27 Şubat 2018 Salı

Senin en mutlu olduğun şehir hangisi?

Sevgili Okur,
Hâlâ bu şehirde olmaya alışamadım. Aklım, kalbim on beş gün önce geldiğimiz Paris'te. Bu sabah Selçuk'a, "Sahi o kadar oldu mu Paris'ten döneli?" dedim. "Oldu." dedi. Sanırım artık rüyadan uyanmamın vakti geldi. Oğlumla beraber çalıştığımız Üçgende Benzerlikler konusu da, Fotosentez Yapan Canlılar da benim gerçek hayata dönmeme vesile olamadı. Oysa hayat böyle koşuşturmalardan ibaret. İşe git-gellerden, aybaşları ve sonlarından, hemen beliriveren ve sana kuaföre gitmeni haber veren beyazlardan, çalan telefonlardan, yanan yemeklerden, solan çiçeklerden....

Diyeceksin ki bana hayat hep mi böyle çileli?
"Olur mu be sevgili okur, can arkadaş, hâlâ blog okuyan kalbi temiz insan!"
Hayat elbette çok güzel. Ama insan evladı hep en sevdiği diyarlarda yaşamak istiyor ve ne yazık ki o diyarlar hep unutulmaya yüz tutmuş masallarda.😀

Ocakta demlenen çaylar, ummadığın anda tomurcuklanan bir çiçek, huzurlu bir ev, seni senden alan bir kitap, usuş usul hayatına eşlik eden bir müzik varsa, sağlığın da yerindeyse insan huzuru buluyor. Aslına bakılacak olursa tatillerin hep güzel olmasının yegane sebebi de sorumluluklardan birkaç gün uzak olmak. Paris sokaklarında gezinirken iş yüzünden çalan bir telefon, ödenmesi gereken aidatlar, peşinden koşulan sorumluluklar ve mutlu etmen gereken insanlar olmadığı için hayat güzel geliyor. Sonra eve dönüyorsun ve yaptığın o birkaç günlük sultanlığın bedeli posta kutuna düşüyor: Kredi kartı ödemen seni bekliyor. 😀
Hayat sahiden de gerçekleriyle yüz yüze kalırsan sevimsiz oluyor. Yine de birkaç gün sonra yeniden gitme hayalleri kurarken yakalıyorsun zihnini. İş yerinde kendimi işe adapte edebilme çalışmaları yapıyorum. Geçişi kolaylaştırmak için masamın köşesinde yanan bir mum, bilgisayarımdan yayılan naif bir müzik, canımı sıkan bir şey olduğunda da kendime tanıdığım derin derin nefes alma hakkı var. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi de Paul Auster bu aralar sığındığım liman. Selçuk yok zira. Evini çok özlese de Paris'ten döndüğümüzden beri bir şehirden ötekine uçup duruyor. Geldiğinden iki gün sonra Ukrayna'ya gitti. "Donuyorum. Burası çok soğuk!" telefonlarının ardı arkası kesilmedi. Pazar gecesi evin kapısından girdi girmesine ama çarşamba sabahı bu sefer de yine çok soğuk bir diyara Moskova'ya uçuyor. Sabah kalvaltıda ben, "Paris'ten geleli ne kadar oldu?" derken, o da "Acaba yarınki seyahati iptal etsem mi?" diye kendi kendine konuşup duruyordu. Burada mutlu bir evliliğin sırrını da vermiş bulunuyorum. Demek ki neymiş iyi bir evliliğin sırrı havaalanlarından geçiyormuş.


Yarın fırsat bulsam da oturup size mezarlık gezmekten ne büyük keyif aldığımı anlatsam. Pek tabii, özellikle Paris mezarlıkları. Kendileri bir açık hava müzesi gibi zira. Son iki seferdir şehirde kendimi her yalnız bulduğumda ayaklarım beni aynı yere sürükledi: Montparnasse Mezarlığı. Aslında küçük bir yer olmamasına rağmen şehrin diğer bir mezarlığı Pere Lachaise'le karşılaştırıldığında çok ufak kalmasından dolayı burası gözüme küçük gözüküyor. Diğeri, kendimi ölüler kentinde bir fani gibi hissettiriyor. Buradaysa daha çok bir konuk. Tek başına olmamın sebebi fuar olduğu için, gittiğimiz ay da bu sebeple şubat ayı oluyor. Soğuk şehrin her köşesinedokunup geçiyor bu yüzden. Ağaçlar yapraklarını dökmüş tüm çıplaklıklarıyla gökyüzünün altında nöbet tutuyorlar.

Hangi mevsimde Paris sokaklarında gezelim deseniz ilkbahar derim hiç düşünmeden. Böylece hem yeşillikler içinde gezersiniz her yeri, hem de ayak seslerinize baharla birlikte saklandıkları yerlerden çıkan kuş sesleri eşlik eder. Şuraya iki satır yazıp içimdekileri döktüm ya yavaş yavaş ev haline bürünebilirim. Akşam yemeğinin ardından çayımızı demler, Kuzey ödevlerini yaparken biz de çayımızı yudumlarız. Yanında pek tabii Paul Amcamız.

Peki ama sen en çok nerde mutlusun sevgili okur?

25 Şubat 2018 Pazar

Paul Auster'la bir pazar...

Bu pazarı Kuzey'le karşılıklı koltuklarda yayılarak geçirdik. Selçuk yok. Onu karlı bir memlekete yolladık. soğuktan donuyorum dedi telefonda. Ben çayı yeni demlemiştim onunla konuşurken. Olsa o da bir bardak tavşan kanı çay içerdi. Sıcak pazarları seviyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor olsa da evin içinde huzurlu bir hava var. İçimden bahçeye çıkıp temiz havayla şöyle bir nefeslenmek bile gelmedi. Pencerenin ardından seyrettim hep bu pazar gününü. Pazartesi gününe çektiğimiz yazı atölyesi için yazmam gereken bir yazı vardı. Ağır, aksak onu yazdım. İstenilen ödevin dışında kalemimden ne dökülüyorsa öyle bir ödev oldu. Olsun. Yazmak böyle bir şey. Yine evde hiçbir şeyi toplayamadım. Geçen hafta içinde bir sabah çalışma odasını toplamış olmamı başarı sayıyorum bu yüzden. Aslına bakılacak olursa etrafa yığdığım kitapları toparlasam ev toplanır belki de. Bir yerden başlamam lazım ama o zamanı bekliyorum şimdilik. 


Bugün Kuzey en güzel ödevlerin İngilizce dersinde verildiğini söyledi. Özgün ödevler geliyor sahiden de İngilizce dersinden eve. Bir de genellikle çoktan seçmeli ödevler oluyor bundan. Sıkıcı dilbilgisi konularını saymazsak dünya gündemindeki konular, sevdiğin bir kitap karakterinin dilinden yazılma bir günlük, başka dünyalara ait iki kahramanın karşı karşıya gelmesi, diyalog yazmak, özgün bir hikâye kaleme almak gibi seçenekler var. Her seferinde Kuzey'in kafasına yatan bir şey çıkıyor bu konuların arasından. Verilen ödevi yazmak/tamamlamak için saatler harcasa da bilgisayarın karşısında oturduğu saatlerin sonunda söylenmiyor. Yazması beni de çok mutlu ediyor. Hoşuna gidecek şeyler yapıyorum ben de. Bir mum yakıyorum, sıcak bir kahve yapıyorum, seveceği bir müzik yayıyorum evin içine. Neticede ikimize de iyi geliyor. (ikimiz de yazıyoruz işte an itibariyle) 

Bu hafta sonu hep kendimi iyi etmeye çalıştım; hem ruhen hem bedenen. Boğazımdaki ağrı geçmeyince daha fazla inat etmeyip antibiyotiğe başladım. Ruhumdaki kırıklıkları da kitapların arasına sığınarak yenmeye uğraştım. Bazen ruh kırıklıklarını tedavi etmek ejderhalarla savaşmaktan daha zor geliyor insana. Dün Jean-Louis Fournier'nin Kuzeyli Annem kitabı vardı elimde. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. İçime dokundu çok. Hem de derin bir yerden. Böyle kısa kısa ama böyle açık anlatılsın her şey. Maksat kelamını dile getirmekse, yazar çok büyük bir şey başarmış. Diğer kitaplarını da okuyacağımdan adım gibi eminim. Sonra yazmakla ilgili bir kitap aldım elime. Elbette bol bol çay/kahve içerek. (Sonra neden geceleri uyuyamıyorum diye sorup duruyorum kendime) Altın Kitaplardan çıkma incecik ama çok beğendiğim bir kitap: Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu. Celil Oker yazmış. Yazmaya gönül vermiş insanlarla tavsiye ederim. İçinde yazan her bir kelam çok iyi geldi bana. Yüreklendirdi. Hafta sonu moral motivasyonu gibiydi bu kitap. İçinde birçok cümlenin altını çizdim. Simli, renkli kalemlerle işaretler koydum. Işıl ışıl oldu kitap. Sonra belki çok yüreklendiğimden olsa gerek, Paul Auster'ın okunmayı bekleyen kitabına gitti elim. Okurum, okuyamam gidiş gelişlerimin arasında, "Yaparsın yahu!" dedim kendime ve kitabı okumaya başladım. Hani hâlâ gözüm korkmuyor dersem yalan söylemiş olurum ama içimdeki telaşı sindirmeye ve her şeyden geri kalıyorum duygusunu yenmeye iyi gelebilir bu kalınlıkta bir kitap. Telaşa gerek yok, saatler ben ne yaparsam yapayım yollarına devam ediyorlar. İyisi mi kelimelerine güvendiğim birine emanet etmem kendimi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, geçen haftaki Paris seyahatimizde şehrin dört bir yanını süsleyen bilboardların hemen hepsinde Paul Auster'ın bu kitabı vardı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Paul ve ben aynı zamanda aynı şehirdeymişiz gibi hissettim. 😍


-->

20 Şubat 2018 Salı

Kendime ince ayar çektim bu hafta

İnsan yaşadığı çemberden kısa bir süreliğine bile uzaklaşsa çok şeyin farkına varıyor.

Bu aralar kendi hayatıma bakar oldum yine. Zaten bi' havalarda dolaşan, bi' diplerde gezinen bir tip olduğumu anlamışsınızdır. Daha doğrusu her zaman kendime soracak bir sorum var. Derdim hoyratça harcanan/harcadığım zamanla ilgili. Paramıza sahip çıkmak için elimizi sıkı sıkı kaparken, neden zamanımızı böyle çarçur ettiğimizi merak ediyorum. Üstelik kaybettiğimiz zamanı bir daha kazanma şansımız yokken, parayı yeniden kazanma şansımız var. Haksız mıyım? 
Elbette herkesin sevdiği şeyi yapmasından, keyif aldığı şeylerin peşinden koşmasından yanayım. Ben kendimle kalmaktan, kitap okumaktan, defterime bir şeyler karalamaktan çok keyif alıyorum. Düzen, olmazsa olmazım. Fazlalıklardan hoşlanmıyorum. Evin içindeki ıvır zıvırdan birkaç yıl önce kurtuldum ve gerçekten sevdiğim bir şeye denk gelmemişsem, sırf almış olmak için almıyorum. 

Foto: Buradan

Peki birkaç günlüğüne gittiğim Frankfurt'ta ya da Paris'te ne gördüm? 

Bildik şeyler aslında ama beni her seferinde en etkileyen şey insanların sadece kendi yaşamlarından sorumlu olduklarını bilip, öyle davranmaları. Kimin ne yaptığı, ne kadar parası olduğu, ne çok gezdiği kimseyi ilgilendirmiyor. Kendilerini sahip oldukları yaşamla değerlendiriyorlar ve öyle yaşıyorlar. Bir kafede oturuyorlarsa kendi merkezleri etrafında dönüyor hayat. Arkadaşları ile sohbet ediyorlar, yalnızsalar kitaplarını okuyorlar, sokağı seyredip kim bilir neler düşünüyorlar ya da açıp defterlerini bir şey yazıyorlar. Yan masada oturanlarla ilgilenen ya da cep telefonlarının derinliklerine dalıp orada kaybolanlar yok. En fenası da bu cep telefonu ve sosyal medya. "Biri biri Gözetliyor" gibi gelmeye başladı artık sosyal medya paylaşımları bana. Bir şeyi gösteremiyorsak anlamı yok. Gittiğimiz yerler birileri bize imreniyorsa anlamlı. Kıvrana kıvrana, bin bir güçlükle alınan bir çanta her fotoğrafta teşhir ediliyor. "Çok zenginmiş, en çok o gezermiş, en müthiş kafeleri o keşfedermiş" gibi bir dünya dönüyor nicelerinin kafasının etrafında. "En insan o!" ayrıca. Toplumsal her olayda tepkisini koyması gerek; hatta neye ne kadar tepki konulacağına da onlar karar veriyor. Sessiz kalma hakkın yok elbette. O zaman duygusuz, duyarsız, bilinçsiz oluyorsun. Amma ve lakin, bu yüce gönüllü insanların bir fotoğraflarını "like etme" bakalım. 😀 İnsanlıklarından geriye bir şey kalıyor mu? Yok yahu! Deliriyorlar. Seni hayatlarından da, sanal ortamlarından da bir tıkla engelliyorlar.😎

Peki ben neden İG'de dolanıyorum? Neden dükkanı kapatıp, kepenkleri aşağı indirmiyorum?


Bir kere yaptıkları bana ilham veren insanlar var. Paylaştıkları fotoğrafların altına yazdıkları hayatlarının rengiyle uyuşan, okudukları kitaplarla ufkumu açan, aynı heveslerin/tutkuların peşinde dolaştığımız insanlar... Arasam bulamayacağım ama hayatımı aydınlatan tatlı kadınlar. Bana gelince blogda bir şey yazmışsam bunu paylaşmak istiyorum. Kısa bir mesajla size ulaşmak gibi bir şey bu hâl. Ama onun dışında vakitsizlikten bunca dem vururken, "Ay hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şeye yetişemiyorum?" diye dır dır kafanızın etini yerken ne kadar zamanımı harcamalıyım sanal ama güya sosyal ortamlarda? Annem bana küçüklüğümden beri maymun iştahlısın derdi. Üzerimde yıllarca taşıdığım bir etikettir bu. Çoğu şeye heves ettiğim doğrudur aslında ama deneyip de hayatıma renk kattığını düşündüğüm hiçbir şeyden de asla vazgeçmedim. İşte: kitaplar, yazmak, kelimelerin arasında dolaşmak, günlük tutmak, blogumu yazarak beslemek.... Tutkularım benim tüm hallerim ve elbette varoluş sebebim. O yüzden yapmak istediğim bunca şey, okumak istediğim bunca kitap, seyretmek istediğim bunca film, tiyatro varken ve dışarıda ne kadar yaşayacağımı bilmediğim bilmem kaç tane gün doğumu ve gün batımı varken neden elimde bir telefon ve onun karanlık ekranıyla yaşayayım? 


Ünlü biri mi olmak istiyorum? 
Yok vallahi. Sevenim, okuyanım bol olsun ama normal olalım istiyorum. Bir ufak yorum bile mutlu etmeye yetiyor beni. Saatlerimi sosyal medyanın içinde olsam da hunharca harcamak istemiyorum. Paristeyken ve hatta iki gün boyunca yalnızken IG'de bir şey paylaşmak aklımdan geçmedi. Onun yerine iki komik şey geldi aklıma: Biri Akşam Sefasına, biri de Başka Türlü Yaşamak bloglarının güzel kadınlarına mektup yazmak. Kendimi sevmekten, kendime sarılmaktan, etrafa bakıp sahip olduğum an için şükretmekten başka bir şey yapamadım. Çok meşguldüm. Haberleri olmasa da bu durumdan, affetsinler beni. 💖Bu iki mektup da aklımda tabii. Niyetimi ortaya koyduğuma göre bir yazarım o mektupları. Biliyorum. (Ben yaparım!Ahahaha!)


Yok, kendimi bilen halimle etkileniyorum paylaşılan fotoğraflardan. Daha çok okumak, daha çok seyretmek için insanın kendini motive etmesi güzel de, sanki kendimi bitmeyen bir meydan okumanın içine sokmuşum ama ne kadar kürek çekersem çekeyim gideceğim yere varamıyorum. Ayda 20-25 kitap okuyan insan var. Ben onları görünce, "Eyvah! Sen bu hızla okursan okumak istediğin hiçbir kitabı okuyamazsın ona göre." derken buluyorum kendimi. Sonra da Selçuk'un karşısına geçip, "Ben çalışmak istemiyorum. Evimin kadını olacağım artık." diyorum. Oturup kitap okuyacağım herhalde. Şu beynimin arka tarafında beni etkileyen her neyse boşanmama sebep olacak sanırım. 😀 

Vızıldanmamın sebepleri kısaca şunlar:
💣Gezdim, gezdim geldim. Yapacak çok şey birikti. Ben hiçbir şeye yetişemiyorum ve halimi ortaya döküyorum.
💣Vaktime sahip çıkmak istiyorum. Beni bir takip edip (Yüksek takipçili hesaplardan bahsediyorum) bir bırakan insanlar, insanlıktan soğumama sebep oluyor. Koca koca insanlarsınız yahu, nedir bu halleriniz? Takipçi kandırmak, ağa düşürmek peşinde koşana kadar dünya üzerinde bir şeye faydanız dokunsun lütfen yahu!
💣Boğazım ağrıyor. Böyle gezersem hasta olurum tabii. Kıçını kır da otur desin biri!
💣Çatır çatır kitap okuyanlar, durmadan gezenler (Siz beni geziyor mu zannediyorsunuz? Bir de Selçuk'u görseniz😀 ), marka çantasını göstermek için her fotoda çantasını çocuğunun yüzünün önüne koyanlar beni sinir ediyor. 
💣 Çayımı soğumadan içmek istiyorum. 
💣 Ben telefona bakarken yaşam akıp gidiyor. Hayatın içinde olmak istiyorum. 

Durum bu. Sanırım Paris'ten döndüğüm için sinirli olmam da bir etken olabilir. Tıpkı IG'de paylaşıp sonra kaçıverdiğim gibi şubat bitiyor bile arkadaşlar ve ben hâlâ elimdeki kitabı bitiremedim. Blogumu yazdığıma göre kitabıma gömülebilirim. 

Paris'ten haberler 🚂

Bir trenin insanı taşıdığı bir garda onu neler bekler?

Ne güzel bir soru değil mi? Sorunun cevabını düşünürken bile gülümsemeye başlıyorum. Aklıma devasa bir gara yanaşmış onlarca tren, bavullarını sürükleyerek uzaklaşan insanlar, kokularıyla insanı cezbeden irili ufaklı küçük yemek kabinleri, elinde bir sosisliyle geçen biri, alt katı işaret eden tuvalet/duş levhası, bavul dolapları, gişeler, dükkanlar, kalabalık ve akıp giden bir yaşam geliyor. Eskiye, çok daha eskiye gitsem şimdiki hızlı trenleri iki parmağımla tutarak peronlarından kaldırır, yerine buharla çalışan eski günlerin trenleri koyardım. Ortam bir anda değişir, daha romantik bir hâl alırdı. 

Paris'te kahve zamanı...

Sanırım bir tren garına her adım attığımda o buharlı trenleri hayal ediyor,  trenin merdivenlerinden içeri bu hayalle dalıyorum. Sanki evime girmişim gibi bir rahatlık... Bir kahveyle, sonsuz hayal dünyasına açılan bir kapı. Sonra yollar geliyor. Fazla düşünmene fırsat vermeden, kelimenin gerçek anlamıyla bir film şeridi gibi akıp gidiyor önünden. Dakikalar trenin ritmiyle birlikte ilerliyor, yüksek katlı binalar tren yola başladığı yerden uzaklaştıkça seyrekleşiyor, bahçeli evler alıyor filmdeki yerlerini. Peşinden arka planda dağlar, ayak izi değmemiş karlı patikalar,  ovalar... Güneş kayboluyor, karanlık bir zamana bürünüyor dünya. 

Gezmek, bence bu! Yol almak. Yıllar, birbiri ardına eksildikçe ya da çoğaldıkça 😊 hayatımda, bunu daha iyi anladım. Sadece gittiğin yerden ibaret değil seyahat; bir yere varana kadarki yol hali çoğunlukla. Frankfurt Garı'nda ortada duran piyanonun önüne oturup tuşlara dokunan birinin, hiç beklemediğin bir anda, yıllar içinde oluşturduğun belleğinin bir parçasıyla karşına çıkması. Sezen Aksu'dan bir parça mı bu? Yok artık, biri İstanbul İstanbul Olalı'yı çalışıyor. Ve tuhaf olan şu ki evinden topu topu iki gün uzakta kalmışken, o ezginin sana dokunması. İstanbul, sanırım benim için dışına çıktığımda anlam kazanan bir yer. O da tekrar gelene kadar. 

Bu kadar duygusallık yeter! İstanbul'dayım işte. En güzel kısmı şehirden çok, evimde olmam. Ayağımı salondaki sehpama uzatıp yeni demlenmiş bir bardak çayı içebilmem, dağınık da dursalar oraya buraya atılmış kitaplarımın arasında ve oğlumun yanında olmak. Demem o ki, yol hali kadar ev hali de çok güzel. Elbette bir seyahatten yeni dönmüşsen. 

Paris nasıldı peki? 
Çok güzeldi. Hep çok güzel oldu benim Paris seyahatlerim. Yine soğuktu. Şubat ayında Paris'ten başka bir şey beklemek mümkün değil. Birkaç gün öncesinde İG'yi işgal eden tüm o karlı fotoğraflar sanki çok uzun bir zaman öncesinde kalmıştı. Ara ara yüzünü gösteren bir güneş, soğuk ama aydınlık bir gökyüzü vardı. İki gün yalnız gezdim Paris'te. Kafamda oluşturduğum küçük rotanın peşinden gittim, Kimi taş binaların üzerine kamp kurdum, yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda ve yürüdüğümde de bir kafede oturup ya bir şeyler atışırdım ya da bir kahve/çay içtim. Yalnız olmanın kabul gördüğü bir şehir Paris. Kafe masalarının bile iki kişilik olduğu bir şehirde tek kişi olmak yadırganmıyor. Yanında taşıdığın onca şey de (kitap/defter/çanta/kışlık kıyafetler) diğer boş sandalyeyi dolduruyor zaten. Bir de soğuktan dem vurduğunda bile insan, etrafına bakınıp şöyle düşünüyor: Bunca insan kafelerin teraslarını doldurduğuna göre soğuk olmamalı hava. Isıtıcılara şükürler olsun diye dua ediyor insan içinden. Sanki her şey insan evladı için düşünülmüş. Hayat kitaplardan, kahveden, yemekten, bir kadeh şaraptan ve sohbetten ibaretmiş gibi. Hayat kendi dünyanın sınırları içinde akarken çok hızlıyken, çemberin dışına çıkınca yavaşlıyor. Ve ben en çok böyle zamanları seviyorum. Tek başına kaldığım kısa zaman aralıklarını, defterimle ya da kitabımla kaldığım vakitleri ve bir bardak sıcak çayın iç ısıtan hissini...

Döndük. Yazının başında söylemiştim zaten. İşe gidip geliyorum. Coğrafya bir seçim mi yoksa kader mi bilmiyorum. Benim gönlümde yatan gibi ülke ülke gezip yeni maceralara atılamasak da, ara ara bir uçağın kanadına takılıp yol aldığımız için çok mutluyum.

10 Şubat 2018 Cumartesi

Ah bu ben!

Frankfurt'tan Paris'a giden bir trenin içindeyim. Hayatta çok güzel anlar da olduğunun bir kanıtı bu saatler. Kendime üzüldüğüm, kaderin tokadını yediğimi düşündüğüm zamanlarda bu durumu hatırlatmaya karar verdim. Üstelik iki saat geçtikten sonra trende wi-fi olabileceği akıl ettim, peşinden de bilgisayarımın yanımda olduğunu. "Eee, hadi ama pencereden dışarı bak bilgisayar ekranına bakacağına!" diyenler için vaktin çoktan geceye döndüğünü ve dışarıda sadece durduğumuz istasyonlarda bekleyen yolcuları ve trenleri aydınlatan ışıkların olduğunu söylemem şart. Üstelik bu yol üzerinde giderken biraz da hüzne kapılıyorum. 



Frankfurt'tan yola çıktıktan 1.5 saat sonra vardığımız bir istasyon benim doğduğum şehre açılan kapı: Mannheim. İstasyondan çıkıp da biraz uzaklaşınca da Weinheim'a ulaşılıyor. Ayaklarımın yere hiç değmediği bir diyardan bahsediyorum. Yine de bana hep anlatıldığı gibi bir sene kadar babamın bana baktığı üzerine zihnimde büyüttüğüm, çoğalttığım hatta süslediğim anılarımı hem her daim taze tutuyorum, hem de romantikliğimden olsa gerek biraz hüzünle etrafını sarıp sarmalıyorum. Özlediğimiz insanlarla ilgili anılarımızı olmasalar bile özenle korumamız gerekiyor. İlk defa geçen sene Paris'ten kalkan bir trenle Frankfurt'a gelmiş ve yanından geçeceğimi o ana dek bilmediğim bu istasyonda durmuştum. Yine her yer karanlıktı, yine her şey sadece bir istasyondan ibaretti benim için. Elimde cep telefonuyla istasyonun loş ışıklarının ardından gözüken karanlığın fotoğrafını çekmiş, kucağımda çekik gözlü bebek benle, babamı göreceğimi düşünmüştüm. Bence gözlerimin erişemediği karanlığın ardında bir yerlerdeydik. Dışarı çıkabilsem, beni geçmişe taşıyacak loş dünyanın ardına yürüyebilseydim ikimizi de görebilirdim. Öyle derin bir histi ki, bugüne kadar taşıdım bu hissi. Üstünden bir sene geçtikten sonra yine aynı istasyondan yine karanlıkta geçerken, düşlerimde yaşattığım o anda donup kaldığımızı biliyorum. Babam gençlik gülümsemesi ile orada duruyor, geleceğe dair bir sürü hayali var ve hiçbir şeyden korkmuyor. Ben bir yaşıma bile gelmemişim. Kucağından başka bir yerde olmayı düşünemiyorum bile. 

Trenlerin romantik bir yanı olduğunu söylemiştim size. Hem de birçok kere! Bu yüzden hiç biriniz bir hayalperest, iflah olmaz bir romantik ve melankoliye aşık bir yolcu olmakla suçlayamaz beni. Bir şey deseniz bile trende olmanın hafifliğine sığınır, olmadı sözlerinize kulak asmaz, pencereden dışarıya çeviririm yüzümü. 😊

Paris'te Frankfurt'tan daha soğuk bir hava bekliyor bizi. Selçuk karşımdaki koltukta uyuyor. uykuya teslim olmadan az önce, "Seneye bir trene atlayıp Weinheim'e gitsek mi?" dedi. Olur dedim gidip gitmeyeceğimi bilmeden. Gün ışığında her şeyin gerçekliğe büründüğü bir saatte bu istasyonda duran bir trenden inip inmeyeceğimden ve aydınlığa adım atıp atmayacağımdan emin değilim. Şimdilik tren ilerlerken düşünüyorum. Bir zamanlar annem ve babamın burada yaşadığını ve benim hiç hatırlamadığım bir evim olduğunu düşünmek tuhaf geliyor bana. Kapısından girdiğimiz ev mutfağında çay demlenen bir ev. 

Zaman bazen de geriye doğru gitse ne güzel olur diye düşünmekten alamıyorum kendimi. 
Uzun bir tren yolculuğuyla ve hayallerimle birlikte olunca böyle oluyor işte. Hızla ilerleyen, doğduğum yerden Paris'e doğru yol alan bir trenden yazdığım ilk blog yazısı olarak burada dursun bu yazı. Sonradan kendime bu yazıyı niye yolladım diye sorarsam, o gün çok duygusaldın diye hatırlatın lütfen.

8 Şubat 2018 Perşembe

Paris, Ecekent

Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim.Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız.


Br yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. PAzar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyseki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim.😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat aynının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Son birkaç gündür Paris karlar altında biliyorsunuz. Sıcağını da, donduran soğuğunu da bildiğim bu şehre karlar altındayken hiç gitmedim. Bir ilki yaşayacağız yani. Kafamda planlar yaptım, iki gün kendi halimde gezinmek için rotalar çizdim. Kalemim, defterim ve illa ki orada da okunması gereken kitaplarımı masamın üstüne koydum. Bu akşam çantamdaki yerini alacaklar. Sonrası ihtimaller, hayaller ve hayatın önüme çıkaracaklarına kalmış. Kötü hava yokmuş, kötü kıyafet varmış diyeceğim ama mayomla gittiğim Seyşeller'de yağmura tutulup denizin ardından bakmak bu dediğimle uyuşmayacak. Yine de kalbim pır pır. Sanki ilk kez gidiyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır en sevdiğim şehirden uzak kalmışım gibi. Bir de tren yolculuğu var. Frankfurttan bizi Paris'e taşıyacak bir tren. Onu da sabırsızlıkla bekliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa Selçuk'la baş başa bir yere gidiyoruz. Ve bu kısa aralık içinde de benim tek başıma Paris'te dolaşabilme şansım var. Mutluyum dolayısıyla ❤️

Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

6 Şubat 2018 Salı

Tropik bir adaya gitmeden önce yapılması gerekenler 😌

Eh, her zaman her yer için güzel cümleler kuracak değilim elbette! Seyahat dediğin çokça yol hali, kısmen de içinde bulunduğun ruh hali. Her tropik ada sana bahar ferahlığı yaşatmaz ama değil mi? Hele benim gibi çok seyahat edip, bu yüzden geniş davranmaya başlamışsan hata yapma olasılığın da artar. "Ben yaptım, siz yapmayın!" diye yazıyorum tüm bunları. Yoksa burada size muson yağmurlarının üstümde bıraktığı nemli halden bahsetmez, kocamla nasıl güzel güzel yağmur altında denize girdiğimizden bahsederdim. ❤ Pek tabii, yağmur yağarken denize girdim. Kuzey okyanusun derinlerinden gelip üstümüze yıkılan, bizi kıyıya dek sürükleyen dalgalardan pek memnundu. Ekibin çılgın üyeleriyle birlikte kahkahalar atıyordu. Selçuk da kıyıdan bağırıyordu bize: Çok açılmayın, köpek balığı vardır oralarda.😂

Beau Vallon Plajı- Le Meridien Otelinin Önü

Peki tropik iklimli bir adaya gidecekseniz ne yapın ya da ne yapmayın? 


1-) Öncelikle saf olmayın. 😁  Hava durumuna bir bakın!

Yağmurlu ilk günlerin akşamında Selçuk beni teselli ederken 😍  Bir de her seyahate bir Cengiz lazım ki dönüşte fotoğrafınız olsun. 💟

Gideceğiniz yerin mevsiminin doğru mevsim olup olmadığından emin olun. İnsan tropik bir adaya kaç kere gider? Biz Hint okyanusunun incisi Seyşeller'e gittik. Sırf muson yağmurlarının olduğu mevsimi yaşayalım diye şubat ayında gittik bu adaya. Hahaha 😂 İnandınız mı? Neyse, sanırım sömestir tatilinde bir yere gitme stresimiz vardı ve önce Türk Hava Yollarının direkt uçtuğu Seyşeller Mahe Havaalanının biletlerini alıp, sonra doğru zaman mı diye baktık. Ooops! Yanlış zamanmış. Seyşeller'e gidecekler, size söylüyorum. Hint Okyanusundaki bu adalar topluluğuna gitmek için en uygun aylar Ağustos, Eylül ve Ekim aylarına denk geliyor. Yerel halk kasım ayına bile burun kıvırıyor. Sonra demedi, haber vermedi demeyin.


2-) Tropik bir adada tatil sadece lüks bir tatilse anlamlı!

Mahe Adasında. Havaalanından otele transfer. Şoförün yanına da iki kişi sıkıştırdık. 👀

Burası plajımız. Bakmayın güneşin olmadığına. Uzun yürüyüşler yaptık bu plajda.

Yanlış bir otel seçimi yapmışız. Hem de çok yanlış. Eğer dünyanın uzak bir köşesine deniz tatili yapmak için gittiysen, mutlaka ama mutlaka beş yıldızlı bir otele gideceksin. Bu kararım çok net. Adanın en güzel plajı diye adlandıran Beau Vallon plajında dört yıldızlı bir otelde konakladık. Giderken de bu seçimin doğru olmadığını biliyordum ama başka etkenleri üst üste koyunca kararımızdan dönmedik. Hatanın büyüğünü burada yapmışız. Oteli görür görmez yaptığımız hatayı anladım. Yapmamız gereken otelin bir günlük ücretini ödemek ve başka bir otele geçmekti. Allahım! Samimiyetle söylüyorum yıllar önce beni kahreden bir Oylat maceram olmuştu. Oradan sonra konaklamak zorunda kaldığım en kötü otel sıralamasında bu otel kafadan, bodoslama listeye girdi. İsmini de yazayım da booking.com'daki yorumlara bakıp da aldanmayın: Coral Strand Otelden uzak durun.! Linkteki fotoğraflara falan aldanayım demeyin çünkü otelde konaklamış biri olarak ben o fotoğraftaki yerlere hiç rastlamadım. 😁  Sabah kahvaltısında iki yumurtadan yapılma omlet dışında bir şey yoktu. Olanları da yemek mümkün değildi. Kabak, olmamış meyveler verdiler be bize!

3-) Diyelim ki başka plajlara gitmek istediniz. Ne olacak?


La Dig Adası'nda bisiklet kiralayıp adanın en çok fotoğraflanan plajına gittik: Source D'arjant Plajı
Souce D'Arjant Plajı- Tam da bu kısımda yüzme şansınız yok ama mercan resifleri ve su altı güzellikleri burayı sahiden anlamlı kılıyor.
Anse Source D'Angent Beach

Ada halkı bu fırsatı kaçırmayacak elbette. Size atabildikleri kadar kazık atabilmek için ellerinden geleni yapacaklar. Taksimetre açmak istemeyecekler. Peki bu durum sadece halkın attığı kazıklardan mı ibaret? Elbette hayır! Seyşeller'in tek geçim kaynağı turizm ve devlet turistlerden para söğüşlemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Mahe Adasından Praslin adasına giden bir saatlik feribot için kişi başı gidiş dönüş 100 Euro ödüyorsunuz. La Dig Adası ile Praslin arası on beş dakikalık seyahatin hediyesi de gidiş- dönüş 30 Euro. La Dig adasında bisiklete binmek isterseniz bunun için de kişi başı 10 Euro vermeniz gerekiyor. La Dig Adası gerçekten (samimiyim bakın bu konuda) çok güzel bir ada. Seyşeller'e giderseniz gidin yani mutlaka. 

4-) Çantanıza koymayı unutmamanız gereken şeyler var: Güneş kremi ve gözlük.

Hani o bebekler için falan kullanılan güneş kremleri var ya, onlardan aşağısı kurtarmıyor baştan söyleyeyim. 50 koruma faktörlü kremleri üstünüze boca edip öyle çıkın güneşe. Muson mevsiminde kavruldum diyeyim de siz oradan pay biçin. 

5-) Seyşeller'de nerede yemek yiyelim? 

Otelinizde ve civar otellerde. Bizim kaldığımız yerde La Plage Restaurant diye sükseli bir restoran vardı. Yemekleri falan da fena değildi. Okyanus kenarında masalarıyla keyifli bir yerdi. Elbette saat 21.00'de mutfağı kapamasalar, garsonlar müşterileri kovmaktan beter etmese iyiydi. Ama kabalar! Halk korkunç kaba ve tembel. Sokaklardaki derme çatma tezgahlar bile ortalama bir restoranın fiyatını istiyor. Para üstünü vermemek için elinden geleni yapıyor ve elbette vermesi gerekenden hep daha az para üstü veriyor. Halk hem cahil, hem küstah.

La Perle Noir Restaurant: Best restourant in Seycelles

Ve burada bir parantez açıp nefis bir restorandan bahsetmem şart: La Perle Noire. İrlandalı bir çiftin işlettiği bu restoranda hem güler yüzle karşılanıyorsunuz, hem de nefis yemekler yiyorsunuz. Fiyat, diğerleri ile hemen hemen aynı. Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin. Muhtemelen yer bulmakta güçlük çekersiniz. Keşke tatilin ilk günü keşfetseymişiz bu restoranı. Buradan başka bir yerde yemezdim asla.

6-)Peki ama Seyşeller'de nerede kalalım? Hiçbir şeyi beğenmemişsin sende!

La Dig Adasında bir plaj
Vallahi paranız varsa Four Seasons'da. Bizim o kadar yok.😂 O yüzden orası biraz hayal ama bir daha gitsem ilk tercihim Constance Ephelia olurdu. Yine aynı kumsalda kalacaksam da H Hotel Resort'u tercih ederdim. Bizim kaldığımız otel yerine Le Meridien'de tercih edilebilirdi. Ah, ahhh! Yapmanız gereken tek şey yerel halkın çalıştırıldığı dört yıldızlı otellerden uzak durmak. Bir tabak yemek için bir saat bekleyebilir, sorduğunuzda yemeğin unutulduğu cevabını alabilirsiniz. Ayrıca telaşa gerek yok. Çalışanların mottosu şu: Misafirler bekleyebilir! (Guests can wait diyorlar adamlar yahu)


7-) Bir sorum daha var: Seyşeller'de deniz nasıl? 


Beau Vallon Plajında gün batımı...

Eee, nefis! Sahiden nefis! İncecik kumlar, turkuaz mavi bir deniz... Haksızlık edemem. Her ne kadar söylediğim gibi okyanusun hırçın bir zamanında oradaysak da denizin keyfini çıkardık. Sakin bir mevsimde suyun güzelliğini düşünemiyorum. Yine de bir daha onca yolu denize girmek için gider miyim bilmiyorum. Mesela şimdilerde kafamdan Maldivler'e gitmeyi sildim. Bodrum var yahu mis gibi. 😌  

8-) Özlem'cim kısaca toparla desem nasıl toparlarsın bu Seyşeller işini?

Praslin Adasındaki yağmur ormanı koruma alanı. Bence fazla balon 😉

La Dig Adasını bisikletlerle dolaşmak çok güzeldi.

Burası da bir gece kaldığımız Praslin Adasındaki Palm Beach Otelinin Sahili.
Hayır! Otel tavsiye listemde değil. 👊
Sanırım şöyle yaparım. Belki başka bir zamanda, başka bir otelde Seyşeller'den daha farklı bahsedebilirdim. Ama olmadı. Bu bahsettiğim aksiliklerin yanına otel personeli dahil olmak üzere çalışan yerel halkın umursamaz ve kaba tavırları eklenince adadan soğudum diyebilirim. Cebimi boşaltmak için çeşitli yollar deneyen ada halkı da ayrıca çok sevimsizdi. Mecburen o değerde olmayan bir hizmete ve yemeklere lüzumsuz paralar verdik. Bu sebeple lüks bir otelde bu parayı harcasaydım belki içim acımazdı. Ne yazık ki Seyşeller tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Gerçekten muhteşem bir doğayı içinde yaşayan halk gözümde değersiz kıldı. Bu arada şunu da söylemeliyim ki Praslin adasında bir gece konakladığımız bir otelde çalışan beyaz bir Seyşelli'de (uzun yıllar önce Fransa ve İngiltere'nin adayı sömürdüğü zamanlarda gelen halk) ne yazık ki Seyşeller'deki en büyük sıkıntının yerel halkı çalıştırmak olduğundan bahsetti. Kaba oldukları konusunda da hem fikir olduk. Sebebinin halkın eğitim düzeyinin düşüklüğü olduğunu söyledi. Belki biz de böyle güneş tepemizde, okyanus önümüzde yaşasaydık aynı şekilde davranırdık bilemiyorum. Çalışmamak ya da çok yavaş yaşamak kendi tercihleri olsa da iş turist kazıklamaya gelince böyle hırslı olmasalar belki başka türlü düşünebilirdim. Sonuç itibariyle bir tatil daha bitti. Köpek balıklarına yem olmadık, bol bol güldük.

Benim Seyşeller maceram böyle. İyi ki bu tatilde can arkadaşlarım yanımdaymış da zaman sohbetle, birayla ve "Ay, bu otel de ne fena!" demelerle geçti gitti.

Şimdi gözümüz başka yollarda 💓