26 Mart 2018 Pazartesi

Seni sen yapan sevdiğin şeyler neler?

Seni sen yapan sevdiğin şeyler ❤️

Sevgili Ezgi başlatmış, Şebnem'de davet etmiş.

Hadi bakalım başlıyoruz.


❤️ Bir kere en çok güzel şeyleri sevme huyumu seviyorum. Sevmeye gönlümün olmasını yani.
❤️ Sabah kahvaltısını çok seviyorum. Günün en sevdiğim öğünü kahvaltı.
❤️ Çayı çok seviyorum. Çayın her derde deva olduğunu düşünüyorum. "Derdin mi var?" Demle bir demlik çay, bak nasıl iyi gelecek sana.
❤️ Seyahat planları yapmamı seviyorum.
❤️ Her daim kafamda listeler olmasını,
❤️ Paris'i sevmemi seviyorum.
❤️ Boş muhabbetlerden uzak durmamı seviyorum.
❤️ Romantik filmleri seviyorum.
❤️ Ortancaları seviyorum.
❤️ Başkasının bana çiçek almasını beklemeden kendi çiçeğimi kendimin almasını seviyorum.
❤️ Kitapları, kitapçıları ve kitap kokusunu sevmemi seviyorum.
❤️ Makarnanın üstüne yoğurt dökmemi seviyorum.
❤️ İskandinav Polisiyelerinin içinde kaybolmayı,
❤️ Roman kahramanlarının ardından sokak sokak gezinmemi,
❤️ Hayali kahramanlarımla yan yana yürümemi seviyorum.
❤️ Kitapların kenarına el yazımla notlar düşüp, başka bir zamanda bu yazılarla karşılaştığımda şaşkınlıktan ve mutluluktan ölmemi seviyorum.
❤️ Kuzey'le ders çalışmayı seviyorum.
❤️ Yürümeyi sevmemi çok ama çok seviyorum.
❤️ Köpüklü şarap sevmemi, bir de şampanya falan içerken kendimi prenses gibi hissetmemi seviyor. Etrafımdakiler de beni bu halimden dolayı seviyorlar. Sevmeseler öyle gülmezler herhalde.
❤️ Ailemi sevmemi seviyorum.
❤️ Etrafımda kimse yoksa kendimle kavga etmemi seviyorum.
❤️ Yalnızlığımı, yalnızlığa olan düşkünlüğümü herkese karşı aslanlar gibi savunmamı seviyorum.
❤️ Mumlarımla evde romantik ortam yaratma çabamı seviyorum.
❤️ Sabah uyandım mı etrafımdaki herkesi de zorla uyandırmamı seviyorum.
❤️ Ekmek pişirmeyi çok seviyorum.
❤️ Yazı yazmayı seviyorum; bir de eski günlüklerimi okumayı...
❤️ Denizin karşısında bir şezlonga yayılıp kitabıma gömülmeyi seviyorum.
❤️ Mezarlık gezmeyi seviyorum.
❤️ Taşlara dokunmayı seviyorum.
❤️ Ekmeğin arasına roka koyup, biraz tuz ve bolca limonla yemeyi seviyorum.
❤️ Blogumu seviyorum.
❤️ Sahip olmadığım şeylerin peşinden koşmaktansa, sahip olduklarımın değerini bilmemi seviyorum.
❤️ Evimi çok seviyorum. Her köşesinde benden bir şey olmasını ve evin enerjisinin benden meydana gelmesini seviyorum.
❤️ Server'in hatırlattığı gibi tren yolculuklarını sevmemi seviyorum. Hatta trenlere, tren yolculuklarını sevenlere, trenle her daim yolculuk yapanlara da bayılıyorum.
❤️ Evet, haklı Server. Bern'in ortasından geçen, bulutların altında duran, Lizbona Gece Treni'ndeki
Kirchenfeld Köprüsünü de seviyorum. İşte ben buyum!

Oooo, daha çok şey yazarım biliyor musunuz?
Şimdilik burada bırakayım iyisi mi!


21 Mart 2018 Çarşamba

Paris'te nefis bir bistro: Le Bon Georges

Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere.😀 Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler "hadi bir kitap yazalım." ya da "Daha ucuz bir ülkede yaşayalım." diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. 

Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten.

Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges.

Neye niyet, neye kısmet!

Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor.  Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik.

Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik.

Le Bon Georges'da akşam yemeği...

Photo: Buradan

Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, "Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum." diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de "İlla ki gidilmeli!" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela.

David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. (Lebovitz'de doymuyor olabilir mini yemeklerle 😀) Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne.

Photo: Buradan

Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Tıpkı yıllar önce Kuzey'le sık sık seyrettiğimiz ve her seferinde hayran kaldığımız çizgi film Ratatouille'daki gibi yemekten bir lokma alıp, çocukluğumuza gitmek istiyoruz hepimiz. Domatesi ısırdığımızda derinden toprak kokusunu almak, belki de ağzımızın kenarından domatesin suyunun akmasını istiyoruz. Geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş meyveler, sebzeler görmek istyoruz tabağımızda. Lebovitz'in dediğine göre Le Bon Georges ve sahibi Benoit-Duval Arnould'da aynı düşünceyle çıkmış yola. Bir çiftlikte doğan Arnould, daha sonraki yıllarda bir Amerikan şirketinde çalışmış. Öyle bir an gelmiş ki köklerine dönme zamanının geldiğini hissetmiş ve çocukluğunda yediği yemeklerin lezzetini sunabileceği bir bistro açmak istemiş. Belki o da herkes gibi en güzel yemeği annesinin yaptığını düşünenlerdendir. Kim bilir? Bistronun internet sitesinde de yemeklerde kullandıkları tüm sebze, meyve ve etlerin nereden alındığı tek tek yazılmış. Elbette ben bu bilgileri bir referans olarak alamıyorum ama anlayanlar mutlaka çıkacaktır. 😀 Yine de okuduklarımdan etin mutlaka bekletildiği, belli bölgelerden alındığı, etin yanına kızartılan patetesin illa ki anne kızartması gibi yapıldığını öğrendim. Nihayet Selçuk'a, "Burada yiyelim mi bir gece?" dedim. O da, "Süper olur." deyince rezervasyonumuzu yaptırıp son gecemizde bu bistodaki yerimizi aldık. Le Bon Georges'a gitme fikri böyle doğru işte. David Lebovitz yüzünden. 😀

Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart.


Le Bon Georges'da ne yedik, ne içtik?


Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben "dry" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio.  Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım.

Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart!
Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye.
💕

19 Mart 2018 Pazartesi

Mart ayımı güzelleştiren kitap: 4321

Haber şu: Paul Auster'ın kalın kitabı 4321'i bitirdim.

⬤ Paul Auster'ın kitabıyla ilgili hislerimi buraya yazıyorum çünkü elimdeki kitabı çok severek okudum ve bitirdiğimde de bu kitabı okuduğum için çok mutlu hissettim. İyi bir kitap okumanın gerçek okur üzerinde böyle bir etkisi var. Kitapların bana sunduğu bu huzur duygusunu unutmayı hiç istemiyorum. İlerki yıllarda 2018'nin bana çok uzunmuş gibi gelen Mart ayını blogum sayesinde şöyle anımsamayı diliyorum: Paul Auster ve 4321 kitabı ile geçen, bir türlü iyileşmeyen bir soğuk algınlığı ve alerjinin bana eşlik ettiği; buna rağmen okuduğum her satırın şifa olduğu kış.

Paul Auster- 4321

Kitabı okumak için uygun zamanı beklemişim meğerse. Tüm okuma deneyimim bahar esintisi gibiydi. Okumayı bıraktığım her günün ertesinde sanki okuduklarıma, Ferguson'un değişik yaşamlarına yeni başlangıçlar yaptım. İyi ya da kötü, değişik tüm başlangıçlar çok iyi geldi bana. Hayatın önümüze çıkardığı nice yol var ve hepsi farklı bir yere ulaşıyor. Temelde Ferguson'un okumaya olan yatkınlığı, kitaplarla ve yazıyla olan dostluğu her hikâyede merkez olmuş; bu alışkanlığın ardında yeni kapılar sunulmuş önüne. Tıpkı yazarın da dediği gibi Ferguson'ların yaşamında Paul Auster'dan izler var. O izler de hikâyenin tümünü gerçek kılıyor. Paul Auster gibi Yahudi bir genç Ferguson; onun gibi New Jersey Newark'ta doğuyor. Bu yüzden olsa gerek uzun eserin içinde akla yatkın olmayan hiçbir şey yok. Bunca değişik yaşam kurgusunun hiç aksamadan ilerliyor oluşu bende kesinlikle hayranlık uyandırdı. Rastlantılarla şekillenen hayatlara inanıyor Paul Auster; ben de öyle! Ne zaman Paul Auster'dan bahsetsem, hayatta bir yerlerde bizi bekleyen bir şeyler olduğu ve o şeylerin de nedense hep güzel şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hayatla aramdaki bağ zayıflasa, umuda olan inancım pamuk ipliğine bağlı gibi kopmakla kopmamak arasında sallanıp dursa raftan bir Paul Auster çekiyorum. Yazarın her sözcüğünün umut sözcüğü olduğunu iddia etmiyorum ama o kelimelerin içinde umut taşıyan bir şey var ve bu bana her seferinde ulaşıyor.

Şimdiden sonra söyleyeceklerim spoiler olur mu bilmiyorum. Aslına bakılacak olursa zannetmiyorum. Yine de uyarayım okuyacakları. Belki hiçbir şey duymadıkları bir kitabın sayfaları içinde gezinmek daha iyi geliyordur kimi okurlara. 😀 Kaldı ki tam da bu satırları yazdığım anlarda internette, Paul Auster'la yapılmış söyleşilerin arasında gezinirken New York merkezli bir okuma kulübünün yazarla yaptığı bir internet sohbetine denk geldim. Bir okur, Paul Auster'a kitabını raflarda görür görmez büyük bir hevesle aldığını ve hemen kitabı okumaya başladığını; bir müddet ilerledikten sonra bir kişinin dört değişik yaşam olasılığını okumakta olduğunu anladığını söylüyor ve Paul Auster'a soruyordu: Kitabın arka kapağında bu durumu belirtmek yerine (-ki okucuyu bu yazıyı okumadan başlamış kitabı okumaya-), bu durumu tespit etmeyi okuyucuya bırakmak daha güzel olmaz mıydı?
Auster'da bu durumu editörü ve yayıncısıyla uzun uzun görüştüğünü ve okuyucunun önünde uzanan konunun haberinin önden verilmesinin zorlu bir okuma serüvenini kolaylaştırmak olduğunu dile getiriyordu. Amerika'da yayınlanan kitapların arka kapaklarında bu konuyla ilgili kısa bir bilgi varmış. Bendeki kitaba baktığımda (Can Yayınları elbette) kitabın arka kapağında böyle bir bilginin olmadığını gördüm. Buradan belki de Türk okurların daha zorlu okuma deneyimlerine hazır olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çevirinin de muhteşem ötesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


YAŞADIĞIN ŞEHRİN YAZARI OLMAK...

İki sene önce on beş gün kaldığımız New York burnumda tütüyor. Amerika'nın birçok insana çok sevimli gelmediğini biliyorum. Politik bir dolu sebebi bir kenara bırakacak olursak özellikle New York hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Paris, kalbimin en kıymetli köşesi köşesi; amma ve lakin New York'ta gönlümü çelen, enerjisi ile beni büyüleyen ve aklımı karıştıran diğer şehir. Bu şehri benim açımdan kıymetli kılan çok etken var. Bir kere Fransa'nın aksine dilini konuşabilmem, Amerikalıların Fransızlarla karşılaştıramayacak kadar sıcak kanlı olması, ülkenin göçmen nüfusunun yoğun olması orada yaşamayı kolay kılan nedenlerden birkaçı. Diğer taraftan şehrin enerjisi insanı oraya çekiyor. Kalabalığı, hızla akan yaşamı İstanbul'a benziyor. İstanbul'u çok eskiden sevmeme sebep olan bir sürü şey orada var gibi; üstüne üstlük İstanbul'da sevip de kaybettiğim bir dolu şey de hâlâ orada. 😀 Şehir yaşamını seviyorum. Şehir kavramını yaşatan şehirlerden biri de benim için New York. Bunun yanında devasa bir park var şehrin orta yerinde. İnsanı zarafetiyle büyüleyen Bryant Park da ayrıca çok ama çok sevilesi. Müzeleri, kütüphaneleri, kitapçıları... Evet, Benim için New York kıymetli. Biraz daha yakınızda olsa bu şehri kesinlikle kapı komşusu yapar, kitapçılarında kahvemi içer, cheecake yer, kilo alırdım. İki yaz önceki New York, belki Paul Auster'ı görürüm diye dolaştığım Brooklyn, yine yazarın Sunset Park kitabından dolayı gezindiğim Green Wood Mezarlığı ara ara aklıma geliyor ve ben yine bir uçağa atlayıp kendimi bu güzel şehirde bulmak istiyorum. Ne yazık ki New York harita üzerinde çok uzak bir köşede ve dolar paramız karşısında her gün değer kazanmaya devam ediyor.

Yine nereden nereye geldim?
Lonely Planet seyahat kitabından bir şehri tanımaktansa bir yazarın dilinden yaşadığı şehri tanımak daha güzel geliyor bana. Dikkatle bakmazsam göremeyeceğim bir sürü ayrıntı bir yazarın eserinin içinde saklıymış hissiyle okuyorum kitapları hep. Bilmediğim bir zamanda, tanımadığım bir kelime erbabının şehrine gideceğimi düşlüyorum. Ve elbette bir yerlere ufak notlar alıyorum.
Bu kitapta ne bulduğuma gelince... Amerika'nın geçmişini, New York sokaklarını, Vietnam Savaşı'nın detaylarını, savaşa karşı insanların (özellikle üniversite öğrencileri) ayaklanmalarını, Columbia Üniversitesini, Princeton Üniversitesini, bir zamanların Amerikasının kokuşmuş yönlerini, şehrin kafelerini, sinemalarını... En çok Archie'nin okuduğu kitapları, üniversitede okuduğu dersleri, Paris'te geçen zamanları sevdim. Arkadaşlıkları, yazın gittiği kamplar, iç dünyasındaki karmaşa hepsi ayrı ayrı çok keyifliydi.

Bu sebeple Paul Auster yine kalbimi çaldı. Bana unutmayacağım bir mart ayı yaşattı.
Ben okudum, bitti. Siz de okuyun, bitirin bence. Eminim bu kitabı çok seveceksiniz.

18 Mart 2018 Pazar

Bir bardak çay, bir de pazar...

Pazar sabahı.
Şimdilik herkes uykuda. Birazdan hem çıkardığım sesler, hem de mutfaktan yayılan ekmek kokusu uyandırır herkesi. Mutfak, uzun zamandır mabedim oldu. Evimin her köşesini seviyorum ama mutfaktayken ocaktan gelen çayı sesi, fırının tellerinin çıtır çıtır sesler çıkarması iyi geliyor ruhuma. Eskiden salonda yemek masası olarak kullandığımız masamız şimdi mutfağımızda. Misafirlerimizi de mutfakta ağırlıyoruz artık çünkü alışılageldiği gibi salonda bir masamız yok. Burada uzun saatler oturmaktan sandalyelerinin minderleri çöktü. Bu yaz gözümü karartıp kumaş seçmeli ve sandalyeleri tamire vermeliyim. Değiştirmek aklımın ucundan bile geçmiyor.


Mutfağın penceresinden bahçe gözüküyor. Bu kışı biraz hastalık havasında geçirdiğimden olsa gerek, bahçeye adımımı atmadım; zaten manolya ile şeftali ağacının dışında baharın kapıda olduğunu müjdeleyen pek bir şey yok dışarıda. Onlar da olmazsa karamsarlığa kapılacağım. Çayımı alıp bahçede oturmayı özledim. Güneş, insana rehavet verse de insanın tğm karamsarlığını alıyor elinden. Bir şey "olsa da olur, olmasa da!" gibi geliyor bana yaz gelince. Dünyanın sonuna çok uzun yıllar varmış, ben sonsuza dek yaşayacakmışım, o an bahçede güneşin altında oturmaktan daha önemli hiçbir işim olamazmış gibi hissediyorum. Kendimin o, "Hadi hayatı erteleme, bu sabah kalk ve her şeyi ardında bırak, hayallerin bir adım ötende!" tiplerinden olmadığımı biliyorum. Öyle söylendiği kadar kolay değil her şey. Söyleyenlerin ve bu işi başaranların da başka tecrübeleri var zaten. Ya bir hastalık atlatıp ölümün kıyısından dönmüş olmak gerekiyor böyle bir karar almak için, ya da çalışıp çok para kazanan ve sana da hayallerini yap diyen bir kocan olması şart. Gerçekler bunlar. İmkanların yoksa o dediklerini yapamazsın.  Zaten mutluluk da burada değil; sorun mutluluğun buradaymış gibi algılatılmasında. Sabahtan akşama spor yapan insanların da mutlu olmadığını düşünüyorum ben. Normal olabilir mi bu hâl? Bilmiyorum. Zaten pazar sabahı konumuz da bu değil.

Ben kendi mutluluk oyunlarımla meşgulüm sevgili pazar okuyucuları. Çayımı demledim, oğluma sosislerini pişirdim, yumurtaları kaynattım ve ekmeğin pişmesini bekliyorum. Ha, bu arada bitmeyen öksürüğüm için de kendime zencefilli bir çay yaptım. Bilgisayarım önümde açık ve evde de sessizlik olunca yazayım dedim. Bahar gelmiş olsaydı belki burada bile olmazdım. O zaman insanın içinde ayrı heyecanlar oluyor. Bu sabah organik pazara gidelim diye düşünmüştüm, sonra ondan da vazgeçtim. Bizim evde herkes haftanın beş günü dışarıda olunca evde pineklemeyi tercih ediyor. Dışarının keşmekeşine karışmak korkutucu geliyor.  Biraz sonra kahvaltı edecek, peşinden kahvaltı sonrasını toplayacak, ardından bir demlik daha çay demleyeceğim. Kim bilir belki günün ilerleyen saatlerinde kek yapmayı bile deneyebilirim ikindi çayının yanına. 😀
Çünkü elimde öyle bir kitap var ki beni lise yıllarıma götürüyor. Onun bilgisi de başka bir blog yazısına. Happy Sunday Folks💖

12 Mart 2018 Pazartesi

Pelin Buzluk söyleşisi nasıldı merak eden var mı?

Geçen haftadan beri bu hafta sonunun hayalini burada paylaşıp duruyordum. Cumartesi gününü tamamıyla kendime ayırdığımı bizimkilere ilan ettim ve sabah erkenden kalkıp Kadıköy'e yollandım. Güzel şeyler yaşayınca zaman hızla ilerliyor zaten. Benim günüm de öyle geçti. Duygu'yla Simit Sarayı'nda buluşup mini bir kahvaltı ettik; peşinden de Zihin Haritaları Eğitimi'ne yetişmek için Moda'ya doğru koşturduk. Atölye beklediğim gibi geçti. Öğrendiklerimin karışık zihnimi toparlayacağını ümit ediyorum. Benim gibi kalemlerle ve renklerle barışık birisi için de ayrıca zevkli bir zaman geçirme aracı Zihin Haritaları. Pazar sabahı Kuzey üzerinde ilk denememi de yaptım. Dil bilgisinden bir konuyu Zihin Haritalarına döktük; cıvıl cıvıl bir şey çıktı ortaya. Kuzey'in de hoşuna gitti üstelik. 

Foto: BURADAN

Dersin ardından yine hızlıca bir yemek yiyip, bu sefer Nur'u da yanımıza katarak Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne yollandık. Kadıköy'de dolaşmanın çok güzel olduğunu hemen belirteyim bu arada. Hava biraz daha sıcak olsaydı daha iyi olurdu ama özgürlüğümü ilan ettiğim bir hafta sonunda üşümek de neymiş? NHKM'de Pelin Buzluk söyleşisi vardı. Yazar, Ankara'dan gelecek ve İstanbullu okurlarıyla buluşacaktı. Açıkçası NHKM'de birkaç kez çay içmişliğim olmuşsa da şimdiye dek hiç bir söyleşiye ev sahipliği yaptığı etkinliğe katılmadım. Bina eski Kadıköy binaları gibi. Merdivenler, yüksek tavanlı odalar insanı çocukluğuna götürüyor. Söyleşi saat 14.00'de başlayacaktı ve küçük bir salondaydı. Biz on dakika erken gittik ama içeride birkaç kişiden başka kimse yoktu. "Eh işte edebiyat!" diye geçirdim içimden. Türkiye'de bu kadar talep görüyor. (Elbette kendimin de ne kadar bu tarz etkinliklere katıldığımı sorguluyorum.) Saat ikiyi geçince sonradan öğrendiğim sohbeti yönetecek iki hanım Pelin Hanım'ın sis nedeniyle az önce kültür merkezine vardığını ve söyleşinin hemen başlayacağını müjdeledi bize. 1984 doğumlu bir yazar Pelin Buzluk. Dolayısıyla çok genç. Buna karşın bu yaşına sığdırdığı başarıları takdire şayan. Böyle başarılı bir kadın yazarın ödüllerini burada yazmak bile çok keyif verici olduğundan ben de bir kez daha tekrar edeceğim. Yazar, ilk kitabı Deli Bal ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında ile Selçuk Baran Öykü Ödülü'nü, En Eski Yüz isimli üçüncü öykü kitabı ile de Sait Faik Öykü Ödülü'nü alıyor. "Daha ne olsun?" değil mi? İnsan, böyle genç bir kadın yazarla gurur duyuyor. 

Pelin Hanım'ın geldiği duyurusunun yapılmasının hemen ardından, Pelin Buzluk söyleşideki yerini aldı ve yüzünde bir gülümseme ile ona ayrılmış masanın ortasındaki yerine oturdu. İki tarafına iki moderatör sıralandıktan sonra da sohbet hemencecik başladı. Elbette kimin kim olduğunu bilmiyorum ama moderatör hanımlardan kızıl saçlı olan Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü olarak bu tarz söyleşiler gerçekleştirdiklerini ve özellikle de genç yazarları ağırlamaktan mutluluk duyduklarını belirtti. Pelin Buzluk da teşekkür etti kendisine. "Biraz biyografinizden bahsederek başlamak istiyorum."diyerek de söze devam etti. Yazarın ödüllerinden, yaşından, işinden bahsederken öykülerinin ne çok edebiyat dergisinden yayınlandığının altını çizdi. Pelin Hanım'da bunun üzerine söz aldı ve mütevazi bir söylemle öykülerinin bugüne kadar birçok dergide yayınlanmasının en temel sebebinin üniversite yıllarında dergicilik yapmasından ve bu konuyla ilgilenirken de zamanın tüm dergilerini satırı satırına incelemesinden ileri geldiğini söyledi. "Hangi dergiye hangi öykümü göndereceğimi biliyordum." diye de genç yazar adaylara yol gösterdi.

Sohbetin burasında birkaç kişi de söz alarak sohbete katıldı. Fakat diğer moderatör dinleyicilere daha sonra söz vereceklerini, önce kendi hazırladıkları soruları soracaklarını ve üstü kapalı olarak biyografi kısmını uzun tutmadan sorulara geçilmesi gerektiğini söyledi. Sanırım iki moderatör arasındaki ilk kıvılcım burada ateşlendi. İkisi de konuşmak istiyordu ama ikisinin de beklemeye niyeti yoktu. Eh, pek tabii konuşmanın burasında odanın merkezindeki masadan soğuk bir rüzgâr esti. Arkadaşlarımızla birbirimize bakıp bıyık altından gülümsedik biz de. Konuşmanın bir yerinde Pelin Hanım edebi metinlerle ilgili bir cümle kurdu. Kelimesi kelimesine doğru hatırlamasam da söylediği cümle "Siyasi metinleri edebi metin olarak görmüyorum." bağlamında bir şeydi. Moderatörlerden birinin koptuğu yer burası oldu çünkü bu cümlenin ardından NHKM'nin komünist bir kültür merkezi olduğu şeklinde bir cümle kurdu. Samimiyetle cümlenin tamamını anımsamıyorum. Ama bana çok saçma ve çok yersiz geldi söylediği. Sarf ettiği bu cümleden sonra da bir daha yüzü gülmedi. Bir bağlamda evine bir misafir davet etmişti ama misafir pek de istediği gibi davranmıyordu. O da sohbete küsmekte buldu çareyi. Dinleyiciler de Pelin Buzluk da olanı biteni hissetti elbette. Uygun bir zaman ve kendini açıklamak için bir fırsat bulunca yazar, kendisine sorulan bir soru için teşekkür edip, şu açıklamayı yapmaya mecbur hissetti kendini: Siyaset metne hizmet ediyorsa benim buna söyleyecek bir sözüm yok ama sadece siyasi bir mesaj vermek amacıyla yazılmış metinleri edebi metin olarak görmüyorum.

Moderatörleriyle, dinleyicileriyle çok tuhaf bir söyleşiydi. Allahtan her beş dakikada bir oturduğu yerden elindeki cep telefonunun flaşını Pelin Buzluk'un gözünde patlata patlata fotoğraf çeken bir kadın vardı da dikkat moderatörlerden arada ona kayıyordu.😀 Moderatörlerin hazırladığı sorular da içler acısıydı. Yazar suratında şaşırmış bir ifadeyle, sordukları sorularla öykülerini anlamadığı belli olan moderatörlere ne yazık ki öykülerini anlatmak zorunda kaldı. Bir yazar için çok acıklı bir durum olduğunu düşünüyorum bu durumun. Bir yazar asla yazdıklarını anlatmamalı. Bence yazar ara ara kendinin burada ne aradığını sormuştur. Zira ben bile ne dediklerini bir türlü anlamadığım moderatörlerin "Kadın sıkışmışlığı, kadın sıkışmışlığı..."nakaratları içinde kendimi odadan dışarı atmak istedim.

Zaman tükenip de dinleyicilere de soru sorma fırsatı gelince arka sıralardan biri Rönesans'tan başlayarak Fransız Edebiyatına, oradan Sartre'a, varoluşun temellerinden Pelin Buzluk'un öykü kitabına vardı. Kendi adıma cümlenin başı ile sonunun bir yerde birleşip birleşmediğini, sonunda anlamlı bir konuşma paragrafı hatta soru cümlesi oluşturup oluşturmadığını anlamadım. Her söyleşide yazının icadına kadar inen dinleyiciler vardır. Öyle değil mi? Soru soran bu arkadaşı da öyle kabul ettim. Söyledikleri ile söylemek istedikleri arasında bir hayli fark olsa da aslında kendinin de yazma uğraşı içinde olduğunu ve fark edilmek istediğini söylüyordu. Anlatılası nice komik olay vardı bu söyleşide. Yazarın yazdıklarını anlamayanlardan, yazarın kaleme aldığı sonu beğenmeyenlere, başka bir yazım dilini yazmasını tercih edenlere kadar bir dolu cümle kuruldu, tekrar edildi ve hatta ısrarla savunuldu.

Peki Pelin Buzluk hakkında ne düşündüm?
Çok sevdim, yazdıklarına saygı duydum ve gülümsemesine bayıldım.
Aslında çok güzel olabilecek, nefis sorular sorulabilecek, öykülerinin dışındaki Pelin Buzluk'a sorulabilecek onlarca soru olasılığının olduğu uzun bir iki saat harcandı, gitti gibi geliyor.
"Olsun!" diyorum.
Pelin Buzluk'u görmek süperdi.

9 Mart 2018 Cuma

"Neyse halim çıksın falim!" kıvamında bir hafta

Dün uykuyla uyanıklık arasındaki incecik çizgide aklıma bir cümle gelmişti ve o cümlenin ucundan yakalarsam yazının peşinden başka başka dünyalara girebilirmişim gibi hissetmiştim. "Yarın!" dedim kendi kendime, "Yarın yazmalıyım bunu." Sonra uykumun arasında sır oldu o cümle. Sabah uyanınca kıymetli bir şeyi kaybetmişim gibi üzüldüm. Peşinden bir bardak çayla, bir dilim ekmek yedim. Cuma sabahlarının cumartesinin bir gece ötede olduğunu haber veren güzel bir yanı var. Biliyorsunuz. Her çalışan, her öğrenci sever cuma günlerini. Ben de onlardan biriyim. Bir de cuma şükürcüleri var. Hâlâ okumayanlarınız varsa lütfen Çilek Suyu'nu ve Pelin Pembesi'ni okuyun. Hafta sonuna girmeden insanın moralini düzeltiyor ikisi de. Umudun hep hayatımızın bir köşesinde bizi beklediğini tekrar tekrar hatırlatıyorlar bize. 




Benim haftama gelince. İnişli, çıkışlı, çalışmalı, koşturmalı bir haftaydı. Hayat da böyle bir şey zaten. Hem dümdüz uzanmıyor insanın önünde. Kafayı çok takarsan da daha da karmaşık bir hal alıyor. Çarşamba öğleden sonra blogdan tanıştığım çok güzel bir kadınla buluştum mesela. Başımın üstündeki kara bulutları biraz ötelememe yardım etti bu tanışma, sohbetimiz. Çok yakın arkadaşmışız, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir histi. Saatler aktı. Sonra hayat bir yerden başını uzattı ve evlerimize dağıldık. Çok güzeldi. Ben de bu hafta Işın'la tanıştığıma müteşekkirim mesela.❤️

Haftanın kitabı ve haftanın dizisi


Başka ne yapıyorsun diye soracak olanlar varsa hayatla birlikte sadece aktığımı söyleyebilirim. Paul Auster'ı okumaya devam ediyorum. Akşamları eve gittikten sonra fırsatım olursa ya çayımın yanında eşlik ediyor kendisi bana, ya da yatmadan hemen önce yatakta. Onun dışında Kuzey'le La Casa de Papel'i izlemeye başladık. Ona kalsa hepsini bir günde izleyip bitireceğiz ama yapılması gereken ödevler, okunması gereken kitaplar, edilmesi gereken sohbetler, yazılması gereken mini öyküler var. Hepsi de ayrı keyif. Geçen gün fark ettim ki nerdeyse iki aydır bahçeye adımımı bile atmamışım. Oysa ki soğuk da olsa engel olmamalıydı bana toprağın üstünde gezinmek. Bu süreçte hep içerden izledim bahçeyi. Yağmura pencerenin sıcak tarafından bakmak, elime çayımı alıp anın keyfini sürmek kışın en güzel yanı bence. İlkbaharın kapıda olması da ayrı bir sevinç öte yandan. Ilık mevsimlerin insanıyım ben. O yüzden etrafın yeşilleneceği, çiçeklerin tomurcuklanacağı zamanı iple çekiyorum. Hem de hiçbir yaz tatili planı yapmamama rağmen. (Yazar burada kendini belli eder.)

Elif Batuman'ın The Idiot kitabını, Yapı Kredi Yayınları Türkçe'ye çevirecekmiş. Bu iyi haber. Ne zaman çevrilir bilmiyorum. Öte yandan Paul Auster'ın tuğla kitabını okuma gayretimden ve başarımdan sonra bir çılgınlık daha yapmaya karar verdim. Anna Karenina ile tanışacağım. Bakalım sevecek miyiz birbirimizi? Sakinken daha cesur oluyorum. Kendimi sınırlandırmayınca da daha özgür. Böyle böyle 2018'in sonunda on tane kalın kitap okumuş olurum. 😀

Hafta sonunu biliyorsunuz zaten. Geçen haftanın planı yapılmış ve dilekler evrene savrulmuştu. Her şey umduğumuz gibi giderse yarın kızlar ve sevdikleri şeyler günü. Cumartesi gününü kendime tatilin de tatili ilan ettiğimi evdekilere beyan ettim. Gerisini onlar düşünsünler, değil mi? 
Buraya da durum raporumu koyduğuma göre herkese iyi bir hafta sonu dileyip işe geri dönebilirim.

4 Mart 2018 Pazar

Planlar, projeler, kafa karışıklıkları...

Bu haftanın en güzel olayı tiyatroya gitmekti. Ev ahalisi olarak, "Kuzey'i internetten uzak tutmak" başlığı altında dönen bir takım olaylar başlattık. Daha çok doğaya çıkmak, yürüyüşlere gitmek, sinemada oynayan güzel filmleri kaçırmamak, bir de ara ara tiyatroya uğrayalım minvalinde ortaya karışık kurtarma operasyonu yani. Neyse ki kendisi de internetle ve  play stationla çok fazla zaman harcadığını biliyor da yapmaya çalıştığımız geçiş çok fazla kavga gürültüyle olmuyor. (Bu hiç kavga etmediğimiz anlamına gelmesin tabii ki) İlk yetişkin tiyatro gecemizi de çok güzel atlattık. Arabayı Kadıköy'de Süreya Otoparkına bıraktıktan sonra Saray'a gittik. Kuzey'in her daim aç karnını bir porsiyon dönerle doyurduk. Ben de uzun zamandır diyette olduğum için yemediğim kazandibime kavuştum. İki bardak da çay içtikten sonra birlikte Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynayan Ayrılık isimli oyuna girdik. Oyun tek perde olduğundan Kuzey biraz yerinde kıpırdandı ama yine de oyundan çok keyif alarak ve gülerek çıktık. Hatta çıkışta, "Ara ara başka oyunlara da gelebiliriz. Çok keyif aldım." dedi. Bu söylemden gaz alarak ikinci eylemimi elbette operaya bilet alarak gerçekleştirmeye kalkmayacağım.


Şimdi Kuzey uyurken, -malum Selçuk Moskova diyarlarında geziniyor-, ben de pazar sabahı sessizliğinin keyfini çıkarıyorum. Kendime bir bardak sallama çay yaptım; bir de tost. Yeter de artar bile. Dışarıdan rüzgârın sesi geliyor. Ara ara da yağmur çiseliyor. Ben de evde olmanın huzurunu yaşıyorum. Ne zaman böyle evci oldum ben? Gezmeyi çok seviyorum ama evimi de, evimin dinginliğini de çok seviyorum. Sessizliğin keyfini çıkardıktan sonra dağılan ortalığı hızlıca toplayıp çayı demleyeceğim. Sonra da Kuzey'i kaldırırım. Zamanın uyurken geçmesine çok sinirleniyor. Paul Auster'in tuğla kalınlığındaki kitabı elimde. Evin içinde beraber dolaşıyoruz. Ben klasikleşmiş durumumdur zaten okuduğum kitapla birlikte gezmek. Evin içinde nereye gitsem kitabı da yanımda taşıyoruz. Ben mutfağa, kitap da mutfağa; yatak odasına, kitap da yatak odasına. Öyle mutluyum ki bu kitabı okurken. Nefis bir kitap yazmış. İçimden durmadan, "İşte gerçek bir yazar!" diyorum. Bir dağın zirvesine çıkmışım da herkese oradan bakıyormuşum, imkansız bir şeyi başarmışım ve çok ama çok mutluyum ki tuhaf bir his. Bir insanın yaşamı bu kadar çok şekliyle ve hepsi su gibi akarken yazıya dökülebilir mi? Hayatımızı değiştiren, yerinden oynatan, fark etmediğimiz onca rastlantı... Paul Auster'a, söylediklerine, fikirlerine hep inanmış biri olarak bu kitap bence rastlantılara inanmanın nirvasını oluşturmuş. Kitabın yarısındayım daha ama biliyorum ki ben bu kitabı ara ara hep elime alırım. Tıpkı Kırmızı Defter gibi. Kitabın kalınlığından ürküp de okumayı erteleyeneler, bence hemen okuyun. Müthiş bir okuma keyfi garanti.



Haftaya cumartesi kendim için bir şey yapmaya karar verdim. Malum son iki hafta sonu Selçuk evde olmadığından evde sorumluluk bendeydi. Cumartesi bayrağı ona teslim ediyorum. Böylece baba-oğul tüm günü evde yatarak, futboldan bahsederek ve maç seyredip cips yiyerek geçirebilirler. Ben dağılan kafamı toplamak için kendime bir hediye vereceğim. Cumartesi günü Yazı Evi'ndeki bir atölyeye katılacağım: Zihin Haritaları Atölyesi. Size daha önce de söylemiştim. Kafam öyle karışık ki bir türlü toparlanamıyorum. Telaşımı dindiremiyorum. Zihin Haritaları Atölyesi benim gibi şaşkın zihinler için bir derleme toplama yöntemi. Nasıl dolaplarımın düzenli olmasını seviyorsam, zihnimi de öyle seviyorum. O yüzden cumartesi Kadıköydeyim. (Mesela size tam da bu konuyu anlattığım yerde, Paul Auster'ın nasıl olup da onca yaşamı, onca değişik varyasyonu yazıya döktüğünü merak ediyorum. Çok kafa karıştırıcı bir şey değil mi bu yaptığı? Ve çok da takdire şayan bir şey?) Sonra canım yaz arkadaşlarımla, -çünkü onlar beni bu atölyede de yalnız bırkamıyor-, yemek yiyeceğiz. Biraz dedikodu, biraz yazı, biraz dertlenmeler. Ardından bir etkinlik daha: Pelin Buzluk dinletisi. Nasıl tatlı bir hayat, nasıl tatlı bir cumartesiden bahsediyorum değil mi? Şimdiden cumartesi gününü iple çekiyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

İlk kez yolculuğa çıkmanın heyecanı

Blog yazmanın güzelliklerinden onlarca kez bahsetmiştim. Duymayan varsa yineleyeyim: Müthiş bir şey blog yazmak. Aynı zamanda da emek isteyen bir şey. Biraz düşünmek, bolca yazmak çizmek, doğru şeyleri ifade edebilmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Blogda ilk yazımı yazdığım günden bugüne olan yolculuğumu düşününce ne çok yol aldığımı fark ediyorum. Bir kere artık daha derli toplu yazılar yazıyorum. Yazarak kafamdaki telaşı dindirmeyi başardım. Akışı olan yazılar yazıyorum. Beğenmediğim yazıları silebilme cesareti kazandım. (Yine yazarım ne var ki!) Dil bilgisi kurallarını öğrendim. Artık daha dikkatli ve özenli bir yazarım. Yazmaya devam ederek şunu kafama kazıdım; bir konuda çabalarsan mutlaka bir kazanç sağlarsın. 
Blog yazmanın bir diğer kazanımı da hiç tanımadığın birilerini (başka bloggerları) yazdıklarından tanımak, satır aralarından kişiliğini analiz etmek (elbette fark etmeden) ve tıpkı kitaplarını alıp da sevdiğin bir yazar gibi aranızda geliştirdiğin bir bağ kurmak. Bu blog sayesinde çok dost edindim ben. Yakın çevremde bulamayacağım, aynı ortak paydalara sahip insanlarla yazı yoluyla konuştum, dertleştim ve hatta ara ara kentlerine, evlerine konuk oldum. Birbirimize danışır, fikirlerimizi alır ve tutkularımıza bir şans verir olduk. 

Ben bir Paris tutkunuyum. ❤️

Birisi bana sevdiğim şehirle ilgili bir şey sorunca çok mutlu oluyorum. Zaten Paris'ten konuşmaya dünden hazır bünyeme her fırsatta gitmeye çalıştığım bu şehre dair konuşmak için fırsat verilmiş oluyor ve susmadan anlatmaya başlıyorum. İlk dileğim, -tıpkı benim gibi-, gidenin bu şehre aşık olması oluyor. O zaman aynı dili konuşmaya devam edebiliriz çünkü. Bir de Paris'i aynı gözlerle görebilir, aynı kalp çarpıntılarını hissedebiliriz. 

Bugün telefonda Elif'le konuştum. Yakın zamanda bir seyahat planlıyor. Nereye gideceğini anladık, değil mi? Gidişi ve gelişiyle ilgili heyecan yaşıyor. Aklını karıştıran sorular kafasında dönüp duruyor. Onu dinlerken ben de aynı heyecanı onunla birlikte yaşadım. Bir yere gitmenin, ilk defa yola düşmenin nasıl bir duygu olduğunu tekrar anımsadım. İlk uçak biletini ya da turunu satın aldığım zamanı, nasıl gideceğim güne kadar heyecandan uykusuz geceler geçirdiğimi, devamlı gideceğim yerden bahsedip gözümde yaşanmamış o anı defalarca canlandırdığım bir bir gözümün önünden geçti. O gün biraz korkutucu gelse de şimdi o heyecanın nasıl nefis bir duygu olduğunu daha iyi anlıyorum. Deneyim kazandıkça o heyecanlar yavaş yavaş azalıyor; daha yavaş ve daha düzenli nefes almaya başlıyorsun. Algıların bile keskinliğini yitirip daha sakin bir tempoyla yanında yürüyor. Benim sadece bir gece Münih'te kalıp sonra eşimin teyzesinin evinde iki gece kaldığımız Avusturya seyahatini saymazsam ilk seyahatim Tayland'a oldu. Yıllar, yıllar önceydi bu yolculuk. Başımıza da bin türlü olay geldi bu seyahatte. Yatağın üzerine koyduğumuz açık bavula uzun uzun bakıp, orada yeriz diye alıp da çantaya birer birer yerleştirdiğim konserve dolmaları dün gibi hatırlarım.😄 Bir kavanoz zeytinle, beyaz peynir de koymuştum valizin içine. Ee, o zamanlar yeni evliydim, ilk seyahatimizdi ve Selçuk'u doyurmanın da benim görevim olduğunu düşünüyordum. 😂
Ucuzun ucuzu bir tur bulmuştuk. Hâl böyle olunca daha o zamanlar hayalim olan Paris'e gitmek yerine dünyanın bir ucuna Bangkok'a gitmeye karar vermiştik; oradan da Pattaya'ya geçecek ve ardından eve geri dönecektik. Heyecanla beklediğimiz seyahat günü gelip de havaalanına gidince tur şirketinin parasını ödediğimiz halde bizim biletlerimizi almayı unuttuğu ortaya çıktı. Nasıl üzüldüğümü, sinirlendiğimi ve hevesimin kursağımda kaldığını söylememe gerek yok sanırım. Kavga, dövüş; sonunda bizi iki gün sonra başka bir uçağa bindirip fazladan iki gece konaklama vermeyi, iki ekstra turu da para almadan bize hediye etmeyi kabul ettiler. 😜 Kötü bir şeyden iyi bir şey çıktı işte! 

...ve sonrasında yola düştük. İlk uzun yolculuğumuz, her ihtimal düşünülerek doldurulmuş irice bir valiz, bulanık çeken dandik bir kamera, konservelerimiz ve biz... 
Sanırım içinde o çılgınca çarpan kalple yaptığımız en güzel seyahatlerden biriydi Tayland seyahatimiz. Yıllar sonra bir kez de Kuzey'le, hem de daha iyi koşullarda seyahat etmemize rağmen o ilk Tayland seyahatimiz bizim dönüp dönüp konuştuğumuz bir yolculuktur. 

Şimdi Elif'in heyecanını görünce aklıma kalbimin o yıllardaki hali geldi de, "Ay Elif ne güzel bir şey yaşıyorsun." demek geçti aklımdan. Söylemeden, yazmadan geçmeyeyim dedim.