şehri istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehri istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2012 Salı

Filmekimine hızlı bir girişin ardından...

Geçen sene bir türlü gitmenin kısmet olmadığı Filmekimi'nin ardından, bu sene de öyle gözü yaşlı bakmak istemedim ardından. Bir gün olsa gitmeye çaba göstermek üzere kendime söz vermiştim. Sonbaharın en güzel anlarından birinde yakaladım Filmekimini'nin saçlarından...
Sabah Üsküdar'da kardeşimle buluşuyoruz. Yıldız Büfe'nin önünde beni bekliyor; erken kalktığı için ben daha gelmeden o kahvaltısını gözüne kestirdiği kepekli sandviçlerden biriyle yapmış bile!

- İlaç gibi geldi bu sandviç bana, diyor.
Eee, gelir tabii. Açmışsın bağrını denize doğru, atmışsın üstündeki sorumlulukların hepsini mavi suyun içine. Daha ne olsun? İstanbul'un bitmek telaşı içinde ''kaçırılmış'' bir anı yaşamaya karar vermişiz beraber. 

Önce tekneyle Kabataş'a atıyoruz kendimizi, sonra finikülerle Taksim Meydanındayız.
Biletlerimizi edindikten sonra şimdi kahvaltı ve kahve keyfi zamanı... İstiklâl Caddesi daha yeni başlayan güne uyanmamış; esnaf dükkanlarını açmanın telaşında. Mağazaların önünde duran arabalar bir şeyler indirip, hazırlık yapıyorlar. Etraf yine de kalabalık. İstanbul'un bu kendine has caddesini ne çok seviyorum; yakın zamana değil ama, koca kişisiyle ilk tanıştığımız yıllara denk düşen çok anım var aklımda. Zaman ilerledikçe buraya gelme sıklığım düşmüş, geldiğimde uğradığımız mekanlar, çayımı yudumladığım kafeler bir bir değişmiş. Aradan geçen bu kadar zamanda öğrenci harçlıklarıyla oturup saatlerce sohbet ettiğimiz McDonalds tabii ki atık uğramadığımız bir yer. Yine de, anısı var demeden geçemeyeceğim. 

Emek Sineması yok artık mesela! Öyle boynu bükük duruyor! 
Anılarımı bir köşede bırakıp, kardeşimle beraber yaşayacağımız güne dönüyorum yine; umarım seçtiğim filmlerden sıkılmaz diye içimden geçiriyorum. Doğumdan sonra kalan kiloları verme çalışmaları içinde pek fazla yemek yememeye çalıştığı için film aralarında lezzetçe bol, kalorice az yemekler yemek kararındayız. 

Cafe Nero ilk filmimizi seyretmeye başlamadan önce ilk durağımız. Kararlı bir şekilde denize karşı yaptığı kahvaltıdan sonra ona sadece sütlü bir kahve, ablaya da küçük bir sandviçle çay alınıyor. Filme kadar oturup konuşup, Beyoğlu'nun kalabalık insan trafiğinin içinden gelip geçenlere bakıp, insanların üzerinden elbise seçiyoruz. biraz ileride bana göz kırpıp duran YKY'nin gülümseyen bakışlarına daha fazla karşı koyamıyorum. 
- Hadi diyorum, biraz da kitapçıya bakalım, hemen filme gideriz sonra.

İlk filmimiz için beyaz perdenin karşısındayız işte! ''Düşler Diyarı''
Filmimiz başladığında ince alt yazının unutulmuş olduğunu anlıyoruz. İnsanlar alkışlamaya başlıyorlar. Aradan beş dakika geçiyor, anlaşılan olan bitenin farında olan kimse yok. Film biraz ilerleyince anlıyoruz ki, takılan film de yanlış! 
Kardeşimin ilk Filmekimi için hayli egzantirik bir başlangıç aslında, onun adına seviniyorum. İlk filminde aykırı bir halle karşılaşıyor. Işıklar yanıyor ve filmi beklemeye başlıyoruz.



Sonunda Düşler Diyarı gözümüzün önünden akıp gitmeye başlıyor. New Orleans'ın kıyılarında ''Leğen'' adlı bir toplulukta yaşayan Hushpupy isimli altı yaşındaki bir kızın masalsı hikâyesi... Dünyanın sonuna doğru ilerleyen bir yolculuk. Filmden aradığımı bulmuş biri olarak yüzüm gülerek çıkıyorum. Şimdi ne yiyeceğiz sorusuyla karşı karşıyayız. Diğer filme yetişmek için çok fazla zamanımız yok. Zencefil'e gitmeye karar veriyoruz. Lezzeti kararında iki harika kiş, yanına da iki çay alıyoruz. Yemek de, çay da harika geliyor. Bir yanımız hafif hafif esen rüzgâr, diğer yanımız akıp giden filmlerle, mis gibi yemekler...



Beyoğlu'nun kendine has duruşuna kitapçılar, sokaklara taşan etnik müzikler, pasajların içinde rastgele karşınıza çıkan takı dükkanları ne çok yakışıyor. Yaşamlarımızda değişen pek çok şey olmasına rağmen, buraya yolum her düştüğünde değişen çok şey olmasına rağmen hem geçmişe dair bir şeyler yakalıyorum, hem de yeni bir dolu güzel şeyle karşılaşıyorum. 

Sahaf Festivali biraz ötemde tezgahlarını açmış, bekliyor ama bizim yolumuz bu sıkışlık içinde oraya kadar uzanamıyor. Belki başka bir sefere, belki de başka bir sene!



Koşa koşa ikinci filmimize gidiyorum. Abbas Kiarostami filmi var sırada. ''Sevmek Gibi''
New Orleans'ın ütopik kıyılarından çıkıp bu sefer Tokyo'ya; eskort bir kız, emekli bir profesör ve kızın maço erkek arkasının birbirine girmiş hayatlarının içine doğru hızlı ilerliyoruz. Filmin çarpıcı son sahnesiyle beraber günün ikinci filmini de bitirmiş olmanın iç huzuruyla sinema salonundan ayrılıyoruz. 
Artık keyif zamanı. Hacı Muhittin'in kapısından hızla içeri girip iki tane mis gibi kahve söylüyoruz. 
Öyle güzel bir gün yaşıyorum ki. Abla olmanın zaman zaman zorlayıcı yanları olsa da, peşinde dolaştıracağın bir kardeşinin olmasının lezzeti de bambaşka. Sırf böyle anların hatırına bazen oğlanın bir kardeşi olmamasına üzülmüyor değilim hani!

Kahveler mis mis... Dedikodu da yanında bonusu...



Günün son filmine doğru tekrar sinema salonundayız. ''Havana'da 7 Gün'' geçireceğiz. Birbirinden farklı yedi hikâyenin içinde kaybolup gidiyoruz. Şehirlerin kendine has yanlarının içinde geçen her öyküden büyülendiğim için bu filmde benim için keyifle geçiyor. 

Şimdi mi? Eve dönüş yolu tabii ki...


15 Ocak 2012 Pazar

Yaşadığım şehir!

Güneşin doğuşunun keyfine varmak güzelmiş doğrusu!

    2011 bizim buralardan giderken biraz ortalığı karıştırarak gitti; sanki bana bazen çok planlı olmanın işe yaramayacağını öğretir gibiydi. Eh bazı şeyler uygulamalı olunca anlamak takdir edersiniz ki daha kolay oluyor.
    Sizlere Mario Levi'nin Yazı Atölyesi'ne başladığımdan bahsetmiş miydim ben?
    Neredeyse ilk kur bitmek üzere! Bloga fazla yazı yükleyemem bu yüzden. Her Salı akşamı büyük bir keyifle gittiğim dersimden daha o gece yapacak olduğum ödevimin stresini ve heyecanını sırtıma yüklemiş olarak çıkıyor, tüm hafta boyunca da teslim edeceğim ödevimden başka bir şey düşünmeyerek günlerimi geçiriyorum. Bu hafta ilk defa ödev teslim etmedim; olmadı, yazacağım yazıyı doğru yere bir türlü oturtamadım ve kendimi akan -ya da akmayan mı desem- suya öylece teslim ettim. Bu durumda joker hakkımı da kullanmış olduğumdan artık daha hızlı düşünüp, daha önceden ödevimi hazırlayıp, kendime gerekli kontrolleri yapmak için zaman bırakmak gerekiyor.
    İstanbul'da nedense bu sene gözüme pek güzel geliyor. Kendimi sokağa attığım an, nefes aldığımı hissediyorum. Serin hava yüzüme dokundukça, sokaklarda serserice yürümek geçiyor aklımdan. Güzel hayaller, umutlar doluyor yüreğime.
    Bu sene 2102'nin bana taşıyacağını düşündüğüm keyifli günler ajandasına ''İstanbul'a Saygı'' günleri koymak şart oluyor yani.:)
    Şimdilik hayat beni tekrar şaşırtmaya kalkmazsa Şubat ayında Samatya'yı soran ve anlamaya çalışan gözlerle gezmeye niyetim var.
    Arkası gelecek elbet!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Ahmet Ümit ile İstanbul turu

Küçük bir not bırakmak istedim ilgilenenler için.

Yarın yani 19 Eylül 2010 tarihi için AKM den başlayacak bir Ahmet Ümit ile İstanbul turu var.


Ayrıntılı bimlgi ve katılım için:

Antonina Turizm: 0212 292 28 74

17 Temmuz 2010 Cumartesi

İstanbulda Tony Bennett rüyası..Masal gecem...

Geçen gece 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesinde Tony Bennett konseri vardı.Nedense o gün kendime de felekten birgün çalmıştım.Saat 15.00 sularında işyerinden ayrıldım ve arabamı sürdüm Harbiye yakınlarına..Saat 15.30 u gösterdiğinde ben çoktan arabamı park etmiştim bile.Sonra Maçka Parkının içinde kafamda bir dolu düşünceyle (ki bu düşüncelerin arasında en büyük kararların yürüyerek alınabileceği vardı) yürüdüm geçtim.Dolmabahçenin önünden geçerken karşı duvara yıllar önce asılmış Atatürk fotoğraflarına baka baka ilerledim.Duvarın dibinde ekili duran ortancaların susuzluktan boyunlarını eğmiş halleri canımı sıktı.Acaba Atamızın en sevdiği çiçek ortanca mıydı?Sanki değişmiş gibi gelsede yerine bir çiçek koyamadan yoluma devam ettim.Beşiktaş'a inip oralarda da biraz soluklandıktan sonra dolmuşla tekrar Taksim'e çıktım.Biraz kitapçı biraz kafe derken sevgili eşcağızımla buluştuk.Ben keyifle Maçka Parkı gezimi anlatırken bana Orhan Pamuk'un burada köpeklerin saldırısına uğradığından ve birkaç tane de insan saldırısından bahsetti.:=(Oysa kanaatimce biraz bakım ve kadın popülasyonu eksikliği dışında gayet güzel bir park.

Gelgelelim Tony Bennett konserine....
Konserin başlama saati aldığımız biletlerin üstünde yazana ve ilan edilen saate bakılarak saat 20.00 gözükmekteydi.Benim bu noktada anlamayı bir türlü başaramadığım nokta ise sevgili halkımın neden saat 20.00 de yerlerinde olmadığı..Evet konserin başlama saatinde ne yazıkki Açıkhava sahnesini doldurması gereken insanların yarısı etrafta gezinmekteydi.
....Ve sanırım 20.10 da Kerem Görsev Trio sahne aldığında aynı saygısız tavırlar ne yazıkki devam etti.Eğlenmek,hoşça vakit geçirmek için gittiğim konser öncesinde sinirlerim bir hayli gerilmişti valla...Yarım saat süren Kerem Görsev dinletisi bittiğinde Kerem Görsev 2 aydır Tony Bennett konserini beklediğini ,saat 15.00 de efsane üstatla tanıştığını ve biraz sonra keyifle konseri izleyeceğini bizlere anlatıp son selamını verirken Sezen Cumhur Önal insanların önünden yürüyerek geçti..Acaba en azından insanları selamlarken biraz saygı göstermek çok mu zordu?

Neyse dedim ki tamam şimdi Tony Bennett geliyor....Ve kızı Antonia Bennett sahnede yerini aldı..Valla açıkcası Tony Bennett beklentim artık son safhada olduğundan kırmızı ayakkabıları gözümden kaçmayan Antonia hakkında ne düşündüğümü pek hatırlamıyorum..Ben Tony ile kavuşmak istiyordum...

...ve sahnede Tony Bennett.
işte beklenen sessizlik ...

...benim için Tony Bennett 'ı anlatmak çok zor..Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerdeyim..
Shadow of your Smile da beynimin diğer bir tarafında az sonra Barbara'da bir yerlerden sahneye girecekmiş hissi..
''just in time'' da Tony'den duymaya alıştığımın aksi yönünde daha durağan ama beni alıp götüren bir yorum..

There Will Be Never Another You...Peki haklı değil miydi Tony ,senden başka bir sen asla olmayacak ya da gülümse derken?
Ah böyle bir şans bir daha gelmezdi önüme..

San Francisco ve in other Words...

Valla ''in other Words''deki yorum benim bittiğim andı..
Yüzündeki kocaman gülümsemesi,beyaz saçları, yaptığı sevimli dansıyla ben o gece Tony Bennett'ı çok sevdim...

İzleyicilerin yoğun alkışlarıyla sanatçı tam beş kez bis yaptı..
..ve ayakta alkışların hepsini de hak etti.

Anlayamadığım diğer şey ise insanların ne adına konseri terk ettikleri oldu..Peki ama sahiden neden sevdiğin ve muhtemelen bir daha görme şansının olmadığı bir sanatçının konserinden erken ayrılırsın?

...ve son not.
Konserden sonra kulisin yolunu tutan Hıncal Uluç'u kıskanmamam gerektiğini bilmeme rağmen çok kıskandım:)