İrlanda Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İrlanda Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2018 Salı

İrlanda'ya geldik, ne yapalım? Gezin, güzel kardeşim!

Hayaller, pembe düşler, filmler, kitaplar, hayatımı sıcak tutan romantik anlar... Bu satırlar benim yola düşmeden önce bir seyahate yüklediğim anlamlar. Gittiğim yerde de sıkı sıkıya tutunduğum, yokluklarında kendimi yalnız hissettiğim bu somut ve soyut kavramların yanına; çay, kahve, çoğunlukla elmalı bir tatlı ve hoş bir sohbet ekliyorum. Tek başına seyahat etme deneyimim yok. Bu sebepten yol arkadaşım da benim için keyifli bir seyahatin olmazsa olmazı.


Genellikle yol planlarının hepsini ben yapıyorum. Otel işini Selçuk hallediyor çünkü saatlerce otellerin web sitelerinde gezinmekten, sanki satın alacakmışız gibi şehirdeki tüm otelleri incelemekten son derece keyif alıyor. İstediği oteli dilediği fiyata bulamazsa başka bir otele "iptal edilebilir rezervasyon" yapıp, sonra da beğendiği otelin fiyatını nerdeyse her gün takip ediyor. Kader, ara ara yüzüne gülüyor ve kalmayı düşündüğü otelin fiyatı düşüyor. Böyle anlarda bir önceki rezervasyonu iptal edip hemen bu otele geçiş yapıyor.👊

Dublin'e giderken de kafamda yarattığım Dublin imajının yanına bir yapılacaklar listesi ekledim. Dublin'de mutlaka ama mutlaka yapmamız gerekenler şöyleydi.

  • Temple Bar Bölgesi illa ki gezilecek. Canlı müzik yapan bir barda bir bira içilecek ve tepinilecekti. Biz de o bölgede bir otelde kaldık: Temple Bar Hotel. Otel nefisti, çok memnun kaldık. Müzik, her daim odamızın içindeydi. Gece yarılarına kadar biri bitip biri başlıyor, sesler birbirine karışıyor ve çılgın kahkahalar yatağımızın baş ucuna kadar bize eşlik ediyordu. Bir daha gitsem yine bu otelde kalacağımı söyleyeyim de, pişmanlık olarak algılanmasın bu yazdıklarım. Çünkü Dublin'de hayatımızın en unutulmaz seyahatlerinden birini yaşadım. İrlanda demek, Dublin demek içkiye karışan şarkı tınıları demek. Dublin'de bir bara gitmeden, bağıra bağıra şarkı söylemeden asla dönmeyin Dublin'den. 🍺

  • Trinity College'i görmeden Dublin'den dönülmez. Liseye yeni başlamış bir oğlum var ama Trinity College'a ondan çok kendim için gittim. Şehrin merkezinde yer alan, 1592 yılında kurulmuş bir üniversiteden bahsediyoruz. Kurulduğu günden bu yana dört yüz yılı çoktan geride bırakmış. Nice politikacı ile edebiyatçının yolu buradan geçmiş; ünlü mezunları var. Politikacı kısmı pek ilgimi çekmediği için isimlerini buraya yazmayacağım çünkü tanımıyorum hiçbirini.  Nobel ödüllü edebiyatçı, oyun yazarı ve şair Samuel Beckett, 1923-1927 yılları arasında Trinity Koleji'nde üç ayrı dilde eğitim almış. Oxford Üniversitesi'nde öğrenimine başlamadan önce, 1874 yılında Oscar Wilde bir müddet Trinity Koleji'ne devam etmiş. Guliver'in Gezileri'nin yazarı Jonathan Swift de 1686 yılında buradan mezun olmuş. Dublin'de çok güzel bir uygulama başlatmışlar. Talking Statues (Konuşan Heykeller) adında bir uygulama ile şehrin dört bir yanına konulmuş heykellerin altında olan bir karekodu okutursanız heykelimiz telefonumuzun mikrofonundan bize kendisini anlatıyor. Pek tabii, öncelikle uygulamayı telefona indirmek gerekiyor. Çok güzel bir uygulama olduğunu söyleyeyim.                                                                                                                                       
                                  
  • Trinity Collge Kütüphanesi ve Book of Kells: Dünyanın en meşhur kütüphanesini görüp görmemek elbette size kalmış. Ben, "Görmeden dönmem." diye tutturdum. Önünde uzun bir kuyruk vardı. Hemen oracıkta bir saat sonrasına internetten bilet alıp Trinity College bahçesinde gezinirken vaktin gelmesini bekledik. Kütüphane sanki geçmişe açılan bir kapı gibi. Book of Kells, aslında uzun yıllar önce yazılmış bir İncil. İçeri girince hem kütüphanenin heybetiyle hem de dokunulmazlığıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Baş başa kalıyorsunuz demek isterdim ama içerinin kalabalığı ne yazık ki yalnızlık hissinin yakınından bile geçememenin tek sebebi. 


  • National Gallery of Ireland: Dublin bana göre küçük bir şehir. Her küçük şehir gibi tüm sanatsal etkinlikler elinizin altında. Genellikle her gittiğim şehirde şehrin merkezinde oturduğumu hayal ediyorum. Bu hayalin en güzel yanı, yürüyerek gidebileceğim ve ücretsiz girebileceğim müzelerin varlığını bilmek. Ulusal Galeri'de böyle müzelerden biri. Trinity Koleji'nin duvarlarının ardından temiz Dublin havasını soluyarak yürüyünce National Galeri'ye varıyorsunuz. İçeride bir mutluluk havası hakim. Hafta sonuna açılan günlerde giriş katında canlı müzik oluyor. Klasik müziğin insana kendini iyi hissettiren tınıları müzenin alt katından yayılıyor. Önceki yazılardan birinde bahsettiğim Meşhur Tablo da bu müzede. Ama zaten siz bunu biliyorsunuz ki! (Linke tıklarsanız romantik bir hikâyenin içine düşeceksiniz.)

  • Dublin Kitapçıları: Herkesin tatil anlayışı kendine.😎  Benim için önceliği olan şeyler var. Hastalıklı bir kitapçı gezme hali mesela. Bir şehre gitmeden önce kitapçılarını listeliyorum. "Kitapçılara gidince kendimi evimde hissediyorum." falan diyorum ya sık sık, geçenlerde aklıma belki de bir şehri kitapçıları üstünden tanımaya çalıştığım geldi. Olabilir diye düşündüm. Neden olmasın? Elbette bir kitapçı listem var. Dileyenler olursa listemi ve hislerimi seve seve paylaşırım. Ama madem ki kendi listemin kitapçılar kısmına geldim, o zaman en sevdiğim kitapçının adını buraya bırakalım: The Winding Stair  Bu kitapçı bana Paristeki Shakespeare and Co.'yu anımsattı. Minicik bir yer ama ruhu var. Dilerseniz bu kitapçıya ait (Hemen binanın yanından girilen bir kapı) restorana gidebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da bizim gibi hemen yanındaki (köşebaşı) kafeye gidip daha basit bir şeylerle karnınızı doyurup, nefis bir kahve ya da çay içebilirsiniz. Tercih sizin. ➜ The Woolen Mills

  • Oscar Wilde'ın bir parkı süsleyen heykeli- (Oscar Wilde Memorial Sculpture): Oscar'ı ailecek severiz. Her seyahat öncesinde gidişimizi fırsat bilip Kuzey'e o şehrin ya da ülkenin bir yazarını okutmaya çalışıyorum. Bu seferki yazarımız Oscar Wilde'dı. Ciddi Olmanın Önemi'ni okudu ve çok sevdi. Şöyle dedi bana, "Bir kitapta bir konu olmadan nasıl bu kadar güzel bir şey yazılabilir?" Kitabı ben okumadım. O yüzden neyi kastettiğini pek bilmiyorum ama kendisi Oscar Wilde'ın çok zeki bir yazar olduğuna karar vermiş. Merrion Square'daki heykel de Oscar Wilde'ın tüm ruhunu yansıtıyor bence. Ilık bir Dublin gününde Oscar Wilde heykelinin önünde olmak bizi çok mutlu etti. 

  • James Joyce'un kenti- (The James Joyce Center): Hâlâ Ulysses'i okuyacak cesareti toplayamadım. James Joyce'dan okuduğum tek kitap Dublinliler. Öykülerin toplandığı bu kitaptan bana kalansa fazlasıyla yozlaşmış olduğunu düşündüğüm bir dindarlık, nemden nasibini almış bir şehir ve bu kitaptan edinip edinmediğimden emin olamadığım bir alkol kokusu... 😀 James Joyce benim yazarım değil. Yazarın Paris günlerine ve yaşadığı hayata duyduğum ilgiye rağmen onu benden uzak tutan bir his var. Yakın zamanda okuduğum Annabel Abbs'ın yazdığı Impress Size ödülünü almış Joyce'un Kızı romanı da huzursuzluğumun bir diğer sebebi. Kurgu bir romandan bahsediyor olsak da kitapta yazanların James Joyce'un kızının hayatının büyük bir bölümünü yansıttığını inkar edemeyiz. Anlatılanlarda da çok büyük acı var. James Joyce'un hastalıklı sevgisi ne yazık ki kızının mutsuzluğunun en temel sebebi. Kızının hastalığını görmesine rağmen de Joyce kızını kendi yazın hayatının anahtarı/ esin perisi olarak görmekten asla vazgeçmiyor. Belki gözlüklerinin ardına sakladığı gözlerine ulaşamamamdan, belki de Dublinliler'in hiçbir satırının beni kalbimden vurmamasından Joyce'u sevemiyorum. Dublin onun şehir olsa da ve yazdığı kitaptan esinlenerek yaratılan "Blooming Day" her sene eğlencelerle kutlanıyor olsa da ondan bana geçmeyen bir şeyler var. Yine de sevenleri için James Joyce Kültür Merkezi'ne gitmek kaçırılmaması gereken bir etkinlik gibi geliyor bana.

  • Ulyssess'te adı geçen eczane: Sweny's turistleri kendisine çekmeye devam ediyor. Orhan Pamuk kitaplarından fırlayıp karşıma çıkan bir mekanı anımsatıyor bana bu dükkan. İnternette gezinirken okuduklarıma göre Ulysses'te burası bir eczane olarak geçiyor. Kitabın kahramanı Leopold Bloom da bu eczaneye gitmekte ve buradan kendisine limonlu sabun almaktadır. Dublin'in bana İstanbulla karşılaştırdığımda gelen sakinliğinden olsa gerek, bu dükkan da sakin bir sokaktaymış hissini uyandırıyor. Sokakların hepsi bir yağıp bir duran yağmurun izleriyle parıl parıl. Cam vitrinin ardındaki dükkanın kapısından içeri girip, James Joyce'un her dile çevrilmiş kitaplarının satıldığı, okuma günlerinin yapıldığı dükkanda etrafımıza bakınıyoruz. İçeride çalışan gözlüklü bey bence kitabın kahramanından da, yazarından da daha ilginç bir karakter. Meraklı gözlerle kapıdan giren herkesle sohbet edip yolumuzun hangi ülkeden buraya düştüğünü soruyor. Bir kitabın, bir yazarın etrafında dönen bir hayat, romantik hikâyeleri çok sevsem de bana bile biraz fazla geliyor. 😀





1 Kasım 2018 Perşembe

İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın?

Gezi yazısı yazmak zor iş! Vallahi kendim de yazıyorum diye demiyorum. İşin aslı bu! Ya da ben çok takılıyorum, çok inceliyorum, yanlış bir şey yazmayayım diye çabalıyorum da o sebepten. Böyle düşünüyorum! Son zamanlarda garip bir hâl geldi üstüme. Bir şey yazarken uzun uzun düşünüyorum; yazıyorum, beğenmezsem siliyorum. Blog yazısının da kendi içinde bir güzelliğinin olmasını istiyorum. İş, gittiğin bir yeri yazmaya gelince de işin rengi benim için iyiden iyiye değişiyor. 

"Ben sıkıcı gezi yazıları okumaktan hoşlanmıyorum. Didaktik bir dille yazılmış yazılardan da hoşlanmıyorum. Üstüne üstlük Lonely Travel rehberi gibi yazılmış yazılardan da hiç hoşlanmıyorum. Peş peşe üç cümlenin sonuna da "hoşlanmıyorum" yazdım farkındaysanız. Daha önce de demiştim, yine söylüyorum: Birbirinin aynısını tekrar blog yazılarından da hiç mi hiç hoşlanmıyorum."

Eee, burada kendime şu soruyu soruyorum: İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın? 

Cevabı bilmediğim için sadece teoriler üretiyorum. Blog yazılarımın içinde okunma oranları en düşük olanların seyahat yazıları olduğunu düşünürsek, insanların sırf eğlenmek için gezi yazılarını okumadığını varsayabiliriz. Ben gezi yazıları okumaktan hoşlanıyorum ama hiç ilgimi çekmeyen bir blog yazısı varsa okumayayı tercih ediyorum. (Ne okumuyorsun derseniz, kozmetikle ilgili yazıları hiç okumuyorum.) Peki, bir seyahate çıkmadan önce ben hangi soruların cevabını arıyorum? Genellikle seyahatin gününe gezi yazılarına bakarak karar vermeye çalışıyorum, ara bağlantı yollarını araştırıyorum, araba kiralamaya uygun bir yer mi ona bakıyorum. Çevrede gidilecek nereleri var, Unesco Dünya Mirası Listesi'nden bir yer görebilir miyim? İşte bu yüzden, kendim bir seyahate çıkmadan önce hangi soruların cevabını arıyorsam bloga da o soruların cevabını yazmak istiyorum. 

Sıkıcı olmamak için de aklıma şöyle bir şey geliyor: Acaba lazım olan hangi tura katılsak, ne yapsak sorularının cevabını bir pdf dosyası olarak blogun bir köşesine yerleştirsem nasıl olur? (Deneyimli bir blogger buraya bir anket yapıştırıverirdi hemen ama ben o işi bilmiyorum. Neyse, geçelim.)

Kafamda uçuşan bir diğer pis düşünce de şöyle: Nasıl sanat sanat için yapılıyorsa (blog yazarı öyle düşünüyor); seyahat de insanın kendi için yaptığı bir şey. Bu durumda gezen adam ne isterse onu yapsın, ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarını anlatsın, ya da hiç anlatmasın. Bu düşüncemi de açıklayayım size sırası gelmişken. Efendim, ben yaşım ilerledikçe bencil bir insan olmaya başladım. Çayı kendi keyfim için içiyorum (beş bardak çayın birinde fotoğraf çekmek aklıma geliyor), seyahatlerde hoş görüneceğim diye afili bir elbise giymeyip kot pantolonunu sadece ve sadece kendi rahatım için giyiyorum, spor ayakkabıyı günde yirmi kilometre yürüyeyim diye yanımda taşıyorum, bavulum hafif olsun diye iki günde bir kıyafet değiştiriyorum. Yani bu şekil bencillikler peşinde geziniyorum. Sırf bununla kalsa iyi, son zamanlarda garip garip haller de edindim. Seyahatlerimden eve ekmek yapmak için un falan taşıyorum. Misal Selçuk bu akşam Çin'e uçacak hayırlısıyla (görüldüğü üzere hâlâ uzun yol seyahatlerinden korkuyorum.), gelirken en az on tane mango almayı unutma diyerek meyve siparişi veriyorum. Durumum böyle seyahat hallerinden market hallerine evrilmişken nasıl gezi yazılarını yazayım bilmiyorum.

Amma velakin, yazmaktan da vazgeçmiyorum. Onu yazma, bunu yazma; ne yazacaksın sonra? 
O yüzden ben size yazı başlıklarımı verip, İrlanda'ya giderseniz mutlaka gitmeniz gereken yerleri anlatacağım. Ee, insan bilmek ister ne de olsa. Dublin'e gittik, orada mı kalalım, dağlara mı çıkalım, hangi barlarda takılalım diye. Bir de benim gibi romantik takılanlar var. Bu tipler genellikle kitaplarda ve filmlerde yaşıyor. Sokaklarda, filmlerde seyrettiği yakışıklı müzisyenleri arıyor, tıpkı P.S. I love You filmindeki gibi gittiği yerlerin parklarında Gerald Butler gibi bir İrlandalıya denk gelmeyi hayal ediyor, kimi de barlarda içip içip sisli bir seyahatin ardından son birkaç gününü anımsamaya çalışıyor. Her hâlükârda İrlanda insana iyi geliyor. Bizim ekibe çok iyi geldi. O yüzden yazmazsam unuturum diye korkuyorum. İşte bu unutma korkusu sıkıcı da olsa beni yazma konusuna geri getiriyor. "Ah nasıl yazsam? Nerden başlasam bu seyahati anlatmaya?" düşünceleri arasında gezinirken sonbahar bana hep İrlanda'yı anımsatıyor. Yağmurları beklemem o yüzdendi sanırım. Dışarıda yağmur yağmaya başladığına göre benim İrlanda gezi notları da başlasın o zaman. 😀

Sonuç: 
  • Gezi yazıları gezmeyi sevenlere eğlenceli, sevmeyenlere sıkıcı geliyor olabilir. Yapacak bir şey yok. 
  • PDF dosysı olarak gezi notlarını eklemek güzel fikir olabilir. Maddeler halinde bir şehirde gezilecek yerleri toparlamak ve onları bloga eklemek, isteyenleri de çıktı alması gezmek isteyenlerin işini kolaylaştırabilir. Umarım yapabilirim.
  • Duygular, hisler, romantik düşler bir seyahat yazısını keyifli kılabilir. Hayal kurmaya ve yazmaya devam.💝
  • Biz bize birbirimizi burada ağırlayabiliriz gibi geliyor çünkü ben burada olmayı seviyorum. Siz de seviyorsunuz öyle hissediyorum. 
  • Selçuk evde yokken yapacak bir şey yok. Kendi kendime konuşamam sonuçta. Evdeki ergen iletişimi kesti. Yani yazmak zorundayım. 
  • Yaşasın yeni tip gezi yazıları devrimi! 👊

26 Eylül 2018 Çarşamba

Dublin: İrlandalı Sevgili

Hazırsanız başlayalım.

Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. 

Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. 
Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu.


Otelden çıkıp barların peş peşe sıralandığı Fleet Street boyunca yürüdük. İstanbul'un nemli sıcağından sonra Dublin'in yağmurdan ıslanmış arnavut kaldırımlı taş sokakları içimizi serinletti. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen barlar doluydu ve canlı müzik sesleri sokağa taşıyordu. Sokağın üstü restoranlar ve barlarla doludu. Arada birkaç mağaza, hayli pahalı fiyata çeşit çeşit şeker satan bir dükkan da vardı. Fleet Street boyunca yürüyüp ara sokaklara daldık. Nehrin kıyısına çıktık. Sonra tekrar geri dönüp cadde üzerinde yemek yiyecek bir yer bakındık. Otelin hemen karşısındaki Hard Rock Cafe tarzı bir yerde karar kıldık. Thunder Road Cafe adında bir yerdi. İçeri girince belirgin bir kızartma kokusu çarptı yüzüme. İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen de bar kısmında bir kırk dakika kadar beklettiler bizi. Aslında çoktan gitmeye hazırdık da hani daha seyahatin ilk gününden insan bir arıza çıkarmak istemez ya, o ruh haliyle beklemeye karar verdik. Sonunda oturduğumuzda açlıktan ölmek üzereydim. Bir bira söyledim kendime, bir de ortaya bir sürü atıştırmalık. Garsonun porsiyonların çok büyük olduğu konusunda bir uyarı yapmasını beklerdim ama yapmadı ne yazık ki. Gelen bir dolu kızartma yemeği (Tavuk kanadı, patates, nachos...) yemek için elimizden geleni yaptık. Neyse ki yanımızda ergen bir gencimiz var da önüne ne gelse (elbette sevdiği şeyler olmak şartıyla) silip süpürüyor. Bu seyahatimizde Kuzey yedikleriyle aklımı başımdan aldı. Büyüyor yavrum demek ki. 😀 Dublin'e gidersek bu Thunder Cafe'de yiyelim mi derseniz, siz bilirsiniz derim. Ben bir daha gitmem. 😀




Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. 

KC PEACHES: Kahvaltı mekanımız...

Dame Street'te Papa'nın geçmesini bekleyen halk.

James Joyce'un şehrine gittik ama james Joyce okudun mu derseniz, sadece Dublinliler'i okuduğumu söyleyebilirim.

Dublin, bence görece küçük bir şehir. Bir günde gezilecek bir şehir olmamasına rağmen büyüklüğü ile insanı korkutmuyor. Tam tersine sanki şehrin kalbinde yaşıyormuşsun ve her yere kolaylıkla ulaşabilirmişsin hissi hakim. Dublin'de otelimiz de kahvaltı almadığımız için (ki çok güzel bir kahvaltı vardı sabahları) dışarıda yemeyi tercih ettik. Bunun için de hepimizin zevkine uygun bir yer aramaya dikkat ettik. Aslında daha çok sabahları yumurtası olan bir yerleri tercih ediyoruz. Yumurta her zaman insanı kurtaran bir besin. En azından  benim için.😋


Bir de nehrin diğer tarafından güzel bir kafe adı vereyim: The Woollen Mills. Çayları da kahveleri de ayrı güzel. İnsanlar yemek de yiyorlardı ve yemekler de güzel gözüküyordu. Biz denemediğimiz için bir şey diyemiyorum. 😀