21 günü yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 günü yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2017 Perşembe

Gün 21- Perşembe, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz...

Sabah kalktığımda Kuzey gitmişti. Çayı demledik, buzdolabında kahvaltı niyetine pek bir şey olmadığı için koca köy domateslerinden iki tanesini kesip tavaya dizdim. Üstüne de bolca zeytinyağı. Sonra pişmesi için ocağın altını aştım. Selçuk özellikle çok sever böyle domatesi. Biraz da kekik serptin mi üstüne ekmeğini bandıra bandıra yer. Ben de tabağıma biraz domates aldım. Roka vardı mis kokulu. Biraz da peynir. Daha ne olsun? Yine de buzdolabının kahvaltılık rafını açınca alışverişe çıkılması gerektiğini idrak ettim. Bir de Amazon'dan sipariş ettiğim döküm tencerem geldi. Kullanmak için heyecanlandığımdan ekmek mayasını çoğalttım sabah sabah. Akşam gider gitmez ekmeğimi yoğurmam şart. Bu durumda un almam gerekiyor. Neticede stres içermeyen bir iş alışveriş yapmak. Gün arasında sadece bir fırsat yaratıp markete gitmem gerek. Hepsi bu! 

Kahvaltımı edip de üçüncü bardak çayımı yudumlarken gözüm bahçeye takıldı. Kalktığımda pencereden dışarının soğuğu kendini belli ediyordu. Oysa an itibariyle güneş ışıtmıştı her yanı. Yeşiller keyifli bir hâl almışlardı üstlerine. Biraz neşeli olduklarını bile söyleyebilirdim. İşe gitmemeye niyet ettim. "Ne olur?" diye düşündüm. "Bir gün işe gitmesem dünya dönmeyi mi durdurur?" Sanki bu düşüncenin etrafında dönüp durduğumu hissetmiş gibi telefonum çalmaya başladı. Birkaç müşteri; hepsinin aslında dert olmayan dertleri. Terapi peşindeler. Bir şey olmaz, yetişir, sıkıntı yok, rahat olun denmesini bekliyor çoğu. Mecbur usulca kalktım sofradan, çantamı, telefonumu alıp arabama bindim. 

İşe geldiğimde önce kendime duble kahve yaptım. Fotoğrafını çekip internete koydum. Geçenlerde Remzi Kitabevi'nden bir de mouse pad almış ama açmaya fırsat bulamamıştım. Üstünde harita var. Gündüz hayallerine daha kolay girebileceğim bundan sonra. Pelin Pembesi'nin son yazısını da okuyunca düşlere dalmak için doğru zaman ve doğru yerde olduğumu anladım. Norveç'in Aurland kasabası. Mutlu olmak için çok güzel bir yer Norveç; Oslo, Bergen, Flam, Aurland... Yeşillikler içinde. Yapman gereken tek şey yürümek, etrafına bakmak ve şükretmek... Samimiyim. Sırt çantalarımızla yola düştüğümüzde yapacağımız seyahatin hayatımızın en güzel seyahatlerinden biri olacağını bilmiyordum. Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra bile geriye dönüp dönüp aynı seyahatten, Flam'a inen trenden, dağların içinden ilerleyen yollardan, durgun fiyortlardan bahsediyorum. Trenin içinde yol alırken en çok sırtlarında çantaları ve ellerinde yürüyüş sopaları ile yılankavi patikalarda yürüyüş yapan insanlara imrenmiştim. O seyahatte Bergen'de kalmaya niyetlenmiştik ve o yüzden Flam'de kalmamıştık. Ama aklım hep o kasabada kaldı. Aurland, Flam'den bir önceki kasabaymış. Buket çok güzel anlatmış. Gitmeden bir yerin güzelliğini hissedebilir mi insan? Hissediyorum ve orada olmak istiyorum. Karamsar, bıkkın, yorgun ruhuma iyi gelecek şeyin uzaklaşmak olduğunu biliyorum. İnsanı yavaş yavaş körelten rutinden ve sıkıntılardan uzaklaşmak. Yürümek, yeşile ve elbette soğuğa sarılmak. Düşlemesi bile güzel. Patika yollarda yürüdüğümü, soğuktan yanaklarımın kızardığını, fiyortlara uzun uzun baktığımı ve dönüş yolunda minik bir kafede sıcak bir kahve içtikten hemen sonra otelimizde sıcacık bir duş aldıktan sonra hayata bir de bulunduğum yerden baktığımı hayal edebiliyorum. Ve bu hayal çok iyi geliyor bana.

Umarım benim içine yuvarlandığım düşler size de iyi gelir. 
Benim bu aralar başka kıyılarda dolaşmaya çok ihtiyacım var çünkü.

Bu arada daha önce yazdığım İskandinavya Seyahati ile ilgili yazdığım yazıları okumak için:

📌  Sırt çantamla İskandinavya yolculuğu planım için tam olarak BURAYA
📌  Stockholm'de benimle birlikte dolaşmak için BURAYA
📌  Gamla Stan'da bir kahve içmek ve Stieg Larsson'u anmak için BURAYA
📌  Stockholm'de nerede kalsak diye düşünüyorsanız BURAYA
📌  Stockholm etrafında uzun uzun gezinmek için de BURAYA
📌  Oslo Gezi Notları BURADA
📌  Vigeland Parkı ve Oslo'nın Gezilecek yerleri BURADA
📌  Anlata anlata bitiremediğim muhteşem Flam Yolculuğu BURADA
📌  Bergen Gezi Notları BURADA
📌  Son olarak Kopenhag Gezi Notlarım da BURADA




18 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 20- Çarşamba, diyeceklerim var.

Baştan söylüyorum bir dolu sıkıntılı iç konuşma var bu yazıda. Kendimi rahatlatmak için yazdım sanırım. Niyeyse! Okumasanız da olur yani.👀

Geçen ay birden iş yerindeki internetimiz kesildi.(TTNET) Hemen telefona sarıldık tabii ki. İşin yürümesi için internet şart bizde. Adsl numaramızı girdikten sonra telefondaki mekanik ses bölgemizde bir bakım çalışması yaptıklarını ve ne zaman giderileceğini bilmedikleri bu çalışma için ortalama 20 gün hizmet veremeyeceklerini söylüyordu. Bendeki panik halini düşünün siz. İnternet yoksa iş de yok demek. Koştur, koştur TTNET'in ana binasına gittim. Onlar da bana böyle bir arızadan haberlerinin olmadığını ama sahiden de bulunduğumuz bölgede çalışma olduğu söylediler. "Bir öğrenseniz ne zaman düzelir?" dediğimde de beklemem gerektiğini işlerinden bıkkın, hayatlarından bezgin bir şekilde ifade ettiler. "Peki hizmet vermeyeceğiniz internet için para alacak mısınız müşterilerinizden?" diye sordum. Elbette alacaklardı ama hizmetini almadan ödememi yaptıktan sonra bir dilekçe ile başvurursam geri ödeme yaparlardı. Ayrıca dünyanın büyün ülkelerinde de bu böyle oluyordu.

Kontratım olduğu için (nerdeyse bitmesine bir ay vardı) TTNET'e ödememi yapmaya devam ettim. Başka şansım olmadığından derhal Superonline'a başvurdum. İki ay süreyle iki internet servis sağlayıcısına da aidatımı ödedim. Hatta geçen ay hiç borcum gözükmeyen TTNET'e bu ay kontrol amaçlı tekrar bakınca 32.00 TL faturam olduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden faturamı ödedim. Bir dahaki ay yine bakacağım. Belki tekrar fatura çıkarırlar. İki gündür Superonline'da da hizmet yok. Bakım çalışması yapıyorlarmış. Ellerinden gelen çabanın hepsini de gösteriyorlarmış ayrıca. Elbette faturamı alamadığım hizmet için ödeyecekmişim. Çok üzgün çünkü telefonun öte ucundaki çalışanlar ve bunu dile getiriyorlar. Hizmetime ne zaman kavuşacağım ise artık Allah'a kalmış. 😀

Yukarıda görüldüğü gibi ağlanacak halimize gülüyorum artık. Çünkü sinirlenme aşamasını geçtim. O aşamada insan kendinden nefret ediyor. Bağıran, öfkelenen, ağzına geleni söyleyen bir insan oluyor ki bu durum da insana zarar. Şunu kabul ettim, bu ülkede yaşayarak insan sinirden ölüme birkaç yıl erken yaklaşıyordur. Hindistan'dan falan ne farkımız var yahu? Kanunun olmadığı yerde herkes kendi kanununu uyguluyor. İnternet mi kullanmak istiyorsun en az iki yıllık kontrat yapmak zorundasınız. Yoksa internet falan yok size. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde televizyon yayını falan kullanmak için "sadakat" anlaşması imzalıyorsundur? İki yıl yaşayacağımın garantisi var mı ki iki yıl aynı yayın şirketini kullanacağıma dair anlaşma imzalıyorum? Teşekkür ederim almayayım derseniz de sizi aramaya devam ediyorlar. 
Dün BJK'den aradılar. Forma satın almak ister miyim diye? 
Eğer istersem neden telefondan almam gerektiğini anlamadım tabii. Belki oğlanın bedenini falan biliyorlardır. Ne bileyim? 

Bugün sıkıntılı bir yazı oldu. Biliyorum. Meydan okuma falan demeden sussaydım keşke. Oysa aklımda Tempo Travel'da okuduğum Delal Arya'nın nefis bir yazısından bahsetmek vardı. Olmadı. Edebi Yolculuklardan bahsediyordu. Agatha Christie'nin peşindeydi. Tüh!

17 Ekim 2017 Salı

Gün 19- Salı, lakin hava yağmurluydu...

Soğuk kış günleri yaklaşınca insan hep içini sıcak tutan tatilleri düşlüyor. Benim hayallerim genellikle gideceğim yerlerden çok, daha önce gittiğim yerlere dönük. Geçmişe bakmayı seviyorum. Dünde kalmış güzel anılarımı kucaklamak, onlara sahip çıkmak hoşuma gidiyor. Göğe uzanmaya çalışan upuzun ağaçların altında yapılmış yürüyüşler, ayaklarımın altında çıtırdayan yapraklar, çantada saklanmış bir termostan çıkarılıp paylaşılan çay, tereyağlı bisküviler hep gündüz düşlerimin baş tacı. Daha önce de birkaç kez söylemiştim zaten: Melankolik bir yapım var. Dönüp dolaşıp bir ağaç kütüğünün kenarında verilmiş kısa molaları anlatıyorum.  Güzel anıları, güzel anları yaratmak çok kolay olsa da çoğumuz bunu yapmak için pek çaba sarf etmiyoruz. İnsanoğlunun yapısı bu belki de. Kim bilir? Günlük sıkıntılar içinde olduğumuz insandan başka birine dönüşüyor, savaşıyor, sinirleniyor ve çoğu zaman da yorgun düşüyoruz. 
Sanırım unutulmayan anıları, seyahatleri, uzun yürüyüşleri ve dost sohbetlerini anlamlı kılan da bu zaten. Yollarda olmak bu sebepten güzel. Yola düşmezseniz hızla yol alan bir trenin penceresinden, zamanı yok soyarak bakma şansını kim verir insana? Her tren yolculuğumda zamana karşı durabildiğim, onu yok sayabildiğim bu ender anların keyfine varıyorum. Hızla akıp gidiyor dağlar, vadiler, akarsular penceremin önünden. Anne karnındaymış gibi güvende hissediyorum kendimi.


Bugün eve gidince bu yazdıklarımı aklıma getirerek biraz tek başıma kalacağım. Hangi kitabı okuyayım diye odanın içinde dolaşıp, alıp da etrafa serptiğim kitapları toplayacağım birer birer. Belki yarım bıraktığım nice kitabın içinden birini çeker alıp, kaybolduğum yeri bulmaya çalışırım. Belki de sadece tek sayfa bir metinin, her bir satırını renkli kalemle çizer, düşünürüm. Belki de telaşa kapıldıkça daha hızlı akıyor hayat. Yetişemiyorum dedikçe daha hızlı dönüyor dünya. Bugün, her şeye yetişmemin mümkün olmadığını kabul edeceğim öncelikle. Belki "Her şeye yetişmem mümkün değil!" cümlesini birkaç kere tekrar ederim duyabileceğim bir sesle. Bir de şu renkli yılbaşı ışıklarından birini alıp mutfaktaki mantar panomuzun üstüne asacağım. Gücüm yeterse üstüne yapıştırdığım hayallerden olanları toplar, yerine yenilerini asarım. 

Bu sabah Kuzey'i okula yolladıktan sonra koşarak yatağa geri döndüm. Oysa uyanmıştım. Dışarıda daha aydınlanmamış ama ışımaya yaklaşmış bir gün vardı. Bahçeye çıkmakla çıkmamak arasında bocaladım durdum. Sonuçta sıcak yatak daha cazip geldi ve uyudum. Şimdi, öğleden sonraya erdiğim bu saatte, yarın bu şansı kendime versem mi diye düşünüyorum. Yeni bir sabah düşüncesi çok cazip geliyor. Her sabaha aynı inançla uyanıp sonra insanlardan umudu kesmek ne tuhaf! Ben de uzun zamandır bu düşünce var. Kendimi yorgun hissediyorum. Tekrar çocuk olmak, yeniden çocukluğun inanan, seven, yargılamayan kollarında dolaşmak güzel olurdu. Keşke, değil mi?

21 gün aksatmadan yazacağız diye hem kendimize, hem de dost bloglara meydan okuduğumuz bilmem kaçıncı günde hepimize çocuk kahkahası atabileceğimiz bir gün diler, saat18.30'daki pilates dersime doğru ufak ufak yol alırım sevgili dostlar. Bedensel aktitive insanı sahiden mutlu ediyor. Benden söylemesi :)

16 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 18- Pazartesi, yarım kalan listelerin ardından.

52 Liste Projesi

Liste 41- Sonbahara dair en sevdiğiniz şeylerin listesini yapın. 

Sonbahar en sevdiğim mevsim.

📌  Bu sonbaharın en güzel sebebi, canım Leylak Dalı'nın yeni çıkacak kitabı. Ben siparişimi çoktan verdim. Aman kaçırmayın derim.



📌   Yeni bir yolculuğa çıkmak ya da hiç bilmediğim bir yere gitmek için en uygun zamanın ne zaman olduğunu bana sorsalardı sonbahar diye cevap verirdim. Hafif serinliğin içinde yol almaktan daha güzel bir şey olamaz. ger gör ki okulların açıldığı bu dönemde bu kadar sevmeme rağmen istediğim kadar seyahat etme şansına sahip olamıyorum.


📌   Sonbahar yaprakları elbette. En sevdiğim şeylerin başında bu sarı, kızıl yapraklar geliyor. Ayrıca şaşırtıcı bir sarıya dönen ağaçları da çok seviyorum. Sonbahar, kesinlikle doğada geçirilmesi gereken bir mevsim. 



📌  Starbucks'ın sonbahar/halloween temalı bardakları ve bal kabağından yapılan tartı. Bir de süs kabakları var. Bir daldan bile başka başka meyveler veren süs kabakları. Keşke ektiğim süs kabağı daha çok meyve verseydi. O zaman daha da mutlu olurdum ama ne yapalım? Elimdeki çelimsiz süs kabağı ile mutlu olmaya çalışacağım bu sonbahar. 



📌  Tarçın kokusu, sahlep.... Var mı sevmeyen? Kitap- battaniye- pencere önü muhabbeti .
📌  Okunmak için mevsimini bekleyen kitaplar. 

Liste 42- Size huzur veren şeylerin listesini yapın. 

📌   Dostlarımla çay/kahve içmek.
📌  Kocam ve oğlum. İkisi de benim olduğum insanın tersine çok sakinler. Muhtemelen oğlum bu konuda babasına çekmiş. İkisi de hiçbir şeyi uzatmıyor, sinirli olduğum anlarda bile bana sarılıyor ve öpüyorlar. Bunun için gerçekten her seferinde şükrediyorum. Çünkü tıpkı Buket Uzuner'in en sevdiğim kitabında yazdığı ve Selçuk'un sık sık söylediği gibi: Ancak sevgi ile başa çıkılır benimle. :)
📌  Caz! Sahiden caz müziği çok seviyorum. Mutlu olduğumda, mutsuz olduğumunda, daraldığımda, yıkıldığımda hep caz müzik dinliyorum. Demek ki bana huzur veriyor. 
📌  Tartışmasız kitaplar.
📌  Yazmak.
📌  Seyahat etmek, Paris....
📌  Ağaçlar, sonbahar, yağmur...

Gelelim 21 gün aksatmadan yazmaya. Bugünkü yazımın bu listeye sayılması dileklerimle diyorum çünkü biraz çalışmam lazım 😀

15 Ekim 2017 Pazar

Gün 17- Hafta sonu blogların tatil günü

Hafta sonları blog yazıları pek okunmuyor. Siz de bunun farkındasınız değil mi? Yazılarımın okunma sayılarına bakınca bu gerçekle karşı karşıya kalıyorum. İşin gerçeği ben de hafta sonlarında pek blog yazısı okumuyorum. Evde olunca yapacak bir dolu eğlenceli şeyim oluyor. Biraz kitap okuyorum, biraz elden geçirmem/düzenlemem gereken yerlerle ilgileniyorum, Kuzey'le zamanımı harcıyorum, Selçuk'a sohbet ediyorum. Derken zaman hızla akıp geçiyor ve aklımdan geçen onlarca şeyi yapmaya fırsat bulamadan gün bitmiş oluyor. Öyle olunca da blog pek aklıma gelmiyor. İş yerinde pek böyle olmuyor. İşten, güçten sıkıldığım anlarda hep blogun sıcak kucağına sığınıyorum. Öğle araları, kahve molaları hatta "Ay ben çok sıkıldım, kısa bir ara!" dediğim anlarda blogu açıp ya izlediğim blogların yazdığı yazıları okuyorum ya da birkaç satır döktürüyorum.

Dün tüm günümü ara ara ekmeğimi yoğurmaya ayırmıştım. Bugün pişirilmesi gereken üç tane ekmek buzdolabımda bekliyordu. Sabah kalkar kalkmaz Bağdat Caddesi'ne Saray'a kahvaltıya gittik. Bizimkilerin gitmekten keyif aldıkları bir yer orası. Ne sipariş edeceklerini daha gitmeden biliyorlar. Garsonları her seferinde birbirleriyle kavga ediyor. Saray'ın hiçbir şubesinde Suadiye girişindeki bu şube kadar karışıklık görmedim. Kahvaltı işini hallettikten, börekleri mideye indirdikten sonra Remzi Kitabevi'ne yürüdük. Oraya her gidişimde sanki yıllardır kapısından adım atmamışım da ilk defa giriyormuşum hissine kapılıyorum. Bu sefer de aynı oldu. Kitapçının rafları arasında dolaştım, yeni çıkan kitaplara baktım. Ben kendime Yeraltı Demiryolu diye bir kitap, Selçuk da Galeano'nun Hikâye Avcısı kitabını aldı. İnternetten sipariş ettiğim Paul Auster'ın kitabını elime alınca dehşete düştüm. O kitabı okuyarak bitirmek mümkün değil sanırım. Bir insan oturup da onca kelimeyi nasıl bir araya getirir yahu? Başa gelen çekilir deyip gelince bir çaresine bakacağım artık. 
Kitapçının hemen yan tarafındaki kafesinde de çayımızı içtikten sonra bir Arka Kapak Dergisi, bir de Tempo Travel alarak oradan ayrıldım. Selçuk, kendine dekorasyon dergileri aldı. 😀 Evi, düzenlemekte ve güzelleştirmekte kararlı. 

Eve gelince hemen ekmeklerimi pişirdim. Nefis oldular. Sonra gün boyunca hiç içmemişim gibi çay demledim ve kitabımı alıp bir köşeye çekildim. Kasım Yağmuru nihayet gitti. Damağımda nefis bir tat bıraktı. Leylak Dalı güzel bir kitap seçmiş geçen senenin başında. Bu sene de aynı performansı bekliyorum kendisinden. Kitap boyunca İzlanda soğuğundan, kapana yollardan, karaya vuran bir balinadan, su baskınlarından başka bir şey görmesem de şimdi İzlanda'ya gitmek istiyorum. Kocam İzlanda'ya yazın gitmek istiyor ve İzlanda yazın çok pahalı. 
Zaten devamlı bir yerlere gitmek istiyorum, o gittiğim yerlerde uzun uzun kalmak istiyorum. Uzun kalırsam bir şehri kısacık bir aralıkta tanıyacağım diye çok yorulmayacağımı düşünüyorum. Diğer türlü sabah erkenden yataktan fırlıyorum ve uyuyana kadar yürüyorum. Birkaç günden sonra bu durum çok yorucu oluyor. Bir de uzun kalabildiğim yerlerde ev kiralamaktan hoşlanıyorum. O zaman yanımda bir de demlik götürüyor, akşamları çay demliyorum. 

Saat an itibariye 21.45. Belki ben bu yazıyı bitirene kadar gece daha da ilerlemiş olur. Belki yazmaya devam ederim. Acaba çalışmasam hafta sonlarının değerini bu kadar çok bilir miydim? Ya da günlerimi dolu dolu geçirir miydim? İnsanın saatleri sayılı ve o saatler içinde yapacağı çok şey varsa kendini ve işlerini programlaması gerekiyor. O yüzden dar zamana çok şey sığdırıyorum. Bu hafta sonuna gecikmiş listemi sığdıramasam da yarın her iki listeyi de yazacağım. Yoksa yazamadığım yazılar boyumu geçecek. 
Şimdilik benden iyi geceler ❤

14 Ekim 2017 Cumartesi

Gün 16- Cumartesi, Nabokov ve Mutluluk

Bugün evde tuhaf işler peşindeydim. Benim de aynısını yapmak için şansım olmasına rağmen yapmayıp, Selçuk'un internetten iki film seyretmesine imrendim. Sanırım seyretmediği pek film kalmadı. Sabah saatimizi kurup 8.40'da kalktık. Kuzey, proje seçimi yapacaktı. Sene boyunca yapacakları projeyi internet üzerinden yapıyorlar. İstediği dersi ve projeyi seçebilmesi için daha önce açıklanan saatte internet üzerinden seçimini yapması gerekiyor. Pek tabii, tüm okulun internet başında ve hazır olda olduğu o saatte site kitlendi, sayfayı onlarca kez yeniledik ama sonunda muradımıza erdik. Bu işi hallettikten sonra gönül rahatlığıyla kahvaltıya oturacaktık ki aklıma birkaç haftadır sitenin içinde kurulan organik pazar geldi. 
"Hadi," dedim Selçuk'a. "Alış verişi yapıp kahvaltımızı öyle yapalım."

Böylece eve elimde turşusu yapılacak mini minnacık salatalıklar ve şalgamla döndüm. Cumartesi gününün ekmek gün olduğunu da unutmadınız umarım. Pazara gitmeden tazelediğim mayam ben kahvaltımı yaparken kabarmakla meşguldü. İstediğim kıvama gelmesi öğleden sonra ikiyi buldu. Bu arada Kuzey'le iki defa birer saat ders çalıştık. Saçını kestirmeye gittik. 
Biz bu işleri yaparken dışarıda da muhteşem bir yağmur yağıyordu. Muhteşem yağmur mu olur demeyin sakın. Eğer evdeysem ve dışarıda yağmur yağıyorsa, benim için o yağan yağmur muhteşemdir. 


Mutfağı toparlarken turşu işini hallettim, şalgamlarımı haşladım, ekmeğimi yoğurdum. Kitabımı da okudum tabii. Çok değil, azıcık. Cuma günü, cumartesi günümün hepsini koltukta kitabımı okuyup, çayımı içerek geçireceğime söz vermiştim. Meğer çok hamarat bir günümdeymişim de haberim yokmuş. Netice itibariyle mutfakla salon arasında gidip geldim. Bu arada dün size internetten kitap siparişi verdiğimi söylemiştim. Bugün Kuzey'le ders çalışırken gözüm kitaplığa takıldı ve sipariş verdiğim kitaplardan birinin zaten evde olduğunu fark ettim. "Yok artık!" dedim. Ben kitabı kitabın yazarından dolayı almak istiyordum: Lila Azam Zanganeh. İranlı genç bir kadın kendisi. Paris'te doğmuş, orada büyümüş, üniversiteyi orada bitirmiş ve an itibariyle Harvard'da ders veriyor. Kitap Nabokov ve mutlulukla ilgili. Kitabın evimize Selçuk tarafından getirildiğine eminim. Nabokov, onun sevdiği yazar. Bense geçenlerde okuduğum Julien Green'in Paris isimli kitabının ön sözünde İranlı bu genç yazara rastlamış ve yazdıklarından çok etkilenmiştim. O yüzden bu kitabı edinmeye karar vermiştim. Geçtiğimiz haftalarda da uğradığımız her kitapçıya bu kitabı sormuş ve olmadığı cevabını almıştım. Yanı başımdaymış meğerse. 

Sonra bardak bardak çay içtim ve Lila Azam Zanganeh'in internette bulduğum söyleşilerini dinledim. Tıpkı Elif Batuman'ı sevdiğim gibi şimdiden bu kadını da sevdiğim kadınlar listeme yazacağımdan eminim. 


13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.


11 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 13- Çarşamba, fırından çıkan taze ekmek...

Dün gece mesaim uzundu. Akşamın bir saati, -hangi akla hizmet bilmiyorum-, ekmek mayamı çoğaltırken "Hadi bir ekmek yapayım." diye geçirdim içimden. Aslında bu benim hafta sonu işlerimden biri. Elim hamurun içindeydi, maya da fazlaydı ve evde ekmek yoktu. Mayayı çoğalttım ve kabarsın diye bir köşeye koydum. Elbette stediğim kıvama gelmesi uzun sürdü. Hatta tam anlamıyla kabarması gerektiği kadar kabarmamasına rağmen saat 23.00'de ekmeyi yoğurmaya başladım. Sonraki aşamaları hızlı geçtim. Alelacele gece 01.00'de ekmeği buzdolabına, kendimi de yatağa attım. Uzun uzun yatakta uykumun gelmesini bekledim. Aslında vücudum yorgunluktan ölüyordu. Niyetim sabah altıda erkenden kalkıp evi yeni pişmiş ekmek kokusuyla doldurmaktı. Elbette kalkamadım. Kalktığım da Kuzey okula, Selçuk da işe gitmişti. Fırını ve dolayısıyla döküm tencereyi ısıttım, akşamdan ikiye böldüğüm altı yüz gramlık ekmeklerden birinin üstünü çizip fırına verdim. Nefis bir ekmek olduğu kanısındayım. Çok sıcak olduğu için kesmedim ama ekmekten yayılan koku da ses de çok güzeldi. Akşam eve gidince Selçuk'un eve gelmesine yakın ikinci ekmeği de fırına süreceğim. Hâlâ kocamdan alkış toplamaya çalışıyorum.


Pilatese en son geçen hafta perşembe günü gitmiştim. Bu akşam yine gideceğim. Giderken gitmekle gitmemek arasında bocalasam da işim bitip de eve doğru yürürken ayaklarım bulutların üstünde oluyor. O yüzden içimde konuşan o kötü sesi dinlemeyeceğim. Sonra eve gider, sıcacık duşumu alır ve çayımı içerim. Muhtemelen çayımı içerken Kuzey'le yine mitoz-mayoz bölünme çalışırız. Tekrar edelim, dedi. Pek tabii benim de tekrar etmem gerekiyor. En merak ettiğim konuların başında bu geliyor. 

Cuma sabahı beklenen gün. Yazı Evi'ne gideceğim. Koca bir yaz tatildeydim. Şimdi vakti geldi. Duygu çoktan ödevimizi yollamış. Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar kitabından Babam öyküsü okunacakmış. Öykü müdür bilmiyorum aslında. Şimdi atmayayım burada. Kitabı çıkardım. Okumaya hazırım. Sonra da bundan yola çıkarak bir şeyler yazmam gerekiyor. Umarım yazarım. Masanın başına oturursam yazarım da, önemli olan yazmaya niyet ettiğim güzel kelimelerin beni bulması. Yazıyla ilgili yapmam gereken başka şeyler de var ama herkese dağıtmaktan bana vakit kalmıyor. Buna bir çözüm bulmam lazım ve elbette bu konuda kararlı olmam.

Bugünüm de iş yerinde biraz para hesabı yaparak, biraz müşterilerle sohbet ederek, biraz iş arkadaşlarımla "Yeni ne yapsak?" diye konuşarak geçiyor. Günümün en heyecanlı kısmını fırından çıkan ekmeğin oluşturması da komik bence. Renkli kalemlerle önümdeki deftere bir şeyler karalıyorum ara ara. İnternetten sipariş vermem gereken bir-iki şey var. Birazdan onları halledeceğim. Sonra biraz daha iş, belki araya sıkıştırırsam okumam gereken yazıyı okumak günümün geri kalanını oluşturacak. Saat 15.30 gibi işyerinde çay saati. Mis gibi yeni demlenmiş çay. Az kalmış o saate. Evdeki merdivenin altına koyduğumuz eşyaların da artık yerlerini bulma zamanı geldi. Geçenlerde tavandan kopan cam avize, parçalarıyla birlikte bir avizeciye gidecek. Bakalım umut var mı? Yoksa ne yazık ki çöpe. O zaman ileriki yıllarda bizim de böyle bir avizemiz vardı diye aklıma geldikçe anlatacağım eşe dosta. İyi olmayacak. İnşallah yaparlar avizeyi.
Böyle.
Bugün günü hızlı ve önceden yazdım biliyorum. Eve gidince aklımdaki düşünce için zaman yaratmaya çalışıyorum. Elbette zaman hırsızı Kuzey tüm vaktimi kaplamazsa.
❤️ 

10 Ekim 2017 Salı

Gün 12- Salı, rutinin içinde kayboluş.

Bu sabah uyandığımda evde olduğumun farkındaydım. Yastığım yine yerdeydi, Kuzey okula çoktan gitmişti. "Umarım çok geç olmamıştır." diye düşündüm. Kalktım, şarjda (bakınız TDK!) takılı telefona baktım. Saat dokuz olmuştu. Dışarıda aydınlık bir hava vardı. Tepesinde parlayan lambanın ışığıyla uyanmaktansa güneş ışığını tercih eden Selçuk'un sabah esintisi şeklindeki günlük vızıldamasını duymamak için perdeyi açtım. Perdelerimiz öyle kalın ki (benim tercihim) açılır açılmaz gün ışığı tüm odayı doldurdu. Yazın sıcak ışığından farklı bir ışık taşır kış aydınlığı. Bu sabahki de öyle bir aydınlıktı. Parlak ama serin. Ben banyoya yollandım sabah ritüellerim için, Selçuk yatakta kıpırdandı. Ben giyinip kahvaltıya indik, o uykusunun cila kısmına daldı. Çayımı alıp kızarmış ekmeğimin üstüne peynir sürerken o da kahvaltı masasındaki yerini almıştı. 
"Kruvasan yok mu kahvaltında?" diye sorarak erkenden gözüne giren güneş ışığının intikamını aldı benden. 
"Tulum peyniri var. Burdan buyur!" diye terslendim ben de. 


Sonrası malum. Arabaya biniş ve işe gidiş. Aynı terane. Paris'ten döndüğüm günün hemen ertesinde herhalde kimse benden mutlu olmamı beklemez. Bekler misiniz? Bu seferki gidişimde şunu tespit ettim. Paristeki son günümde de çekilmez bir insan oluyorum. Sanki etrafımdaki kimse beni sevmiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum. Tersleniyorum herkese. Kavga çıkarıyorum. Sonra uçakta ağlamaya hazır gözlerle kitabımı okuyorum. Uçak yemeğinin ne kötü olduğundan dem vuruyorum. Çayı-kahveyi bile reddediyorum. Oysa dönüşte herkes benden çok mutlu olmamı bekliyor. E, ne de olsa en sevdiğim kente gittim. Değil mi? 

Bu hafta salı gününden işe başlamış oldum. İyi tarafı pazartesi sendromunu atlamış olmam. Kuzey gelir gelmez derslerle çevrelendi, yapamadığı ödevlerin stresi sardı çocuğu. Aman boşver, dedim ona da. Eksi alırsın en fazla. Ucunda ölüm yok ya. 

Gün içinde blogda yazılan yorumlara geri cevap yazarken çok sevdiğim birinin verdiği güzel bir haberle havalara uçtum. Şimdilik kendisi sürpriz kontenjanından saklıyor bu haberi. Kendisi ilan ettiğinde ben de buradan söylerim herkeslere. Küçük dünyamda güzel şeylerin olması umut verici. Bazı insanların çok fazla güzel şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Kelimeleri özel olan insanlar var. O kelimeler, o cümleler boşa gitmesin istiyorum. Dileğime kavuşunca da mutlu oluyorum. Bugün kocaman bir Nestle Antep Fıstıklı çikolatayı yemiş kadar mesudum dostlar. Hem de hiç vicdan azabı çekmeden. 
Dün akşamgözüm kapanırken yeni bir kitaba başladım. Her yılbaşında olduğu gibi geçen sene de Leylak Dalı ve Lalenin Bahçesi ile artık gelenekselleşen kitap hediyeleşmemizi yapmıştık. Leylak Dalı, Kasım Yağmuru isimli kitabı seçmişti kendisi için. Lale Abla da, "Nurşen kesin güzel bir kitap bulmuştur kendine. Ben de onu istiyorum." deyince kitap siparişine kendimi de eklemiş, üç tane kitap almıştım. Neredeyse bir sonraki seneye geldik ve ben kitabı elime yeni aldım. Aynı anda okuduğum kitapların sayısı hızla çoğalıyor. Olsun. Ne yediğimin farkında olmadığım gibi ne okuduğumun da farkında değilim. Kitap okumaya ayrılan zaman yetmiyor tabii ki. Uykudan çalıp da daha erken kalkıp daha geç yattığımda da vücudumdan çaldığım vakit yetmiyor. Daha çok şey yapabilmek için iş zamanından biraz aşırmam gerekiyor. Ya da günlerin biraz daha uzun olması. Kış da kapıda olduğuna göre güneş de yüzünü bizden başka tarafa çevirecek demektir. 
Şu aralar aklım Kuzey'den sebep mitoz ve mayoz bölünmeyle dolu. Haftaya salı fen sınavı varmış. Sanki mayoz bölünme uzmanıymışım gibi elinde bir fen kitabıyla çıkıp, "Şu soruya bir bakar mısın?" diyor. Anne olmak ve yıllardan sonra fen dersinde öğrendiklerini hatırlamaya çalışmak bir hayli zor. Oğlanla kitaplardan, filmlerden, hayallerden konuştuğum zamanı kesinlikle daha çok seviyorum. Teog kaldırıldı ya, belki yakında Finlandiya sistemine de geçeriz diye umut besliyorum. 
(Burada blog yazarı kahkahalarına uygun bir emoji bulamadığı için parantez içinde duygularını yazmak zorunda kaldı.)
😂

9 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 11- Pazartesi, Her gidiş, bir gelişe gebe...

Sanırım meydan okumayı yanlış anladım; zira iki günde bir yazdığımı fark etmişsinizdir. Nihayet evimizdeyiz. Uçak 12.25'te olunca 17.30 gibi eve vardık. Önce bir çay demledik, sonra ev yemeklerini götürdük. Yurt dışına gidince aç kaldım diyenlerden değilim. Tam tersi fazla yiyorum, fazla içiyorum ve haddinden fazla "Ay bir daha ne zaman bunu bulacağım da yiyeceğim?"deyip ekstra kilolarla geri dönüyorum. Üstelik bu kadar yürümeme rağmen. Neticede ev yemeği demek, benim için her zamanki yeme rutinimize geri dönmek demek. Yarınki işlerimden biri yorum yazan herkese cevap yazmak olacak. Bu gece yapılacak bir dolu şey var. Sabahın 7.30'unda uyandık, bavulları topladıktan hemen sonra da yollara düştük. Dönüyoruz diye yine sinir bastı beni. Bir de yok Amerika vizeleri askıya alınmış haberi, her kriz ertesinde olduğu gibi doların alıp başını gitmesi, uçaktan indikten sonra bizi uçaktan alana taşıyan otobüsün kapılarının açılmayıp peşinden hemen oracıkta pasaport kontrolü yapılması, bavulların x-ray cihazından geçirilmesi falan derken, "Hoş bulduk canım Türkiyem!" moduna geçtim. Bu ruh halini sevmiyorum. Eminim hepimizi de yoruyordur. Ben hayatımı çekirdeksiz üzüm tadında geçirmek istiyorum. Bu ne hâl yahu?


Daha yola çıkmadan evvel benimle Paris'e gelecek kitaba karar vermiştim. Aslında burada okumaya başlarım diye düşünüyordum ama nerde? Mümkün olmadı. Ben de Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu kitabını yanıma aldım. Kendisini ilk okuyuşum. Bu kadar niyetlenip de birini okumamak da enteresan bence. Kitap su gibi aktı elbette. Giderken uçakta uyumasaydım başladığım gibi biterdi ama ne yazık ki yolun bir kısmında uyudum. Nefis bir uykuydu. Paris'teyken de öyle erken kalkıp, otele öyle geç döndük ki sanırım sadece bir gece gözlerim uykudan kapanmadan bir iki sayfa okuyabildim. Arkadaşlarımla gezince oturduğumuz yerlerde de sohbete ve kahkaha atmaya devam ettiğimizden kitap okumak seçenekler arasında olmuyor. Yine de tüm seyahat boyunca kitap hep aklımdaydı. Dili, konusu, anlatım tarzı edebi bir şölendi. İnsan, iyi edebiyatı hemen fark ediyor çünkü damağında çok lezzetli bir tat bırakıyor. Bir ceninin ağzından yazılmış hikâyede ilgimi bir an olsun kaybetmedim. Böyle yazarlar karşısında insan yazdığı hiçbir şeyin gerçek değerinin olmayacağını düşünüyor. İster istemez Ian McEwan'ın bu romanı nasıl yazdığını merak ediyor insan. Belki de sadece ben merak ediyorum. Londra'nın sessiz bir sokağına bakan üç katlı bir evin ferah bir odasında bir yazı masasının başına geçip aklında geçenleri mi döküyordur bir deftere ya da önünde açık duran bilgisayar ekranına? Öyle etkilendim ki bu cümleler dökülüyor dudaklarımdan. Sanırım biraz sonra oturduğum koltuktan kalkıp, çalışma odamızdaki İkea kitaplıkların içinde önceden alınmış bir Ian McEwan kitabı var mıdır diye bakacağım. 
Bu arada kitap demişken Shakespeare and Co'dan kısmetime düşen kitabı da sevgili bloguma not düşmeden bitirmeyeyim bu yazıyı. Uçakta birkaç sayfasını okuduğum Enrique Vila-Matas anlatısı "Never Any End to Paris" belli ki keyifli bir kitap olacak benim için. Yazar da benim Hemingway'in peşine düşüyor. Hatta benden birkaç adım önde diyebilirim çünkü kendini Hemingway'a benzetmeye çalışıyor ve hatta ailesinin "Hayır, fiziksel olarak Hemingway'e benzemiyorsun." söylemlerine karşın yine de Key West'te yapılan Hemingway benzerleri yarışmasına katılıyor. Elbette, yarışmada sonuncu oluyor, hatta diskalifiye oluyor. İçinde Paris'in, Hemingway'in ve anıların olduğu bu kitap okunmaya değer. Hatta okuduğum ve etkilendiğim birkaç şeyi bir ara sizlerle de paylaşayım. 

Şimdilik bugünü de kaçırıp kendimi iyice rezil etmeden bu yazıyı burada noktalıyorum. 
Yarın dediğim gibi yorumlara cevaplar gelecek ve acele etmeden, telaşa düşmeden bir blog yazısı yazacağım. 

8 Ekim 2017 Pazar

Gün 9- Cumartesi, Yorgunum Paris...

Gün 8 diye bir başlık atmanın o gün yazamadıysan bir anlamı yok. Sonuçta 21 gün aksatmadan bloga yazı yazacağım diye meydan okumuştum; olmadı. Geçerli bir sebebim var, Paristeydim. Sabah 05.00'de kalkıp, gece 23.30 da otel odasına girdik. Bitmiştim. Yatağa kıvrıldığım gibi uyudum. 
Gelelim bugüne. Kim bilir Paris'e kaçıncı gelişim. Yine de her geldiğimizde köşe bucak gezmekten vazgeçmiyoruz. Bu sefer arkadaşlarımızla birlikteydim. Her birinin en az bir tane yapmak istediği şey olunca kafelerden oturmaktan çok yapılmak istenenlerin peşinde dolandık. İki gündür o mağaza senin bu mağaza benim geziyor, her restoranın önünde en az bir saat sıra bekliyor, geri kalan zamanlarda da bir köşeden başka bir köşeye yürüyoruz. Yine de Opera Bölgesinin sınırlarından pek dışarı çıkamadık. Bugün akşama doğru Notre Dame Katedrali'nin önünden hafifçe çiseleyen yağmur eşliğinde geçtik, Shakespeare and Co.'nin önündeki sıraya bakıp "Yuh!" çektik. Sanki Paris her zamankinden daha kalabalıktı. Her yerde sonu gelmeyen sıralar vardı. Kitapçı gezemedim pek. Ne olduğunu anlamadan son güne geldik diyebilirim. Pazar gününü de bu şehirde geçirince bir tatilin daha sonuna gelmiş olacağız. Günler insanın sevdiği bir yer olunca daha hızlı geçiyor. 


Kuzey bu sefer Paris'i daha fazla sevdi. Hatta yazın daha uzun bir zaman kalmak için yine mi gelsek diye sordu. Tüm ısrarlarıma ve benim yoğun Paris sevgime rağmen buradan uzak durmaya çalışıyordu. Şimdi böyle söylemesi şaşırttı beni. St.Germain'deki minyatür figürler ve koleksiyon parçaları satan "Album" isimli mağazadan Harry Potter koleksiyon eşyaları aldı. Mutluluktan uçuyor. Ben kendime bir şey almadım. Bu şehirle ilgili hayallerim alışverişten daha öte. Tüm mağazalar alışveriş yapan insanlarla dolu. İstanbul kadar olmasa da burası da kalabalık bir şehir. Sokak üstündeki kafelerin, bistroların dolu hallerini görünce böyle yaşayan bir şehir olduğu için burayı seviyorum; öte yandan ayakkabı, kıyafet, çanta, mutfak eşyaları satan dükkanlar da dolu. Turistlerin hepsi buradan evine bir şey götürmenin derdinde. Biraz tuhaf geliyor bu hâl bana. Bu çarka pek ayak uyduramıyorum. Alışveriş yapmaktan sıkıldım. Daha doğrusu alışveriş yapmak anlamını yitirdi gözümde. Bunu buradan evine un taşıyan biri söylüyor. Bir şey almak için soyunmak, giyinmek, oldu mu diye bakmak, alıp almamakla ilgili bir karar vermeye çalışmak ve kasaya gitmek çok büyük bir efor gerektiriyormuş gibi hissediyorum. Yorucu bir eylem.
Bunun yerine kitabımızı açıp okuyabileceğimiz, defterimizi açıp duygularımızı yazabileceğimiz ve kahvemizi yudumlayabileceğimiz nice Paris kafesi var. Paris'te olmak herkese başka bir şey ifade ediyor. Benimkisi biraz fazla dingin bir Paris.

Merak edenler için içmeyi vaad ettiğim köpüklü şarabı hâlâ içemedim. İki gündür bir litrelik bir şarabı sırtımda taşıyorum. Yanında bir türbüşon, altı tane de plastik şampanya kadehi. Bir bardak şarabı yudumlama olayını öyle romantik bir rüyaya çevirdim ki bir türlü uygun an gelmiyor. Ya doğru zamanda doğru yerde olamıyoruz, ya da şarabı içmek için tam da zamanı dediğimiz anlarda Seine Nehri yakınlarımızda olmuyor. Kaderin önümüze o anı taşıması lazım. Olmadı. Yarın şarabı içmek için mutlaka koşulları denk düşürmem gerekiyor. Yoksa bir köprü altında patlayacak benim şarabın mantarı. 

Pazartesi akşamından itibaren benden en sevdiğim şehirde olamamakla ilgili sızlanışlar dinleyeceksiniz. İyisi mi şimdi içinde olduğum rüyanın tadını siz de çıkarın. Bu gece herkes için gönülden bir dileğim var: Umarım herkes sevdiği şehirlerin göğü altında uyur her gece ve günaydın der yeni sabaha.

5 Ekim 2017 Perşembe

Gün 7- Perşembe, Zaman öyle ardından baktırır insana.

Bu sabah kalktığımda dün yazdıklarım aklımdaydı. Yüzümde tuhaf bir gülümseme ile bir gece evvel döktürdüğüm incilere geri dönüp bakmamaya karar verdim. Zaten gün içinde de bloga dönüp de bakacak vaktim olmadı. Sadece iş yerinde her şeyi birbirine attığım öğlen öncesinde bir mola almaya karar verdim. Basket maçındaki oyuncular giib etrafımdakilere mola işareti verip herkesten dağılmasını rica ettim. O arada sevgili iş arkadaşlarım benim dalgınlığımdan ortaya çıkan karmaşıklığı gidermekle meşguldü. Ben de gidip kendime bir kupa dolusu kahve aldım ve bir gece önceden gelen yorumlara cevap yazmaya koyuldum. (Kahve içmeme sözü vermeme rağmen her gün itina ile kahve içmeye devam ediyorum.)


Bugün hesaplarla kitaplarla uğraşırkan eylül ayında tahsil edilmesi gereken çekleri bankaya vermediğimi fark ettim. Kaç gündür aklımı meşgul eden bir şey vardı da ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Bir anda jeton düştü ve ben kendime ağız dolusu hayret ettim. En son bu çaptaki unutkanlığımı Kuzey'e hamileyken yaşamıştım. Kendimi gittiğim yerde unutuyordum. Öyle bir unutkanlık hali hiç yaşamadım hayatım boyunca. Devamlı uyuyan hamilelerden olmayı tercih ederdim sorsalardı. Dokuz ay boyunca gittiğin her yerde uyumak. Kesik kesik uykularla cebelleştiğim son yıllardan sonra uykuya böyle değer veriyorum. Geçenlerde bir radyo programında sunucu Hüsnü Özyeğin'e sordu sağlığınızı neye borçlusunuz diye. Adamcağız çok ama çok uyumama borçluyum diye cevap verdi. Gözünü kapattığı yerde ve koşullar ne olursa olsun uyurmuş Hüsnü Özyeğin. Direksiyon başında içimi bir kıskançlık bürüdü. Uyumak ne büyük bir lütuf. 
Uyku konusunu bir kenara bırakırsam, az önce anlattığım gibi dalgınlıkları yaşamamam gerekiyor. Bugün beni bu kadar ne dağıtabilir diye düşündüm. İş yoğunluğu, işi bırakmak istiyorum söylemleri, sabahları çok erken kalkmak, çok fazla şey düşünmek, işin stresi... Muhtemelen büyük çoğunluk benimle aynı durumdadır. O yüzden yakınmayacağım. Dır dır etmek yerine çözüm üretmeli, her konuyu canımı sıkacak kadar düşünmemeliyim. 

VE en önemlisi geçenlerde koştura koştura bir kırtasiyeye gidip aldığım ajandamı efektif bir şekilde kullanmalıyım. Hayatım boyunca hep ajanda kullandım ve çok faydasını gördüm. Oraya yazdığım bir şeyi bir daha kafamda taşımama gerek kalmıyor. Düşünsel anlamda hafifliyor. Düşüncelerim (tıpkı listelemekte olduğu gibi) hizaya giriyor. Demek ki benim için yararlı olan bu yöntemi tekrar hayatıma geçirmeliyim. Ajandayı alıp da eve bırakınca olmuyor bu işler. İşte basit çözümüm bu. Bir de Omega 3 kullanayım diyorum. 

Biliyorsunuz yarın Paris'e doğru yola düşüyoruz. Blog yazımı yazdıktan sonra telaşsızca yayıldığım koltuktan kalkacak, pembe bavulumu hazırlayacağım. Bugün Metro Market'e gidip, Seine kenarında içeriz diye plastik şampanya bardaklarından aldım. Türbüşonda yanıbaşında bardakların. Otele giderken alacağımız köpüklü şarabı da soğutmayı başarırsam hayal ettiğim gibi nehir kenarında şarabımızı içebileceğiz. Bendeki fantezilere de bakın. (Selçuk'un elbette bu yaptıklarımdan haberi yok.) Bir arkadaşım, "Aaa, yapıyor mu Fransızlar öyle şeyler?" dedi bu fantezimi anlatınca. "Tabii!" diye cevap verdim kendimde oldukça emin. "Tüm evsizler sokaklarda şarap içiyor." Durumu hep beraber göreceğiz elbette. Başımıza bir şey gelirse elbet haberiniz olur. (Dilimi tutamaz mutlaka anlatırım.)

Bu arada ben yalan söylerken gülerim. Evet! Daha yalan söylemeye başladığım anda beni bir gülme tutar. Selçuk hemen "Doğruyu söyle," der. Oysa o, iyi yalancıdır. 😀 Eskiden her söylediğine, -ilk evlendiğimiz yıllarda-, istisnasız inanırdım. Bir keresinde Taksim'de İstiklal Caddesinde yürürken org çalıp şarkı söyleyen kör vatandaşları gösterip Metin Şentürk de böyle şarkı söylüyordu, buradan meşhur oldu demişti de, ona bile inanmıştım. Ben anlamadıkça yalanlarını abartmaya başladı da o zaman aydım. Pek tabii ben sokaklardan ünlenen Edith Piaf'ı dinleyerek, Kaldırım Serçesini izleyerek büyümüşüm. Normal değil mi hayata bakışımın böyle ütopik olması?

Bu meydan okuma bana çok iyi geldi. Defterime yazacaklarımı buraya yazar oldum. Biraz fazla saçıldığımın farkındayım ama yapacak bir şey yok. Aranızda belki psikolog falan da vardır. Belli mi olur? Omega 3'ün yanına belki başka bir ilaç desteği tavsiye eder yorumlarda😀 (Ben yürümeye devam edeyim.)  Şimdi cevaplayamadığım yorumlara bakıp onlara cevap yazmak üzere ayrılıyorum buradan. Bir bardak beyaz çayımı içip, sonra da kalkıp saçımı kurutacağım. 

Uzun uzun düşünmem gereken konular var daha: Sahi yarın yanıma hangi kitabı alayım ben okumak için? 

4 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 6- Çarşamba, Şaşkın Ördek...

İnanmıyorum.
Neredeyse bloga bir şey yazmadan yatmaya gidecektim. Bizimkilere, "Hadi iyi geceler. Ben yatıyorum." dedim ve dememle birlikte jeton düştü. Tüm gün bloga yazı yazma düşüncesi aklımda olmasına rağmen oradan oraya koştururken aklımdan tümüyle çıktı. Sabah uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımla bir kahvaltı ayarlamıştık. İstanbul trafiğinde cebelleşerek Kızıltoprak'a ulaşabildim. Aklımın almadığı trafiği gördükçe kendi kendime herhalde bugüne özel bir durum var diye geçirdim. Nihayetinde İstanbul trafiğinin içindeydim ve özel bir durum falan da yoktu. Bu şehirde bir yerden bir yere gitmek için 1.5 saatini trafikte geçiriyorsan benim gibi hâlâ anlamsız sebepler aramamalısın. İstanbul gerçeği bu!

Neyse ki kahvaltı güzeldi. Sohbetimiz çok hoştu ve arkadaşlarımı çok özlemiştim. Saat 12 olduğuna her birimiz başka bir köşeye dağılıverdik. Hayat, üstünden bir şeyler aşırmazsan pek lezzetli olmuyor.


Bu arada bu gece lambasını almak istiyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bugün ilk defa üşüdüm. Gözüm ince tabanlı ayakkabılardan botlara, çizmelere doğru kaymaya başladı. Sonbahar kendini iyiden iyiye belli ediyor. Eylülün saran, sarmalayan kollarından ekim ayının biraz daha haşin günlerine erdik nihayetinde. Cuma sabahı yolculuk olduğu için bazı işleri sıkıştırmaya ve bitirmeye çalışıyorum. Belli etmesem de her zamanki gibi bavula koyacaklarımı aklımda hizaya sokuyorum. Muhtemelen iki kot pantolon, iki de kazak alırım. Yeterli bence. Uzun zamandır yolculuklarda fazla bir şey taşımıyorum. Hafif gidip ağır dönüyorum malum. Sadece iki çift ayakkabı almaktan vazgeçmiyorum. Bir ayakkabı ayağımı vurursa ya da ıslanırsa falan diye yanımda yedek bir ayakkabım olmazsa rahat etmiyorum. 

Kadınların yapacak ne çok işi oluyor. Erkekler bloglarında böyle şeyler paylaşmıyorlardır herhalde. Ben ki çok güzellik takıntılı bir tip olmasam da (Kuaföre gitmek için önce kendime terapi uyguluyorum) yine de yapılacak işlerim pek bitmiyor. Ayda bir kez olsun saçlarımın tiplerinden parlamaya başlayan beyazlar için kuaföre gidiyorum. Ayaklarım her seferinde geri geri gidiyor. İstisnasız bu işlem için yola düştüğümde annem aklıma geliyor ve mutlaka arayıp bana verdiği bu müthiş gen için teşekkür ediyorum. İyi ki annelerimiz var değil mi? yoksa kimi arayıp başımıza gelen her kötü şey de dır dır ederdik. Ben ediyorum vallahi. Her sene içtenlikle beni doğurduğu için teşekkür ediyorum. O da sağ olsun kendisine şükranlarımı sunduğum bu ender anların kıymetini biliyor.
"Offf anne!" dedim bugün de. "Yine beyazlarım çıktı."
Akıllı annem hemen kendi annesinden konuya girdi. Her şey anneannemin suçuydu aslında. Onun genlerinden dolayı bu kötü kaderi paylaşıyorduk. Yoksa anneannemin annesinin yaşlılığında bile simsiyah saçları vardı. :)

Evet dostlar, nihayetinde iş yerindeki işlerimi hallettikten hemen sonra kuaföre gittim. Akşam olmuştu ve çoktan İstanbul için trafik çilesi başlamıştı. Eve geldiğimde Kuzey'i burnu akarken bulunca, "Oğlum, cuma günü Paris'e gidiyoruz. Sen hasta oluyorsun." diye söylendim. Bir aile geleneği olarak ilerde onun da bana söyleneceğini bildiğimden şimdilik her fırsatı değerlendiriyorum. Konu bloga yazmak olunca benim bu gevezeliğim kimin genlerinden geliyor, an itibariyle onu düşünüyorum.
Eve geldikten sonra Kuzey'le DNA konusunu çalışmasaydık iyi olacaktı sanırım.

Offff, bu yazı ben yayımladıktan sonra kendi kendini yok etsin yahu; zira neler yazıyorum ben. Oysa ki kafamda ne romantik düşünceler, ne incelikli cümleler vardı. Sanırım bizim ev için uyku vakti geldi. Yazı denetimi yapmadan, yazımdaki saçmalıklara son bir kez bakmadan yatmaya gidiyorum. Yoksa  6.gün hiç olmayacak. :)
İyi geceler Türkiye.

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

2 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 4: Pazartesi, Babasının Kızı...

İki gecedir üst üste tuhaf rüyalar görüyorum. Pazar günü amcamlara kahvaltıya gideceğimizden dolayı mı bilmiyorum ama babamı rüyamda gördüm. O kadar uzun zamandır onu rüyamda görmüyordum ki rutin rüya buluşmalarımızdan farklı davrandık birbirimize.  Normalde mümkün olmayan bir durumun/mucizenin içinde olduğumun farkında olur ve onu gördüğüm için şükrederdim. Yani artık yanımda olmadığını ve onu rüyamda görmemin bir lütuf olduğunu her seferinde iliklerime kadar hisseder, gözlerinin içine daha fazla sığınmaya, sesinin tonuna bir kez da kıvrılmaya çalışırdım. Bu sefer öyle değildi. Artık aramızda olmadığının farkında değildim ve rüya boyunca hep ardı sıra yürüdüm. Artık nereye gidiyorsak. Göz göze gelmedik. Günlerimizi hatırlayıp buraya yazmaya ant içtiğimizden olsa gerek sabah uynadığımda aklımdaydı. Dün gece de yine anlam veremediğim bir rüyanın içinde gezindim, durdum. Bazı zamanlar çok gergin oluyorum. Nedenini bilmiyorum. Aslında benim yatmadan önce mutlaka dışarı çıkıp yürümem lazım. O zaman daha derin uykulara dalabilirim; zira üç dakika içinde derin bir uykuya dalan oğlumu kıskanıyor olmam doğal değil.


Ferrante'nin kitabını bitirdim. Rahatladım. O mevzu kapanmış oldu böylece. Şimdi Norveçli yazarın gençlik kitapları kategorisinde yazdığı Prof ve Pelle serisinin ilk kitabını okuyorum. Ben de genç sayılırım bence. Başkaları öyle düşünmüyorsa da bu onların sorunu. 😀 Cuma sabahı erkenden arkadaşlarımızla birlikte Paris'e gideceğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Kent sakinleri ve Fransız Hükümeti bilmese de Paris Fahri Gönül Elçisi sayılırım. Onlar hâlâ bana vize soruyor olsunlar. Umarım bir gün yaptıkları hatanın farkına varırlar. Durum şu ki, sorumluluk omuzlarımda. Arkadaşlarım için bir program hazırlamam lazım. Şimdilik aklımdakilerin dışında elimde somut bir şey yok. Dün akşam kitabımı okurken Selçuk usulca yanıma yaklaşıp, "Seni bu Paris planını yapmakta çok isteksiz görüyorum." diyene kadar herhangi bir stres belirtisi göstermemiştim. Elbette yapacak bir dolu şey var Paris'te. Programla ilgili somut bir adım atmamamın birkaç sebebi olabilir zannımca. 
1. O kadar uğraşıp her şeyi ince ince planladıktan sonra İngiltere-İrlanda planının dışında kalıp, bayram tatilini evde geçirmiş olmamız beni korkutuyor olabilir. Plansızlık iyidir diye düşünüyorum. Kendimi kadere teslim ettim. 
2. Paris'e gidiyoruz işte. Zaten şehri avcumuzun içi gibi biliyoruz. Çok lüks yerlerde yemek yemeyeceksek rezervasyonsuz da halledebiliriz yeme işini. Diğer gerçek de şu ki, minik restoranların hepsini toplam sekiz kişi olduğumuz için kafadan eledim. O dar mekanlarda çok gürültü çıkarır, Fransız garsonlarının ayıplayan bakışlarına maruz kalırız.

Nihayetinde hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerdi, değil mi? Artık kısmetimizde ne varsa onu yaşayacağız. Mesela her sabah, işe gitmek durumunda olmadığım bir sabaha uyanacağımı düşünüyor ama yüzümü yıkadıktan hemen sonra tıpış tıpış işe geliyorum. Yine de bu hafta sonuna doğru tünelin ucunda bir ışık olduğu için de fazladan mutluyum. Saçlarımın diplerinin çıkması bile bu sevincimi gölgeleyemiyor. Hem bugün Kuzey'le yine koşuya çıkacağız. O koşacak, ben ardından sürüneceğim ama olsun. Yan yana olamasak da beraber bir aktivite yapmış olacağız. Anne-oğul olmak bunu gerektirir. Bu sabah bir arkadaşımla yine zamanın ne hızlı aktığından bahsettik. Her sonbaharda Starbucks'un balkabalıklı kahve ya da pie mevsimine geldik diye sevinirken senelerin nasıl da koştura koştura bize ardından baktırdığını fark edemiyoruz. Malum kahvecinin nefis tasarımlı kağıt bardaklarına sebep yıllarımı harcamak istemiyorum.

Merak edenler için tuhaf not: Bugün üstümde hep melankolik bir hâl vardı. Akşam Kuzey'in fen ödevlerine beraberce bakıp, mitoz-mayoz bölünme çalışmamız bilr üstümdeki havayı dağıtamadı. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim yazdıklarıma bakar, sonra da melankolik yazılarımda bahseder, imlâ hatalarımı düzeltir, hep yazmamı söylerdi. O bunları söylediğinde Passenger diye bir grup yoktu ve "The Boy Who Cried Wolf" isimli albümü çıkartmamıştı. Dinlemeyen varsa lütfen hemen Spotify'dan dinleyiniz. Geçmişe, güzel anılara, çayırlara çimenlere, demli çay kokularına, naif rüzgârlara kapılacağınızın garantisini veriyorum.

Bugün eve gideceğim ve bahçeye çıkıp elimden akıp giden zamanın farkına varacağım.
Size söz.
Sonra da...
Paris planı yapacağım.
Geç kalmış olabilirim ama herkes Paris'i sevsin, benim gözümle görsün istiyorum. Yarın size de anlatırım planlarımı.
Olur mu?

🍂

30 Eylül 2017 Cumartesi

Gün 2: Cumartesi, Kuzuların Sessizliği...

Dünü mü yazsam, bugünü mü?

Aslında niyetim tam da Leylak Dalı'nın dediği gibi bir gün öncesini yazmaktı. Günün sabah vaktinde bir aralık bulup bir önceki günü yazmak daha kolay geliyor. Diğeri hâlâ yaşanmadı ne de olsa. Ama an itibariyle dışarıda yağan yağmuru görünce bugünden bahsetmek istiyorum. Ondan bahsetmeden, zarifliğine değinmeden geçemeyeceğimi biliyorum. Belki de işin tek güzel yanı bugün evde olmam; zira evde olduğum günlerin hepsi çok güzel geliyor gözüme. Ben ne zaman bu kadar evci bir insan oldum? Sanırım ev huzurunu hep sevdim. Şimdi evimi de, evin önüne açılan bahçeyi de, yol boyunca her nasılsa kesilmekten kurtulmuş yaşlı çam ağaçlarını da seviyorum. Yağmur yağdığında çam ağaçlarından çok güzel bir koku yayılıyor. Kokuyu duymak için ağaçların dibine kadar gitmek, burnunu dünyanın tüm kokularına kapayıp bir tek onlara açmak gerekiyor. Aslında dünyadaki her şey gibi onlar da özel ilgi istiyorlar. Çok bir şey değil, usulca gövdelerine dokunmak, dikenli yapraklarını avuçlamak yeterli. Bu kış bahçedeki minik ladine şu renkli ışıklardan saracağım, cancanlı renkleri olanlardan, bir yanıp bir sönenlerden.  Bahçede sessiz sakin büyümeye çalışan, usulca bizi gözleyen ladinin hoşuna gider mi bilmiyorum ama gecenin karanlığında ışıldaması benim hoşuma gidecek. Yatmadan önce Selçuk'a ladinin ışığını kapatsana dediğimde yüzünün şeklini görmek istiyorum ayrıca.



Bugün belki yürüyüşe de çıkarım. Böyle havalarda yürümekten hoşlanıyorum. Hem pilatese de başlamışken spor hayatımı azıcık renklendirmeye çalışayım. Yoksa şiş göbeğimden, selülit görüntülerinden, gevşek kollarımdan şikayet edip duruyorum. Umarım şikayet etmeyi seven bir yaşlı kadına dönüşmem ileride :) Yoksa bu işten sizler de çok çekersiniz. Yaşlanınca da hâlâ burada olacak mıyız?

Dün gece güzel bir geceydi. Kadıköy'e buluşma saatinden biraz önce gidip Cafe Nero'ya oturdum. Sizin de haberiniz var aslında bundan. Dün anlatmıştım. Blog yazısının son paragrafını tamamlamış, bir fotoğraf ekleyip geceye hazırlanmıştım. Görev bilinci başka bir şey. Buluşma yerimiz Birtat Meyhanesi diye bir yerdi. Gecenin sonunda mekanla ilgili düşüncem hiçbir şeye benzemediğiydi. Tabaklara konmuş kelek kavunlara itiraz edince garson yapacak bir şeylerinin olmadığını, kestikleri kavunun böyle çıktığını söyledi. Sonra mekan sahibi geldi. Değil bir kavun güzel çıkana kadar on kavun keseceklerini, hepsini de önce kendisinin tadıp sonra masaya göndereceğini söyledi. Bilmem kaç yıllık meyhanecilermiş. Neticede mezeler ortalama lezzetteydi, hizmet sıfırdı, meze tabaklarının içinde servis kaşıkları yoktu. Gecenin sonunda demi geçmiş, bayat bir çay getirdiler. "Yahu yeni çayınız yok mu sizin?" deyince yarım saat sonra diye cevap verdi garson. Elbette çay falan gelmedi. "Eee, o zaman çay yerine birer kahve alalım biz." dedik biz de masa olarak çaydan umudu kesince. Kırk dakika sonra köpüksüz kahveler bir tepsinin içinde geldi. Fincanların tabakları yoktu; muhtemelen gecenin bir yarısı kahve isteyenlerin kafalarının bir dünya olacağını düşünmüş olmalı işletme. "Altı tane kahve veremem." dedi garson, "Kahveler sahipli!" Dörde razı olduk. Bir ara belki hesabı da almazlar diye heveslendiysek de masanın üstündeki üç beş mezeyle rakıya 550.00 TL hesap geldi. Gecenin özetini mekan açısından geçecek olursam şöyle diyebilirim: Ya bu mekanlar hep böyle rezil, ya da ben artık bu ortamlardan geçmişim. Kadıköy gece vakti bir hayli çirkinleşmiş. Gürültüden konuşmakta zorlandık. Birbirimizi duymak için fazladan çaba sarf etmek durumunda kaldık. Nihayetinde Feridun Hoca ile sohbet etmek, yaşamından ayrıntılar koparmak, her seferinde ucundan kıyısından özel hayatıyla ilgili bir ipucu aradığımız sorularla onu güldürmek güzeldi. 
"Hadi adam gibi bir çay içelim" diye çaycı/kahveci dükkanlara doğru ilerleyip, birer bardaklık keyif için yol üstündeki kahvecilerden birine oturduğumuzda, mekanın garsonlarının tinerci çocukları ölesiye dövmesi tadımızı kaçıran son şey oldu. Çocukluğumun Kadıköyü tıpkı çocukluğum gibi çok uzaklarda kalmış. Ülkem böylesine değişmiş ve yozlaşmışken Kadıköy'ün aynı kalmasını beklemek fazla ütopik olurdu sanırım. 

Sohbet, rakı, çay, dayak derken Kadıköy gececi sona erdi. Eve gelirken iyi ki Yapı Kredi Yayınları'nın satıldığı dükkana girmişim, iyi ki birkaç kitap almışım diye düşünüyordum. Kadıköy'ün güzellikleri de vardı elbet. Çocukluğumu da, Kadıköy'ü de, annemin her Kadıköy seferinde bizi kapısından içeri soktuğu Murat Muhallebicisi'ni bir kenara atamadım. 
Günün sonunda arabaya binip de eve doğru yol alırken şöyle dedim Selçuk'a: Benim karnım aç.
"Benim de!" diye cevap verdi. Muhtemelen yanlış yola sokmasaydım onu, köşedeki dürümcüden birer et dürüm alıp yiyecektik. Olmadı. Geceyi aç biilaç yatağa girerek bitirdik.

Cuma gecesi uykusunun en güzel yanı geç gelen sabahlara uyanmak :)

29 Eylül 2017 Cuma

Gün 1: Eylülün son cumasından merhaba ❤️

Yazmak için onca sebep aradığım/bulduğum günlerin içinden geçiyorum; zira zaman bu derece hızlı akarken, ben ardından bakıyormuşum gibi hissediyorum. Sık sık kendime şu soruyu soruyorum: Bu dünyaya geliş sebebimiz sadece çalışmak için mi? İşe gel, eve git şeklinde geçiyor günler. Genellikle arabanın istikameti eve doğruysa içimi bir mutluluk kaplıyor. Evde huzur var, taze demlenmiş çay var, kendimle kalabilme ihtimalim var. Kuzey küçücükken yine eve böyle koşa koşa giderdim ama o zamanlar şimdikinden daha zor zamanlar beklerdi beni. Gece inip de her yer karanlığa büründüğünde bedenimin de geceyle birlikte eridiğini hissederdim. Sanki beni sınarmış gibi ağlamayı bırakmaz, gecenin bir yarısında cin gibi gözlerle evin içinde gezdirilmek isterdi. Çoğunlukla sınama dediğim o testlerden geçemez, zaman zaman da ağlamaya başlardım. Aradan bunca yıl geçtikten sonra o günleri güçlükle anımsıyorum. Annem, ara ara kız kardeşlerimle birlikte çocukluğumuza dair sorular yönelttiğimizde, "Ay kızım, hatırlamıyorum vallahi tüm detayları!" der ve peşinden de ekler: "Ne önemli şeymiş şu yükselen burç. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler." Tek çocuğum olmasına rağmen ben de annem gibi kimi ayrıntıları beynimin derinliklerinde bir yere gömmüşüm. Ama bugünüme dair şunu iyi biliyorum ki on üç yaşına basan Kuzey'le kimi zaman didişsek de sohbet etmek çok güzel. En azından artık seyahatlerde bavulumu taşıyan biri var.


Dünü yazmaya oturup bugünü yazacağım sanırım. Yine de dün sonunda yapmaya başladığım bir şeyi şuraya not edeyim. Uzun zamandır bıraktığım pilatese tekrar başlayarak şeytanın bacağını kırdım. Pilates de benim bacağımı kırmış olacak ki vücudumdaki tüm kaslar ayrı ayrı ağrıyor. Leylak Dalı'nda bu meydan okumayı duyunca hemen katılmak istedim çünkü insanın her gün yaşadığı günü anlatması beni cezbetti. Tıpkı "Karl Ove Knausgard kitaplarındaki gibi yazma şansını" ele geçirmişim gibi heyecanlandım. Yaşadığım önemsiz bir günün ayrıntılarını düşünmekten ve onu kaleme almaktan daha güzel ne olabilir diye düşündüm. Kimsenin önemsemeyeceği minik yaşam dakikalarını kelimelerle yoğurmak ve içinden çok kıymetli anlar yaratmak. Yaşamın telaşı içinde farkında olmadığımız, düşünmek için bir an bile durup olaylara dışarıdan bakmadığımız nice zaman parçaları. Hepsi durgun, hepsi hareketsiz ve hepsi sıradan... Saçma biliyorum ama bu düşünce bana çok iyi geldi. Belki de 21 gün boyunca bu heyecanı koruyamayabilirim ama öyle bir durumda da asla bir Karl Ove olamayacağımı anlamış olurum. :)

Cuma gününün gelmesi de ayrı bir güzellik katıyor yazacaklarıma. Dinleneceğiz diye, bir cumaya daha ulaşıp hayatımızdan bir haftayı daha tükettik diye sevinmemiz gerekiyor nihayetinde. Tatil yaptığımız günlerde yavaşlayan zamana tanıklık ettiğimden, çalışırken cumaya kavuşma hevesiyle tükettiğimiz hafta içi günlerine üzülerek bakıyorum. Kimi zaman sendromlarla geçirdiğimiz pazartesinin adına oturup kendi kendime düşünüyorum. Bu sabah uyandığımda salı gecesi gittiğimiz Gergedan Kitabevi'ndeki Feridun Andaç söyleşisi geldi aklıma. Sohbet etmeyi seven bir insan Feridun Hoca. Ben en çok kahkaha attığı zamanları seviyorum. Aranızda Feridun Hoca'nın attığı kahkahayı duyanlarınız olduysa ne demek istediğimi daha iyi anlar. Her konuşmasında üzerinde bir gerginlik oluyor; dinleyicisini ciddiye aldığından olsa gerek. İlk kahkahasından sonraysa sırtındaki yükü fırlatıp bir kenara atmışçasına hafifliyor. Salı akşamı da yine güzel güzel anlattı Feridun Hoca. Yazdığı kitabı anlatması gerekiyordu ama o sözlerine anlatamam diye başladı. İnsan yazdığı kitabı nasıl anlatır? Öyle demesine rağmen açıldıkça, konuştukça, önüne konan çaydan birkaç yudum aldıkça anılara, kitabı yazma sürecine, edebi dostluklara geldi konu. O yüzden bu sabah kendime, Neden Feridun Hoca'nın anlattığı, o unutulmaması gereken şeyleri not almadığımı sordum. Duyduklarımı bir yere not etmem lazım. Hafızamdan uçup gitmeden önce. Ama hep başka bir şey öncelikli oluyor. :) 

Bu akşam Kadıköy'de olacağım. İlginç ama yine Feridun Hoca ve sevdiğimiz dostlarımızla felekten bir gece çalacağız. Gecenin ayrıntılarından yarın buraya bir şey düşer mi bilmiyorum ama ben bilgisayarımın başına oturmuş Cafe Nero'da bu yazıyı yazarak hem buluşma saatimiz 19.30'a kadar vakit dolduruyorum, hem de tek başıma kahvemi yudumluyorum. Oysa dün çok fazla kahve içmeyeceğim diye söz vermiştim kendime. Selülitlerimle kahve içmeyerek uzlaşma sağlayacağımıza inanmasam da yine de biraz azaltsam iyi olur diye düşündüm. Bugün kahve sayısı şimdilik iki. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kapanışa yakın bir bardak daha içmeyeceğimi umut ediyorum. Ama iş kahve olunca kendime pek güvenmiyorum. Kahvemin yanında elbette havuçlu kek var, güya diyet olanından. Sanırım karşı koyamayacağım şeylerden biri de havuçlu kek. Mutfakta bir devrim olduğunu düşünüyorum bu kekin. Evde hiç yapmadım; zaten hayatım boyunca yaptığım bir tek güzel kek bile olmadı. Bu sebepten her seferinde ya Starbucks'tan ya da Cafe Nero'dan bir tane alıyorum. Tarçın kokusu tüm sıkıntılarımı alıp götürüyor, yerine vücuduma yapışan mini mini bir yağ kütlesi hediye ediyor. Her şeye rağmen keksiz ve kahvesiz bir hayat çok sıkıcı olur. Di mi ama?

Elimde Elena Ferrante'nin yeni kitabı: Sen Gittin Gideli. 
Okudukça sinirleniyorum. İçim köpürdü diyebilirim. Öyle karanlık, öyle zorlayıcı bir kitap. Yazımı değil elbette ama konusu tüm sinirlerimi ayık bir hale getirdi. Bir an önce bitirmek ve eylül ayının derinliklerinde romanın kahramanı Olga'yı da, kocası Mario'yu da unutmak istiyorum. Öyle yordular beni. 

Sanırım şimdilik bugünün özeti bu kadar. 
Yarının cumartesi olması, sabah altıda uyanmamak adına umut verici. 
Yazıyı hemen sıcağı sıcağına okuyacaklar için iyi akşamlar, geç vakitlerde buraya uğrayıp sonra uykuya dalacaklar için de iyi geceler dilerim. 
Sevgiler

P.S: Elbette Leylak Dalı olmazsaydı benim meydan okumadan falan haberim olmazdı. O yüzden merak edenler onun sayfasına BURADAN, meydan okumanın sahibinin sayfasına ulaşmak istiyorlarsa BURADAN buyursunlar. ❤️