şehir ve yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir ve yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2013 Cuma

Viyana Günlüğü 5- Hotel Sacher ve Sachertorte!



Viyana'da bir de Cafe Sacher fırtınası esiyor. Hotel Sacher'in kafesi olmakta kendisi. Diğer her kafede olduğu gibi burada da yer bulmak ciddi bir mesele haline geliyor. Çocuklarla beraber kalkıp Viyana'ya geldiğimiz için büyük bir utanç içindeyiz. Allah'tan I-pad denen illet sebebiyle oturduğumuz her yerde kafalarının teknolojiden kaldırmadan yaşıyorlar. Ne yazık ki bedenlerini görünmez kılamıyoruz.

Anlaşılan bu şehirde, hayata yön veren kişiler garsonlardan oluşuyor. İki masa bulup, Sachertorte'yi bir de burada yiyip, nihai kararımızı vereceğiz diye, garsonların gözüne girmeye çalışıyoruz. Kocaman kocaman gülümseyip, yanımızdaki çocuklar bizim değilmiş gibi davranıyoruz.

Hotel Sacher'in kafe olarak kullanılan bölümü insanın gözünü alıyor; ya da gördüğümüz davranışlardan sonra, burada oturup pasta yiyebilmek her insan evladının sahip olamayacağı bir ayrıcalık gibi gözüküyor. Oğlanlar neye tanıklık ettiklerinin farkında değiller, onlar Starbucks'a gidip oturmak istiyorlar.
Kocaman, ihtişamlı avizeler sarkıyor tavandan. Duvar kağıdıyla kaplı duvarların üzerinde mekanı daha büyük gösteren aynalar var. Fotoğraf çekeceğim çekmesine ama korkuyorum valla. Kolumuzdan tuttukları gibi atmasınlar bizi dışarı!

Tatlıya gelince, efenim bana soracak olursanız burada yediğimiz Sachertorte, Demel'de yediğimizden daha güzel; ama yine dayanamayıp sipariş verdiğim Apfelstruel sınıfta kalıyor. Damağımda hâlâ tadı duran apfelstrudel'ler varken, hamura dönmüş tatlıyı hiç beğenmiyorum.

Apfelstrudel yemek için Demel'e, Sachertorte içinse Hotel Sacher'in kafesine gelinmeli.
Tabii, engeller aşılabilirse!

5 Ocak 2013 Cumartesi

Viyana'da bir dostum var benim!


Hayatım sonunda alışık olduğu ritmine geri dönüyor. Evim sadece benim kulaklarına çalınan o çok severek dinlediğim şarkısını söylüyor. Biraz önce pişen yemeğin kokusunu alsın diye açık bırakılan aspiratör, mutfaktan tıslayıp duruyor. Evin şarkısına, pişen yemeğin kokusu karışmış.

Hızlı başlayan sene, bu hızla koşmaya devam ederse bu maratonu bitiremeyeceğini hemen anladı sanırım. 

Birkaç ay önce aldığım ajandamın içini hemen doldurmaya başladım. Yaşam hep minnettar olduğum güzel yüzünü yine esirgemezse bizden, yapılacak bir dolu şey var yine...


Hiç ummadığım bir şekilde kışın ayazında yeni yıl umutlarından nasiplenmek için gittiğim Viyana mesela. Burada tanıştığım, yazılarının müptelası olduğum bir arkadaşımın farkında olmadan yaptığı bir çağrıya kulak verdim ben. Onun yazısını okuduğum geçmişte kalan o gün, ben yılbaşında hangi şehrin sokaklarında olmak istediğime çoktan karar vermiştim bile. Sonra benim bu neşeme, isteğime Kuzey'in arkadaşlarının ailesi de eşlik etti. Kalabalık bir aile olarak önce Viyana'da bir ''Yeni Yıl Yemeği'' yiyelim o zaman dedik biz de!

Cafe Melange blogunu ve güzel Itır'ı blog dünyasında gezinenler tanıyordur elbet. Ben onun yazılarında her zaman bir naiflik bulmuşumdur; kurduğu cümleler hep kep keyif verir. Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını dile getirdiği anlarda başka türlü anlatmaya çalışır derdini. 


Elimden geldiğince anlatacağım benim gördüğüm, çocuklarla beraber görebildiğim Viyana'yı; lakin bu saatten sonra benim için Viyana, ''Itır'' demek. Tüm yaşamım boyunca, bizi karsız ama soğuğuyla karşılayan Viyana'yı, Itır'ın sıcaklığıyla ve yorulmayan ilgisi, sıcak gülümsemesi ile hatırlayacağım.

Herkesin ''şinitzel yemek için mutlaka gidin'' dediği şehir merkezindeki Figlmüller yerine biz başka bir yerde yedik şinitzelimizi. Itır'ın bize detaylı anlattığı yol tarifini takip ederek, Viyana'ya 30 dakika uzaklıktaki Grinzing köyüne geldik, bizi restorantta eşiyle bekleyen Itır'la buluştuk. Görür görmez tanıdım onu. Şinitzelin ve yanında servis edilen patates salatasının tadı harikaydı. Merak edenler için gittiğimiz restoranın adı Figl. Sanırım burası da Figmüller'in başka bir şubesi olabilir. Figlmüller'in rezervasyon sayfasında buranın da adı geçiyor.  Grinzing gelirini şarap üretimi üzerine kurmuş bir bölgeymiş. Bu durumda tabii ki yemeğimizi harika bir şarapla yedik. 

Nasıl güzel bir sohbetti. 2012 yılına bana bahşettiği güzel dostluklar için ne kadar teşekkür etsem azdır. 
...ve elbette yaşasın blog kardeşliği:)


1 Haziran 2012 Cuma

Andersen'in bezelye çorbası, yeldeğirmeni, yol hali...

San Diego'nun merkezindeyiz. Sokaklar birbiri ardına sıralanmış restaurantlar, kafeler, dondurmacılarla dolu. Mağazalar hemen elinizin altında. Kalabalık sokaklarda yürüyoruz. İşin aslı kenti keyif yapan insanlar doldurmuş vaziyette. Yemek yiyip, içkilerini yudumlayan insanların sohbetleri sokak aralarına çoktan yayılmış.

Kalabalığı arkamızda bırakmaya çalışarak yönümüzü deniz kokusuna çeviriyoruz. Fuar merkezine geldiğimizde yukarı doğru acımasızca yükselen merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Sıkı bir kondisyon gerekiyor; ama yukarı çıktığımızda denizin üzerinde sıralanmış teknelerle dolu marinaya bakıp, kısa şehir turunu içimize sindirmeye çalışıyoruz.

Vakit öğleni çoktan geçmiş bile...Bir kısmımız oturup birer içki yudumlarken, bazılarımız aradıkları mağazaların peşine düşüyor. Tişört peşinde koşanlar mutsuz bir suratla dönerlerken, içini ferahlatan diğer grubun kahkahaları aracın içini çınlatıyor.






Los Angeles'a dönüş yolundayız. Santa Nella yakınlarında sevimli bir yerde duruyoruz. Burada durmamız kaderin bir cilvesi olsa gerek. kocaman bir yel değirmeni çarpıyor önce gözüme, sonra bezelye çorbası ile ünlü Andersen'in dükkanı. Yel değirmenine doğru koşmaya başlıyorum, bize karşı duran düşmanları yere dövüşerek yere sereceğim. Korkmuyorum. Daha yel değirmenine varmadan kocaman bir tabela ilişiyor gözüme. Çorba yapan aşçı ile yamağı! Kafalarının boş bakan deliklerine kendi kafalarımızı yerleştiriyoruz hemen. Koca kişisi baş aşçı oluyor, ben de yamağı...
Sonra o güzel dükkanın insana çeşit çeşit eğlencelikler sunan dünyasına giriyorum. Aslında pek de sevilmeyen ihtiyaç molasının bize kazandırdıkları desem daha doğru olur. Eh artık buranın da fotoğrafları konmaz diyecekler çıkacaktır elbet ama inanın görülmeye değer!




Şeflerimiz!


Arkadaşlar, anılar...



Bizi tuvalete buyur eden Angel Hanım!
Dükkanın içinde hediyelikler barındıran düzenle yerleştirilmiş kalabalığının arasında gezinirken bakalım Amerikan bademi nasılmış diyerek badem, mandalina alıyoruz. Badem aynı badem, mandalinalar lezzetli mi lezzetli, sulu mu sulu...



...ve koca kişisi yüzünde kocaman bir gülümseme ve elinde bir şişe şarapla yanıma geliyor. Belli ki özel bir şey yakalamış. Böyle durumlarda benim göremediğim bir şeyi bulup getirmesinden nefret ediyorum. Oysa bu keşfi benim yapmam gerekirdi. Türkçe'ye ''Zafer Yolu'' diye çevrilen 1930'lu yıllarda geçen Seabiscuit adındaki bir atın Amerika'da rüzgar gibi estiği yıllarda geçen filmden bahsediyorum. Büyük Buhran zamanında o yılların Yeni Dünya'sında geçen filmin başrollerini Tobey Maguire ve Jeff Bridges paylaşıyordu.
Severdim Seabiscuit'i ve şimdi karşıma çıkmıştı.

Şarabı hemen aldık tabii ki! Kaçırılmaz bir fırsattı.Her molanın mutlaka sonu vardı elbet! Yollar bizimdi ve Amerika otobanlarının anlaşılan haklı bir şöhreti vardı. Şunu da belirtmeliyim ki yolculuğumuz sona erdiğinde geride bıraktığımız upuzun 4000 kilometremiz vardı. Gece sallanarak giden 15 kişilik aracımızla şehre dönerken sessizlik içinde yolculuk ediyoruz. Gözler uykusuzluktan kapanmış, kalan kısa zamandan istifade etmeye çalışıyoruz; içine çoktan girdiğimiz ertesi günden 4 saatlik uyku çalıp San Francisco' ya doğru yola çıkacağız. Şimdilik Los Angeles kısacık bir mola için konakladığımız görünmez bir şehir bizim için!

13 Nisan 2012 Cuma

Roma'ya bahar gelmiş dostlar!

Tamam kabul ediyorum! Üzerime gelip oturmuş bir tembellik duygusu hakim bu aralar. Şimdi silkelenip atacağım kendisini üzerimden! Tembellikse o da bir yere kadar canım.

Bilindiği üzere uzun bir zaman önce Roma'ya gitmeden önce izlenecek filmlerle ilgili bir post yayınlamaya başlamıştım. Sonra ne oldu? Ben daha yazacaklarımı bitirmeden (tembellik yüzünden!) Roma yoluna düştüm bile. Daha anlatacak filmlerim vardı üstelik! Eğer biraz daha beklersem Woody Allen'ın Roma konulu yeni filmi benim yazılardan daha önce gösterime girecek onun da farkındayım. O zaman şeytanın bacağını kırmaya çalışmamın vakti gelmişte geçmektedir arkadaşlar.

Şehri uzun uzun anlatmadan önce ilk gecemizde şans eseri girdiğimiz o güzel restauranttan bahsetmek istiyorum haberiniz ola!

Bu sefer Termini yakınlarında konakladık. Küçük, sevimli bir oteldi. Konfor anlamında aradıklarımızı bulduğumuz gibi, kahvaltısı da bizi mutlu edecek çeşitlilikteydi.
Roma'ya vardığımız ilk gün vakit öğleden sonrayı bulmuştu bile! Tek bavulumuzu otel odasına bıraktıktan sonra şehre yeni bir merhaba demek için kendimizi yollara vurduk. Daha önceki Roma kuşatmamdan ağzımda kalan acı tadı yok etmekti niyetim.

Termini Tren İstasyonu gezisi sonunda, bu gezi nezdinde tüm tren istasyonlarını ne çok sevdiğimi bir kez daha hatırladım. İnsanların yollara düştüğü her yer güzeldir bence!

Nereye gideceğimizi konuşmamıştık ama biliyorduk bence. Ayaklarımız İstanbul'da bıraktığımız soğuk havanın tersine bizi burada güle oynaya karşılayan o ılık havanında etkisiyle şaha kalkmıştı zaten. ''Bahar'' dedim kendisine, sen bize gelmezsen biz sana geliriz işte.

Önce Republica Meydanı'ndan geçtik aheste aheste. Ortasından geçen Nazionale Bulvarı yarım daire şeklindeki kocaman meydanı ikiye bölüyor. Görkemli bir çeşme alana imzasını atıyor. Roma, her meydanın ortasında bulunan çeşmeleriyle suların özgürlüğünü ilan ettiği bir şehir.


Yürüye yürüye Trevi Çeşmesi'ne kadar geliyoruz. Kendisini görmeden kulağımıza ulaşan sesi varlığını bize uzaktan hissettiriyor. Bazılarının çok araya sıkışmış bulduğu için sevmediği bu çeşmeyi ben çok güzel buluyorum. Evet, insanın nedense kafasında canlandırdığı kadar büyük değil; ama benim için onu güzel kılan hiç umulmadık bir yerde karşıma çıkması zaten. Üstelik bir binanın kocaman bir duvarını kaplıyor olması da enteresan geliyor bana.

Kararmaya başlayan havayla beraber gözüme romantik görünüyor burası yine! Kafamda Anita Ekberg'in çeşmenin sularındaki sarhoş salınımı, peşinden suya giren yakışıklı.
Şimdi ben de kendimi bu sulara atayım desem etraf çok kalabalık. Önce bu yoğun kalabalığı aşmam gerek, sarhoş desen sarhoş değilim, eh yine de diyelim ki attım kendimi sulara...
Başıma geleceği biliyorum ben, şöyle seslenecek sevgili koca:
''Ben çok acıktım, bence hemen çık ordan, yoksa ben kendim yemeğe gidiyorum!''
İyisi mi bu hayalleri bir kenara bırakmak...

Bu arada İstanbul'da çok sevgili bir dost için verilmiş sözü unutmuyorum tabii...Daha sakin, daha karanlık bir anda geri dönüp vaad edilen niyeti yerine getirmek için buraya tekrar dönmeye karar veriyorum.


Karnımın açlığının farkına varmamam mümkün değil. Kalabalıktan yavaş yavaş sıyrılıp o güzel restauranta girmeye karar veriyoruz. Ne kadar doğru bir karar verdiğimizi girdiğimiz o ilk anda içerisinin güzelliğinden anlıyoruz. Yemeklerimiz geldiğinde kendimizi bir kez daha kutluyoruz. Roma'ya yolu düşecek olanlara şiddetle tavsiye edebileceğim, Toskana şaraplarının kırmızısına kendinizi bırakabileceğiniz bir yer burası. Vineria İl Chianti...






Sırtımı duvarları kaplayan şarapların gölgesine dayayıveriyorum. Günün sabahtan başlayan koşuşturmasının karşılığını almanın vakti geldi, yorgunluk üstüme çoktan çöktü.


Biz yerimize oturduktan kısa bir süre sonra içerisi hemencecik doluyor.

Hayat bu güzel anlardan ibaret olsa gerek!
Yemeklerimiz  masamıza geldiğinde şimdi Roma'nın tadını çıkarmanın vakti!

Carpaccio kesinlikle yediğim en güzel carpaccio idi!
Şimdiye kadar yediğim en güzel carpaccio olduğunu iddia ediyorum!

Şimdi bu fotoğrafa baktığımda gözlüğümü nerede kaybettiğimi öğrenmiş bulunmaktayım!

16 Şubat 2011 Çarşamba

Apfelwein Klaus,bir güzel restorant...

Birden fazla uğradığı şehirlerde insanı ayakları hep aynı yerlere götürüyor gibi geliyor bana.Yılların ritmine alışmış cefakar bacaklar,alışıldık adımlarla sizi alıp götürüyor aynı bilindik yerlere.İşte sanırım bu sebeptendir ki benim de Frankfurt'a her gittiğimde soluklandığım yerler hemen hemen aynıdır.Eğer şansım varsa ve daha önce gittiğim bir yerde keyifle tekrarlayabiliyorsam yediğim yemeğin aynını,sanki gelip geçen bir yolcu değilde, bulunduğum şehrin bir sakini gibi hissederim kendimi.Bazen yeni maceralar yaşamaktansa,bildiğim koltuğun üstünde kurula kurula oturmak daha konforlu gelir bana...Frankfurt'un parçası olmak demek,Goethe'nin parçası olmak demektir mesela...Goethe'nin evinin önünden tekrar geçmek,bu sefer aynı bildik  kapıdan adımımı atmasamda aklımda kaldığınca tekrar Goethe'nin yazı yazdığı masasını,oturup yemeğini yediği masayı ,mutfak duvarında asılı tavaları hayal etmek,hemen yan kapısından müzik dükkanına geçmek,cd ve lp'leri karıştırmak,sonra hemen karşı köşedeki kafeye geçip bir kahveyle Goethe'nin adıyla anılan herhangi bir pastayı sipariş vermek...
Bir de Goethe'nin evinin hemen çaprazına denk gelen bir restorant vardır ki...Kendinize Goethe'nin en sevdiği salatayı ya da yemeği söyleyip ziyafet çekebilirsiniz.:)

Apfelwein Klaus benim için yeni keşfedilmiş bir mekan:)
Ben bu gittiğimde Frankfurt'ta yaşayan bir arkadaşımız bizi bu tanıdık mekanların dışına çıkarıp,kapısından girdikten sonra merdivenlerle bodruma indiğiniz hoş bir restoranta götürdü.

Kapının ardında Alis Harikalar Diyarı
Kesinlikle şans eseri bulma ihtimalimiz olmayan bir yerdi.Şehrin tam göbeğinde ama gizli bir köşede...Ardına kadar açık kapıdan içeri girdiğinizde sağ duvardan başlayıp göğe yükselmiş elma ağacı karşılıyor sizi.Biz yemeklerimizi yediğimiz için elma şarabı denemeye gittik oraya...İçeride her milletten insan vardı..


Valla ne yalan söyleyeyim burası bana duvarlarında döşeli taşı,üzerinde sıra sıra mumların yandığı masası ve oturulan sediriyle ''beyaz dizi'' romanlarındaki o romantik mekanları çağrıştırdı.(İtiraf ediyorum,bir dönem keyifle okumuşluğum vardı:) Herkes hata yapabilir.)Beyaz dizi romanlarındaki gibi üzerimde (çuval giysem yakışır ama) beni oldukça fit gösteren kot pantolonum ve ince beyaz kazağım,esas oğlanın üzerinde ise tüm kaslarını ortaya çıkaran yine kot pantolon ve balıkçı kazağı var.(Tabii ki hergün spor yaptığı vücudunda bir gram bile yağ fazlası yok.-okursa çok kızacak yazdıklarıma-)Demem o ki ortam romantik.

Masada beş kişiyiz efendim.Grubun tek kadını olduğum için hürmette kusur yok.Arkadaşlarımın daha önce test ettiği elma şarabı geliyor.

Elma Şarabımız...
Testiyle gelen elma şarabımız ,şarap bardaklarıyla değil bildiğiniz su bardaklarıyla servis ediliyor.Tadını soracak olursanız,düşündüğüm gibi tatlı değil.Sodanın az alkollüsü desem haksızlık etmiş olur muyum acaba?Yani bence şarap desen şarap değil,soda desen soda değil..Ama alkol oranı düşük..Maksatta muhabbet zaten...



Tabii ki sohbetimize Goethe'de eşlik ediyor bulunduğu yerden.Duvarlar fotoğraflarıyla süslü.Frankfurt,
bu ünlü edebiyat adamının şehri ve şehir kendisine şükranlarını devamlı sunuyor.Her daim teşekkür ediyor kendisine..Unutulmamak,ebedi olmak bu olsa gerek...Aklıma gelenleri söylemiyorum,  yazmıyorum buraya !!!!


Bence gecenin prensesi...Elmalı tatlı ve dondurma..Nefis....
Her gittiğimde yaptığım gibi yine elmalı tatlılardan uzak duramıyorum burada..Ama enfes sahiden..Meyve olarak hiç sevmediğim elmanın varoluş sebebi bence sadece tatlılara konulabilmesi olsa gerek...Diyet falan kalmadı bende zaten ama gözüm de elmalı tatlılara doymadı desem...


.....ve son olarak adresini merak edip,yolum düşerse giderim diyenlere...




30 Kasım 2010 Salı

Brugge 5: Brugge'de çey keyfi ve Michelen yıldızlı bir restoran.


Brugge'de geçirdiğimiz son gün hava yağmurlu. Yürümemize engel bir durum yok ama ara ara yağmur damlaları yüzümüzü okşuyor. Avare avare geziyor, İstanbul yorgunu bünyemizi dinlendirmeye çalışıyoruz. Brugge bizim harita kullanmadan şimdiye kadar gezdiğimiz tek şehir. İnsanın kaybolma ihmitali yok. Ara sokaklardan birinde ''Prestige''isimli bir pastaneye rastlıyoruz. Burası gizli kalmış romantik bir çayevi. Duvarlarını üzerinde bahar dalları ve kelebekler olan bir duvarkağıdı süslüyor. İnce ince duyulan melodide ''her çiçekte sesin yüzünü görüyorum'' diye fısıldıyor şarkıcı.

Sahiden diyorum böyle aylak aylak gezmek ne keyifli!
Aylaklık da bir sanat olsa gerek diye düşünüyorum. Gereksizce çırpınmayan, hayrettir ki telaş duymayan ruhumla kendimi buraya ait hissetmiyorum. Masaların arasında dolaşıp siparişleri alıp güleryüzle işlerini yapan iki garson kız, aynı iki kıyafetin farklı renklerini giymişler. Garsonların birinin ayağında beni üşüten bu havada parmak arası Birkenstock terlikler. ''Demek ki üşümüyor!'' diyorum. Sonra kocamın buradaki atmosfere hiç uymayan bir zil sesiyle telefonu çalıyor. Telefonu bulmaya çalışırken panik yaşıyor, ortamdaki sessizliği bozduğu için huzursuz oluyor. Neyse ki arka masadan yaşı hayli geçkince bir kadın neşeli bir çocuk gibi bol kremalı kahvesini pipetiyle höpürdete höpürdete içiyor. Kahvesi bittiği için üzgün!








Bu şehrin tadını çıkaran, keyfini yaşayan insanların yaş ortalaması bizim ülkemize göre yüksek.Yaşlı olmanın tadını ''Tea Room''larda, yaşamı tüm zarafetiyle bir çay içme seremonisine dönüştüren bu insanlara sevgiyle bakmamak imkansız. Sonra da üzülerek bizim emeklilerimizi düşünmek tabii...
Brugge'e yolu düşüp de böyle bir pastaneye gitmek isteyenler için:
Adres -Vlamingstraat 12-14  8000 Brugge.


Ah, bir de yukarıda fotoğrafı görülen restoran var ki... Offf diyorum offf:)))
Deniz mahsüllerini çok seven bir insan olarak uçakta gelirken, Paris'te yediğim Brüksel midyesini bir de yerinde yemeğe ant içmiştim. Sonra otel yolunda gelip giderken gözüme kestirdiğim bir restorandaki Michelin yıldızlı tabelala dikkatimi çekti.

Breydel De Coninc restaurantın adı...

Michelin yıldızlı şeflerin ününü duymuşluğum varsa da açıkcası bir restoran ya da şef için Michelin kriterlerinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi değilim. Bu küçük restoran ise sadece akşam yemeği için belli saatlerde hizmet veriyor. Daha içeri girer girmez sıcaklığıyla sizi kucaklıyor. Ben provensal usulde pişmiş midye isterken, eşim tercihini biftekten yana kullandı.Yanında da garsonumuz tarafından seçilen iki bardak bira eşlik etti bize. Yemeğimizi çok sıcacık bir ortamda, yan masamızda restoranın malzeme tedariğini yapan -sonradan 65 yaşında olduğunu öğrendiğimiz- Brükselli bir beyin sohbetiyle yedik,  bitirdik. Önüme konan midyeyi nasıl yemem gerektiğini öğretmeye çalışan Brükselli beye, sol masadan yaşlı bir hanım eklendi, sonra bir masa daha. İki elim de midyenin içinde bravolar eşliğinde başardım bu işi. Kocam bütün restoranı yeme eylemimin içine katabilme başarımdan dolayı tebrik etti beni..:)))

Sevimli garson kızdan ''In Brugge'' filminin set arkasını öğrendik. Colin Farrell'ında bu resyoranda yemek yediğini, yakından da çok yakışıklı olduğunu, filmin Şubat-Mart aylarında çekildiğini ve film yılbaşında geçtiği için bu küçük şehrin Noelmiş gibi aydınlatıldığını anlattı bize. Şehre ziyarete gelip, restorana yolu düşen herkesin Noel hazırlıklarına neden şimdiden başladıklarını hayretle sormalarından bahsetti. Çok keyifli, lezzetli bir yemek oldu bizim için. Markt meydanının hemen köşesindeki bu restaurant güzel bir Brugge akşamı yaşattı bize.
Breydel De Coninc:
Adres: -Breidelstraat 24 8000 Brugge

Brugge 4: Çikolata Günleri..

 Brugge dört bir köşesinden yayılan çikolata kokularıyla hem insanın gözüne hem de midesine hitap eden miniminnacık bir şehir.Şimdi Bruggeden çikolata manzaraları...








Çikolatadan yapılmış sıra sıra Noel Babalar da yeni yılı karşılamaya hazırlanıyorlar.











Çikolatada gelinen son nokta budur heralde:)

24 Eylül 2010 Cuma

İnsanlığın beef tartar'la savaşı

İŞTE SONUNDA İSMİNİN ANLAMINI ÇÖZDÜĞÜM EKLER...


Vallahi yıllardır hep çok severek yemişimdir ''Ekler''i... Ama anlamlandıramamışımdır bir türlü adını beynimde. Bir süre sonra tadı ve yemenin keyfi, adının peşinde olduğum sırrının önüne geçmiştir benim için. Çocuk aklıyla unutulup gitmiştir. Yemesi hep çok kolay zahmetsiz gelmiştir bana.
Şekersiz çayımın yanında küçük bir ekler..Ya da Fransızca yazılışıyla ''Eclairè''
İşte bunu çok sevdim...


...ve karşınızda Beef Tartare. Ya da Türkçesini hatırladığım kadarıyla Tartar soslu biftek..(belki sadece benim menüden algıladığımda diyebiliriz.)

Çok acıkmış bir vaziyette bulduğumuz bir bistroya oturduk hemen. Paris'e geldiğimizden beri ben biftek yememiştim ve bu durumun hemen benim lehime değişmesi gerekiyordu. Menüye hemen göz gezdirdim ve anladım ki yemek istediğim şekliyle az pişmiş biftek burada yoktu. Hızlıca kafamda bir muhakeme yaptıktan sonra iç sesim şöyle dedi bana: ''Olsun nolur ki, tam istediğin gibi bir biftek yok ama tartar soslusu var, hem değişik bir şey yemiş olursun!''

Çocukluğumda annemin yaptığı baharatlı o güzel köfteleri kaçak kaçak daha pişmeden mideye indirmişliğim çoktur ama az pişmiş kanlı bifteği tabağında görmekten büyük bir keyif alan benim için bile fazlaydı bu kadarı! Bildiğiniz kıymanın içine baharatlar ve bilmediğim soslarla tatlandırılmış o hiç ama hiç pişmemiş et tabağımda canlı canlı yatmaktaydı. Kıyma şeklinde elbet! Masanın tam karşısındaki sandalyede kocaman gözlerle bana bakan sevgili eşim bir kendi tabağındaki güzel peynirlere ve patatese, bir de benim tabağımdaki kanlı canlı ete baktıktan sonra şöyle dedi.
   ''Canım sen istersen yeni bir şey sipariş et.''

Benim cevabım çok kısık sesimle şöyle çıkabildi ancak: ''Yok canım teşekkür ederim, ben severim zaten biliyorsun böyle değişik tatları.''

Benim iç ses ise dışardan duyulmayan ama bangır bangır bir sesle şöyle diyordu bana. ''Nesin sen?Gurme mi? Et meeeeliyor, ne bekliyosun?''
...üç çatal sonrası eğdim kafamı ve kabul ettim mağlubiyeti.
Sevmedim beef tartare'ı..

21 Mayıs 2010 Cuma

''boeuf bourguignon''



İşte Julia Child'ın meşhur yemeği......