20 Mart 2019 Çarşamba

Avustralya Notları-3: Melbourne

     Avustralya kafeleri ve kahvesi ile ünlü bir ülke. Elbette kıtanın başka güzellikleri de var. Okyanus kıyısında yol almak, dalgalarla boğuşan sörfçüleri seyretmek, buz gibi okyanus suyuna girmeye çabalamak, acaba az ileride köpek balıkları var mıdır diye düşünmek, el değmemiş ormanlarının kıyılarında adımlamak, yol kenarındaki "Zehirli yılanlar vardır." tabelalarına bakıp bunu ilk birkaç seferden sonra doğal karşılamak gibi 😀
    Hadi tutmayın beni! Birazcık daha bahsedeyim: Kanguruları var, biraz yol yaparsanız görebileceğiniz penguenleri var, koalaları var, sıcacık insanları var. Var da var. Biz çok sevdik Melbourne'ü ve dolayısıyla görebildiğimiz Avustralya topraklarını. Sizin de daha iyi anlamanız için ara ara fotoğrafları gözden geçirirken paylaştığım fotoğraflara eklemeler yapacağım. 

Şimdi gelelim kahve meselesine. Daha Avustralya'ya gitmeden Avustralyalıların sabahları güne "Flat White" içerek başladıklarını duymuştuk. Birkaç kez başka yerde flat white denememe rağmen özellkle Avustralya'da içmek istiyordum. Küçük hedefler, küçük mutluluklar 👊 Gittiğimiz her kafede kahve içerek Avustralya seyahatimi bir sürü kahve deneyimi ile renklendirdim. Bir de pek ünlü Veggemite'ları ile Timtamları var. 😋

Peki neymiş Flat White? 


South Melbourne Market'te bir kafe.

Sanki adını duyunca içindeki white kelimesinden olsa gerek, insanda latteden daha yumuşak içimli bir kahveymiş izlenimi veriyor. Ben ilk içtiğimde bunun tam tersini düşünmüştüm. Latteden daha sert bir tadı vardı. Bunun sebebi latteden daha fazla espresso ile yapılmasından kaynaklanıyormuş. Genellikle "iki shot espresso" ile yapılırmış. Sahiden de ilk yudumu aldığınızda süt tadından çok kahve tadı ile karşılaşıyorsunuz. İşin süt kısmına gelince durum birazcık değişiyor çünkü süt koymak yerine sütün köpüğünü koyuyorlar kahvenin içine. Daha çok süt ile sütün köpüğünün nefis bir karışımı gibi. Zaten Flat White'a bakınca kadife gibi bir süt görüyorsunuz. Sevdin mi derseniz evet diye cevap veririm. 

Bence latte, cappuchino ve flat white arasında çok minik farklılıklar var. Kendim için şunu tercih ederdim: Bir shot espresso ile yapılan flat white.

Ben de daha önce dediğim gibi birçok yerde kahve içtim. Kafeler dışarıdan bakıldığında pek havalı gözükmüyor. Bence Avustralya'da hiçbir şey çok havalı değil zaten. (Sydney Opera Binası hariç) Binalardan, kafelerinden, pastanelerinden, insanlarından hep bir mütevazilik akıyor. İnsan en çok da buna vuruluyor. Şekilden çok içerik kıymetli. Daha basit ve daha lezzetli bir yaşam.

Yarra Nehri Kıyısında Gezinti




Nehrin etrafı son derece canlı. İnsanlar nefes almak, öğlenleri ya da akşamları bir kadeh bir şey içmek, dinlenmek, tazalenmek ya da gece oldu mu eğlenmek için buraya geliyor. Melbourne sokaklarına akşam olunca sessizlik çöküyor demiştim. Bu dediğim Yarra Nehri kıyısı için geçerli değil. Sabaha kadar süren bir hayat var burada. Özellikle Crown Casino nerdeyse Las Vegas kumarhanelerinden biri kadar eğlenceli. Bu kompleksin için yemek-yeme yerlerinden, alışveriş yapılacak dükkanlara, eğlenmek için girilcek birçok şova kadar bir sürü şey vardı. Sadece Melbourne sabahlarını değil, aynı zamanda Melbourne gecelerini de yaşamak isteyenler için Crown Casino doğru adres. 😈


Melbourne parkları, bahçeleri, müzeleri

Şeherin tümü insana hizmet ediyor bu ülkede. Her yer yeşillik. Ağaçların kaç yıllık olduğunu hesaplayamıyor insan. Biz Royal Botanic Gardens'da gezindik. Soutbank üstünde National Gallery'ye uğradık. Müzenin duvarlarından dökülen suları izleyip biraz serinledik. İlk gittiğimiz gün müzeye giremedik çünkü gittiğimizde kapalıydı. Biz de içeriye bir göz atıp müze mağazasından alacak bir şey var mı diye gezindik. Daha sonra bir kez daha şansımızı denedik. Melbourne'e kadar gitmişken müzeyi de gezmeden dönmedik. En çok parkları sevdik. Birer kahve alıp çantalarımızdaki atıştırmalıklardan atıştırdık.




Çok anlattım, değil mi?
Fazla uzatmadan bu yazıyı burada kesip, belki bir yazıcık da kısa kısa Melbourne'de neyi çok sevdiğimi yazar ve Grand Ocean Road'a doğru yola çıkarım. 😀

14 Mart 2019 Perşembe

Avustralya Gezisi Notları: Melbourne

     1920'lerin Fransasında benim adını şimdilerde Alain de Botton'ın bir kitabından duyduğum bir gazete varmış: L'Intransigeant. Bu gazete ön sayfasından sansasyonel yazılar yayınlar, okuyucuların ilgisini çeken sorular sorarmış. Sordukları sorulara mutlaka zamanın ünlülerinden, yazarlarından cevaplar gelirmiş. 
     Mesela, "Ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalsanız hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız?" sorusuna birçok ünlünün yanında Proust da gazeteye bir mektup yollayarak cevap vermiş.


     "Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, -o kendi yaşamımız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor.


     Ama bunların hiçbirini bir daha yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu. Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre'un yeni galerisini görmek, Bayan X'in ayaklarına kapanmak, Hindistan'a bir yolculuk yapmak olacak."

     Yazının devamı var elbet. Biraz "Ah! Keşke her gün bunu bilerek yaşasak!" kıvamında bir yazı. Okurken sayfadan başımı kaldırıp biraz düşündüm. "İyi ki!" dedim. "Gitmişiz Avustralya'ya. Ertelemeyerek, Avustralya'ya ve kendimize bir şans vererek ne güzel yapmışız."






Melbourne benim için güzel anılar şehri!



     Melbourne'de havaalanından çıktığımızda bizi arkadaşlarımız karşıladı. Daha doğrusu şu bizim meşhur yan komşunun kız kardeşi ile eşi. Ayaklarında parmak arası terlikler, yüzlerinde kocaman gülümsemeler vardı. Zannediyorum Avustralya'ya çok fazla giden olmuyor. Memleket havası bu ülkede çok fazla rağbet görüyor.  😀




     Şaka bir yana, Berfuların evine uğrayıp birkaç demlik çayı içince kendimize geldik. Akşam üzeri olduğundan uyumamak ve buranın uyku düzenine ayak uydurmak istiyorduk. Uzun bir sohbetin ardından arkadaşlarımızı kardeşlerinin evinde bıraktık. Hakan bizi Melbourne'deki otelimize kadar götürdü. Melbourne'e dair çok şey göremedik ilk akşam için. Yol boyunca arabanın camından baktım durdum. İlk kez geldiğim ve bir daha gelemeyeceğimi düşündüğüm yerlerde bunu sıklıkla yapıyorum. Havalaanından Berfuların evine gittiğimiz ilk dakikada bile yol kenarında kanguru görmüştük. Gitmeden fotoğraflarda gördüğüm Melbourne'de koca koca gökdelenlerin olduğunu biliyordum ama yine de sokak aralarındaki parklarda kanguru görecekmişim gibi bir yargıyla da donatmıştım kendimi. 


Grifton Sokağı İstasyonu- Melbourne'de ikinci nefis akşamımız💖

(Melbourne'deki otelimizi merek edenler BURAYA tıklayıversin.)

Melbourne'de her sabah Cafe Bella'da kahvaltıyla başlar.

     Her tatilin başlangıcı ayrı güzel, hele ki hayallerinin ötesinde bir yere varmışsan daha da farklı bakıyorsun her şeye. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltı etmek için dışarı çıktık. Şehrin dibindeydik. Merkeze doğru biraz yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye girdik: Cafe Bella, Southbank.



     Kahvaltı ettiğimiz bu mekanı ve hepimizin zevkine uyan yumurta çeşitlerini öyle beğendik ki Melbourne'de kaldığımız günler boyunca kahvaltımızı burada yaptık. Bu arada "poached egg" denilen yumurta var ya, hani suya kırılan sanırım bizim çılbır dediğimiz, bu yumurta çeşidini Avustralya'dan daha güzel yapan bir ülke görmedim ben. Yediğimiz her yerde yumurtanın kıvamı harikaydı. Yine kahvaltı ettiğimiz yerlerden birinde yumurtayı nasıl böyle kıvamında yaptıklarını ve parçalamadıklarını sorduk. İşin sırrı kaynar suyun içine atılan birkaç damla sirkede yatıyormuş. 




     Melbourne son yıllarda üst üste 7 kez dünyanın en yaşanılır şehirleri arasında birinci seçildi. Artık nasıl bir şehir olduğunu siz düşünün. Benim ilk görüşte kanım ısındı bu şehre. Sydney ile karşılaştırıldığında daha sakin, daha mütevazi ama insanın aradığı her şeyi içinde barındıran bir kompaktlığı ve sevimliliği var. Akşam oldu mu sokakları yavaş yavaş tenhalaşıyor, gökyüzünü pamuk şekeri kıvamında bir pembelik ele geçiriyor. Bizim gibi kalabalık bir şehirden kalkıp gidince bu sakinlik insanın hoşuna gidiyor. Sokakların en güzel halini footoğraf makinesinin vizörünün içine sığdırabileceğini düşünüyor insan. Elbette her şehrin olduğu gibi bu şehrin de daha kalabalık, daha turistik caddeleri var. Oraların da hoşluğu ayrı. 



   Dünyanın birçok yerinde katedral, kilise gezdiğimizden olsa gerek Melbourne'de arkadaşlarımızla kendimize ilk gün için buluşma yeri olarak belirlememize rağmen, 1800'lü yılların ortalarında yapılmış olan St. Paul Katedralinin önünden geçip içine girmedik. Onun yerine biraz daha yürüyerek Graffiti Caddesi olarak bilinen Fitzroy Street ile Hoiser Lane arasındaki bölgede binaların duvarlarını süsleyen graffitileri seyrettik. Bu bölgedeki sokak aralarında dolaşıp şehri biraz tanımaya çalıştık. Yine St. Paul Katedrali'nin hemen çaprazındaki Flinders Sokağı İstasyonu (Flinders Street Station) da gezilecek görülecek listemizin başında yer alıyordu. Trenleri ve garları seviyoruz. Burası New York Merkez İstasyonu gibi görkemli, şatafatlı değil. Üstelik istasyondan içeri girince de bilet almadan gişelerden geçemiyorsunuz. Bu yüzden içeride ne olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir göz gezdirip  istasyon önünde birkaç fotoğraf çektirip Avustralya sıcağında adımlamaya devam ettik. 



Sanırım akşam 20.00 civarı :) Şehrin nasıl sessiz olduğunu artık bir de siz düşünün.

     Şehir içinde ulaşım çok kolay. Sizin de aklınızda bulunsun. City Circle Tram diye bir sistem kurmuşlar. Melbourne'un merkezinde bulunan birçok görülmesi gereken ve turistik yerleri bu tramvaya ücretsiz olarak binip gezebiliyorsunuz. Şehir Müzesi, Parlamento Binası, Federasyon Meydanı, Dockland, Melbourne Akvaryumu, Prenses Tiyatrosu bu tramvayla ücretsiz olarak ulaşabileceğiniz yerlerden bazıları. 35 Numaralı Rota sizi dilediğiniz her yere götürüyor. Ne güzel bir hizmet değil mi?

Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için buraya bir TIK lütfen.



Beni biz ne yaptık Melbourne'de?



   Birazcık başımıza buyruk gezindik. Berfu'nun yanımızda olmasından dolayı sırtımızı ona yasladık. Yapmak istediğimiz şeyleri söyleyip, onun "Hadi bunu yapalım!" dediği yerlerde gezindik. 

     St. Paul Katedrali, Graffiti ile dolu olan sokaklar derken yönümüzü şehrin merkezindeki birkaç alışveriş caddesine çevirdik. Bourke Caddesi ile Collins Caddelerinde gezindik. Bu iki caddeyi de çok sevdim. 



     Swanston Caddesi üstündeki Eyalet Kütüphanesi (State Library Victoria) çok sevdiğim kütüphanelerden biri oldu. İçerisi inanılmaz şekilde doluydu. Her biri birer masa lambası ile aydınlatılmış masaların çoğu çalıştıkları ya da okudukları şey neyse onunla ilgilenen insanlarla doluydu. 😀Üst katlara doğru merdivenlerden yavaş yavaş tırmanarak çıktık. Yukarı çıktıkça aşağıdaki salonların görüntüsü daha da güzelleşti. Yine o sizin benden sıklıkla duyduğumuz cümle geçti içimden, "Bu şehirde yaşasam devamlı buraya gelirim." Kütüphaneyi gezdiğimiz günün akşamında konakladığımız otele gidince odada Melbourne'ü tanıtan bir dergiyi elime aldım. Avustralya'nın çok okunan yazarlarından biriyle yapılmış bir söyleşi vardı dergide. Yazar Jane Harper'a başarı kazanan ilk kitabı The Dry'ı soruyorlardı ve yazar da bu kitabı Melbourne'deki State Library'e giderek orada yazdığını anlatıyordu. (Bu arada kitap filme çevriliyormuş ve başrolünde Eric Bana olacakmış.) Hem yazarın hikâyesi hoşuma gittiğinden hem de kütüphaneyi çok güzel bulduğumdan, yine Berfu'nun bizi götürdüğü Dymocks isimli kitapçıdan bu kitabı alarak çıktım. Anı kitabı 📖


Evet evet! Melbourne'de özellikle iki yeri çok sevdim: Kütüphane ve kitapçı.


P.S.1: Devamı elbette gelecek. Kafelerden bahsedip Melbourne'ü ve dolayısıyla Avustralya'yı övmeye devam edeceğim. 😎


P.S.2: Kütüphanenin fotoğraflarını Kuzey bana yollar yollamaz onları da ekleyeceğim buraya.