunu, Kuzey ve Nehir büyüdüler ansızın. Dedelerini yolcu ettiler. Birbirimize dokunduğumuz, bazen uzak durduğumuz, yaralarımızı sardığımız, çok konuşup çok sustuğumuz bir aydı. Birlikteydik, sanırım hepsi bu. 2018 senesi bizim hastalıkla çevrelendiğimiz ama birbirimize kenetlendiğimiz bir yıl oldu. Ayın sonlarında üç günlüğüne Atina'ya gittik Kuzey'i de alarak. İki gün yaz mevsimini yaşadık, bir gün de yağmurlu bir sonbaharı. Nihayetinde eve döndüğümüzde Kuzey bir ay sonra okul açılacağı için söylenmeye başlamıştı bile. 😏

🎉Ağustos: Yaz bitti biter nerdeyse.


Evet, evet. Söyleniyorum devamlı. Senenin ne ucunu tutabildim, ne de sonunu. Bende mi telaş vardı bu sene yoksa 2018 senesinde mi bilmiyorum.  Kuyruğunu yakalamaya çalışan yavru bir kedi gibi kendi eksenimizde dönüp durduk yorulmadan, usanmadan. Ağustos ayı bir önceki sene gidemediğimiz İngiltere-İrlanda tatilinin planlandığı aydı. Londra'da birkaç gün kaldık. Çilek Suyu ile buluştuk, kahve içtik, yemek yedik, gezdik. Ardından bir feribotla Dublin'e geçtik. Yazmaya niyet edip edip yazamadığım İrlanda tatili işte bu zamanda gerçekleşti. Hayatımızın en güzel seyahatlerinden biriydi. Dingindi, sessizdi, farklıydı, serindi. İhtiyacım olan tüm güzel duygular bu tatilin köşesine bucağına sinmişti. Öyle mesuttum sevgili dostlar.

🎉Eylül: Bu blogger için Paris zamanı.


Eylül, Paris zamanı. Biliyorsunuz. 
Okulun ne zaman açılacağını bilmeden üç bilet almıştım Paris'e. Kuzey'le Paris'te olmak istiyordum. "Nasılsa okulun ilk günleri, hayatımda bir defa azıcık sorumsuzluk yapsam, üç gün geç başlasa okula ne olur?" diyordum ki, seyahatin okulun üç gününden fazlasını yiyeceğini anladık. "Yine de gidelim."  dedim ben. Kuzey, "Olmaz. Liseye yeni başlıyorum ve hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorum." deyince onun biletini açığa aldık ve Selçuk'la ben yola düştük. Sanırım benim ihtiyacım olan her şey Pariste. Bir şehri insan benim sevdiğim kadar sever mi? Bu sorunun cevabı sanırım herkeste başka ama ben yine çok mutluydum Pariste. Gönlüm pır pır atıyordu. Tüm şehir bana aitti ve ben de ona aittim.


Üstelik bir güzellik daha vardı şehrin ve güzel arkadaşıma hediyesi. İstanbul'da bir türlü buluşamadığımız sevgili Natali ile Paris'te buluştuk.  Gezdik, sohbet ettik, şarap içtik. İçtik, değil mi Natali? Eylül'de Paris'te olmak çok güzeldi. Yeni yıl için ilk dileğim sağlık elbette ama sonrasında bol bol Paris ❤️

🎉Ekim: Gönlüm avare!

Ekim ayında bol bol hayal kurdum. Daha saymadım ama sanırım bu sene biraz az kitap okudum, az yazı yazdım. Ocak ayında okuyup da sağa sola attığım kitapları toplayacak, az koyun kara koyunu göreceğim. Sözeli bunca seven bir insanın sayılara bu denli itimat etmesi de bir tuhaf değil mi? Listeler, yapılacaklar, okunanan toplam kitap sayısı :) Nicelik değil, nitelik önemli arkadaşlar 😁 Ekim ayında pencereden dışarı baktım vaktim oldukça. Sonbaharı, dökülen yaprakları seyrettim. Bu sene Netflix'in dizilerine boğdum kendimi. Yılbaşı arifesinde bir yerlere gitmek istedim. Bol Bol Christmas düşledim. Nihayetinde gönlüm Almanya ve Fransa Noel pazarları için çarparken yüksek uçak fiyatlarına göğüs geremeyip Budapeşte'ye ailecek bilet aldım. Ekim atraksiyonu olarak sakladim o biletleri, daha önce gittiğim Budapeşte'nin üzerine çok fazla şey yükledim. 

🎉Kasım: Ay sene bitiyor ya?

Ekim ortaları, Kasım başlarında Kuzey'e verdiğim sözü tutmak için harıl harıl Harry Potter kitaplarını okudum. 😍 Allahım, ne güzel bir yolculuktu. Altıncı kitaba kadar geldim. Büyü dünyasında dolaştım, Hermione'yi daha çok sevdim. Bir önceki yılın dileklerinden olan, "Daha çok İngilizce kitap okuma" dileğini elimden geldiğince yerine getirdim. Niyetlerimin ben farkında olmadan benimle yan yana yürümesinden çok keyif aldım. Dostlarla yemek yerken bu sene kızlarla tatile gitmediğimi fark edince, "Hadi bir yere gidelim" diyerek Dubai biletlerini aldım. Ağır başlayan seneye biraz hız kattım.

🎉Aralık: Senenin son ayını gezerek kurtarma çabaları


Kızlarla Dubai'ye gittim. Sıcak ve keyifli bir geziydi. Deniz kenarında yatıp kafamı dinledim. Elbette birkaç kadeh köpüklü şarap da içtim. Bol bol sohbet ettim. Dönüşümde hasta oldum. Günler öyle hızlı dönüyordu ki etrafımda uzun zamandır üstümde bir kırgınlık hissediyordum zaten. Tatil dönüşü iki gün işe gidemedim. Tam kendime geliyorum ki Noel Pazarları'nı gezmek için Budapeşte'ye doğru yol aldık. Kar yoktu ama soğuktu şehir. Lezzeti eksik ama pahalı sokak yemeklerinden yedik, Christmas ruhunun ne yazık ki uğramadığı Noel Pazarları'nda yeni yıl ruhunu aradık. Nihayetinde Budapeşte'nin Christmas zamanındaki ışığı, ihtişamı ve neşeli atmosferi yaşamak için doğru şehir olmadığıı anladık. Elbette, ara ara evden uzaklaşmak, günlük sıkıntılardan uzaklaşarak aile ile olmak çok güzel. Konuşmak, sarılmak için uygun fırsatlar. ❤



Bugün nihayet bu yılın son günündeyiz. Gece saat 12.00'yi vurduğunda yeni bir senenin kapısını aralamış olacağız. Bu blog benim kişisel günlüğüm. Bu sebepten içimden geçenleri olduğu gibi yazmak, doğru şeyleri kayda geçirmek istiyorum. 2018 benim için bir sınama senesiydi. En sevdiğim insanlar tarafından sınandım, kırıldım. Susmayı, yaralarımı sarmayı öğrendim. Sık sık kendime sukunet teskin ettim. Olanı olduğu gibi kabul etme gücü için Tanrı'ya yalvardım. Kendime sorular sordum, cevaplar alamadım. Yine de girdiğim sınavlardan geçip kalbimi her şeye rağmen sevgiyle bağladım. Hepimiz için aydınlık ve kalp dileklerimizin gerçek olduğu bir yıl diliyorum. Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, mutlu olalım. 

Mutlu Yıllar Dostlar ❤️



20 Kasım 2018 Salı

İrlanda'ya geldik, ne yapalım? Gezin, güzel kardeşim!

Hayaller, pembe düşler, filmler, kitaplar, hayatımı sıcak tutan romantik anlar... Bu satırlar benim yola düşmeden önce bir seyahate yüklediğim anlamlar. Gittiğim yerde de sıkı sıkıya tutunduğum, yokluklarında kendimi yalnız hissettiğim bu somut ve soyut kavramların yanına; çay, kahve, çoğunlukla elmalı bir tatlı ve hoş bir sohbet ekliyorum. Tek başına seyahat etme deneyimim yok. Bu sebepten yol arkadaşım da benim için keyifli bir seyahatin olmazsa olmazı.


Genellikle yol planlarının hepsini ben yapıyorum. Otel işini Selçuk hallediyor çünkü saatlerce otellerin web sitelerinde gezinmekten, sanki satın alacakmışız gibi şehirdeki tüm otelleri incelemekten son derece keyif alıyor. İstediği oteli dilediği fiyata bulamazsa başka bir otele "iptal edilebilir rezervasyon" yapıp, sonra da beğendiği otelin fiyatını nerdeyse her gün takip ediyor. Kader, ara ara yüzüne gülüyor ve kalmayı düşündüğü otelin fiyatı düşüyor. Böyle anlarda bir önceki rezervasyonu iptal edip hemen bu otele geçiş yapıyor.👊

Dublin'e giderken de kafamda yarattığım Dublin imajının yanına bir yapılacaklar listesi ekledim. Dublin'de mutlaka ama mutlaka yapmamız gerekenler şöyleydi.

  • Temple Bar Bölgesi illa ki gezilecek. Canlı müzik yapan bir barda bir bira içilecek ve tepinilecekti. Biz de o bölgede bir otelde kaldık: Temple Bar Hotel. Otel nefisti, çok memnun kaldık. Müzik, her daim odamızın içindeydi. Gece yarılarına kadar biri bitip biri başlıyor, sesler birbirine karışıyor ve çılgın kahkahalar yatağımızın baş ucuna kadar bize eşlik ediyordu. Bir daha gitsem yine bu otelde kalacağımı söyleyeyim de, pişmanlık olarak algılanmasın bu yazdıklarım. Çünkü Dublin'de hayatımızın en unutulmaz seyahatlerinden birini yaşadım. İrlanda demek, Dublin demek içkiye karışan şarkı tınıları demek. Dublin'de bir bara gitmeden, bağıra bağıra şarkı söylemeden asla dönmeyin Dublin'den. 🍺

  • Trinity College'i görmeden Dublin'den dönülmez. Liseye yeni başlamış bir oğlum var ama Trinity College'a ondan çok kendim için gittim. Şehrin merkezinde yer alan, 1592 yılında kurulmuş bir üniversiteden bahsediyoruz. Kurulduğu günden bu yana dört yüz yılı çoktan geride bırakmış. Nice politikacı ile edebiyatçının yolu buradan geçmiş; ünlü mezunları var. Politikacı kısmı pek ilgimi çekmediği için isimlerini buraya yazmayacağım çünkü tanımıyorum hiçbirini.  Nobel ödüllü edebiyatçı, oyun yazarı ve şair Samuel Beckett, 1923-1927 yılları arasında Trinity Koleji'nde üç ayrı dilde eğitim almış. Oxford Üniversitesi'nde öğrenimine başlamadan önce, 1874 yılında Oscar Wilde bir müddet Trinity Koleji'ne devam etmiş. Guliver'in Gezileri'nin yazarı Jonathan Swift de 1686 yılında buradan mezun olmuş. Dublin'de çok güzel bir uygulama başlatmışlar. Talking Statues (Konuşan Heykeller) adında bir uygulama ile şehrin dört bir yanına konulmuş heykellerin altında olan bir karekodu okutursanız heykelimiz telefonumuzun mikrofonundan bize kendisini anlatıyor. Pek tabii, öncelikle uygulamayı telefona indirmek gerekiyor. Çok güzel bir uygulama olduğunu söyleyeyim.                                                                                                                                       
                                  
  • Trinity Collge Kütüphanesi ve Book of Kells: Dünyanın en meşhur kütüphanesini görüp görmemek elbette size kalmış. Ben, "Görmeden dönmem." diye tutturdum. Önünde uzun bir kuyruk vardı. Hemen oracıkta bir saat sonrasına internetten bilet alıp Trinity College bahçesinde gezinirken vaktin gelmesini bekledik. Kütüphane sanki geçmişe açılan bir kapı gibi. Book of Kells, aslında uzun yıllar önce yazılmış bir İncil. İçeri girince hem kütüphanenin heybetiyle hem de dokunulmazlığıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Baş başa kalıyorsunuz demek isterdim ama içerinin kalabalığı ne yazık ki yalnızlık hissinin yakınından bile geçememenin tek sebebi. 


  • National Gallery of Ireland: Dublin bana göre küçük bir şehir. Her küçük şehir gibi tüm sanatsal etkinlikler elinizin altında. Genellikle her gittiğim şehirde şehrin merkezinde oturduğumu hayal ediyorum. Bu hayalin en güzel yanı, yürüyerek gidebileceğim ve ücretsiz girebileceğim müzelerin varlığını bilmek. Ulusal Galeri'de böyle müzelerden biri. Trinity Koleji'nin duvarlarının ardından temiz Dublin havasını soluyarak yürüyünce National Galeri'ye varıyorsunuz. İçeride bir mutluluk havası hakim. Hafta sonuna açılan günlerde giriş katında canlı müzik oluyor. Klasik müziğin insana kendini iyi hissettiren tınıları müzenin alt katından yayılıyor. Önceki yazılardan birinde bahsettiğim Meşhur Tablo da bu müzede. Ama zaten siz bunu biliyorsunuz ki! (Linke tıklarsanız romantik bir hikâyenin içine düşeceksiniz.)

  • Dublin Kitapçıları: Herkesin tatil anlayışı kendine.😎  Benim için önceliği olan şeyler var. Hastalıklı bir kitapçı gezme hali mesela. Bir şehre gitmeden önce kitapçılarını listeliyorum. "Kitapçılara gidince kendimi evimde hissediyorum." falan diyorum ya sık sık, geçenlerde aklıma belki de bir şehri kitapçıları üstünden tanımaya çalıştığım geldi. Olabilir diye düşündüm. Neden olmasın? Elbette bir kitapçı listem var. Dileyenler olursa listemi ve hislerimi seve seve paylaşırım. Ama madem ki kendi listemin kitapçılar kısmına geldim, o zaman en sevdiğim kitapçının adını buraya bırakalım: The Winding Stair  Bu kitapçı bana Paristeki Shakespeare and Co.'yu anımsattı. Minicik bir yer ama ruhu var. Dilerseniz bu kitapçıya ait (Hemen binanın yanından girilen bir kapı) restorana gidebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da bizim gibi hemen yanındaki (köşebaşı) kafeye gidip daha basit bir şeylerle karnınızı doyurup, nefis bir kahve ya da çay içebilirsiniz. Tercih sizin. ➜ The Woolen Mills

  • Oscar Wilde'ın bir parkı süsleyen heykeli- (Oscar Wilde Memorial Sculpture): Oscar'ı ailecek severiz. Her seyahat öncesinde gidişimizi fırsat bilip Kuzey'e o şehrin ya da ülkenin bir yazarını okutmaya çalışıyorum. Bu seferki yazarımız Oscar Wilde'dı. Ciddi Olmanın Önemi'ni okudu ve çok sevdi. Şöyle dedi bana, "Bir kitapta bir konu olmadan nasıl bu kadar güzel bir şey yazılabilir?" Kitabı ben okumadım. O yüzden neyi kastettiğini pek bilmiyorum ama kendisi Oscar Wilde'ın çok zeki bir yazar olduğuna karar vermiş. Merrion Square'daki heykel de Oscar Wilde'ın tüm ruhunu yansıtıyor bence. Ilık bir Dublin gününde Oscar Wilde heykelinin önünde olmak bizi çok mutlu etti. 

  • James Joyce'un kenti- (The James Joyce Center): Hâlâ Ulysses'i okuyacak cesareti toplayamadım. James Joyce'dan okuduğum tek kitap Dublinliler. Öykülerin toplandığı bu kitaptan bana kalansa fazlasıyla yozlaşmış olduğunu düşündüğüm bir dindarlık, nemden nasibini almış bir şehir ve bu kitaptan edinip edinmediğimden emin olamadığım bir alkol kokusu... 😀 James Joyce benim yazarım değil. Yazarın Paris günlerine ve yaşadığı hayata duyduğum ilgiye rağmen onu benden uzak tutan bir his var. Yakın zamanda okuduğum Annabel Abbs'ın yazdığı Impress Size ödülünü almış Joyce'un Kızı romanı da huzursuzluğumun bir diğer sebebi. Kurgu bir romandan bahsediyor olsak da kitapta yazanların James Joyce'un kızının hayatının büyük bir bölümünü yansıttığını inkar edemeyiz. Anlatılanlarda da çok büyük acı var. James Joyce'un hastalıklı sevgisi ne yazık ki kızının mutsuzluğunun en temel sebebi. Kızının hastalığını görmesine rağmen de Joyce kızını kendi yazın hayatının anahtarı/ esin perisi olarak görmekten asla vazgeçmiyor. Belki gözlüklerinin ardına sakladığı gözlerine ulaşamamamdan, belki de Dublinliler'in hiçbir satırının beni kalbimden vurmamasından Joyce'u sevemiyorum. Dublin onun şehir olsa da ve yazdığı kitaptan esinlenerek yaratılan "Blooming Day" her sene eğlencelerle kutlanıyor olsa da ondan bana geçmeyen bir şeyler var. Yine de sevenleri için James Joyce Kültür Merkezi'ne gitmek kaçırılmaması gereken bir etkinlik gibi geliyor bana.

  • Ulyssess'te adı geçen eczane: Sweny's turistleri kendisine çekmeye devam ediyor. Orhan Pamuk kitaplarından fırlayıp karşıma çıkan bir mekanı anımsatıyor bana bu dükkan. İnternette gezinirken okuduklarıma göre Ulysses'te burası bir eczane olarak geçiyor. Kitabın kahramanı Leopold Bloom da bu eczaneye gitmekte ve buradan kendisine limonlu sabun almaktadır. Dublin'in bana İstanbulla karşılaştırdığımda gelen sakinliğinden olsa gerek, bu dükkan da sakin bir sokaktaymış hissini uyandırıyor. Sokakların hepsi bir yağıp bir duran yağmurun izleriyle parıl parıl. Cam vitrinin ardındaki dükkanın kapısından içeri girip, James Joyce'un her dile çevrilmiş kitaplarının satıldığı, okuma günlerinin yapıldığı dükkanda etrafımıza bakınıyoruz. İçeride çalışan gözlüklü bey bence kitabın kahramanından da, yazarından da daha ilginç bir karakter. Meraklı gözlerle kapıdan giren herkesle sohbet edip yolumuzun hangi ülkeden buraya düştüğünü soruyor. Bir kitabın, bir yazarın etrafında dönen bir hayat, romantik hikâyeleri çok sevsem de bana bile biraz fazla geliyor. 😀





1 Kasım 2018 Perşembe

İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın?

Gezi yazısı yazmak zor iş! Vallahi kendim de yazıyorum diye demiyorum. İşin aslı bu! Ya da ben çok takılıyorum, çok inceliyorum, yanlış bir şey yazmayayım diye çabalıyorum da o sebepten. Böyle düşünüyorum! Son zamanlarda garip bir hâl geldi üstüme. Bir şey yazarken uzun uzun düşünüyorum; yazıyorum, beğenmezsem siliyorum. Blog yazısının da kendi içinde bir güzelliğinin olmasını istiyorum. İş, gittiğin bir yeri yazmaya gelince de işin rengi benim için iyiden iyiye değişiyor. 

"Ben sıkıcı gezi yazıları okumaktan hoşlanmıyorum. Didaktik bir dille yazılmış yazılardan da hoşlanmıyorum. Üstüne üstlük Lonely Travel rehberi gibi yazılmış yazılardan da hiç hoşlanmıyorum. Peş peşe üç cümlenin sonuna da "hoşlanmıyorum" yazdım farkındaysanız. Daha önce de demiştim, yine söylüyorum: Birbirinin aynısını tekrar blog yazılarından da hiç mi hiç hoşlanmıyorum."

Eee, burada kendime şu soruyu soruyorum: İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın? 

Cevabı bilmediğim için sadece teoriler üretiyorum. Blog yazılarımın içinde okunma oranları en düşük olanların seyahat yazıları olduğunu düşünürsek, insanların sırf eğlenmek için gezi yazılarını okumadığını varsayabiliriz. Ben gezi yazıları okumaktan hoşlanıyorum ama hiç ilgimi çekmeyen bir blog yazısı varsa okumayayı tercih ediyorum. (Ne okumuyorsun derseniz, kozmetikle ilgili yazıları hiç okumuyorum.) Peki, bir seyahate çıkmadan önce ben hangi soruların cevabını arıyorum? Genellikle seyahatin gününe gezi yazılarına bakarak karar vermeye çalışıyorum, ara bağlantı yollarını araştırıyorum, araba kiralamaya uygun bir yer mi ona bakıyorum. Çevrede gidilecek nereleri var, Unesco Dünya Mirası Listesi'nden bir yer görebilir miyim? İşte bu yüzden, kendim bir seyahate çıkmadan önce hangi soruların cevabını arıyorsam bloga da o soruların cevabını yazmak istiyorum. 

Sıkıcı olmamak için de aklıma şöyle bir şey geliyor: Acaba lazım olan hangi tura katılsak, ne yapsak sorularının cevabını bir pdf dosyası olarak blogun bir köşesine yerleştirsem nasıl olur? (Deneyimli bir blogger buraya bir anket yapıştırıverirdi hemen ama ben o işi bilmiyorum. Neyse, geçelim.)

Kafamda uçuşan bir diğer pis düşünce de şöyle: Nasıl sanat sanat için yapılıyorsa (blog yazarı öyle düşünüyor); seyahat de insanın kendi için yaptığı bir şey. Bu durumda gezen adam ne isterse onu yapsın, ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarını anlatsın, ya da hiç anlatmasın. Bu düşüncemi de açıklayayım size sırası gelmişken. Efendim, ben yaşım ilerledikçe bencil bir insan olmaya başladım. Çayı kendi keyfim için içiyorum (beş bardak çayın birinde fotoğraf çekmek aklıma geliyor), seyahatlerde hoş görüneceğim diye afili bir elbise giymeyip kot pantolonunu sadece ve sadece kendi rahatım için giyiyorum, spor ayakkabıyı günde yirmi kilometre yürüyeyim diye yanımda taşıyorum, bavulum hafif olsun diye iki günde bir kıyafet değiştiriyorum. Yani bu şekil bencillikler peşinde geziniyorum. Sırf bununla kalsa iyi, son zamanlarda garip garip haller de edindim. Seyahatlerimden eve ekmek yapmak için un falan taşıyorum. Misal Selçuk bu akşam Çin'e uçacak hayırlısıyla (görüldüğü üzere hâlâ uzun yol seyahatlerinden korkuyorum.), gelirken en az on tane mango almayı unutma diyerek meyve siparişi veriyorum. Durumum böyle seyahat hallerinden market hallerine evrilmişken nasıl gezi yazılarını yazayım bilmiyorum.

Amma velakin, yazmaktan da vazgeçmiyorum. Onu yazma, bunu yazma; ne yazacaksın sonra? 
O yüzden ben size yazı başlıklarımı verip, İrlanda'ya giderseniz mutlaka gitmeniz gereken yerleri anlatacağım. Ee, insan bilmek ister ne de olsa. Dublin'e gittik, orada mı kalalım, dağlara mı çıkalım, hangi barlarda takılalım diye. Bir de benim gibi romantik takılanlar var. Bu tipler genellikle kitaplarda ve filmlerde yaşıyor. Sokaklarda, filmlerde seyrettiği yakışıklı müzisyenleri arıyor, tıpkı P.S. I love You filmindeki gibi gittiği yerlerin parklarında Gerald Butler gibi bir İrlandalıya denk gelmeyi hayal ediyor, kimi de barlarda içip içip sisli bir seyahatin ardından son birkaç gününü anımsamaya çalışıyor. Her hâlükârda İrlanda insana iyi geliyor. Bizim ekibe çok iyi geldi. O yüzden yazmazsam unuturum diye korkuyorum. İşte bu unutma korkusu sıkıcı da olsa beni yazma konusuna geri getiriyor. "Ah nasıl yazsam? Nerden başlasam bu seyahati anlatmaya?" düşünceleri arasında gezinirken sonbahar bana hep İrlanda'yı anımsatıyor. Yağmurları beklemem o yüzdendi sanırım. Dışarıda yağmur yağmaya başladığına göre benim İrlanda gezi notları da başlasın o zaman. 😀

Sonuç: 
  • Gezi yazıları gezmeyi sevenlere eğlenceli, sevmeyenlere sıkıcı geliyor olabilir. Yapacak bir şey yok. 
  • PDF dosysı olarak gezi notlarını eklemek güzel fikir olabilir. Maddeler halinde bir şehirde gezilecek yerleri toparlamak ve onları bloga eklemek, isteyenleri de çıktı alması gezmek isteyenlerin işini kolaylaştırabilir. Umarım yapabilirim.
  • Duygular, hisler, romantik düşler bir seyahat yazısını keyifli kılabilir. Hayal kurmaya ve yazmaya devam.💝
  • Biz bize birbirimizi burada ağırlayabiliriz gibi geliyor çünkü ben burada olmayı seviyorum. Siz de seviyorsunuz öyle hissediyorum. 
  • Selçuk evde yokken yapacak bir şey yok. Kendi kendime konuşamam sonuçta. Evdeki ergen iletişimi kesti. Yani yazmak zorundayım. 
  • Yaşasın yeni tip gezi yazıları devrimi! 👊

29 Ekim 2018 Pazartesi

Düşler Ülkesinde Bir Gün

Blogdan bu kadar kopmak istemediğim için yazıyorum. İrlanda notlarına başlamıştım ama bir türlü toparlayamıyorum. Yaşadıklarımı alıp bir masanın önüne oturmam lazım ama ne yazık ki bu günlerde blog yazısı yazmak için masanın başına oturma fırsatı yaratamıyorum. Gezi yazısı toparlamaya çalışmanın çok zaman ve çok çaba isteyen bir yanı var. Yazıyı yazmak yetmiyor, bir de fotoğrafları düzenlemem gerekiyor. Benimse bu işin altından kalkacak derin bir nefesim ve aldığım nefesi yavaş yavaş vermeme yetecek zamanım yok. Ah bu zaman! Hep söylenip duruyorum hakkında değil mi? 

Tuhaftır ki internette de gezinmiyorum. Yıllar oldu bilgisayar başından da olsa haber okumuyorum. hepsi birbirinin aynı gazetelere bakmanın bir anlamı yok gibi geliyor. Sevdiğim yazarların yazılarına uğruyorum aklıma geldikçe. Evden işe, işten eve gidip geliyorum. Ülkede süregelen kriz havası elbette bizim işte de var. En çok duygusal yıpranmadan şikayetçiyim. Stresle başa çıkamıyorum. Üzerime yapışmış bir umutsuzluk hali var eteklerimin, elbiselerimin kıvrımlarında. Emekliliği yavaş yavaş çağırıyorum kendime.😀Gelmiyor. Evde olma halini hayal ediyorum. Sonra da bir korku kaplıyor içimi. İşimi çıkarırsam kendimden benden geriye ne kalır diye merak ediyorum.


Rothemberg ob der Tauber
Foto: Şuradan

Yukarıdaki fotoğraf bir hayalden ibaret. Dün bir ara Kuzey ders çalışmaktan bunalınca ve kendi köşesine çekilince, ben de apar topar mutfaktaki köşeme gittim. Buzdolabında bir poşetin içine sıkıştırılmış, biraz daha beklerse bozulacağını avaz avaz bağıran kesilmiş bal kabakları vardı. Annem güzel yapar bal kabağını. Acelecilikten ve (söylemekten artık sıkıldığım) zamansızlıktan olsa gerek annemin yaptığı gibi üzerine bir miktar şeker ekleyip kabakları kendi haline bırakmadım. Küçük bir tencereye yerleştirdiğim bal kabaklarının üstüne biraz da su ekleyip kısık ateşe teslim ettim kendilerini. Ardından da çay demledim. Çay demlenene kadar bir şeyler atıştırdım. Tatlı da akabinde oldu zaten. Hemen soğusunlar diye cam bir kaba yerleştirdim anne tatlımı. Bir bardak çayımı alıp bilgisayarın başına yerleştim. Oturmaktan artık çöken sandalyelerimizden birine yerleşince bana da bir mutluluk hissi peydah oldu. Dışarıda aydınlık bir pazar günü yaşanıyordu, evimdeydim, çayın fokurtusu kulağıma kadar geliyordu. Her şey geçiciydi ve biz ev ahalisi hayatın günlük meşguliyetlerinin peşinden koşarken bir sürü şeyden geri kalıyorduk. Güzel şeylerden bahsediyorum elbet. Bir film için sinemaya gitmek, İstanbul'un hayhuyu içinde deniz kenarında dolaşmayı unutmak, bir çay bahçesine uğramak, sonbaharın keyfini çıkarmak gibi... 

Eh, okul açılınca böyle oluyor bizim evde. Başka evlerde ne yaşanıyor bilmiyorum ama biz de böyle! Sınav haftası geldi mesela ve Kuzey ders çalışmak istiyor haliyle. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. O çalışınca biz de yakınlarında oluyoruz. Benim etrafında olmamı istiyor. Ben buralarda kalsam da Selçuk iş için bir yerlere uçup duruyor. Ve hayatımıza sabah altıda başlayıp, gece on bir, on iki gibi uykuya yenik düşüyoruz. 

Dün bir bardak çay ve kabak tatlımla masaya oturunca, "Hadi kaçalım." dedim Selçuk'a. Noel pazarlarını gezmekten çok hoşlanıyorum çünkü insanların bir vesileyle de olsa mutlu olma hallerini çok seviyorum. Işıklarla donatılmış çam ağaçları, hediyelik eşyaların satıldığı küçük kulübeler, sıcak şarabın kokusu ve hatta karlı bir kent görüntüsü beni mutlu ediyor. Fotoğraf, elbette bir fotoğraftan ibaret. Gidilen hiçbir yerde bir fotoğraf karesinin aynısını bulamayacağımızı çok iyi biliyorum. İstenmeyen her şey fotoğrafçının vizörünün dışında bir yerde kalıyor. Yine de yeni yıl ruhunda umut barındırıyor; çokça da mutluluk... 😍 Bana öyle geliyor. Etrafımdaki insanlardan öte, bu vesileyle kendime tekrar dokunabilirmişim gibi hissediyorum. Gülümsemek için bir fırsat yaratabilir, ilerde iyi ki gitmişim diyebilmek için bir anı oluşturabilirmişim gibi...

Öyle! Hayal kuruyorum işte. Oturduğum yerden, mutfaktan dışarı bakarken ve elimde bir bardak çay varken. Bana hayat eğer demli bir bardak çayım varsa hep daha kolay geliyor. 
Siz ne düşünüyorsunuz yukardaki fotoğraf için? Gitmeye değmez mi?

PS 1: Sevgili arkadaşlar hâlâ bakınmaya devam ediyorum. Bu arada durmadan Harry Potter okuyorum. Geçen sene Kuzey'e 2018 senesinde Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim. Şimdilerde sözümü yerine getirmek için uğraşıyorum. Hayattan, Harry Potter kitaplarından, ailece aynı hayalin içinde dolaşmaktan ve sihir dünyasından çok keyif alıyorum. Okumak çoğunlukla yazmaktan daha kolay geliyor. O yüzden, biraz da hayatın ara ara ruhumu yormasından buralara uğrayamadım. Oluyor bazen öyle; bu aralar biraz daha fazla, biliyorum.

PS  2: Arzu beni yorumunla kendime getirdin. Teşekkürler.💖

26 Eylül 2018 Çarşamba

Dublin: İrlandalı Sevgili

Hazırsanız başlayalım.

Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. 

Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. 
Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu.


Otelden çıkıp barların peş peşe sıralandığı Fleet Street boyunca yürüdük. İstanbul'un nemli sıcağından sonra Dublin'in yağmurdan ıslanmış arnavut kaldırımlı taş sokakları içimizi serinletti. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen barlar doluydu ve canlı müzik sesleri sokağa taşıyordu. Sokağın üstü restoranlar ve barlarla doludu. Arada birkaç mağaza, hayli pahalı fiyata çeşit çeşit şeker satan bir dükkan da vardı. Fleet Street boyunca yürüyüp ara sokaklara daldık. Nehrin kıyısına çıktık. Sonra tekrar geri dönüp cadde üzerinde yemek yiyecek bir yer bakındık. Otelin hemen karşısındaki Hard Rock Cafe tarzı bir yerde karar kıldık. Thunder Road Cafe adında bir yerdi. İçeri girince belirgin bir kızartma kokusu çarptı yüzüme. İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen de bar kısmında bir kırk dakika kadar beklettiler bizi. Aslında çoktan gitmeye hazırdık da hani daha seyahatin ilk gününden insan bir arıza çıkarmak istemez ya, o ruh haliyle beklemeye karar verdik. Sonunda oturduğumuzda açlıktan ölmek üzereydim. Bir bira söyledim kendime, bir de ortaya bir sürü atıştırmalık. Garsonun porsiyonların çok büyük olduğu konusunda bir uyarı yapmasını beklerdim ama yapmadı ne yazık ki. Gelen bir dolu kızartma yemeği (Tavuk kanadı, patates, nachos...) yemek için elimizden geleni yaptık. Neyse ki yanımızda ergen bir gencimiz var da önüne ne gelse (elbette sevdiği şeyler olmak şartıyla) silip süpürüyor. Bu seyahatimizde Kuzey yedikleriyle aklımı başımdan aldı. Büyüyor yavrum demek ki. 😀 Dublin'e gidersek bu Thunder Cafe'de yiyelim mi derseniz, siz bilirsiniz derim. Ben bir daha gitmem. 😀




Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. 

KC PEACHES: Kahvaltı mekanımız...

Dame Street'te Papa'nın geçmesini bekleyen halk.

James Joyce'un şehrine gittik ama james Joyce okudun mu derseniz, sadece Dublinliler'i okuduğumu söyleyebilirim.

Dublin, bence görece küçük bir şehir. Bir günde gezilecek bir şehir olmamasına rağmen büyüklüğü ile insanı korkutmuyor. Tam tersine sanki şehrin kalbinde yaşıyormuşsun ve her yere kolaylıkla ulaşabilirmişsin hissi hakim. Dublin'de otelimiz de kahvaltı almadığımız için (ki çok güzel bir kahvaltı vardı sabahları) dışarıda yemeyi tercih ettik. Bunun için de hepimizin zevkine uygun bir yer aramaya dikkat ettik. Aslında daha çok sabahları yumurtası olan bir yerleri tercih ediyoruz. Yumurta her zaman insanı kurtaran bir besin. En azından  benim için.😋


Bir de nehrin diğer tarafından güzel bir kafe adı vereyim: The Woollen Mills. Çayları da kahveleri de ayrı güzel. İnsanlar yemek de yiyorlardı ve yemekler de güzel gözüküyordu. Biz denemediğimiz için bir şey diyemiyorum. 😀

25 Eylül 2018 Salı

İngiltere'den İrlanda'ya nasıl giderim?

Londra'yı tüm güzellikleriyle bir kenara bırakırsam seyahatimizin diğer kısmını oluşturan İrlanda'ya vurulduğumu hemen belirteyim. Gitmeden önce kafamda nasıl bir İrlanda yarattığımı bilmiyorum; lakin vardığımda karşıma çıkan Dublin'e ilk görüşte aşık oldum. En sevdiğim üç metropol var: Paris, New York ve Londra. Bu üç şehir de bir şehri yaşam merkezi yapan her şeye sahip. Kültürel olayların yanında, yürüme mesafesinde olan (ya da bir metroyla ulaşılabilen) parklarıyla da konuklarına ev sahipliği yapıyor. Dublin, sınırlarını biraz genişletirsek İrlanda ise bence bambaşka bir coğrafya.


Londra'dan Dublin'e gidiş yolculuğumuz  🚢


Son zamanlarda kendimi doğanın kollarına teslim etmek arzusundayım. Yaş aldıkça daha çok yürümek, mevsimlerin daha çok tadına varmak, yağmur altında ıslanmak, bir ağacın altına yerleşmiş ahşap bir bankta sessizce oturmak, susmak ve dinlemek istiyorum. İnsan sesinden ziyade dalların rüzgâra eşlik ederken çıkardığı sesleri, ayağımın altında ezilen kuru yaprakların hışırtısını, taşların şarkısını, ağaçların fısıltısını, yağmurun ninnisini duymak dileğim. Yazı, denizi, güneşi çok sevmeme rağmen kuzeyden esen hafif rüzgârlara teslim etmek istiyorum kendimi. Güneşin altında yürümek zor elbette; malum güneş insanı hep uzanmaya, miskinliğe davet ediyor.


Saymaya çalıştığım onca sebep yaz mevsiminde konuk olduğumuz serin İrlanda'yı sevmemin sebepleri olabilir. Üstelik genellikle ilk kez gittiğim şehirler/ülkeler de çok iyi karşılar beni. Dublin'de anılarımda yer edecek bir yolculuğun ardından ulaştığım bir şehir oldu.

(Eminim Londra'dan Dublin'e geçme niyetinde olan herkes buraya nasıl gideceğini düşünüyordum; zira ben karar verme aşamasında bayağı bir araştırdım.)

 Londra Euston İstasyonu'ndan trene atlayıp, keyifli bir tren yolculuğunun ardından Holyhead istasyonuna vardık. Burası Dublin'e ulaşmak için bineceğimiz feribotun olduğu limandı. Hayatımda belki de ilk ve son kez üstünden geçeceğimiz bir kıyı kentiydi Holyhead. Feribota binmeden  hemen önce görevlilerin önünde kuyruğa girip pasaportlarımızı uzattık, bavullarımızı teslim ettik.
(Londra'dan trenle Holyhead'e gilip, buradan da feribota binecek herkesten tren biletlerini göstermeleri isteniyor. O sebeple tren biletlerinize sahip olunuz.)

Avrupa Birliği'ne üye olmayan ya da diğer gelişmiş ülke pasaportlarından birine sahip olmayan her dünya vatandaşının başından geçen bürokratik işlemler. 😞 Feribota binmeden önce İngiltere'de kaç gün kaldığımızı sordular. İrlanda'ya gelmeden önce İngiltere'ye uğramamızın sebebi buydu çünkü aldığımız İngiltere vizesi sayesinde İrlanda'ya geçiş yapabiliyorduk. Bu vize ile önce İngiltere'ye girmemiz, ardından İrlanda topraklarına geçiş yapmamız gerekiyordu. Feribottan inerken de yine görevlilerin önündeki sırada yerimizi aldık, pasaportlarımızı uzattık, İrlanda'da kaç gün kalacağımıza dair sorulara cevaplarımızı verdik. Dünya globalleşirken, sınırlar birbiri peşi sıra kalkarken, biz Türkler için yola çıkmak daha da güçleşiyor gibi geliyor bana. Üstelik bu işler için bir dolu parayı da gözden çıkarmamız gerekiyor. 

Eh, bunca para harcanmasından sonra her seyahatten sonuna kadar zevk almayı kendime bir görev edinmiş de olabilirim.😀


Londra'dan Dublin'e nasıl giderim? 

İki yol var aslında. 
  • Ya ucuz havayolu şirketlerinden birinin uçağına atlayıp soluğu Dublin'e alacaksınız. (Ryan Air)
  • Ya da kombine bir bilet alarak önce bir tren yolculuğu yapıp, ardından da çok konforlu bir feribot yolculuğu ile deniz yoluyla Dublin'e varacaksınız. 
     Bu ikinci yolculuk seçeneği nerdeyse bir günü alsa da, tren yolculuğu boyunca tren penceresinden akan manzaralar; ardından son derece konforlu bir feribotta çayınızı, kahvenizi içip sandviçinizi yerken ilerleyen bir feribotun içinde yol almak seyahati unutulmaz kılıyor. Üstelik gezinin ilk kısmını oluşturan Londra kısmında öylesine yorulmuştum ki, tren ve feribot yolculuğu dinlenmeme yaradı. Yol boyunca bir masaya kurulup gezi notlarımı yazdım.
Feribottan indikten sonra Dublin şehir merkezine giden bir otobüse bindik. Feribot iskelesi ile şehir merkezi birbirine yakın olmasına rağmen, ağır ilerleyen trafik ve bitmeyen trafik ışıkları sayesinde şehre ulaşmamız bir hayli vakit aldı. Sonunda otobüsten inip de meşhur barların olduğu sokağa adım atıp nemli kaldırımlar ve barlardan yayılan müzik sesleriyle karşılaşınca Dublin'e sonunda geldiğimizin farkına vardım.

Dublin'de nerede konaklayalım? Temple Bar Oteli'ne ne dersiniz?

Biz konaklamak için Temple Bar Bölgesini, otel olarak Temple Bar Oteli'ni seçtik. Ucuz değildi ama otel son derece güzeldi. Küçük bir ayrıntı ama daha reseptiyonda her birimizin eline birer dondurma sıkıştırdılar. Odamız otelin en üst katındaydı. Kuzey için istediğimiz yatak, odaya ekstradan yerleştirilmiş açılır kapanır bir yatak değil, tek kişilik konforlu bir yataktı. (Londra'da airbnb'den kiraladığımız evdeki yatak öyle rahatsız bir kanapeydi ki çocuk altı gün boyunca rahatsız bir şekilde yattı.) Yatağımızın üstüne çikolatalardan, cipslerden oluşen bir hoşgeldin sepeti bırakılmıştı. Her gün her birimiz için bir şişe su bırakıldı odaya. Diyebilirsiniz ki, "Eee Özlem, sen de kabul ediyorsun zaten otelin çok bütçe dostu olmadığını. Birer şişe su da mı bırakmasınlar?"
Bırakmıyorlar vallahi. Bu otelden daha pahalı otellerde de kaldım ama adamların günahlarını bile bırakmıyorlar. O yüzden Temple Bar Oteli'ni çok sevdim. Verdikleri birer şişe suyla, iki çikolata ile en önemlisi de konforlu yataklarıyla benim kalbimi çaldılar. Dublin'e gitmeyi düşünürseniz, otelin fiyatını bir kontrol edin. Önceden rezervasyon yaparsanız uygun bir fiyat yakalayabilirsiniz. Bu arada, otelde konaklarken hemen yanındaki spor salonundan ve oranın havuzundan da yararlanabiliyorsunuz. Ben mayo götürmemiştim. Ama önceden bilirseniz akşamları gidip yarım saat olsun keyif yapabilirsiniz.

Fotoğraf: Temple Bar Oteli'nin internet sitesinden.

Temple Bar Bölgesi, İrlanda'da özellikte Dublin merkezli filmlerde gördüğünüz gibi. Barların hepsinde canlı müzik var, gitar tınıları sokaklara kadar yayılıyor, gece yarıları hatta gecenin sabaha dönük yüzünde bile dışarıdan canlı müzik sesleri ve kahkahalar geliyor. Odaya girdiğimizde başucu sehpalarına bırakılmış kulak tıkaçlarından gecelerin nasıl geçeceğini insan bir çırpıda anlıyor.

Dublin, kesinlikle gidilmesi gereken şehirlerden biri. Sabahları erken kalkıp dağlara doğru yol almayı da göze alıyorsanız daha da güzel bir ülke haline geliyor. 

21 Eylül 2018 Cuma

Joan Didion: Mavi Geceler

Siz hiç mavi bir geceye eşlik ettiniz mi?

Kitap öylece duruyor; masanın üstünde. Okunacağı bir zaman var. Üstündeki kız çocuğu ona en çok ihtiyacım olduğu zamanı bekliyor. Ne zaman bilinmez? Ben de bilemem bu zamanı. Günü gelince elim gidecek, kitabı alacak ve okumaya başlayacağım. Gecenin renginden bahseden bu kitabı okumam için zamanın benim zamanımla bir olmasını beklemem gerekiyor. Elbette bu yazdığım şeylerin benim dışında geliştiğini bilmiyorum. Sonradan dile gelen büyülü cümleler gibi, bir zaman sonra, hayat bana bir yitiş daha verdikten sonra fark ediyorum. Acıyı bu kitapla parçalara ayırdığımı; ölümün de yaşamın yanında yaşadığını anlıyorum. 
Ölüm, yaşayan bir şey ve yaşamaya hep devam edecek.



Mavi Geceler
'le ve Joan Didion'la böyle tanışıyorum ben. Kitap onu okumam gerektiği zamanı biliyor, bekliyor. Haftasonları İstanbul-Akyazı arasında yaşadığımız, gittiğimiz ve döndüğümüz koca bir yaz; 2018 yazı. Bu yazın nemli bir dönemine Joan Didion'un kızını kaybedişinin kitabı eşlik ediyor. Kitap bir nevi ölüme yakılan bir ağıt ama ninni gibi. Ölümden bahsetmeyi sevmiyorum. Ölümleri içimde yaşıyor, hislerimi bir defterin sayfalarının arasına sıkıştırıyorum. Bazen de kendi kelimelerimin dışında başka kelimelere ihtiyaç duyuyorum. Joan Didion o kelimelerin sahibi oluyor benim için. Kızını kaybetmenin acısını kızının en mutlu olduğu zamanlardan başlayarak anlatıyor. Ona kavuştukları ilk andan yola çıkıyor, gelin olduğu gün saçını süsleyen çiçeklerden bahsediyor. Beyaz gelinlikle bir kilisenin merdivenlerinden yukarı çıkan kızının saçlarının arasına karışan çiçekler acının içinde bahar gibi tomurcuklanıyor. Mekanlar değişiyor ama kızına duyduğu sevgi hep aynı kalıyor. Bütün anne babaların bildiği bir sevgi bu. Anlatması güç. Çok güçlü, yangın gibi.

Acıyı sevgiyle süsleyerek kelimelere döküyor Joan Didion. Sevdiğim başka bir kadının, Patti Smith'in kelimelerinin izi gibi Joan Didion'un kelimeleri. Hâl böyle olunca kelimeler dört bir yanımı sarmalıyor. Tıpkı Patti gibi gün gelip yine Joan'ın kelimelerine sığınacağımı, üşüdüğümde bu kelimelerle üstümü örteceğimi biliyorum. Sevdiğim kadınların büyülü cümleleri hayatımı süslüyor ve arada tökezlediğimde sırtımı okşuyor.

Bazı kitaplar nedensiz değiyor insanın eline. Sıkı sıkı tutuyor. Güç veriyor. Sizin farkında olmadığınız bir hikâyenin köşesinden hayatınıza sızıyor, sizinle birlikte akıyor. Mavi Geceler benim için öyle bir kitap. Umarım, eğer bir gün okursanız, sizin için de böyle bir kitap olur çok sevdiğim bu kitap.

11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

7 Ağustos 2018 Salı

Komşuda balık: Atina'dan bildiriyorum

Son zamanlarda seyahatlerimin seyri değişti: Daha sakin, daha dingin seyahatleri tercih ediyorum.  Yine bir seyahate çıkarken çok heyecanlanıyor, yine gitmeden aklım bir karış havada dolaşıyorum.  Fakat gittiğim yerde telaşa kapılmıyorum. Zevk alacağım şekilde düzenliyorum seyahatlerimi. Yola düşmek kadar beni mutlu eden pek az şey var. Yoldayken kendimle olma halimi seviyorum. Yolumu şaşırmamı, yanlış yöne giden trene binmeyi, ayaklarım ağrıyana kadar dolaşmayı, bazen aptallıklarıma sinirlenip bazen deli gibi gülmelerimi seviyorum. Bir yere gitmeden önce elbette internette şöyle bir geziniyorum; tercihim gideceğim şehrin edebi yanını anlatan bloglar.

Filanca yazarın evi, dünyanın en büyük kütüphanesi, şehrin dört bir köşesine dağılmış kitapçılar gezip de görmek istediğim yerlerin başında geliyor. Diğer yandan milletin yediği yemekler, en hip restoranlar zerre kadar umurumda değil. Senenin birbirini takip eden her bir gününü sırf dünyanın bir köşesinde en havalı yemeli yiyeceğim diye çalışarak geçirmiyorum açıkçası. Üstelik bunu yazan tipler de pek sevimli gelmiyor bana.

Daha samimi mekanlarda yemek yemeye ne dersiniz?


Bu yeme-içme işini çok iyi beceren insanlar var zaten. Üstelik her seferinde yerel halkın gittiği en ucuz restoranları bulmayı da her birimizden daha iyi yapıyorlar. Darılmaca, gücenmece yok. İnternet başında yarım saat oturup 3-5 pek bilinen blog sayfasını okursanız her birinin birbirini taklit ettiğini birkaç dakika içinde fark edersiniz. Kaldı ki sırf birileri şiddetle tavsiye ediyor diye aynı mekanları beğenmek zorunda değiliz. Mesela ben karanlık mekanlarda yemek yemekten hiç hoşlanmam. Çok havalı yerlerde kendimi iyi hissetmem. Bir de hayatımda hiçbir zaman çok önemli bir yer tutmamış yemek olayı için cüzdanımı aşırı derecede hafifletmekten hiç mi hiç keyif almam. 

Peki seyahat ederken ben kimlerin tavsiyesine kulak veriyorum? 


Kişiden kişiye değişiyor elbette. Bir de gittiğim yere göre. 😀

Bizden Vedat Milor'a, uzaklardan Antony Bourdain'e ne dersiniz? (Ahh Antony ahhh!)


Geçtiğimiz hafta dört günlüğüne Atina'ya gittim. Biraz gezdim, biraz denize girdim, biraz da yedim. Tatil dediğin başka ne ki zaten? Plajda kitap okumak kalbimin ritmini biraz yavaşlattı. Şezlonga uzanmış yatarken blogda nelerden bahsedeceğimi düşündüm. Atina'nın tarihi yerlerinden başlamayı düşünüp sonra vazgeçtim. İçimden hangi sokağı takip ederek nereye çıkılacağını yazmanın gelmediğini fark ettim. Bunu birçok blog yazmıştı zaten. Akropolis şehrin tepesinde yüzyıllardır durduğu yerde duruyordu işte. İlk günkü ihtişamından çok şey kaybetmişti üstelik. Uzun yıllar içinde hırpalanmış, örselenmiş, sıcak Atina güneşinin altında durmaktaydı. Parthenon'dan da, aklımın almadığı çok uzak zamanlara tanıklık yapmış diğer onca yapıdan da etkilenmemek mümkün değil açıkçası. Uygarlığın beşiğine sırtını dönmek, "Yok, ben bunu beğenmedim." demek olsa olsa ukalalık olur. Tarihe tanıklık etmek için ben de 20€'mu verdim ve kendimi bunca blog izleyicisinin gözü önünde aklamış oldum. Üstelik an itibariyle Akropolis'e gitmek isteyen seyahat severler için de giriş ücretini buradan müjdelemiş oldum. 😀 Ben sağıma, soluma bakmadan bilet aldığım için önce Agora'yı (6€ vererek) gezdim. "Diğer yerleri de gezmek ister misiniz?" diye soran bilet kesen görevliye aldırmadığım için Akropolis'in de içinde olduğu kombine bileti de almadım. Olsun. Ne yapalım? Anlatacak bir hikâyem olsun, değil mi? Ben Atina'ya Akropolis'i ve Antik Agora'yı gezmek  için gidiyorum diyen arkadaşlar, siz o kombine bileti alın bence.
Günün en sıcak saatinde gezmeye kalkmayın ama! Beyniniz pişer, şimdiden söyleyeyim.


Yunanistan benim için deniz ve yemek demek. Bu seyahatten sonra bunu daha iyi anlamış oldum. Gitmeden önce, "Zaten en fazla üç gün denize gideceğiz, onda da güzel plajlara gidelim." diyerek internette gezindim. Bir de orada evi olan ve Atina'yı çok seven bir arkadaşımdan öneriler aldım. Plaja gideceğimiz 2. gün otelin önündeki gazete bayisinden su alırken bayiyi işleten bey gayet güzel bir Türkçeyle bizimle konuşunca kendisine de sordum: Atina'daki en iyi plaj hangisi? 

O da şöyle dedi: En iyi plaj diye bir şey yok. Hepsi aynı. Havanın ve rüzgârın durumuna göre deniz bazen dalgalı, bazen bulanık, bazen de cam gibi. Düşününce ne kadar haklı olduğunu daha iyi anladım. Sonuçta Atina'nın merkezinde bir otelde kalıyorsanız şehrin ortasında olduğunuz anlamına geliyor bu. Ataşehir'de oturuyorsunuz ve denize gitmek için Caddebostan'a gitmek zorundasınız.😀 Plajların hepsi aynı kıyı şeri içinde. (İstisnayı az sonra söyleyeceğim.) Ya da kıyı şeridinden ayrılıp başka bir plaja ulaşmak istiyorsan uzun bir yolculuğu göze almak zorundasın. 

Biz ne yaptık peki?

İlk gün Alimos Bölgesindeki Akanthus plajına gittik. Birçok yerde karşınıza çıkacak Bolivar Beach Club falan da hep aynı yer. Yani yan yana sıralanmış işletmeler. Otobüsle ulaşmamız bir saati buldu ve patlamak üzereydim. Girişte kişi başı 5€, içeri girdikten sonra da şezlong için kişi başı 4.5€verdik. Alkolsüz bir içki fiyata dahildi. Deniz güzeldi, hafta içi olduğundan ortalık sakindi. Atina'daki en kötü yemeğimi burada yedim. 😢Thassos'da önünden plaja girdiğimiz lokantalar gibi nefis yemekler yiyeceğimizi hayal etmiştim. Nerdeee? 

Ama ikinci gün nefis ötesi bir yere gittik. Amacımız Vouliagmeni tarafındaki plajlara gitmekti. Bir taksiye atladık. (Battı balık yan gider moduna geçiş.- 20 Euro civarı) Taksici bizi Vouliagmeni plajı yerine Voulagmeni Gölü'ne götürdü. Allahım ne büyük bir iyilik yapmış meğer bize. Atina'da görebileceğimiz en güzel yere gidip, en güzel denize girdik sanki. Elbette deniz aynı deniz efendim fakat gittiğimiz yerde deniz, denize dik uzanan bir dağ ile ayrılmış ve yolun karşı tarafında bir göl oluşturmuş. Burayı görünce gözlerime inanamadım. Giriş biraz pahalıydı. Kişi başı 15€ fakat tesis de yemekler de nefisti. Verdiğimiz her kuruşu helal ediyorum. 😀 Vouliagmeni Lake için buraya tıklayınız da gözünüz gönlünüz açılsın. Buranın şehrin gizli bir köşesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


Sonraki gün hava bozmasına rağmen yine yola düştük. Aynı yere fakat bu sefer plaj kısmına. Günlerden pazardı ve plajlar çoktan dolmuştu. Ne boş bir şezlong ne de altına sığınacak bir şemsiye vardı açıkta. Mütevazi plajların girişi görece daha ucuzdu (5€) ama yer olmayınca uzaktaki lüks plajda şansımızı denemeye karar verdik. Orada da şezlong ve şemsiye yoktu, üstelik giriş kişi başı 30€ idi. "Buraya girmek için önce cesedimi çiğnemeniz gerek." dedim bizimkilere. Allahtan biraz hukukumuz var da şehre geri dönmeye karar verdiler. Merkeze geri dönünce yemek yiyip kahvelerimizi içmek için bir kafeye girdik. Doğru karar vermişiz çünkü peşinden 1.5 saat durmadan yağan bir sağanak başladı.

Peki Atina'yı beğendim mi? 

Aslına bakacak olursak ilk bakışta sevmedim. Bildik Avrupa şehirlerinin süsü yok üstünde. Yeni binalar yapılmasına rağmen eski binalarda zamanın izi çok belirgin. Şehrin tozunu alan bir el yok sanki. Fakat bir zaman sonra şehrin bir yanı usul usul sokuluyor yanınıza. İnsanların sevimliliği, konuşkanlığı şehri sevmek için bir etken elbette. Yemeklere gelince, doğru yere giderseniz ağzınızdan geçen her müthiş lokma kalbinize doğru ilerliyor. "Denizden babam çıksa yerim" ruh halindeki bir Özlem ve Kuzey için bunun ne anlam ifade ettiğini anlamanızı isterim. Her akşam deniz ürünleri yiyerek gözümüzü değilse de karnımızı doyurduk.

Atina'dan asıl bahsetme amacım size yemek tavsiyesi vereceğim iki yerden bahsetmekti. Çünkü hem lezzetleri hem de fiyatları müthiş. Hatta müthiş ötesi.

💣 Öncelikle Vedat Milor'un tavsiyesi ile başlayayım. Yıllar önce yazdığı bir yazıda iki mekandan bahsetmiş Vedat Milor. İki restoran da hemen hemen aynı bölgede, Kallithea Bölgesinde, yani Alimos'a yakın. Ne yazık ki çok övdüğü Argoura kapalıydı. Gidip de restoranı kapalı görünce başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Ama enseyi hemen karartmadık ve tavsiye ettiği ikinci restorana gittik. Sonuçta kendisi gibi gurme değiliz. Burası onun en beğendiği restoran olmasa da memnun kaldığını yazısında belirtmiş.

Biz de hemen adrese doğru yola çıktık: Antonia Fish Restaurant


Sardalya ve karidese heyecana kapılıp gelir gelmez daldığımız için fotoğrafını çekememişim. Bir de koca balık vardı😀

Açık söylemek gerekirse kapıda büyük bir mutlulukla karşılanmadık. Hatta bir ara bizi bir yere oturtmayacaklarından bile şüphe ettik. Neyse ki bir müddet acıklı yüz ifademize baktıktan sonra bizi bir masaya aldılar. Masanın üzerine kağıtları serdikten sonra da menüyü elimize tutuşturdular. Menünün sadece Yunanca olması elbette bizim için sürpriz oldu. Dilimiz döndüğünce yemeklerimizi sipariş ettik. Caciki, kalamari, Greek salad, yan masada görüp de aklımızı başımızdan alan kabak kızartması, adını bilmediğimiz bir balık, düşündükçe ağzımın sularının aktığı sardalya...
Hepsi nefisti ve çok ucuzdu desem.
Garsonun son dakikada restorandaki tek turist olmamızdan ve biraz da bizim kaşınmamızdan kaynaklanan balığı itelemesini saymazsak (22 € idi balık), tüm bu yemeklere, iki bira, bir kola ve tatlıya sadece 24 €verdik desem inanır mısınız?
Ben yemeğimizin her lokmasından müthiş bir keyif aldım. Atina'ya gidecek olanlara şiddetle tavsiye ederim.
Adres: Isminis 36, Kallithea

💣 İkinci gecemizde Antony Bourdain tavsiyesine kulak verdik.


Atina'nın merkezinde, arasak asla bulamayacağız bir esnaf lokantasına gittik. Yine masanın üzerine serilen kağıtlar üzerinde yemeğimizi yedik. Biramızı, kolamızı sipariş ettik. Her zamanki gibi masamızı klasik Greek Salata süsledi. Karides kızartması, kalamar kızartması, midye, biber kızartması ve mekanın tek tatlısını sipariş ettik. Portakallı revani kıvamında bir tatlıydı ve yanında vanilyalı dondurma vardı. Salaş bir mekanda lezzetli yemek yemek isteyenlere tavsiyemdir. Restoranın ismi mi? Atlantikos 😀 (Buraya yemeklerin ve mekanın fotoğraflarını barındıran bir blogun linkini bırakıyorum.)
Adres: Avliton 7, Psirri, Atina

💣Son tavsiyeyi verip buralardan ayrılıyorum sevgili arkadaşlar. Balık, karides, kalamar derken ağzımın suyu aktı.


Bir akşam Vouliagmeni Gölü'nden çıktıktan sonra arkadaş tavsiyesi dinleyerek Sardelaki Restoran'a gittik. Deniz kenarında, açık havada çok güzel bir restoran. Aynız bizim balıkçılarımızda olduğu üzere bir garson tepsi içinde mezeleri getiriyor. Biz lakerda ve cacık aldık. Kuzey cacık ve lakerdaya bayılıyor. Ortaya yine sardalya, ızgara karides, salata ve kalamar söyledik. Evet, hep aynı şeyleri söylüyoruz. Böylece tüm yediklerimizi karşılaştırma şansımız oluyor. 😀
Yemekler burada da çok iyiydi. Sanırım en pahalı yemeğimizi burada yedik. İçeceklerimiz dahil 54€.
Adres: Fivis 15, Glyfada

Yok, ben turist işi bir şey isterim ya da havalı bir mekanda yemek yemek isterim diyenler merkez herhangi bir restoranın kapısından içeri girebilirler. Güzel mekanlar keşfedenler, siz de bana söyleyin. Olur mu?

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Seyahat Notları: Dublin ve gizli bir hikâye

Dün gece yine uyuyamadım.  Sabah şiş gözlerle kalkıp bilgisayarı açtım. Bir bardak çayı bile çekmedi canım. İçimden Meltem Gürle okumak geldi. Eskiden nefis bir blogu vardı. Ne zaman içim çekilse oraya kaçtığımı hatırlıyorum. Sonra sanırım kitap çıkardığından ve oradaki yazılarını da kitapta derlediğinden olsa gerek, benim gibi okuyucularına blogunun kapılarını kapattı. Şimdilerde güncel yazılarını okumak istersek BirGün'de yazdığı yazılarına konuk olmak gerekiyor. Meltem Gürle bir süredir Dublin'de yaşıyor. Yazdıklarından oraya bir burs sebebiyle gittiğini, gitme sebebi her ne ise orada onu yaparken de İrlanda'nın havasına, suyuna, yazarına, şairine değindiğini görüyoruz. Sanırım Meltem Gürle gözü neye değse güzelleştiren insanlardan. Bir yazısında her gün gittiği bir kafeden bahsetmiş; adını vermemiş kafenin. Bir yazısında da her perşembe 17.30'da uğradığı Dublin'in Güzel Sanatlar Müzesi National Gallery'nin 20 numaraları salonuna gidip seyrettiği bir tablodan bahsetmiş. Tahta bir dolabın içinde saklanan bu tablo İrlandalı ressam Frederic William Burton'a aitmiş ve her hafta sadece birkaç saatliğine görücü karşısına çıkıyormuş. Tablonun hikâyesi de ismi de Meltem Hoca'nın yazısının içinde saklı.

National Gallery of Ireland, Hellelil and Hildebrand

Rutine aşık biri olarak her perşembe peşine takılacağım bir şeyim olsun isterdim. Bir tablonun önüne geçip beklemek, üzerine nice anlamlar yüklemek ve yanından ayrılırken bir sonraki hafta orada olacağımı bilerek sessiz adımlarla uzaklaşmak. 

Geç gelen ve bana kendini bir türlü sevdiremeyen bu yaza dair güzel bir şeyler bulmak istiyorum; ince ruhlu şeyler... Naif cümlelerle dolu kitaplar okumak, beni bulutların ötesine taşıyacak şarkılar dinlemek gibi; dingin, sakin, rehavet dolu... Yaz sabahlarının bildiğimiz yaz sabahları gibi olmaması şaşırtıyor beni. Tıpkı kar yağışının haberini veren kış gecelerinin sabahı gibi uyanıyorum bu yaz her sabaha. Pencereyi açıp dışarıda aydınlık bir gün var mı diye merakla bakıyorum. Bazen umulmadık bir rüzgâr çıkıyor karşıma, bazen de geceden beri fikrini değiştirmeyen nemli bir bir loşluk. Her birimiz bu yaza başka bir köşeden bakıyor bizim evde. Hayat olması gerektiği gibi akarken biz hayatımıza giren boşlukları sevgi ile doldurmaya çalışıyoruz.

Kısa bir tatilden yeni döndük. Hiç aklımızda yokken sıcak bir köşeye Atina'ya kaçtık. Selçuk'la benim için kısa bir ara oldu bu gidiş, Kuzey'e yetmedi. "Dört gün, üstelik bunun sadece iki günü denizin içinde geçmişse deniz tatili sayılmaz bu." dedi. Haklıydı aslında ama bu sefer böyle oldu. Hayal kurmaktan vazgeçmeyen birer anne ve babası var bu çocuğun. Denizin olduğu başka bir yere gideriz belki yine aklımıza eserse bir sabah. Ben aklımı biraz dolduran,  biraz da boşaltan bu birkaç günlük Atina seyahatine müteşekkirim çünkü. Şimdi bayrama kadar çalışma vakti. 😍

3 Temmuz 2018 Salı

Limonata Tadında Film Maratonu

Kitap listesini iyi kötü hallettiğime göre artık başka işlere bakabilirim. Değil mi?
Mesela çok tatlı blog arkadaşlarımızın başlattığı bir film maratonu var. Şimdiye kadar hiç böyle bir işe kalkışmadım ama işin içinde liste olduğuna göre ben de bu işe burnumu sokabilirim diye düşündüm. Eh, bu işe nereden kalkıştığıma, kimden esinlendiğime gelecek olursak. 

Limonata Tadında Film Maratonu'na ben sevgili Sibelynka'nın blogunda denk geldim; ama bu iş başka blogcuların başının altından çıkmış. Merak edenler Yasemin ve Büşra'ya uğrayabilir. Ne güzel bir şey düşünmüşler. 2018 yazı için seyredilecek 30 film. 

Sibel'in blogunda bu etkinliğe katılan blogcuların listesi var. Benim gibi sizler de bu arkadaşların film listesine göz atabilir; hangi filmi seyredeceğinize dair başka listelerde de biraz ışık arayabilirsiniz. Benim listem biraz romantik bir liste oldu açıkçası ama olsun. Ruhum bunu istiyor şimdilik. 

Gelelim maratonun kurallarına:

* 2016-2017-2018 yapımı 30 film seçmek ve 9 Eylül'e kadar bu filmleri seyretmek.

Ben şimdilik 30 film seçemedim. Sevdiğim filmleri seyretmek istiyorum çünkü. Sanırım seçtiğim bazı filmler de hemencecik bulunacak filmler değil. Olsun, duruma göre değişiklik yaparım. Önemli olan zaman kaybetmeden bir yerden başlamak ve günlerimi daha anlamlı bir hale getirmek. Önceki zamanlarımdaki gibi artık kendimi çok zorlamıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, en önemlisi de olduğum halimle kendimi sevmeye çalışıyorum. 

📌 Gelelim benim listeme. Belki size de ışık tutar ucundan. 💡


* 20th Century Women
* 93 Yazı
* A Quiet Passion
* Certain women
* Every Day
* Home Again
* İçimdeki Güneş
* Madame



* Wonder
* Mark Felt
* My Golden Days
* The Lovers
* The Book Shop
* The Mid-Wife
* Tully
* The Tale


* Murder on the Orient Express
* Jackie
* The Red Collar
* A Bras Ouverts
* Un Profil pour deux
* L'eole Buissonniere
* Telle Mere Telle Fille
* My Cousin Rachel

Şimdilik 24 filmden oluşan bir listem var. Umuyorum ki kısa zamanda kalan altı filmi de bulacağım.
Filmler hakkında yorumlarımı yazabilir miyim bilmiyorum. Yazsam ne güzel olur değil mi?

Listemin eksik altılısından birini buldum ve seyrettim bu arada. Okuduğum ve çok etkilendiğim Joan Didion kitabının ardından yazarın kendisi hakkında çekilmiş bir belgeseline denk gelmek çok güzeldi.

 * Joan Didion Belgeseli: The Center Will Not Hold.
*Mary Shelley
*like Father
* The Sweetest Heart



29 Haziran 2018 Cuma

Başucu rafımda bu aralar ne var?

Gelenekselleşen seçim yenilgimizi de yaşadığımıza göre hayatımıza devam edebiliriz.

Ülkenin durumu ortada olunca, "Nasılsa yaşadığım ülkede bir şey değiştiremiyorum, en azından evimin içini değiştireceğim." düşüncesiyle yola koyuldum. Kurduğum cümleden öyle geniş anlamlar çıkarmayınız lütfen! Kendime terapi amacıyla ufak adımlar atıyorum. Biraz sadeleşip, derlenip toplanma niyetindeyim. Hoşlanmadığım ama bir müddet birlikte yaşamak durumunda kaldığım eşyalardan kurtulup; birkaç parça da ruhumu yansıtan eşya alacağım. İşe giriştiğimiz ilk yer yatak odası oldu. Taşındığımızdan beri bir türlü söküp atamadığımız başımızın üstünde dev gibi duran gardırobu söküp attık. İki kişi benim dolabıma sığmaya karar verdik. İşin aslı bu dolap ikimize de yeter de artar. 😉 Dolap kalkınca oda daha da genişledi. Çok sevdiğim birkaç fotoğrafı artık duvarımıza asabilirim. Elbette önce klima işini, ardından da duvar kağıdı işini hallettikten sonra. Peşinden yatak başımıza iki tane de abajur alacağım. Beni meşgul edecek, tekrar yaşama döndürecek şeylerin peşindeyim.



İngiltere seyahatinin detaylarını da toparladım. Biletler, otel, ara turlar hazır. Umut ediyorum bir mani çıkmaz da ertelene ertelene hayatımızın bir rutini haline halen, "İngiltere ve İrlanda'ya gideceğiz inşallah!" muhabbetini bir kenara bırakabiliriz.

Şimdi aklımda sağa sola yığdığım kitaplarımı toparlamak var. Kendime bir okuma listesi yaptım. Okumayı düşündüğüm kitapları baş ucu sehpama dizdim. Kuzey'in yaz okuma listesi de kafamda hazır. Dün itibariyle onun da tatili başladı. Hazırlık Atlama Sınavları bitti. Yarın sonuçlar açıklanacak. Umuyorum bu açıklamanın ardından 9.sınıf öğrencisi olmuş olacak. Genellikle tıpkı kendime yaptığım gibi ona da bir seyahate çıkmadan önce gideceğimiz ülkenin yazarlarını okutuyorum. O yüzden İrlanda'ya gideceğimiz düşüncesiyle okul kapanır kapanmaz Oscar Wilde'ın "Ciddi Olmanın Önemi" isimli kitabını okumaya başladı. "Beğenir mi beğenmez mi?" diye düşünürken yazarı çok zeki bulduğunu söyledi. "Aslına bakarsan hikâye diye bir şey yok anlatılanlarda ama buna rağmen okurken bu kadar keyif almama şaşırdım." dedi. Sanırım biraz Cem Yılmaz gösterilerini gitmek gibi bir deneyim yaşıyor. 😀

Ben de bu arada Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'ini okudum. Ardından George Orwell ve Hayvan Çiftliği geldi. Yıllar önce hayvanlar üzerinden yazılmış bir masalın günün gerçeklerini bu kadar yansıtması inanılır gibi değil. Tek kelimeyle kitaba bayıldım. Şimdilerde uzun zaman önce yeniden basılınca hemen aldığım bir Toni Morrison kitabını okuyorum: Sevilen.


Şimdi size çalışma masasında oturup yaptığım okuma listemi sunayım. 😀

* Hem Kuzey'in hem de benim okuma listemdeki ilk Kitap Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar olacak. Okuyanlar parmak kaldırsın ki birazcık utanayım. 😜

* Ardından pek çok sevdiğim, yakışıklı bir Norveçli ile devam edeceğim. Ah biliyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın: Karl Ove Knausgaard ve Bahar Yağmurları. Bu kitap serinin beşinci kitabı oluyor. 

* Konusunu okur okumak bayıldığım ve kendimi kitabın içinde bulacağıma inandığım bir diğer kitap umuyorum ki Karl'ın pabucunu dama atıp öne geçmez. Karşınızda Antoine Laurain ve Kırmızı Defterli Kadın. Belirtmeden geçmeyeyim; hikâyemiz Paris'te geçiyor. 😀

* Geçenlerde internette gezinirken Mavi Geceler diye bir kitaba denk geldim. Sanırım ilk görüşte aşktı. Hemen aldım. Dün kargodan elime ulaşan bu kitabı da okumak için sabırsızlanıyorum.

* Bir de Kuzey'in okul okumalarından bir kitabı okuyacağım. Haldun Taner'in birkaç hikâyesini daha önce okumuş ve çok sevmiştim. O yüzden bu öykü kitabını da severek okuyacağımdan eminim. Kitabın adı Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu.

Masanın başına oturup da ataletimi üstümden atmak için uzun zamandan beri yazmak istediğim ilk yazı bu olsun. Aslında anlatacak çok şeyim var ama ruh halim bir gökyüzünde, bir yerde olduğu için yazamıyorum. Amsterdam seyahati anlatmak istediğim şeylerin başında geliyor mesela. Kuzey'le birlikte Anne Frank'ın evini gezdik. Onun yetişkin olmaya dönük yüzüyle bir şeylere bakmak, onun bakış açısından karşımda duranları görmeye çalışmak, onunla konuşmak çok iyi geliyor bana. Bir ara diyorum o yüzden. Bir ara klavyenin tuşuna basıp bir cümle yazarsam eminim arkası da gelir.