İspanyol Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanyol Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2018 Salı

Bu blog yazarı Ursula K. Leguin'i anneannesi zannediyor.

Bugün kendin için ne yaptın ey blogger?

"Bütün gün başı kesik tavuk gibi etrafta dolandım durdum." diyeceğim demesine de tam da böyle olmadı. Gün içinde hep masamın başındaydım ve hep bir şeyler yapmayı planladım. Aklımda onlarca düşünce; neresinden başlasam bilmiyorum ama elimi nereye atarsam da orada kalıyorum. Bir türlü yapmak istediklerimde sonuca ulaşamıyor ve gittikçe telaşa kapılıyorum. Aklımda devamlı şu soru: Sen ne yaptın şimdi bugün? Bu düşünce kafamda dolaştığı süre boyunca da telaşım ve kendimden hoşnutsuzluğum giderek artıyor. Elbette, bu hâl beni rahatlatmaktan çok uzak bir noktaya taşıyor.  Neticeye ulaşmak için çabalarken sanki daha da derine batıyor ve içimdeki panik duygusunu büyütüyorum. İşte ben! Yeni yıl kararımın hepsi bu durumdan ibaret aslına bakılacak olursa: Sakin olmak ve telaşa kapılmamak. Neyseki durumun farkındayım ve hemen müdahale ediyorum. 😀 Sonuç: Sıfır!

Spencer Holst ve Kedilerin Dili


Yeni yılın ilk kitabını okudum. Daha önce hiç okumadığım bir yazara ait mini öykülerden oluşma bir öykü kitabı. Spencer Holst ve Kedilerin Dili. Bomba karakterler var öykülerin içinde. Zebraca konuşan bir kedi, beynini yemiş bir Siyam kedisi, kedice konuşmayı öğrenen bir adam, uyuşturucu bağımlısı bir kurbağa prens... Daha neler neler? "Offf !" diyor insan okurken, "Yazarda da ne hayal gücü varmış ama!" Kitabı Kuzey için aldım, kendim okudum. Kuzey kitabı okusa ne düşünür acaba? Aslında merak ediyorum. İki seçenek var: Ya yazarın hayal gücünden etkilenecek, ya da yazdıklarını çok saçma bulup sevmedim diyecek. Bir deneme yapmak şart. Bizim evde iki tip insan var. İlk grubu sadece ben oluşturuyorum ve hayal gücü aşmış insanlara saygı duyup, zekalarına övgü yağdırıyorum. İkinci grupta ilk başlarda sadece Selçuk vardı. Karşımda ne kadar felsefe yaparsa yapsın, dediğini hiçbir koşulda kabul etmiyor ve tartışmaya devam ediyordum. İkinci grubun daimi üyesi Selçuk da tıpkı benim gibi hayal gücü uçan insanlara saygı duyuyor ama onları normal insan statüsüne sokmuyordu. (Elbette hâlâ sokmuyor.) Ona göre elflerden, trollerden, başka dünyalardan, öte diyarlardan, hobbitlerden, büyülerden, büyücülerden bahseden insanlar insan olamaz; olsalar da başka dünyalarda vücut bulan ya da bulmayan, bizim göremediğimiz varlıklarla temas halindedirler.
Gülmeyin! Bu bizim evde ciddi bir tartışma konusu. Selçuk, hiçbir koşulda bu inancından vazgeçmiyor. "Beni kimse J.K.Rowlings'in ya da Tolkien'in oturup masasında bir fincan kahveyi yudumlarken bunları yazdığına inandıramaz." diyor. Kuzey mi? O, Selçuk'un tam olarak neden bahsettiğinden emin olmasa da küçüklüğünden beri Harry Potter'a inanıyor. Daha ne olsun? Onun sevgisi Harry Potter'a olan sevgisinden geliyor, biraz da bir insanın oturup da yazacak kadar çalışkan ve azimli olacağına inanmadığından. (Şimdi düşününce belki Selçuk bile bu sebepten diğer fikrini ısrarla savunuyordur.)
Ben de Ursula'nın bir melek olduğuna inanıyorum bu arada. (Blog yazarınız Ursula K. Leguin'i öz be öz anneannesi falan zannettiğinden böyle bahsediyor.) Geceleri yatağıma yatıp karanlıkta içimden sessizce duamı ederken, Ursula'ya da uzun ömürler diliyorum. Dünyanın bir yerinde o daha uzun yaşasın diye geceleri yatmadan önce dua eden biri var. Duysa bunun evrenler ötesi bir hikâye olduğuna inanır belki de.

Enrique Vila-Matas ve Montano Hastalığı


Sonra ayın ikinci kitabını okumaya başladım. Benim çatlak, patlak ama süper sivri zeka İspanyol yazarım Enrique Vila-Matas ve Jaguar Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilen kitabı Montano Hastalığı. Kitabı çok sevdim. Kitabın bütününe bakacak olursak üç bölüme ayrılmış kitabın her bölümü ayrı bir özen ve dikkat istiyor. Yazamama illetine tutulmuş yazarlarla ilgili son kitabını yazdıktan sonra kendi de aynı derde tutulan Montano ile onu bu dertten kurtarmak için Nantes'a giden edebiyat eleştirmeni babanın hikâyesi diye bakabiliriz bu bölüme. Ne yazık ki baba da edebiyattan başka bir şey düşünememekten yorgun çünkü edebi bir alıntı aklına gelmeden geçirebildiği tek bir an bile yok. Kitabı okuması hem çok kolay, hem de çok zor. Ben geriye döne döne, aralarda düşüne düşüne okudum. Elimde bir kalem çoğu satırın altını çizdim, bazı sayfalara post-it'ler yapıştırdım ve kimi sayfalara da sevdiğim yerler belli olsun diye işaretler koydum. Kafamı karıştığı yerler oldu. İkinci bölüm günlük yazmış yazarlar bölümüne ayrılmıştı. Tanıdığım onca yazarın ismine rastlasam da tanımadığım onca yazar da vardı adı geçen yazarların arasında. Hatta şöyle düşündüm: Allahım ben bu yazarların adını ilk kez duyuyorum. Kim bunlar?

Kitap aslında her gün binlerce kitabın basıldığı günümüzde gerçek edebiyatın ne kadar yakınında durduğumuzla ilgili. Sahi her kitap çıkaran yazar mı oluyor? Edebiyat dediğimiz şey her tür kitabı içine alıyor mu? Bugünden yarına kimler kalacak? Onlarca soru; çoğu da sorulduğu yerde, satır aralarında cevapsız, sahipsiz... Ben, "Herkes bir şey okusun da ne okursa okusun!"culardanım. Ama ben her şeyi okur muyum? Hayır, okumam. Montano Hastalığından olmasa da, bu yazının en başındaki paragrafta bahsettiğim dertten muzdaribim. Telaşlıyım. Yetmez mi? Bu yüzden vaktimi iyi edebiyatla geçirmek istiyorum. Ah, ah! Ben hayran olduğum cümlelerin içinde hayale dalmak, şaşakalmak istiyorum. Zeki yazarlar okumak, Allahım keşke ben de böyle yazabilseydim diyeceğim yazarların kitaplarını kıskanmak özel zevklerim arasında.
Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı bu kitabı herkese tavsiye edemeyeceğim. Behçet Çelik'in Montano Hastalığı ile yazdığı çok güzel bir yazı var. Meraklısı o yazıya bir tıklarsa kitabın ne anlattığını daha iyi anlar. Bu arada kitabın Seda Ersavcı tarafından çevrildiğini ve çevirinin enfes olduğunu söylemem gerekiyor. Kendisi benim favori çevirmenlerimden biri. Patti Smith ve M Treni'de onun diliyle Türkçeye çevrildi.

İpek Ongun ve Anlat Anneanne


İpek Ongun'u benim jenerasyonuma anlatmama gerek var mı? Yok sanırım. Kitabı görür görmez aldım ve yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı ve zor okumanın hemen ardından yazarın anılarını okumaya başladım. Çok uzun zaman olmuştu İpek Ongun okumayalı. Sanırım ortaokul yıllarımın geride kalmasıyla birlikte İpek Ongun okumalarım da yerini başka okumalara bırakmıştı. İlk satırdan itibaren İpek Ongun okurken ne hissettiğimi hemen anımsadım. Tuhaf bir sıcaklık, tanıdıklık hissi. Uzun zamandır görmediğin bir arkadaşınla buluşmuşsun ve sohbet bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibi. Sıcacık bir tat arayanlar mutlaka okusun İpek Ongun'un anılarını. Çünkü kitap uykudan önce annelerden alınan iyi geceler öpücüğü gibi.

9 Kasım 2017 Perşembe

Dikkat dikkat, yardıma ihtiyacım var!

Dün blogumun yorum yazma şeysinde sorunlar çıkınca anladım ki yorumsuz bir blog çok fena. Öncelikle yorum yazanlara geri cevap yazamadım ve kimse de bana yorum yazmayınca kendimi terk edilmiş hissettim. Akşam bu üzüntüyle benimkine biraz dert yandım. Adamcağız hastalıktan bitap düşmüş bir halde dinledi beni. Sonra da "Eee, zaten bir sürü şeyi beğenmiyorsun, o zaman blogunu istediğin gibi yapacak birini bul!" 

Var mı blogumu istediğim gibi yapacak birisi? Tanıyan, gören, duyan? Eh, bir de büyük harflerle yazayım. BLOGUMU DÜZENLEYECEK BİR WEB TASARIMCISINA İHTİYACIM VAR.!

Elbette internetten araştırma yapacağım. O kadar işimin arasında kendi kendime bir de bu eksikti diyorum ama şu var ki burası benim kendimi en iyi hissettiğim yer. O zaman neden "bu denli iyi hissettiğim bir yere" özen göstermeyeyim? Burada öncelikle kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Öyle tuhaf bir dönemden geçiyorum ki her şeyi yenilemeye çalışıyorum. İş yerinde büyük boyutlu bir tadilata giriyoruz. Kendimde de tadilata girdiğimi söylemiştim. (Üç gündür yaptığım spordan bahsediyorum.) Şu spor işini sahiden kotarmam lazım ama. Aralığın ilk hafta sonuna kadar kendime söz verdim. Düzenli gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağıma. Sonrasına bakacağım tabii ki. Ama ilk hedef bir ay sonrası. Bu arada iş yerindeki tadilatta tamamlanmış olur ve umuyorum ki yeni yıla daha ferah bir mekanda, içimde daha çok yazma azmiyle dolu olarak girerim. 

Sevgili Leylak Dalı'mın kitabı nihayet paketlenmiş. D&R sağ olsun, haber verdi. Kitabı temin etmeleri on beş günü geçti, paketti kargoydu derken üç haftayı buldular. Yarın kitabımın elime ulaşmasını ve oturup okumayı dört gözle bekliyorum. Dünyada güzel şeylerde oluyor. Bugün Ahmet Hakan güzel bir cümle yazmış, çok hoşuma gitti: "Aslında," demiş. "Türkiye eğlenceli bir ülke, sadece vatandaşı olmasak!"
Dışarıdan bakınca bunca şeyin olup bittiği bir ülke eğlenceli gözükebilir, değil mi? Doların, euronun her gün akrobatik hareketler yaptığı, sınavların bir gün kaldırılıp ertesi gün konduğu, emlakçıların Anadolu Lisesi yakınlarında diye reklam yaparak ev kiralamaya başladı, arz talep dengesinin ışık hızıyla değiştiği, dansözlüğün nerdeyse herkesin uzmanlık dalı haline geldiği bir ülke düşünün. Basit şeylerden bahsettim biliyorum, daha derine dalmayı ruhum kaldırmıyor. Yine de "Bunun üzerinde daha da şaşırmam." dediğim bir günün ertesinde, bir gün öncesinden daha atraksiyonlu bir güne merhaba demek de her ülke vatandaşına nasip olmaz. Düşüncenize İsveç ya da Norveç'te yaşayanlar ne kadar çok sıkılıyordur.

Okumaya niyetlendip de bir türlü okuyamadığım kitap 😀
Kaç gündür burada "okuyamaya başlıyorum, aslında başladım, hatta nerdeyse beş sayfa okudum," diye anons edip durduğum kitaba hâlâ dalamadım. Onun yerinde uykuya dalıyorum. Vücudum alışık olmadığı spor aktivitesinden çok yoruluyor, bir de sabahın altısında kalkmak var ki beni mahvediyor. Çocuklar nasıl dayanıyor bu tempoya bilmiyorum. Neyse dün akşam uyku bastırınca elim daha tanıdık bir kitaba gitti. Eski bir dosta, Karl Ove'ye. Acaba ismi nasıl okunuyor? Kavgam serisinden bahsetmiştim. Benim elime aldığım serinin III. kitabı: Çocukluk Adası. Birkaç sayfa okudum, sonra uykunun güzel kollarına bıraktım kendimi. Bazen bilmediğim yerlere yelken açmaktansa, bildiğim satırların arasında gezinmek daha kolay geliyor. Biraz da temkinli. Yaşar Kemal'in cümlelerini insanın her gördüğü yerde tanıması gibi bir şey bu. Başka şehirlerdeki bildik kitapçı kokusu ya da bir bardak kahvenin iki insan arasındaki tüm uçurumları kapatması gibi. Nurşen Abla'nın kitabını okurken onun sesini duyacağımı biliyorum. Kahkahası eminim kitabın birçok satırında karşıma çıkacak. Bu hafta sonu tanıdık bir limanda demirlemiş olacağım.


Önüme bir de keyifle izleyeceğim bir film çıkarsa hafta sonu tadından yenmez diyorum.

Merak edenler için Yarıyıl Okuma Günlüğümde bu Karl Ove'den bahsetmişim yine.😀  Buraya tıklarsanız hayranlığıma bir kez daha tanık olmuş olursunuz.

Bir de burası var ki burada hem iç sıkıntılarım hem de Karl Ove var yine. 😀


22 Mayıs 2013 Çarşamba

Carlos Ruiz Zafon'la nasıl tanıştım?

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'na doğru yola çıkan Daniel ve babası olsa gerek kapağı süsleyen bu resim!
Sanırım birkaç gün önce elime bir kitap aldım. Okumak üzere kafamın içinde sıraladığım kitap listemin içinde olmayan bir kitaptı kendisi. Amma velakin evde bu kitabı okuyan biri vardı ve yeni bitirdiği kitabı, okumam için gözümün içine sokup sokup duruyordu. 

Sevgili koca kişisi kitabı okumam gerektiğini ısrarla söylediği gibi, bir de okuyup hemen bloga yazmam gerektiğini söylüyordu. Sanırım İmza: Karın'a kendisi için yazdığım mektuptan sonra kendisine karşı olan güveni tavan yaptı. Gerçi Remzi Kitabevi'nin kitap raflarının arasında oğlanın ona götürdüğü kitabı açıp, kendisi için yazılmış mektubu okurken fazla renk vermedi ama demek ki hissettikleri gösterdiklerinden daha fazlaymış.

Açıkçası ben çok sevineceğini, benimle gurur duyacağını düşünmüştüm. O ise, gerçekten çok sevinip bunu belli etmedi ve kendiyle çok gurur duydu. 

Sonrası malum zaten. Bizi Remzi Kitabevi'nde Budapeşte pastası yiyip, çay içerken bırakıp hesabı bile ödemeden arabasına atlayıp, Kadıköy'ün kuş uçmaz kervan geçmez sokaklarından birinde zorlukla ayakta kalmaya çalışan dükkana gitti. Dükkanın kapısında rüzgârın esintisiyle sallanan tabelada şöyle yazıyordu: Geçmişten Günümüze Şövalye Malzemeleri...

Tabii ki yırtık şövalyenin üstümde kurmaya çalıştığı baskıya boyun eğmedim. Bloga bir yazı yazacaksam buna ancak kendim karar verebilirdim!

Bana uzattığı kitabı okudum: Carlos Ruiz Zafon ve Rüzgârın Gölgesi

Altı çizilmiş birçok cümle, zamanı durdurup hayaller kurmama sebep oldu.
Hatılıyorsanız geçen senenin kitabını daha senenin ortalarında kendi adıma ilan etmiştim ve demiştim ki ''Lizbon'a Gece Treni'' benim kitabımdır. Yazarın, kitabı benim için yazdığına dair inancım hâlâ içimde alev alev yanmakta. Nasıl bir duyguydu kitabın bana verdiği! Resmen ruhumu yazarın hikâyesine satmışım gibi hissetmiştim. Kitabı yakın bir zamanda tekrar elime almak için yanıp tutuşmakla birlikte, ikinci okumamda kitaba karşı hissettiğim duyguları kaybeder miyim korkusuyla boğuşmaktayım. 

Rüzgârın Gölgesi, ilk birkaç sayfasıyla bana doğru kitabı okumakta olduğumu hissettirdi. 

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'na yaptığı tek bir ziyaret ve oradan aldığı tek nüshası kalmış bir kitabın peşi sıra yazarının peşine takılan Daniel'in hikâyesi benzer bir hikâye gibi görünen Lizbon'a Gece Treni'ni anımsatsa da, Latin Amerika Edebiyatı tadındaki cümleleriyle yazar benim için peşinden gideceğim yazarlar listemin üst sıralarına yerleşti bile..
İçimde yazma isteği uyandıran her yazarı çok sevdiğimi de bu kitap sayesinde anlamış oldum. 

Selçuk bu kitabı okumam konusunda kesinlikle haklıydı. Barselona sokaklarında yol alan hikâye, içinde barındırdığı başka birçok öyküyle insanı o sokaklarda yürümeye mecbur kılıyordu. Kitaba konu olan her kahramanın birbirine ölesiye bağlı ama bambaşka öyküleri vardı. Benim yarattığım hikâyenin başka kimlerin yaşamını bu derece etkilediğini, kimi zaman umuda kimi zamanda umutsuzluğa sürüklediğini merak etmeden duramadım. 

Ne olursa olsun, okuma serüvenimden asla kopamayacağımı biliyorum. Carlos Ruiz Zafon beni kendime haklı çıkaran yazarlardan biri.

Kitabın yazar karakteri Julian'ın bir kitabında dediği, ''Hatırlandığımız sürece hayatta kalırız.'' cümlesini çoktan defterimin boş bir sayfasına not ettim bile.