10 Şubat 2018 Cumartesi

Ah bu ben!

Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokadını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceği akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. "Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. 



Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. 

Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. 😊

Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. uykuya teslim olmadan az önce, "Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. 

Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen.

8 Şubat 2018 Perşembe

Paris, Ecekent

Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim.Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız.


Br yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. PAzar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyseki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim.😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat aynının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Son birkaç gündür Paris karlar altında biliyorsunuz. Sıcağını da, donduran soğuğunu da bildiğim bu şehre karlar altındayken hiç gitmedim. Bir ilki yaşayacağız yani. Kafamda planlar yaptım, iki gün kendi halimde gezinmek için rotalar çizdim. Kalemim, defterim ve illa ki orada da okunması gereken kitaplarımı masamın üstüne koydum. Bu akşam çantamdaki yerini alacaklar. Sonrası ihtimaller, hayaller ve hayatın önüme çıkaracaklarına kalmış. Kötü hava yokmuş, kötü kıyafet varmış diyeceğim ama mayomla gittiğim Seyşeller'de yağmura tutulup denizin ardından bakmak bu dediğimle uyuşmayacak. Yine de kalbim pır pır. Sanki ilk kez gidiyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır en sevdiğim şehirden uzak kalmışım gibi. Bir de tren yolculuğu var. Frankfurttan bizi Paris'e taşıyacak bir tren. Onu da sabırsızlıkla bekliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa Selçuk'la baş başa bir yere gidiyoruz. Ve bu kısa aralık içinde de benim tek başıma Paris'te dolaşabilme şansım var. Mutluyum dolayısıyla ❤️

Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

6 Şubat 2018 Salı

Tropik bir adaya gitmeden önce yapılması gerekenler 😌

Eh, her zaman her yer için güzel cümleler kuracak değilim elbette! Seyahat dediğin çokça yol hali, kısmen de içinde bulunduğun ruh hali. Her tropik ada sana bahar ferahlığı yaşatmaz ama değil mi? Hele benim gibi çok seyahat edip, bu yüzden geniş davranmaya başlamışsan hata yapma olasılığın da artar. "Ben yaptım, siz yapmayın!" diye yazıyorum tüm bunları. Yoksa burada size muson yağmurlarının üstümde bıraktığı nemli halden bahsetmez, kocamla nasıl güzel güzel yağmur altında denize girdiğimizden bahsederdim. ❤ Pek tabii, yağmur yağarken denize girdim. Kuzey okyanusun derinlerinden gelip üstümüze yıkılan, bizi kıyıya dek sürükleyen dalgalardan pek memnundu. Ekibin çılgın üyeleriyle birlikte kahkahalar atıyordu. Selçuk da kıyıdan bağırıyordu bize: Çok açılmayın, köpek balığı vardır oralarda.😂

Beau Vallon Plajı- Le Meridien Otelinin Önü

Peki tropik iklimli bir adaya gidecekseniz ne yapın ya da ne yapmayın? 


1-) Öncelikle saf olmayın. 😁  Hava durumuna bir bakın!

Yağmurlu ilk günlerin akşamında Selçuk beni teselli ederken 😍  Bir de her seyahate bir Cengiz lazım ki dönüşte fotoğrafınız olsun. 💟

Gideceğiniz yerin mevsiminin doğru mevsim olup olmadığından emin olun. İnsan tropik bir adaya kaç kere gider? Biz Hint okyanusunun incisi Seyşeller'e gittik. Sırf muson yağmurlarının olduğu mevsimi yaşayalım diye şubat ayında gittik bu adaya. Hahaha 😂 İnandınız mı? Neyse, sanırım sömestir tatilinde bir yere gitme stresimiz vardı ve önce Türk Hava Yollarının direkt uçtuğu Seyşeller Mahe Havaalanının biletlerini alıp, sonra doğru zaman mı diye baktık. Ooops! Yanlış zamanmış. Seyşeller'e gidecekler, size söylüyorum. Hint Okyanusundaki bu adalar topluluğuna gitmek için en uygun aylar Ağustos, Eylül ve Ekim aylarına denk geliyor. Yerel halk kasım ayına bile burun kıvırıyor. Sonra demedi, haber vermedi demeyin.


2-) Tropik bir adada tatil sadece lüks bir tatilse anlamlı!

Mahe Adasında. Havaalanından otele transfer. Şoförün yanına da iki kişi sıkıştırdık. 👀

Burası plajımız. Bakmayın güneşin olmadığına. Uzun yürüyüşler yaptık bu plajda.

Yanlış bir otel seçimi yapmışız. Hem de çok yanlış. Eğer dünyanın uzak bir köşesine deniz tatili yapmak için gittiysen, mutlaka ama mutlaka beş yıldızlı bir otele gideceksin. Bu kararım çok net. Adanın en güzel plajı diye adlandıran Beau Vallon plajında dört yıldızlı bir otelde konakladık. Giderken de bu seçimin doğru olmadığını biliyordum ama başka etkenleri üst üste koyunca kararımızdan dönmedik. Hatanın büyüğünü burada yapmışız. Oteli görür görmez yaptığımız hatayı anladım. Yapmamız gereken otelin bir günlük ücretini ödemek ve başka bir otele geçmekti. Allahım! Samimiyetle söylüyorum yıllar önce beni kahreden bir Oylat maceram olmuştu. Oradan sonra konaklamak zorunda kaldığım en kötü otel sıralamasında bu otel kafadan, bodoslama listeye girdi. İsmini de yazayım da booking.com'daki yorumlara bakıp da aldanmayın: Coral Strand Otelden uzak durun.! Linkteki fotoğraflara falan aldanayım demeyin çünkü otelde konaklamış biri olarak ben o fotoğraftaki yerlere hiç rastlamadım. 😁  Sabah kahvaltısında iki yumurtadan yapılma omlet dışında bir şey yoktu. Olanları da yemek mümkün değildi. Kabak, olmamış meyveler verdiler be bize!

3-) Diyelim ki başka plajlara gitmek istediniz. Ne olacak?


La Dig Adası'nda bisiklet kiralayıp adanın en çok fotoğraflanan plajına gittik: Source D'arjant Plajı
Souce D'Arjant Plajı- Tam da bu kısımda yüzme şansınız yok ama mercan resifleri ve su altı güzellikleri burayı sahiden anlamlı kılıyor.
Anse Source D'Angent Beach

Ada halkı bu fırsatı kaçırmayacak elbette. Size atabildikleri kadar kazık atabilmek için ellerinden geleni yapacaklar. Taksimetre açmak istemeyecekler. Peki bu durum sadece halkın attığı kazıklardan mı ibaret? Elbette hayır! Seyşeller'in tek geçim kaynağı turizm ve devlet turistlerden para söğüşlemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Mahe Adasından Praslin adasına giden bir saatlik feribot için kişi başı gidiş dönüş 100 Euro ödüyorsunuz. La Dig Adası ile Praslin arası on beş dakikalık seyahatin hediyesi de gidiş- dönüş 30 Euro. La Dig adasında bisiklete binmek isterseniz bunun için de kişi başı 10 Euro vermeniz gerekiyor. La Dig Adası gerçekten (samimiyim bakın bu konuda) çok güzel bir ada. Seyşeller'e giderseniz gidin yani mutlaka. 

4-) Çantanıza koymayı unutmamanız gereken şeyler var: Güneş kremi ve gözlük.

Hani o bebekler için falan kullanılan güneş kremleri var ya, onlardan aşağısı kurtarmıyor baştan söyleyeyim. 50 koruma faktörlü kremleri üstünüze boca edip öyle çıkın güneşe. Muson mevsiminde kavruldum diyeyim de siz oradan pay biçin. 

5-) Seyşeller'de nerede yemek yiyelim? 

Otelinizde ve civar otellerde. Bizim kaldığımız yerde La Plage Restaurant diye sükseli bir restoran vardı. Yemekleri falan da fena değildi. Okyanus kenarında masalarıyla keyifli bir yerdi. Elbette saat 21.00'de mutfağı kapamasalar, garsonlar müşterileri kovmaktan beter etmese iyiydi. Ama kabalar! Halk korkunç kaba ve tembel. Sokaklardaki derme çatma tezgahlar bile ortalama bir restoranın fiyatını istiyor. Para üstünü vermemek için elinden geleni yapıyor ve elbette vermesi gerekenden hep daha az para üstü veriyor. Halk hem cahil, hem küstah.

La Perle Noir Restaurant: Best restourant in Seycelles

Ve burada bir parantez açıp nefis bir restorandan bahsetmem şart: La Perle Noire. İrlandalı bir çiftin işlettiği bu restoranda hem güler yüzle karşılanıyorsunuz, hem de nefis yemekler yiyorsunuz. Fiyat, diğerleri ile hemen hemen aynı. Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin. Muhtemelen yer bulmakta güçlük çekersiniz. Keşke tatilin ilk günü keşfetseymişiz bu restoranı. Buradan başka bir yerde yemezdim asla.

6-)Peki ama Seyşeller'de nerede kalalım? Hiçbir şeyi beğenmemişsin sende!

La Dig Adasında bir plaj
Vallahi paranız varsa Four Seasons'da. Bizim o kadar yok.😂 O yüzden orası biraz hayal ama bir daha gitsem ilk tercihim Constance Ephelia olurdu. Yine aynı kumsalda kalacaksam da H Hotel Resort'u tercih ederdim. Bizim kaldığımız otel yerine Le Meridien'de tercih edilebilirdi. Ah, ahhh! Yapmanız gereken tek şey yerel halkın çalıştırıldığı dört yıldızlı otellerden uzak durmak. Bir tabak yemek için bir saat bekleyebilir, sorduğunuzda yemeğin unutulduğu cevabını alabilirsiniz. Ayrıca telaşa gerek yok. Çalışanların mottosu şu: Misafirler bekleyebilir! (Guests can wait diyorlar adamlar yahu)


7-) Bir sorum daha var: Seyşeller'de deniz nasıl? 


Beau Vallon Plajında gün batımı...

Eee, nefis! Sahiden nefis! İncecik kumlar, turkuaz mavi bir deniz... Haksızlık edemem. Her ne kadar söylediğim gibi okyanusun hırçın bir zamanında oradaysak da denizin keyfini çıkardık. Sakin bir mevsimde suyun güzelliğini düşünemiyorum. Yine de bir daha onca yolu denize girmek için gider miyim bilmiyorum. Mesela şimdilerde kafamdan Maldivler'e gitmeyi sildim. Bodrum var yahu mis gibi. 😌  

8-) Özlem'cim kısaca toparla desem nasıl toparlarsın bu Seyşeller işini?

Praslin Adasındaki yağmur ormanı koruma alanı. Bence fazla balon 😉

La Dig Adasını bisikletlerle dolaşmak çok güzeldi.

Burası da bir gece kaldığımız Praslin Adasındaki Palm Beach Otelinin Sahili.
Hayır! Otel tavsiye listemde değil. 👊
Sanırım şöyle yaparım. Belki başka bir zamanda, başka bir otelde Seyşeller'den daha farklı bahsedebilirdim. Ama olmadı. Bu bahsettiğim aksiliklerin yanına otel personeli dahil olmak üzere çalışan yerel halkın umursamaz ve kaba tavırları eklenince adadan soğudum diyebilirim. Cebimi boşaltmak için çeşitli yollar deneyen ada halkı da ayrıca çok sevimsizdi. Mecburen o değerde olmayan bir hizmete ve yemeklere lüzumsuz paralar verdik. Bu sebeple lüks bir otelde bu parayı harcasaydım belki içim acımazdı. Ne yazık ki Seyşeller tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Gerçekten muhteşem bir doğayı içinde yaşayan halk gözümde değersiz kıldı. Bu arada şunu da söylemeliyim ki Praslin adasında bir gece konakladığımız bir otelde çalışan beyaz bir Seyşelli'de (uzun yıllar önce Fransa ve İngiltere'nin adayı sömürdüğü zamanlarda gelen halk) ne yazık ki Seyşeller'deki en büyük sıkıntının yerel halkı çalıştırmak olduğundan bahsetti. Kaba oldukları konusunda da hem fikir olduk. Sebebinin halkın eğitim düzeyinin düşüklüğü olduğunu söyledi. Belki biz de böyle güneş tepemizde, okyanus önümüzde yaşasaydık aynı şekilde davranırdık bilemiyorum. Çalışmamak ya da çok yavaş yaşamak kendi tercihleri olsa da iş turist kazıklamaya gelince böyle hırslı olmasalar belki başka türlü düşünebilirdim. Sonuç itibariyle bir tatil daha bitti. Köpek balıklarına yem olmadık, bol bol güldük.

Benim Seyşeller maceram böyle. İyi ki bu tatilde can arkadaşlarım yanımdaymış da zaman sohbetle, birayla ve "Ay, bu otel de ne fena!" demelerle geçti gitti.

Şimdi gözümüz başka yollarda 💓




26 Ocak 2018 Cuma

Sanki gitmek iyi gelecek gibi ❤️

Proust anketini yapıyordum; olmadı. Bitiremedim daha, bir de fotoğraf işi var o da hazır değil. Ursula gittiğinden beri de ondan bahsedip isteyip bahsedemiyorum. Bavul hazırlama işi var bir de. Şu uzun seyahatin zamanı geldi. Birkaç saat sonra yola çıkacağız. Bavulun kapağı hâlâ açık. En sevdiğim güneş gözlüğümü bulamadım. Zaten hava durumu da her gün yağmur gösteriyor. Yağmurluk almayı unutmamam lazım. İki günden beri de uzun tayt almam lazım diye kendime hatırlatıp duruyorum. Daha koymadım bavula. Gözlük yok, muhtemelen tayt da olmaz. Kuzey, "İyi ama bu akşam Beşiktaş'ın maçı var." dedi. Sanırım Beşiktaş'ın maçlarının olduğu akşamlara seyahat koymamamız lazım. Kitapları bavula tıkıştırdım. Kalemlerimi aldım. İnce bir defter var ama bana yetmezmiş gibi geliyor. Duyan da tatilde roman yazacağım zanneder. Öyle bir hâl üzerimde. Kendimi tanıdığım için bu deli hallerim tuhaf gelmiyor bana. Asıl termos almayı unuttum. Ona sinir oldum. Neyse yola gidiyoruz ne de olsa. Sinir olmak da ne? Her seyahat öncesinde üstüme yapışan tedirginlik yine benimle elbette. Arkadaş olduk kendisiyle. 


Dediğim gibi bu aralar hiçbir şeyin üstüne kuş konduramıyorum. Perşembe sabahı Çilek Suyu ile buluştuk. Nasıl tatlı! Kahvaltı ettik, sonra da Remzi. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydik. Bazen bu durum bana garip geliyor, çoğunlukla da çok sahici. Onunla da öyle oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuş gibiydim. Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim. Haftanın en güzel günlerinden biriydi Çilek Suyu ile buluşmak. O bana Londra'dan bir kitap getirmiş, ben de ona bir Ursula aldım. Remzi Kitabevi'nde hâlâ bir Ursula standı kurmamışlardı. Var böyle bir durum bilirsiniz. Belki D&R'a kurulmuştur Ursula kitaplarından bir stand. Bu aralar ruh halim böyle. Karman çorman, biraz kavgaya müsait. Bir yer, durum bildirimi yapıp dönüşümde daha mutlu, daha sakin, daha normal olacağıma söz vererek ayrılıyorum buradan. 
❤️ 

21 Ocak 2018 Pazar

Neden seyahat ediyorum?

Bu soruya verecek havalı bir cevabımın olmasını çok isterdim.

Eğer olsaydı ilkokul yıllarından başlar, iflah olmaz bir gezgin olan babamın daha okullar tatile girmeden hazırlıklarını tamamladığı arabayla çıktığımız Avrupa turlarından bahsederdim sizlere. Edirne'ye, ardından da sınıra kadar uzanan yolda verilen molalardan, yediğimiz o yöreye özgü yemeklerden ve yol heyecanımızdan bahsetmek hiçbir zaman unutmayacağım çocukluk anılarımı oluşturur; gezmeye neden bu denli tutkun olduğumu kanıtlarıyla sererdim önünüze. Kendimi tutamaz, gümrük kapılarındaki uzun bekleyişlerimizden bahseder, gün görmüş babamın bu bekleyişlerin bile daha sonra anlatılacak bir tatil anısı olduğunu söyleşini unutmadığımı söylerdim. İşin en can alıcı kısmını gümrük kapısından çıktığımız o anla taçlandırırdım. Çünkü babam görevli memurun "İyi yolculuklar komşu!" demesinin hemen ardından gaza basar ve yolculuğumuz da resmi olarak başlamış olurdu.



Ne yazık ki evimizden batıya doğru hiç yol almadık biz. Her yaz on beş günlüğüne babamın doğduğu topraklara, doğuya doğru giderdik. Babamın her zaman steyşın bir arabası olurdu. Yolculuk hazırlığı yapılırdı günler öncesinden. Babam, doğduğu köye eli kolu dolu gitmek ister, herkesi sevindirmek için çaba sarf ederdi. Çoluk çocuk, maaile doluşurduk arabaya. Gitmeyi çok istediğim bir yer olmazdı babamın doğduğu köy; zira köyde bakkal yoktu, dondurmacı yoktu ve arkadaşım yoktu. Yol halini her daim severdim ama! Çünkü babam çok özlediği bir yere gidecek olmanın sevinciyle çok mutlu olur, teybi sonuna kadar açar, türkü söyleye söyleye devam ederdi yola. Aynı kaseti önünü arkasını çevire çevire saatlerce yol alırdık. Sonunda köye vardığımızda toz, toprak içinde kalmış olurduk hepimiz. Onca saat araba kullanmasına rağmen hiç yorgun olmazdı babam. Çeşmenin başında durur, elini yüzünü yıkar, kana kana su içerdi. Yüzündeki gülümseme tüm yüzünü kaplamış, kulaklarına kadar varmış olurdu o an.

Her yaz, aynı yere yapılan seyahatler de seyahatten sayılır elbet. Üstelik bana neşe içinde yolculuk yapmayı öğretmiş olabilirler. Ama hep aynı yere gitmek, ya da hep doğduğun yerlere seyahat etmek gezgin olmanın ön koşulu değildir. İçinde gezme tutkusu olan gitmedikleri yerlere gitmek ister, başka kültürleri tanımak isterler. Ya da başka şehirlerde gezinmek. Bizim durumumuz bu değildi. Oysa ben gezmeye dair düşler kurardım hep. Dünyanın sonu, ayın kraterli bir ucu hatta cehennemin dibi bile olabilirdi bu yer. Merak böyle bir şey işte! 

Yani, neden seyahat ettiğimin ilk resmi cevabı şudur bence: Geziyorum çünkü çocukluğumda hiç gezemedim ben.

Hadi, üzülmeyin ama. Bu benim jenerasyonumda bir sürü orta sınıf ailenin yaşam gerçeği.

Gezmelerim ne zaman başladı peki? 
Önce hayallerimde gezmeye başladım. Samimi söylüyorum. Bir yerlere gitmeye dair hayallerimi hep canlı tutuyordum. Tüm gençlik yıllarımı geçirdiğim Yalova'dan ötesini görmek istiyordum. Aslında orası yazları nefes aldığımız bir yerdi. Gece yarılarına kadar dışarıda olur, sabah geç kalkar, denize girer ve akşamı ederdik. Yazlık yerlerin tasasızlığını ve deniz kokusunu yaz mevsimi boyunca üstümüzde taşırdık. Yaz yemekleri yapılırdı evde sadece. Üstü bol domatesli kızartmalar, peynir ve karpuzla geçiştirilen öğle yemekleri, akşam yemeğinde içilen biralar olurdu sofrada. Buz gibi. Belki bir gün bir yazlığım olmasını hayal edebilirmişim gibi geliyor bu eski, tasasız yazları düşününce. Sonra evlendim. Kendi başıma gittiğim ilk yer Fethiye'deki bir tatil köyü oldu. Ardından bir bayram tatilinde Kapadokya'ya gitmeye karar verdik. Ets Turla ve otobüsle gittiğimiz bu seyahat hala aklımda. Turistik bölgenin dışında Perissia diye bir otelde kalmıştık. (Şimdiki beş yıldızlı hali yanıltmasın sizi) Oda buz gibiydi. Gece boyunca soğuktan donmuş, sabahı zor etmiştik. Resepsiyona telefon açıp odanın çok soğuk olduğunu söylemek, ya da bir battaniye istemek aklımızın ucundan bile geçmemişti. Muhtemelen azıcık paramızla gittiğimiz o seyahatimizde ne böyle bir durumda resepsiyona haber vermemiz gerektiğinden haberimiz, ne de kendimize güvenimiz var. Evli, küçük çocuklardık. Evlenerek seyahat özgürlüğümü kazanmıştım. 

Paramız ölçüsünde minik seyahatler yapıyorduk. Bir hafta sonu İğneada'ya gitmiştik, bir bayram tatilinde Safranbolu'ya, bir gün de Ağva'ya. Fazla derin sulara açılmadan, kıyı kıyı geziyorduk işte. Sonraki yaz yine Fethiye taraflarına gidip kıyıları gezdik. Sonra İzmir ve civarı... Zorlanarak aldığımız arabamıza atlıyor, köşe bucak gezmeye çalışıyorduk her yeri. Bütçemize göre, hesap yaparak. 
Yanlış anımsamıyorsam bir zamanlar pazar günleri çıkıyordu Hürriyet gazetesinin Seyahat eki. Sahile iner, oradaki derme çatma çay bahçelerinden birinde kahvaltımızı ederdik denize karşı. Kahvaltıyı evden götürmek mümkündü. Çay karşılığında adalara karşı kahvaltı ve benim hayal zamanım. Gazetedeki yazıları okur, turlara bakar ve Selçuk'u ikna etmeye çalışırdım. En çok Paris'e gitmek isterim ama turdu, pasaporttu, vizeydi derken altından kalkamayacağımız bir rakam çıkardı karşımıza. Böyle böyle ilk yurt dışı seyahatimizi Selçuk'un ablasıyla birlikte Avusturya'da yaşayan teyzelerine yaptık. Münih'e uçtuk. Bir gece orada kaldık, sonra trenle Avusturya'ya geçtik. Birkaç gün de orada kalıp, çevreyi gezdik. Günübirlik Salzburg'a gittik. Tadı damağımda kalmıştı. Dönünce işe gömüldük yine. Bizim bütçemizi, -Selçuk'un teyzesinde kalmamıza rağmen,- misliyle aşan bir seyahatti. Hayaller, hayaller... Her anında keyif aldığımız anılarla dolu yıllar...

Görüldüğü üzere, işi bırakıp konfor alanımızın falan dışına çıkamadık. Aslında konfor alanımızı bırakmak içine en uygun zamanlar o ilk gençliğimizin olduğu yıllarmış. Nihayetinde kaybedecek hiçbir şeyimizin olmadığı yıllar. İş desen daha yeni başlamışız çalışmaya, az biraz para kazanıyoruz, konfor alanını bırakmak için düşünmemize, cesaretimizi falan toplamamıza falan gerek yok çünkü konfor alanımız yok. Sabahın köründe kalkıp işe gidiyoruz, akşam olunca da evde tavada yumurta, tost falan yiyoruz. Eee, çocuk falan düşünmüyoruz zaten. 😀

Görüldüğü üzere size anlatabileceğim ne çok gezdiğim çocukluk seyahatlerim ve ne de okulla birlikte çıktığım okul gezilerim var. Sahiden o bile yok! Allahım! Yazarken ne acıklı bir çocukluğum olduğunu fark ettim şimdi. 👀  Evet, evet! Erasmus falan da yok. (Yemin ederim Kuzey'i Erasmus'la falan bir yerlere göndereceğim diyeceğim ama çocuk yedi yaşından beri geziyor zaten.)

Neyse bu acıklı yılların ardından acıklı yıllarımız devam etti elbette. Neyse ki hayallerim ve benim hayallerimi paylaşacak bir Selçuk'um vardı. Yemedik, içmedik, gezdik desem yeridir. Yine böyle elimde bir gazete pazar hayallerimi kurduğum bir sabah her zamanki gibi Paris'e gidelim diye tutturmuşken Paris için vize gerektiğine ve vizesiz bir yere gitmemiz gerektiğine ikna etti Selçuk beni. 
Sonra mı? Ver elini Tayland.

Hayallerimi Yaradan'ın gördüğüne inanıyorum. Gezmekten ziyade bir şey istemiyorum hayattan. Çünkü gezerken olduğumdan daha iyi, olduğumdan daha sakin, hep olduğumdan daha mutluyum. Sanırım seyahat etmemin tek sebebi yollardayken burada tanıdığımdan daha başka bir Özlem'le karşılaşıyor olmam. Yollar, bana bu şansı veriyor. 
Bir de böyle geçmiş günlere dönmek için fırsat veriyor seyahat etmek. Yazmak için bir sebebim oluyor. Ve son olarak pazar akşamlarım daha renkli geçiyor görüldüğü üzere.

Yarın pazartesi ve iş günü. Pazarın son dakikalarını hayal etmeye ayırmak için son veriyorum yazdıklarıma ve herkese iyi bir hafta diliyorum. 


19 Ocak 2018 Cuma

Çünkü insana hiç rahat yok kendinden!

Bazen de şöyle oluyormuş: Yeni yıl çok da motivasyonu yüksek gelmiyor ve sen dileğince bloguna yazı yazamıyormuşsun. Ocak ayının sonuna yaklaşmışız nerdeyse ama ben yazmak istediğim yazıların yanına bile yaklaşamamışım. Hayat, gerçekten biz planlar yaparken başımıza ördüğü ağlardan ibaret. Tek yapmamız gereken, -özellikle benim yapmam gereken-, hayatı olduğu gibi kabul etmek. Verdiğine şükredip, akıntının yönünü değiştirmeye kalkmamak. Şimdiye kadarki ömrümde hep bu cümleleri tekrar etsem de, ne yazık ki pek de başarılı olamadım hayat bana ne sunuyorsa kabulüm demekte. Başarısız mı oldum peki mücadele ederken? Hayır, kesinlikle hayır! İstediğim çoğu şeyi başardım, çırpınmalarımın karşılığını aldım, kafamda kurduğum nice yere de ulaştım.


Peki başarı bu mu? "Eh, kısmen!" diye cevaplayabilirim kendime sorduğum sorunun cevabını. Bana olan şu ki, kendimi içinde bulduğum ruh halinden pek de memnun değilim. Yıpranmış, örselenmiş ve yorgun hissediyorum kendimi. Türkiye'de İstanbul'da yaşamanın insanın üzerine yüklediği stresler bahsettiklerim. Etrafıma baktığımda büyük bir çoğunluğun evliliğinden, işinden, evinden, arkadaşlarından mutsuz olduğunu görüyorum. Kimse işini hakkıyla yapmıyor. Erteleme sanatında master yapmış bir milletiz vesselam. Bugün olmazsa, yarın! O da olmazsa acelesi yok. Ne de olsa acele işe şeytan karışır değil mi? 👀
Şimdi artık benim için değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme zamanı. Bundan sonra, mesela eve bloguma yazı yazma hayaliyle gittiysem ve parasını ödediğim internet hizmetini alamıyorsam üzmeyeceğim kendimi. Afrika'nın ücra bir köşesinde yaşasam internetim mi olacaktı? Olmayacaktı. Bu durumda kitabımı açıp onu okuyacağım. Olmadı müzik dinleyeceğim. O da olmadı kendim şarkı söyleyeceğim. Hayatımda ilk defa, ne yaşarsam yaşayacağım kimse ve hiçbir koşul için kendimi üzdüğüme değmeyeceğine karar verdim. Şimdi bu konuya bir nokta koyuyorum. ⚫

Grace Paley: İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden

Bahçeme en çok yakışan bitkinin kocaman yeşil dalları ve güzeller güzeli beyaz çiçekleri ile gala olduğunu karar verdim. Bu yüzden laf dinlemeyen, boyun eğmeyen sazlıkları söküp yerine gala ekmeye karar verdim. Şimdi coştukça coşan galalarımın arasından fazla kökleri söküp gözümün gördüğü en güzel yere onları ekeceğim. Böylece yaz geldi mi daha neşeli olacak bahçem. Ben de daha neşeli olacağım. Neşe demişken, Grace Paley'nin Yüz Kitap tarafından Türkçeye çevrilen öykü kitabını okuyorum. İki öyküde bir de durup nefes alıyorum. Uzun bir nefes oluyor benimki çünkü öyküleri birbirinin peşi sıra okumaya devam edersem etkisi azalıyor. Her biri doğal olarak farklı olan anlatılar karışıyor ve unutuyorum. Öykülerin arasına biraz zaman koyarak düşünmeye çalışıyorum. Kahramanları düşünüyorum, anlattıkları hayatlarını, acılarını, sevinçlerini... Sanki kulağıma dek ulaşan bir yaşam sevinci var Grace Paley'nin yazdıklarında. Kimi öyküler bizim hayatımızdan çok uzak, kimileri de tıpkı aynısı. Sanırım ben öyküde biraz mesafe arayan insanlardanım. İliğime kadar beni acıyla dolduracak öykülerden hoşlanmıyorum. Basit yaşamların, günlük hikâyelerin, sıradan olayların kelimelere döküldüğü yazılar beni içine kalan. Sabah uyanıp peşinden demli bir çay içen kadının iç kıpırdanmaların bile okuyabilirim. Ne yazık ki hayatın acılı kısmına öykülerde dayanamıyorum. O yüzden Paley'yi ve anlatısının dilini sevdim. Yaşam, daha kısık bir sesle bana eşlik etsin istiyorum.

Okuduğum kitaba dair hislerimi de buraya yazdıktan sonra bugünün okulların ara tatilinin ilk günü olduğunu da anımsatayım. Ortaokulun son yılında olan bir çocuğun annesi olarak bizde karne günleri artık pek de önemsenmiyor. Karne günlerinde gidip de oğlumuzun karne heyecanını paylaştığımız günler çok gerilerde kaldı. İlk yarının bitmiş olduğunu düşününce zaman ne çabuk geçti diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kuzey, görece iyi okullardan birine gidiyor. Buna rağmen, "Ah keşke daha çok kitap okusalardı, Ah keşke okuduklarını daha iyi anlasalardı, Ah keşke bu kadar not telaşının içinde kahrolmasalardı" diyorsam, bence sistemde aksayan çok şey var demektir. Umarım tatil tüm çocuklar için güzel geçer. Benimki için dileğim daha az internetli, daha çok kitaplı bir tatil dileği olabilir mesela. Tıpkı eski güzel yıllardaki gibi.😀

9 Ocak 2018 Salı

Bu blog yazarı Ursula K. Leguin'i anneannesi zannediyor.

Bugün kendin için ne yaptın ey blogger?

"Bütün gün başı kesik tavuk gibi etrafta dolandım durdum." diyeceğim demesine de tam da böyle olmadı. Gün içinde hep masamın başındaydım ve hep bir şeyler yapmayı planladım. Aklımda onlarca düşünce; neresinden başlasam bilmiyorum ama elimi nereye atarsam da orada kalıyorum. Bir türlü yapmak istediklerimde sonuca ulaşamıyor ve gittikçe telaşa kapılıyorum. Aklımda devamlı şu soru: Sen ne yaptın şimdi bugün? Bu düşünce kafamda dolaştığı süre boyunca da telaşım ve kendimden hoşnutsuzluğum giderek artıyor. Elbette, bu hâl beni rahatlatmaktan çok uzak bir noktaya taşıyor.  Neticeye ulaşmak için çabalarken sanki daha da derine batıyor ve içimdeki panik duygusunu büyütüyorum. İşte ben! Yeni yıl kararımın hepsi bu durumdan ibaret aslına bakılacak olursa: Sakin olmak ve telaşa kapılmamak. Neyseki durumun farkındayım ve hemen müdahale ediyorum. 😀 Sonuç: Sıfır!

Spencer Holst ve Kedilerin Dili


Yeni yılın ilk kitabını okudum. Daha önce hiç okumadığım bir yazara ait mini öykülerden oluşma bir öykü kitabı. Spencer Holst ve Kedilerin Dili. Bomba karakterler var öykülerin içinde. Zebraca konuşan bir kedi, beynini yemiş bir Siyam kedisi, kedice konuşmayı öğrenen bir adam, uyuşturucu bağımlısı bir kurbağa prens... Daha neler neler? "Offf !" diyor insan okurken, "Yazarda da ne hayal gücü varmış ama!" Kitabı Kuzey için aldım, kendim okudum. Kuzey kitabı okusa ne düşünür acaba? Aslında merak ediyorum. İki seçenek var: Ya yazarın hayal gücünden etkilenecek, ya da yazdıklarını çok saçma bulup sevmedim diyecek. Bir deneme yapmak şart. Bizim evde iki tip insan var. İlk grubu sadece ben oluşturuyorum ve hayal gücü aşmış insanlara saygı duyup, zekalarına övgü yağdırıyorum. İkinci grupta ilk başlarda sadece Selçuk vardı. Karşımda ne kadar felsefe yaparsa yapsın, dediğini hiçbir koşulda kabul etmiyor ve tartışmaya devam ediyordum. İkinci grubun daimi üyesi Selçuk da tıpkı benim gibi hayal gücü uçan insanlara saygı duyuyor ama onları normal insan statüsüne sokmuyordu. (Elbette hâlâ sokmuyor.) Ona göre elflerden, trollerden, başka dünyalardan, öte diyarlardan, hobbitlerden, büyülerden, büyücülerden bahseden insanlar insan olamaz; olsalar da başka dünyalarda vücut bulan ya da bulmayan, bizim göremediğimiz varlıklarla temas halindedirler.
Gülmeyin! Bu bizim evde ciddi bir tartışma konusu. Selçuk, hiçbir koşulda bu inancından vazgeçmiyor. "Beni kimse J.K.Rowlings'in ya da Tolkien'in oturup masasında bir fincan kahveyi yudumlarken bunları yazdığına inandıramaz." diyor. Kuzey mi? O, Selçuk'un tam olarak neden bahsettiğinden emin olmasa da küçüklüğünden beri Harry Potter'a inanıyor. Daha ne olsun? Onun sevgisi Harry Potter'a olan sevgisinden geliyor, biraz da bir insanın oturup da yazacak kadar çalışkan ve azimli olacağına inanmadığından. (Şimdi düşününce belki Selçuk bile bu sebepten diğer fikrini ısrarla savunuyordur.)
Ben de Ursula'nın bir melek olduğuna inanıyorum bu arada. (Blog yazarınız Ursula K. Leguin'i öz be öz anneannesi falan zannettiğinden böyle bahsediyor.) Geceleri yatağıma yatıp karanlıkta içimden sessizce duamı ederken, Ursula'ya da uzun ömürler diliyorum. Dünyanın bir yerinde o daha uzun yaşasın diye geceleri yatmadan önce dua eden biri var. Duysa bunun evrenler ötesi bir hikâye olduğuna inanır belki de.

Enrique Vila-Matas ve Montano Hastalığı


Sonra ayın ikinci kitabını okumaya başladım. Benim çatlak, patlak ama süper sivri zeka İspanyol yazarım Enrique Vila-Matas ve Jaguar Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilen kitabı Montano Hastalığı. Kitabı çok sevdim. Kitabın bütününe bakacak olursak üç bölüme ayrılmış kitabın her bölümü ayrı bir özen ve dikkat istiyor. Yazamama illetine tutulmuş yazarlarla ilgili son kitabını yazdıktan sonra kendi de aynı derde tutulan Montano ile onu bu dertten kurtarmak için Nantes'a giden edebiyat eleştirmeni babanın hikâyesi diye bakabiliriz bu bölüme. Ne yazık ki baba da edebiyattan başka bir şey düşünememekten yorgun çünkü edebi bir alıntı aklına gelmeden geçirebildiği tek bir an bile yok. Kitabı okuması hem çok kolay, hem de çok zor. Ben geriye döne döne, aralarda düşüne düşüne okudum. Elimde bir kalem çoğu satırın altını çizdim, bazı sayfalara post-it'ler yapıştırdım ve kimi sayfalara da sevdiğim yerler belli olsun diye işaretler koydum. Kafamı karıştığı yerler oldu. İkinci bölüm günlük yazmış yazarlar bölümüne ayrılmıştı. Tanıdığım onca yazarın ismine rastlasam da tanımadığım onca yazar da vardı adı geçen yazarların arasında. Hatta şöyle düşündüm: Allahım ben bu yazarların adını ilk kez duyuyorum. Kim bunlar?

Kitap aslında her gün binlerce kitabın basıldığı günümüzde gerçek edebiyatın ne kadar yakınında durduğumuzla ilgili. Sahi her kitap çıkaran yazar mı oluyor? Edebiyat dediğimiz şey her tür kitabı içine alıyor mu? Bugünden yarına kimler kalacak? Onlarca soru; çoğu da sorulduğu yerde, satır aralarında cevapsız, sahipsiz... Ben, "Herkes bir şey okusun da ne okursa okusun!"culardanım. Ama ben her şeyi okur muyum? Hayır, okumam. Montano Hastalığından olmasa da, bu yazının en başındaki paragrafta bahsettiğim dertten muzdaribim. Telaşlıyım. Yetmez mi? Bu yüzden vaktimi iyi edebiyatla geçirmek istiyorum. Ah, ah! Ben hayran olduğum cümlelerin içinde hayale dalmak, şaşakalmak istiyorum. Zeki yazarlar okumak, Allahım keşke ben de böyle yazabilseydim diyeceğim yazarların kitaplarını kıskanmak özel zevklerim arasında.
Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı bu kitabı herkese tavsiye edemeyeceğim. Behçet Çelik'in Montano Hastalığı ile yazdığı çok güzel bir yazı var. Meraklısı o yazıya bir tıklarsa kitabın ne anlattığını daha iyi anlar. Bu arada kitabın Seda Ersavcı tarafından çevrildiğini ve çevirinin enfes olduğunu söylemem gerekiyor. Kendisi benim favori çevirmenlerimden biri. Patti Smith ve M Treni'de onun diliyle Türkçeye çevrildi.

İpek Ongun ve Anlat Anneanne


İpek Ongun'u benim jenerasyonuma anlatmama gerek var mı? Yok sanırım. Kitabı görür görmez aldım ve yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı ve zor okumanın hemen ardından yazarın anılarını okumaya başladım. Çok uzun zaman olmuştu İpek Ongun okumayalı. Sanırım ortaokul yıllarımın geride kalmasıyla birlikte İpek Ongun okumalarım da yerini başka okumalara bırakmıştı. İlk satırdan itibaren İpek Ongun okurken ne hissettiğimi hemen anımsadım. Tuhaf bir sıcaklık, tanıdıklık hissi. Uzun zamandır görmediğin bir arkadaşınla buluşmuşsun ve sohbet bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibi. Sıcacık bir tat arayanlar mutlaka okusun İpek Ongun'un anılarını. Çünkü kitap uykudan önce annelerden alınan iyi geceler öpücüğü gibi.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Seyşeller mi dediniz?

Ben böyle hayalin alnından öperim!

Sonsuz gibi gelir bazen bir okyanusun kıyısı ❤

Bazen şöyle oluyor: Sen ne kadar yazmak istersen iste, yazacak kelimeler gelmiyor bir türlü aklına. Yazmak için gereken yalnızlığı, kafanın sakin olma halini bulamıyorsun ne yapsan da! Öğle arasında, kendine ayırdığın hızla ilerleyen bir yarım saatte dökülmüyor kelimeler birbiri ardına. İşin en can alıcı kısmı ise yazamamanın insanın içine dert olması, midesine ağır bir yemekmiş gibi oturması. En azından bende böyle oluyor. Sanki üstüme aldığım bir sorumluluğu yerine getirmiyormuşum gibi bir kalp ağrısı peydah oluyor bana, bir mengeneyle sıkıştırılıyormuşum gibi bedenimin içinde çaresizce çırpınıyor ruhum. Pek tabii herkesten iyi biliyorum ki ruhum yoruyor beni. Yeni yetme bir genç kız, belki de bir ilkokulu çocuğuymuş gibi her istediği olsun istiyor. "Ben şimdi bloguma bir şeyler yazmak istiyorum." dediğim zaman etrafımdaki herkes de, "Hay, hay canım! Hadi buyur." diyecekmiş gibi geliyor. Öyle olmuyor tabii. Yapılacak her şey hafta sonunun içine sıkıştırınca da zaman ne bana, ne de şu çekirdek aileme yetiyor. 😀

Nasıl düştün tongaya Mustafa?

Yurttan sesleri dinlediniz sevgili arkadaşlar! Ne de olsa bir blog burası; ara ara dert anlatmadan olmuyor. Bunca yapmak istediğim şey olmasa, bunca zamansızlık derdim de olmaz aslında. Ama ben hep böyleydim. Küçücük bir kızken de listeler yapardım defterlerimin arkasına. Doğum günüm geçer geçmez, bir sonraki senenin davetli listesini hazırlamak için kalemi elime alırdım. Taksim'deki Tüyap Kitap Fuarı'nın ardından bir sonraki fuarda alınacak kitapları bir yere not etmeye eve dönüş yolunda başlardım. Ben de buyum. Listelerimle, hep aklımda dönüp dolaşan heveslerimle dolaşıp duruyorum kendi etrafımda. Bazen başım dönüyor elbette ama değişen bir şey olmuyor. Huylu huyundan vazgeçmiyor. Bu sene seyahat açısından ocak ayına hızlı bir giriş yapmaya karar verdik. 😀 Son cümleyi yazar yazmaz kendi kendime gülmeye başladım. Elbette böyle bir karar vermedik. Aslında ocak ayında bir seyahate çıkma fikri başka türlü gelişti. Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımızın doğum günüydü. Hep beraber Big Chefs'e gitmeye ve doğum günü yemeğini burada yemeye karar verdik. Çağlar'ın hediyesini elbette merakla bekliyorduk. İşinin arasında bir hediye almayı beceremeyen Mustafa, günü hızlıca kurtarmak için D&R'a girmiş ve gezi kitaplarının arasından bir kitap almış ve hızlıca paketletmiş. O günü kurtarırken, hepimizden ederi on iki lira olan Seyşeller kitapçığından nasiplendik. O gece gülüp eğlendik. Mustafa'yı takdir ettik ve üstüne birkaç kadeh şarap içtik. Çağlar kitapçığının ona vaad ettiği uçak biletlerinin peşini bırakmadı. Nihayetinde biletler alındı ve hep beraber Seyşeller'e gitmek için hazırlanmaya başladık. Şimdi herkes birbirinin eşinin doğum günü için karısına alacağı gezi kitabının peşinde 🙈 🙉 🙊

Hayat da seyahatler de arkadaşlarla güzel; bazen de yalnız! 

Çok fenayım biliyorum ama zaman zaman da yalnızlığa ihtiyaç duyuyorum. Geçen gün yine kendimi tek başına paris sokaklarında dolaşırken düşledim. Serin bir ılık hava vardı düşümde. Kaldırımlar birkaç saat önce izini bırakıp çekip gitmiş kara bir bulutun ardında bıraktıklarından ıslaktı ve canım feci şekilde bir kahve istiyordu. Hayal değil mi bu? Karşıma çıkan ilk kafeden içeri girdim ve bir cafe au lait siparişi verdim yaşlı garsona. Bir de meyveli tart. (Diyetten gözüm dönmüş vaziyette. Tüm hayallerim bol kalorili bir tatlıyla sonlanıyor.)

Seyşellerde köpek balığı var mı?

İşte şimdilerde bu ay sonunda çıkacağımız Seyşeller seyahatini düşlüyor, kendimce ufak hazırlıklar yapıyorum. İngiltere seyahati öncesinde hazırladığım bavulun uğursuzluk getirdiğine inandığımdan ortalıkta ağzı açık bir bavul yok elbette. Kendi kendime herkesin terliği var mı, mayosu var mı diye sorular sorup duruyorum evde. Kimsenin beni umursadığı yok. Hafta sonu kendi mayo işimi hallettiğime göre, -eee, ne de olsa dört kilo verdim-, mutluyum, huzurluyum. Hint okyanusu kenarında okyanusa gireceğim anı zihnimin önüne getirip, gülümsüyorum. Kuzey'se bol bol köpek balığı videosu bulup, "Seyşeller'de köpek balığı varmış, ben denize falan girmem." diyerek limon sıkıyor hayallerime. "Köpek balığının işi yok da seninle mi uğraşacak" desem de internette dolaşan bir dolu videoda kıyıya kadar gelmiş köpek balıkları var. Bazen sahiden ağrımayan başıma dert mi açıyorum diye düşünmüyor da değilim. Köpek balıkları ile dalış yapan çok sevgili bir blogger var bu alemde. Aylak İlsu, en sevdiklerimden biri bu alemde. Çok tatlı, çok samimi. Ondaki cesaretin binde biri yok bende. Hâl böyle olunca ben de ona yetişmek için elimden geleni yapacağım elbette. Yemin ediyorum kıyıdan ayaklarımı suya sokacağım. Amme ve lakin, pek sevgili seyahat arkadaşlarımın şimdiden planlarını yaptıkları gibi şnorkelle falan açıklarda gezinmem, hele hele asla ve asla dalış falan yapmam. Kendi oğlumla birlikte yanımızdaki diğer ergeni de kati süratle açıktan denize sokmam. Kim köpek balıklarına yem olursa olsun; seyahatin sonunda alır çocuklarımı dönerim eve!