52 List Project etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
52 List Project etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2017 Salı

Liste 17- Kişisel Gelişim ve Kafama Takılan Onca Şey

52 Liste Projesi

Liste 17- Kişisel Gelişiminize katkı sağlayan geçmişte yaşadığınız zor anların listesini yapın.

Kabul edelim ki bu zor bir soru! Geçmişte yaşadığım nice zor anlar oldu. Bunların bazılarını ucundan zaman zaman ifşa da ettim. Ne yazık ki her şeyi buraya yazmam mümkün değil. Ne sizin canınızı sıkmaya değer, ne de bazı şeyleri tekrar hatırlamaya.
Geçmişte yaşanan zor anlar hayatımıza anlam katıyor mu onu da bilmiyorum açıkçası. Hiçbir zaman şu her şeyi bilen, her konuda söyleyecek onlarca şeyi olan insanlardan olmadım. Belki de sırf bu sebepten buraya yazıyorum. Konuşmak isteyip de konuşamadığım, arkadaşlarımı sıkarım endişesiyle devamlı tekrar edemediğim tüm sayıklamalarım burada, bu blogun içinde.

Kişisel gelişimimi kitaplara ve ıhlamura borçluyum :)

Özlem'in ilerleme kaydedemeyen kişisel gelişimi


Şimdi düşündüm de ara ara kişisel gelişim kitapları okusam da genellikle bunda çok başarı elde edemiyorum. Sonuçta eksiklerimin ne olduğunu biliyorum ama gel de bunu benim bir anda hiddetlenen, yağan gürleyen ve tüm o kişisel gelişim safsatalarını bu işler bittikten sonra hatırlayan bünyeme anlat. Başta hatırlamam gereken şeyleri her şeyi yıkıp kırdıktan sonra hatırlıyorum. Sonra mı ne yapıyorum? Bir bardak çay alıp keyfime bakıyorum. Öyle! Söylemiştim daha önce de: Artık kendime takılmayı bıraktım. (İşte bu kendime sağladığım kişisel gelişim çıkarımlarımdan en güzeli. Kendimi üzmemeyi öğrenmek)

Kişisel gelişimime katkı sağlayan şeyler kitaplar, seyahatler, evimin huzuru, yazmak ve yakın dostlarım. Bu saydığım şeylerin hepsi bana huzur verdiğine göre demek ki benim mutluluğum bunlardan geliyor. Hatalar geçmişte yapılır zaten. Haksız mıyım? Ben de bu hatalardan bir dolu yaptım. Kendime yaptığım en büyük haksızlık bu hataları kendime sık sık hatırlatarak eziyet etmem oldu. Sonra bir gece bir arkadaşımla rakı bardaklarını birbirine çarparken ve eski günleri yad ederken şöyle dedi bana: Kendimi hatalarımla sevmeyi öğrendim. Onlar, beni ben yapan şeyler. Sen de kendini sevmeyi dene. 
Vallahi ister inanın ister inanmayın böyle cümleler bir tek eski arkadaşların dudaklarından dökülüyor. Ya da onlar söylediği için akılda kalıyor.

Ben de en büyük hatayı burada yapıyordum: Kendimi sevmeyi ve hırpalamamayı bir türlü öğrenemiyordum. Türkiye'de çocuk olmak zor tabii. Sistem, eleştirmek, birilerinin üstüne basarak yükselmek üzerine kurulu. Hani sınıfın en yüksek not alanının sınavlara hep çalışmadan gelip sonra da en yüksek notu alması gibi bir durum etrafımızda olanlar. (Yok muydu yani sınıfınızda bu tiplerden?) Yalana başvuran, olduğundan farklı biriymiş gibi davranan onlarca insanın içinde hata yapmak kolay. Çünkü sen de yalan söylemek, birilerinin üstüne basmak ve niyeyse en akıllı, en güzel, en her şeyi bilen olmak zorundasın. 

Benim en büyük şansım evlendiğim adam. Nirvana'ya ermiş bir tipten bahsediyorum sizlere. Ne parayı, ne başkalarının hayallerini, ne de saçma sapan insanların yaratıp piyasaya sürdüğü yaşam standartlarını kendine örnek alır o. Benim hayatım, benim küçük mutluluklarım, benim huzurum der. Yanında kendi kendime sinirlenir, kendi kendime söylenirim; umursamaz beni, güler geçer. (Zaman zaman durum sahiden sıkıcı hal alabiliyor. Kabul ediyorum.)

Bir de annelik mevzusu. Selçuk'un güzellikle yapamadığını Kuzey yaptı. Dinlemeyi, kabul etmeyi, zaman zaman susmayı, yetişkin olmanın ne demek olduğunu öğrendim. Doğduğu günden itibaren bana hayatın hep planladığım gibi gitmeyeceğini, önceliklerin yer değiştirebileceğini, bazen sadece sahip olabildiklerimle yetinip, onlardan mutluluk payı çıkarmam gerektiğini minik bedeniyle, o minik bedenden çıkan kocaman çığlıklarıyla ezberletti. Şimdilerde de bir ergenle baş etmeye çalışıyorum. Benim sivri köşelerim onun hiç beklemediğim ataklarıyla karşılaşıyor. "Sakın sinirlenme!" diyorum kendime. "Sus, yorum yapma." Sonra oturup o sivri köşelerimin her birini törpülüyorum. Büyümenin, başa çıkmakta zorlandığı o hormonların nasıl da yıpratıcı olduğunu anımsamaya çalışıyorum. 

Kendi gençliğimde, ergenliğimde alamadığım o derslerin hepsini yetişkinliğimde alıp daha sakin, daha yumuşak olmaya çalışıyorum. 

Başarıyor muyum peki? 

Çok çaba sarf ediyorum ve hata yapmamak için daha yavaş hareket ediyorum.      

İşte benim kişisel gelişimimin bundan ibaret.😀

19 Nisan 2017 Çarşamba

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın

52 Liste Projesi

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın.

Bugünlerde benim kafam da ülke gündemi gibi karışık. Biraz daha huzurlu bir ülkede yaşayıp sadece temel gereksinimlerimi düşünerek, üstüme düşen görevleri yaptıktan sonra keyfime bakmayı çok isterdim. Olmuyor elbette. Birazcık huzuru bizlere çok görüyorlar. Ne kadar pozitif olmaya çalışırsak çalışalım, enerjimizi emip bitiriyorlar. Uzun lafın kısası bu coğrafyada yaşamanın belli bedelleri var. 
İnsanı öldürmeyen şey güçlendirirmiş diyerek kendime bir gaz verip şimdi yazıya doğru ilerliyorum. 

Temel gereksinimlerime gelecek olursak: Sahi ne cevap vereyim ben bu soruya şimdi?

Çay tabii ki abicim!

Çay, her derde deva ❤

Şimdi bu sonuca varmak için nereden yola çıktım ben? Elbette ıssız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey sorusundan. Anladınız! Yanıma çay alırım. Çay içmeden duramam ben. Gözümü açar açmaz aklıma ince belli bir çay bardağından çay içmek gelir. Annemi düşünürken mutfakta evyenin başında bir sağa bir sola hareket eden bedenini ve ocağın üstünde kaynayan çaydanlık gelir gözümün önüne. Sohbetin baş kahramanı çaydır bizim evde; ailenin bir üyesi gibidir. Sevdiğim kimi düşünsem anılarımın bir köşesinden çay buğusu yükselir. O yüzden eve girer girmez yaptığım ilk şey demliği ocağı koyar, çayımı demlerim. Bu mucizeyi bitki kesinlikle her derde devadır. Mutluluk, huzur ve yuva demektir çay. 
O yüzden çay benim için temel gereksinimlerden biridir. Geçen sene gittiğimiz Amerika seyahatinde yanıma bir demlik aldığım da doğrudur. Gelirken de kiraladığımız evin mutfağında bıraktım ki evin sahibi İsveçli şöyle adam gibi bir çay içsin.😀

Kitaplarım, hayallerim ve ben...


Çantamda kitap yoksa huzursuzlanıyorum.Ya gün içinde bir fırsat olur da kitap okuma şansım olursa? Ya o an benim yanımda kitap yoksa?  Düşünsenize bir bankaya gitmişim ve önümde bekleyen otuz kişi var ve benim çantamda bir kitap yok. O düşük ihtimale karşı yanımda kitap, defter ve kalem taşıyorum. Hayır! Islak mendil taşımıyorum ve umrumda bile değil. Yanında devamlı ıslak mendil taşıyan kadınlardan olmaya çalıştım ama Kuzey bezden çıktığından beri bunu başaramadım. 
Durum şu ki gereksiz muhabbetlerin ve gereksiz insanların yanında olmaktansa kitapların dünyasında olmak beni daha mutlu ediyor. Okumak, defterime notlar almak, yazı aracılığıyla kendimle sohbet etmek iyi geliyor bana. İyileştiriyor, şifa veriyor. 

Kendimle baş başa kalmak...


Kendime ayıracak vaktim olmazsa ve düşüncelerimle baş başa kalmazsam mutsuz oluyorum. Kafam karışıyor, düşüncelerimi toparlayamıyorum ve iç huzurumu kaybediyorum. Evet, evet! Yürümek iyi geliyor mesela. Kimi zaman kulağımda kulaklığımla, kimi zaman da adımlarımın yerde oluşturduğu sesi dinleyerek yürüyorum. Kafamdaki tüm karışıklık bulutu dağılıyor, düşüncelerimin netleşiyor. Bitkilere dokunuyorum. Bazen bir lavantaya, bazen bir çay ağacının dikenli dallarına. Sonra elimi burnuma götürüyor, bitkilerin parmaklarımda bıraktığı izleri kokluyorum. Okuduğum kitapları düşünüyorum. Kitap kahramanlarını, kitap boyunca yaptıklarını aklımdan bir bir geçiriyor; kimi zaman olayların gidişinden memnun oluyor, kimi zaman da yeni sonlar yazmak istiyorum bu kahramanlara. Bazı insanlar kalabalıklardan hoşlanır ve yalnız kalmaz. Benim içinse yalnız kalmak temel bir gereksinim. Geçen gün Kuzey de yanıma yaklaşıp şöyle dedi: Anne ben arkadaşlarımla olmaktan mutlu olduğum kadar yalnız olmaktan da çok mutlu oluyorum. Kendi kendime oyun oynamaktan çok keyif alıyorum. Belki tek çocuk olduğum içindir bu. Sadece bu normal mi diye merak ediyorum.

"Normal Kuzey'cim!" dedim. "İnsanın yalnız kalmaya da ihtiyacı var."

Seyahat etmek...


Umarım aynı şeyleri tekrar etmemden sıkılmıyorsunuzdur. Hep aynı şeyleri yazıyor gibiyim. Fakat bu listeleri yaparken şunu fark ettim ki ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum. Yani şükür ki o hayatı inşa edebilmişim kendi kendime. Benim bu yalnız kalma hallerimden kimse şikayetçi değil evde. Kuzey çok küçükken bile bu istediğimi (O zamanlar bunu ifade ettiğim için kötü bir anne olduğumu düşünüyordum.) dile getirirdim. Mesela anneme ya da Selçuk'un annesine Kuzey'i teslim eder ve çay içmek için dışarı çıkacağımı söylerdim. Kuzey biraz büyüdükçe ona da söylemeye başladım. "Şimdi ben biraz yalnız kalmak istiyorum Kuzey'cim." derdim. Kitabımı alıp bir köşede kendime tanıdığım zamanı yaşarken, o da kendi dünyasında bir oyuna dalardı. Bunun adı bencillik mi bilmiyorum ama yalnız kalma anlarını yaşayamadığımda üstümde bir baskı oluşur ve patlardım. 

Gelelim seyahat meselesine. Evimi ve kurulu düzenimi ne kadar çok sevsem de hareket halinde olmayı ve seyahat etmeyi de çok seviyorum. Annem zaman zaman "Kurtlandın sen yine!" diye takılıyor bana. Haklı da! Kurtlanıyorum. Yola çıkmak, başka bir şehre gitmek istiyorum. Yaşamımın anlamı buymuş gibi geliyor. Neden çalışıyoruz ki diye soruyorum kendime. Kuzey iyi bir okulda okusun ve biz de seyahat edebilelim yeter. 

11 Nisan 2017 Salı

Liste 15- Hayalinizdeki Seyahatlerin Listesini Yapın

52 Liste Projesi

Liste 15- Hayalinizdeki Seyahatlerin Listesini Yapın.

Bu listeyi yapmakta pek sıkıntı çekmeyeceğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum; zira günlerim "Nereye gideyim?" hayalleri ile geçiyor. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, biraz dinlenmek için vakit bulsam gideceğim yerleri düşünüyorum. Aslına bakılacak olursa tatile gitmek ve seyahat etmek için çalışıyorum. İşin özü bu.


Karadeniz Yaylaları ve Kars

Hayallerime, aslında gitmenin çok da zor olmadığı ama bir türlü gitmeyi başaramadığım iki destinasyonla başlamak istiyorum. Biri Karadeniz, diğeri de tren ile Kars.
Karadeniz yaylarına gitmek istiyorum ama sevdiğim arkadaşlarımla. Sabah erkenden kalkmak, bulutların altındaki yaylarının kokusunu içime çekmek, kahvaltıda demli bir çay içmek ve ağaçların kuytusunda usul usul yürümek. Nedense bir türlü ne gideceğimiz boş zaman aralığını denk getirebiliyorum, ne mevsimi... 
Kars'a gelince. Ben kış gidelim diyorum, illa ki trenle gidelim diyorum. Kimse beni dinlemiyor. Bu sene sonu itibariyle Kars'a giden tren seferi de artık kaldırılıyormuş. Bu durumda bir sonraki kışı beklemeden o trene atlamam gerekiyor. 

Dublin

Ben de hayal çok tabii. 
Şu aralar aklıma sık sık Dublin düşüyor. Vize işi düşündürmese hemen uçağa atlayıp gideceğim ama sanırım bu düşün biraz daha olgunlaşması gerekiyor. Usul usul İrlanda seyahatlerine, oradan Dublin'de gezilecek yerlere bakıyorum. Maeve Binchy sanki gelip yanıbaşıma oturuyor. Okuduğum ilk kitaplarını, o kitapların lezzetini anımsıyorum. Farkında olmasa da bizimkiler İrlanda yolculuğuna doğru adım adım ilerliyorlar.


İnkaların Memleketi, Peru.

Gelelim uzak hayallerimden birine; belki de en kıymetli olanına. Özenle büyüttüğüm, sevgiyle uyuttuğum, saçlarını okşadığım yılların hayaline. Bu sene bu hayalin artık gerçeğe dönüşme zamanıydı. Ben ve yol arkadaşlarım (Saz arkadaşlarım gibi oldu biliyorum ama sanırım aynı zamanda saz arkadaşıyız da!) ciddi anlamda niyet ettik. Hesapları, kitapları ortaya döktük. Uçak biletlerine baktık. Bilin bakalım, kim su koyverdi? Selçuk ve ben. İşler çok da umduğumuz gibi değildi, paramızın dolar ve euro karşısındaki durumu ortadaydı ve biz pek de hep hayalini kurduğumuz bu coğrafyaya gidecek kadar mutlu değildik. Üstelik ben İnka Yolu Yürüyüşü yapmak istiyordum ve Kuzey'i götüreceğime dair ona söz vermiştim. Arkadaşlarımla nefis şaraplar eşliğinde yediğimiz yemeklerde, "Yahu Kuzey de büyüyünce sevgilisiyle gitsin oraya!" gazlarına gelmedim. Kuzey gelmediği takdirde Peru'ya gidiş masrafımız daha makul bir rakamda kalacaktı. Yine de "Olmaz!" dedim ısrarla. "Ben Kuzey'e söz verdim." 
Sözümden dönseydim Kuzey için bir şey demezdi. İlerde kız arkadaşıyla ya da arkadaşlarıyla da gidebilir Peru'ya. Benim vazgeçemedim düşüm, Peru dağlarında Kuzey'le birlikte yürümek, sabahın ilk ışıklarıyla Machu Picchu'yu görmekti. Kuzey'le birlikte Peru hayalimi bırakamadım. Nihayetinde arkadaşlarımız da gitmekten vazgeçtiler. Seneye diyoruz şimdi. Seneye inşallah. 


Bali 


Bu sene (şu tarihten itibaren bir sene içinde) Bali'ye gitmeye kararlıyım. Soğuk kıştan mı, yoksa internette dolaşan sıcak Bali fotoğraflarından mı bilinmez Bali'ye gitmeyi çok istiyorum. Pirinç tarlalarının arasında bisikletle dolaşıp, ılık sulara kendimi bırakıp, masaj yaptıracağım. Bundan daha alâ hayal mi olur?

Gelelim daha önce deneyimlediğim ama beni bir türlü kesmeyen hayalime: New York. 

Geçen sene okullar kapanır kapanmaz New York'a gitmiş, Manhattan'da kiraladığımız Town House (Burada blog yazarı şu blog yazarına gönderme yapıyor) tarzı bir evde iki hafta kalmıştık. Şehrin altını üstüne getirmiştik. Sabahları erkenden kalkıp Central Park'ta koşmuş, Barnes and Noble'da kahve içmiş, kitapların arasında dolaşmış, sokak aralarında aylaklığın keyfini çıkarmıştık. Hiç acele etmeden iki günde bir müzeye gitmiştik. Yaşadıklarım o an bile masal gibiydi benim için. Eve döndüğümüzde her birimiz yaşadığımız iki haftalık hayattan çok memnun kalmıştık. Şimdilerde sık sık evde oturup, "Ne güzeldi o New York günleri.." diyerek iç geçiriyoruz. Bu cümlenin peşinden Kuzey'le ben Selçuk'un gözlerinin içine bakıp yine gitme isteğimizi dile getiriyoruz. Ne mi diyor Selçuk?
"Paranız varsa gidelim! Ben de çok beğendim."
Ardından da bir yaz önce on beş günlüğüne New York'a gitmiş birinin tecrübelerinden yola çıkarak özlü bir söz söylüyor. "Amerika seyahati için araya mutlaka birkaç sene konulmalı." 

3 Nisan 2017 Pazartesi

Liste 14- Hayatınızda bahar temizliği yapmanın yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 14- Hayatınızda bahar temizliği yapmanın yollarını listeleyin.



Bahar temizliği yapmaya hayatımın karmaşık bir döneminde başladım. Herkesin yaşamında karmaşık dönemler vardır. Garanti veririm. Kendini sorguladığı, yaşamının anlamlı olup olmadığını kendisini umutsuzluğa sürükleyecek sıklıkla sorup durduğu, acı çektiği, daha yapmayı hayal ettiği bir sürü şeyin olup da zamanının azaldığını düşündüğü zamanlar.
Ben böyle bir evreden geçtim. Etrafımdaki her şey yerinden oynadı. Önce içime dönüp orada ne varsa her şeyi kaldırdım, havalandırdım ve sonra tekrar yerine koydum. Etraftan gelecek tavsiyelere kapalı olduğum, sorduğum soruların cevaplarını içimde aradığım bir süreçti. Kafamın içinde, yüreğimin derinlerinde fırtınalar koptu. Bu dönemde acı çekerek sustum. Bir cevabın olduğunu biliyordum ve o sesi duymak için sessiz olmam gerekiyordu.
Diğer yandan kendimi bu kadar yıprattığım bu dönemin sonunda istemediğim cevaplara ulaşacak olsam da bunu da kabul etmem gerektiğini sık sık hatırlattım kendime.

İçimdeki beni sabote eden sesi hayatımdan uzaklaştırdım.


Evet! Sanki tüm zamanım benden başkalarına aitti. VE bana bir şey kalmıyordu. Sabahları kalkıp işe gidiyor, günün sonuna doğru eve gelip Kuzey'le sohbet edip sonra da ödevlerine bakıyorduk. Saatler ilerleyip de Selçuk eve geldiğinde akşam yemeği yenilip, çaylar içiliyordu. Kitap okumak, kendimle baş başa kalmak istediğim zamanlara sıra bir türlü gelmiyordu. Öyle bir zaman olsa da ben yorgunluktan bitmiş oluyordum.
Mutsuz olmak için ne çok sebep değil mi? Ama mutlu olmak için de bir dolu sebep var yukarıda yazdığım paragrafın içinde.

Bir kere şunu anladım ki çok stres altında olsam da şükretmem gereken bir işim vardı. Kim işinden memnun ki? Hele ki bu ülkede? İşimin kendi işim olmasından kaynaklanan nice zorluğu vardı ama aynı zamanda çok da avantajı vardı. Kahvemi, çayımı içip rahatsız edilmeden oturabildiğim bir saatim bile oluyordu zaman zaman. Sonra çok bunaldığımda çantamı alıp yakınlardaki bir Starbucks'a gidip kendime keyif anları hediye edebiliyordum. Tatiller de öyle. Bayram tatilinin dışındaki zamanlarda da seyahate gidebilme özgürlüğü🙋  Ailemle harcadığım vakte gelince. Fazlasını veren bendim aslına bakılacak olursa. Çünkü onlarla olmaktan, zamanımın çoğunu onlara adamaktan mutlu olan bendim. Şunu düşündüm: Onlarla daha az vakit geçirip kendime daha fazla vakit ayırırsam daha mı mutlu olacaktım? Dürüst olmam gerekirse onlarla vakit geçirmekten çok hoşlanıyordum.

İçimdeki o zor kadın ara ara sesini çıkarıyor. Yaşlandığımı, vaktimin daraldığını, yapmak istediklerim için çok zamanımın kalmadığını söylüyor. Hadi be, diyorum ona. Sus. Beni mutsuz edemezsin. Siz de sizi mutsuz eden sesleri dinlemeyin. Kafa karışıklığından ve huzursuzluğundan başka işe yaramıyorlar.

Hep almayı isteyip hiç vermeyen arkadaşlar: Artık ayrılmalıyız.

Şimdi baştan söyleyeyim: Arkadaşlık, akrabalığın tersine zorunlu devam ettirilmesi gereken bir bağ değil. Birbirimizi sevmesek de saygı göstermek zorunda olduğumuz, hayatımız boyunca ortak anıların içinde kaybolacağımız akrabalığın aksine arkadaşlıkta başka şeyler ararım ben. Arkadaşlarımı severim, dertlerini dinlerim, hem iyi hem de kötü zamanlarını paylaşmak için de elimden geleni yaparım. Ama arayan hep bensem, buluşmak için her zaman benim ayarlamalar yapmam bekleniyorsa, ilişkimiz arkadaşımın masal hayatını anlatma seanslarına döndüyse, arkadaşlığımızın uydusu olduğunu düşünüyorsa benim için bu arkadaşlığın sona erme zamanı gelmiştir.

Hani her aradığınızda sitem eden akrabalar vardır. Telefon numarasını korkuyla tuşlarsınız çünkü karşınızdakinin telefonu açar açmaz kuracağı ilk cümlenin sitemle dolu olacağını önceki tecrübelerinizden biliyorsunuzdur. "Hayırsız!" der karşıdaki. "Hangi dağda kuş öldü de aradın?"
Oysa sizi aramaktan uzak tutan bu söylemlerdir. Sevinçli bir sesle değil de sonu gelmez lüzumsuz sitemlerle karşılaşacağınızı bildiğinizden aramak istemiyorsunuzdur. Tıpkı bu anlattığım gibi, arkadaşımla olan ilişkim de yanlış anlamalarla, anlaşılmaz kıskançlıklarla, öküz altında buzağı arama seviyesine gelmişse o arkadaşlık sürmesi gereken zamanı tamamlamıştır. Eskiden yaşanmış uzun bir geçmişe, dönüp baktığımda hafızamda beliriveren güzel anıların yüzü suyu hürmetine artık hiç keyif almadığım arkadaşlığımı devam ettirmeye çalışırdım. Yaptığım büyük hatalardan biriymiş bu. Çünkü yaşanmışlıklar hiçbir yere gitmiyor. Güzel anılar yine oldukları yerde kalıyor. Sırf uzun geçmişe inat sürdürülmeye çalışılan arkadaşlıklar daha fazla zarar veriyor.

O yüzden bahar temizliğimin en büyüğünü artık keyif almadığım ve sevgisini hissedemediğim arkadaşlıklarımı bitirerek yaptım ben. Şimdilerde hayatım daha sade. Kendime kalan vakit daha fazla. Sevdiğim insanlar yine etrafımda ve en önemlisi hem çok sevdiğim hem de çok sevildiğim insanlarla geçiriyorum vaktimi.

Eskisi kadar çok alışveriş yapmıyorum.

Aslına bakılacak olursa şimdiye kadar almış olduğum kıyafetler bir ömür boyu idare eder beni. Yeni bir şey almanın biraz doyumsuzluktan, çoğunlukla da alışkanlıktan olduğunu düşünüyorum. Türk toplumunun hepimizin üstüne yüklediği lüzumsuz kompleksleri de eklemem şart. Her birimiz güzel ve yeni kıyafetler içinde kendimizi daha güvenli hissediyoruz. Yurt dışındaki fuarlara gidince insanların nasıl fuar gezdiğine tanık oldum: Kalın tabanlı ayakkabılarla. Sadece bizim gibi az gelişmiş toplumlar kişiliklerinden ve iş tecrübelerinden öte kıyafetleriyle öne çıkmaya çalışıyor. İncecik topuklu ayakkabılarla fuar gezen ya da ilk defa gittiği bir şehri adımlayan bir bizler varız, bir de Ruslar. Kimse kusura bakmasın! Sacre Coeur Katedrali'nin önünde sırt çantasından yüksek topuklu ayakkabılarını çıkarıp, bir de üzerine dekoltesi bol bir elbise geçirip sevgilisine fotoğrafını çektiren bir Türk kızı gördüm bir gidişimde. Oscar Wilde'ın dediği gibi, -elbette sadece kıyafet konusu değil bahsettiğim-, diğer kişiliklerinin hepsinin önceden sahiplenilmiş olduğunu bilerek, kendimiz olsak. Nasıl olur?
Bence daha mutlu ve daha normal oluruz.😀

Bahara gelecek olursak: Bahar içimizde arkadaşlar. Biraz özen gösterir, azıcık sularsak yeşillenen dalları görürüz.

28 Mart 2017 Salı

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın

52 Liste Projesi

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın.

Bir kere bu haftanın listesiyle kış dönemine ait tüm listeleme işini bitirip bahar listelerine girdiğimizin müjdesini vereyim. Benim için 13 haftadır düzenli olarak bir şeyi devam ettirmek inanılmaz bir şey. Mesela aynı çabayı yüzümü her akşam temizlemek, içmem gereken vitaminleri düzenli olarak içme durumlarında da gösterseydim iyi olurdu. Ama ne gam! İnsanın özünün fazla da değişmeyeceğini sonuç itibariyle kabul etmiş durumdayım. Hafta sonu salonun haline bir bakıyorum ve şaşırıyorum. Zannedersiniz ki ev halkı olarak üniversite sınavlarına hazırlanıyoruz. Her taraf kitap, defter, kalemlerle dolu. Her sehpanın üstü zapt altında. Ama fark ettim ki bunu değiştirmemiz mutlu değil. Demek ki bu halimizle mutluyuz ki salonumuzu, hatta evimizi bu hale getiriyoruz. 



Evet dostlar! Kitapla, defterle, kırtasiye malzemeleri ile dolu evler beni neşelendiriyor. 

Kuzey eskisi kadar çok kitap okumuyor. Şimdi güleceksiniz bana ama bu sene çok yoğun bir programı vardı. Ciddiyim. Bir kere sabahları çok erken kalkıyor. Saat 6.00'da. Bu tarihe kadar da haftada üç gün 18.15'te eve geliyordu. Haftada iki gün futbol antrenmanı, bir gün de Hayale Yolculuk isimli bir kulübün çalışmaları. Senenin başında İzmir'e Uzay Kampı'na gitti. Sömestir'de Antalya'da futbol kampındaydı. Peşinden okulla DI için (Hayale Yolculuk) önce İzmir'e, sonra da bir haftalığına Polonya'ya gitti. Bu arada futbol turnuvaları falan vardı. Önümüzde atlatılması gereken bir Çanakkale gezisi de bekliyor. (Bu sene oğlanın seyahatlerinden dolayı biz seyahate çıkamadık.😀 ) Diyeceğim o ki bu geziler, kaçırılan dersler, sınavlar, giremediği sınavların telafileri falan derken hiç kitap okumadı. Allahtan okulda birkaç kitap okuyorlar da elinde kitap görüyoruz. (Ders kitaplarından başka) Bu saydıklarımın dışındaki tüm zamanında elinde telefonu, kulağında kulaklıkları müzik dinliyor ve elbette oyun oynuyor.


İçi kitapla dolu evler beni neşelendirir. Hemen kitaplığın kenarına gider, kitaplığın raflarında neler varmış diye heyecanla bakarım. Beni bundan daha da heyecanlandıran ve keyfimi yerine getiren şeyse kitap okuyan çocuktur. Bütün kitaplar çocuk okusun. Bütün çocuklar sahip olmadıkları dünyalarda yolculuk yapsınlar.

Film seyretmek, sinemaya gitmek

Keşke hayatımız şöyle geçse: Evde otursak, kitap okusak, yazı yazsak, film seyretsek. Yolculuk kısmını bir sonraki maddeye sakladım. 😀  Film seyretmek benim ruhsal durumumu etkileyen şeylerin başında geliyor. Türk sineması düşkünü değilim. Adile Naşit'li, Münir Özkul'lu eski filmlerden bahsetmiyorum elbette. Yeni nesil Türk sineması da sevdiklerim arasında. Ama ağlamaklı Yeşilçam filmleri bana göre değil. Pavyona düşen kadınlar, üvey anne eziyeti gören yetim çocuklar, töre cinayetleri ile bezeli filmler bana fazlasıyla ağır geliyor. Zaten hayatımızın orta yerindeki sorunları bir de televizyon ekranından seyretmek istemiyorum. 



Peki ne seyrediyorum? Ay çok snop gelecek biliyorum ama Avrupa sinemasına bayılıyorum. Özellikle Fransız filmlerine. Şaşırmadınız değil mi? Biliyordum zaten. Sonra romantik komediler var. Yüzümde güller açıyor seyrederler. Filmin sonundaki öpüşme sahnesinde bizim evdekiler işi gücü bırakıp benim suratımı seyrediyorlar. Elbette bu durum filmin en güzel sahnesini mahvediyor. Hollywood filmlerini de seviyorum. Ülke meselelerine kafam iyice bozulduğundan beri ağır filmler de seyredemiyorum. Kafam dağılsın, birkaç saat kendimi unutayım istiyorum. Çok mu şey istiyorum sizce?

Çay içmek, elbette ki!



Çayın her derde deva olduğuna yemin ederim. Çay içmeyenleri anlamam mümkün değil. Çay yahu? Sohbet etmenin, ayaklarını uzatıp oturmanın, içini ısıtmanın, hayallere dalmanın en güzel yolu. Üstelik parasız 😀  Çay olmazsa benim için dünya durur. Mutfağımda demlenen çay demek, huzur demek, neşe demek, Selçuk'la sohbet demek. Çay, aile olmak demek. 
O yüzden çay içmeyi ihmal etmeyelim. İçmeyenleri uyaralım. Tirebolu 42 çayının içine biraz bergamot atmayı da unutmayalım lütfen!

Bahar geldi, hoş geldi.


Baharın neşelendirmediği insan var mıdır? Sahiden? 
Başımı pencereden uzatıyor ve minik bahçemize bakıyorum. Manolya, her zaman baharın müjdecisi. Bordoya dönük nefis çiçekleri var. Birkaç haftaya kalmaz çiçekleri dökülür, geriye sadece yeşil yapraklar kalır. Yine de ne zaman yapraklansa baharın geldiğini anlıyorum. Bu arada kiraz, beyaz beyaz çiçeklerdi. Akasyam kuru dallarından silkelenmeye karar verdi. Minik minik yapraklar üstünde. Toprağa diktiğimiz şeftali çekirdeği ağaç olmaya karar verdi. Aşılamadık daha ama pembe çiçekleri öyle güzel gözüküyor ki. Bir de oya ağacı var elbette. Selçuk, ona bakıp bakıp "Esmerin adı oya..." diye türküler tutturuyor. Açıkçası biraz nazlı kendisi. Baharı değil, yazı seviyor. Şimdilik kuru bir daldan ibaret. 

Neşeliyiz yani dostlar, bahar geliyor. 

Seyahat, Paris, tren yolculukları

Artık tanıdınız beni. Ne diyeyim ben size? 
Yolculuk, seyahat, gezi kelimeleri kulağıma değdiği an neşelenirim ben. Bu hafta sonu Normandiya seyahatimizin biletlerini aldık. Otellerin bir kısmını hallettik. Birkaç küçük ayrıntıyı düşünüyoruz. Yolculuk fikri bile içimin kıpır kıpır etmesi için yeterli. Şimdi başka nereye gidelim diye düşünüyorum. İçimden bir ses İzlanda'yı görmenin vakti geldi diyor. Bir de eylül-ekim gibi Bali'ye gitsek diyorum. Öyle hayal kuruyorum işte. 

20 Mart 2017 Pazartesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 12: En çok beğendiğiniz özelliklerinizin listesini yapın.

Hahaha😀  Tam da bu noktada "Come on boy!" diyecek bir ortam oluştu. Haksız mıyım ama? İnsan nasıl olur da kendinin en beğendiği özelliklerini yazar yahu? Biraz zor bir liste olacak benim için. Hani sevmediğiniz özellikleriniz denmiş olsaydı onları daha kolay toparlardım. Tamam, tamam lafı uzatmayıp başlıyorum yazmaya.

Çalışkanım. 


Sahiden çok çalışkanım. Çalışmaktan hiç kaçmam. Sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar çalışabilirim. Bir şeyi kafama koymayayım. Sanırım etrafımdaki herkes de bunu bildiğinden ne zaman, "Ben çalışmak istemiyorum artık!" desem, "Sen çalışmadan duramazsın." der. Çalışmadan durabileceğimi biliyorum çünkü yapmayı hayal edip de yapmak için fırsat bulamadığım öyle çok şey var ki hiç sıkılacağımı düşünmüyorum.

Öğrenmeye çok açığım. 

Öğrenmenin ilk yolunun dinlemekten, gözlemekten geçtiğine inanıyorum. Boş muhabbetlerden pek hoşlanmam. Vaktimin boş yere harcayacak kadar bol olmadığını bildiğimden, incir çekirdeğini doldurmayacak saçma sapan işlere zaman ayırmıyorum. Zaman zaman bu durumun ukalalık olarak adlandırıldığını biliyorum ama uzun zamandır en kıymet verdiğim kişi kendim olduğundan bunu pek umursamıyorum. İnsanın yaşı ne olursa olsun kendisini geliştirmekten vazgeçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten birisi başka biri hakkında, "Bu yaşa gelmiş, şunu yapıyor." gibi abuk bir yorumda bulunursa hemen sol kaşımı havaya kaldırırım. Böyle de topluma duyarlıyım işte 😁

Benim hayatım bana!

Başkalarının sahip olduklarını kendi sahip olduklarımla karşılaştırmam. İşte bu! Benim hayatım, benim mutluluğum, benim sahip olduklarım mottosuyla yürüyorum. Sahiden. Biri bir şey almış, öteki şunu yapmış, kocası da böyleymiş... Beni hiç ilgilendirmez. Zaman zaman kafam karışsa da, hemen kendimi dürtüyorum ve şöyle diyorum: Şişt! Kendine gel. 

Küçük mutluklar

Şükür ki hayalini kurduğum her şeye sahibim. Sağlık ve huzurdan başka bir şey dilemiyorum Yaradan'dan. Mutlu olmak için büyük mutluluklardan öte küçük mutlulukların peşine düşüyorum. Bahçede demli bir bardak çay içmek, Selçuk'la keyifli bir sohbet, Selçuk'un benim için kitapçı tavaf edip seveceğimi düşündüğü bir kitabı alması, Kuzey'in sarılması... Tabii küçük şeylerle mutlu olabilirim diyorsam da beni en çok mutlu eden şeyin her seferinde bir Paris seyahati olduğunu da şöylemem şart!

İşte böyle dostlar💖



14 Mart 2017 Salı

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

Malum iki tane yaşam alanım var: Biri ev, biri de iş. 
Zamanımın çoğunu iş yerimde geçiriyorum ve buranın kesinlikle ciddi bir tadilata ihtiyacı var. Sabahları işe gelirken ayaklarım geri geri gidiyor. "Ülkenin durumu belli değil, işte yaşanan sıkıntılar hiç bitmiyor, işler bir var bir yok, doların euronun ne olacağı belli değil" derken para harcamak istemediğimden, aslında çeki düzen vermem gereken onca şeyi bekletiyorum. Ama geçenlerde Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Bana iş yerini nasıl yapmam gerektiğini planlayacak bir mimara ihtiyacım var. Sanırım şu gerçeği kabul ettim iç dünyamda: Benim işi bırakma şansım yok, o zaman vaktimin çok büyük bir kısmını geçirdiğim yeri seveceğim bir yer haline getirmeliyim. Bu konu ile ilgili bir gelişme olursa sizleri de haberdar ederim. 😀


Gelelim evime. Evimi çok seviyorum. Her gün bu evde yaşadığım, bahçesine çıkıp çimlerin üzerine çıplak ayak basabildiğim için şükrediyorum. Hafta sonları canım evden dışarı çıkmak istemiyor. Çayımı alıp, güneşin altında bir köşeye oturuyorum. Kitabım, hafiften esen rüzgarım, tatil planlarım ve nisan başından itibaren çiftleşme dönemi sebebiyle bar bar bağıran kurbağalarımızla çok mutluyum. İnsan tren sesine nasıl alışıyorsa kurbağa sesine de öyle alışıyormuş. 😀
Bu eve taşınırken içine bir şey yapmadan hızlıca yerleştik. Kışın ortasıydı ve biz Kuzey fark etmeden taşınmak ve yerleşmek istiyorduk. Daha sonra hallederiz diyerek ertelediğimiz bir dolu şey vardı. Ertelediğimiz birçok şey bu baharda yapılacak inşallah. Öyle karar verdik. 

Peki evimi nelerle güzelleştiriyorum? Elbette mini minnacık şeylerle. Huzur, küçük mutlulukların ucunda. Bundan kesinlikle eminim artık. 

Canlı çiçekler evimin olmazsa olmazı...


Yıllar yıllar önce, yeni evlendiğimiz zamanlarda Selçuk'un yaptıklarından çok yapmadıklarına odaklanırdım. Kendim gibi birkaç yeni evli arkadaşımla mutsuzluk oyunu oynardık sanki. Beni rahatsız etmeyen şeyleri arkadaşlarımın söylenmesi sebebiyle fark eder ve aslında farkında olmadığım bu şeylere sinir olmam gerektiğini düşünürdüm. Elbette bir hışımla gider ve Selçuk'a çatardım.

Mesela neden bütün tatil planlarını ben yapıyordum?


Sokakta bulduğum kırılmış çam dallarını da elbette eve getiriyorum.
Kolay mıydı tatil planı yapmak, gidilecek yeri bulmak, bunu karşı tarafa söylemek ve her seferinde "Olur tatlım" cevabını almak. Sahiden de olan buydu. Tamam ben plan yapıyordum ama adamcağız da ben ne dersem onu yapıyordu. Peki beni ne rahatsız ediyordu? Söylüyorum ve garanti veriyorum ki güleceksiniz: Selçuk, oturup da benim için bir tatil planlayacak kadar beni sevmiyordu. 
Ulan ben sürprizlerden hoşlanmam bir kere. Yani demek istediğim dedektif gibi araştırır dururum. Doğum günümden bir hafta önce dolapların içlerini kontrol etmeye başlar, kışlık botların içinde saklı bir hediye var mı diye bakınır dururum.
Bir de çiçek meselesi vardı. Selçuk bana çiçek almıyordu. Eeee, ben de kendime çiçek almıyordum. Niyeyse? Sonra şöyle düşündüm: Neden kendime çiçek almıyordum ki ben? Üstelik kendimi çiçek alacak kadar çok severken. 
...ve o günden beri tatil planlarını yapmaya devam ediyorum çünkü ben tatil planı yapmayı çok seviyorum. Bir de taze çiçekler alıyorum kendime. Evin her ferdi eve aldığım çiçeklerden çok memnun. Ortada hiç sorun yok. Çiçeklerimiz ve biz mutlu mesut yaşıyoruz.


Mumlar...



Loş ortamda yaşıyoruz. Köşede bir abajur yakıyorum. Yanında da bolca mum. Romantizm had safhada oluyor elbette. Ta ki Selçuk işten gelene dek. 
"Çok mu karanlık burası!" diyerek salonun ışıklarını yakıyor. Televizyonun kumandasını ele geçirip, Kuzey'le beraber ya ses yarışmalarından birini ya da Survivor'ı izliyorlar. Bu saat benim salonu terk edip başka bir odaya geçtiğim ana denk geliyor.😀  Elbette mumlarımı söndürerek.


Patlamış mısır zamanı...

Evde en sevdiğimiz saatler sinema saati. Bazen zilyonuncu kez Harry Potter serisini izliyoruz. Ya da Star Wars'u ya da Yüzüklerin Efendisi'ni ya da Marvel Kahramanlarını. Sorun bakalım neden diye? Çünkü Kuzey bu filmlerden çok hoşlanıyor. Ara ara Harry Potter'dan teste falan tabi tutuluyoruz. 😀 İşte bizim evi güzelleştirmenin en kolay yollarından biri bu: Bol tuzlu patlamış mısır yapmak. Aynı çay gibi patlamış mısır da evi yuva yapan en önemli şeylerden biri.


Müzik...

Günün müzikleri çalmıyor bizim evde. Çalıyorsa da sadece Kuzey'in kulaklıklarından ona özel yayın yapıyor. Arada işe giderken falan Spotify'den Global 50'yi açıp Kuzey'in müziklerine, dolayısıyla hayatına uyum sağlamaya çalışıyorum. Ben bu işi kotarıyorum da Selçuk her seferinde sınıfta kalıyor. Evdeki müzikse bambaşka. Daha çok arkadan gelen, dinlendirici bir ses.
Peki ben ne dinliyorum?
Caz elbette! En çok caz dinliyorum. Frank Sinatra, Ella Fitzgerald ve bildiğiniz diğerleri. Michael Buble vazgeçilmezim. Hem evde hem de yürürken yanı başımdaymış gibi hissediyorum genellikle. Norveçli bir solist var: Inger Marie Gundersen. Daha önce de bahsetmiştim. Onun sesi bana ilaç gib geliyor. Sesi odaya yayılır yayılmaz, tüm vücudum rahatlıyor, tüm içinde biriktirdiğim tüm negatif duygular uçup gidiyor. Sonra Stacey Kent, Diana Krall, Nina Simone, Norah Jones...

Yaşamı güzelleştirmenin tek yolu güzel anlar biriktirmek. Evimiz de mabedimiz elbette. Bugün etrafa saçılmış defterler, üst üste yığılmış kitaplar, okunmayı bekleyen dergiler, usul usul içine doğru eriyen mumlar ve demli bir çayla yaşadığım yeri güzelleştirdim ben. Ev, her zaman olduğu gibi dağınık yani.
😀


27 Şubat 2017 Pazartesi

Liste 9: En çok değer verdiğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 9- En çok değer verdiğiniz şeylerin listesini yapın.

Evet, evet anlatacak çok şeyim var.
Ne çok şeye değer verirdim eskiden. Vallahi öyle! Gençlik başımda duman halleri. Mesela biriyle tanıştım değil mi, hemencecik kocaman bir yüz verirdim kişinin kendine. Sonra her bir yanlışta, her bir umursamazlıkta başımın üstüne yerleştirdiğim kişinin aslında o yeri hak etmediğini görür, üzülür ve hayal kırıklığına uğrardım. Yukarıda anlattığım olaydaki en büyük suçlu bendim arkadaşlar. Çünkü bağlanmaya, hemen güvenmeye ve beklediklerimi bulamadığım zaman üzülmeye açık olan bendim. Kimse benim istediğim kişi olmak zorunda değildi.
Sonra şunu öğrendim. Herkese kafadan yüz vererek kimseye haksızlık yapmamalıydım. Şimdi yeni tanıştığım herkese elli puan veriyorum. Yukarı ve aşağı puanlar da o kişi ile aramdaki bağı ya güçlendiriyor ya da zayıflatıyor. 

Bu yazdığım paragraftan bir yerlere varacağım ama son paragrafta olacak varacağım nokta. 

Şimdi gelelim listenin şıklarına. 

Elbette ailem en başta geliyor. Başka yolu var mı? 

✅    Selçuk ve Kuzey  💖  💖  💖

Eşim en yakın arkadaşım. Öyle. Her şeyi anlattığım, paylaştığım, sohbet etmekten keyif aldığım insan. Yakınlarımda olması, yumurtayı nerdeyse çiğnemeden yutması, uykuculuğu ve çay arkadaşım olması çok hoşuma gidiyor. Rahatlığı, her şey olacağına varır tavrı beni çileden çıkartıyor. Doğuştan Buda kendisi, çalışmadan Nirvana'ya ermiş. Erteleme sanatında master yapmış kişi. Ama gel gör ki en iyi yol arkadaşı. Mızmızlanmaz, kendisinin sevmediği restoranlarda bile sırf ben istiyorum diye oturup patates kızartması kemirir. Bugünlerde Ulysses okumaya başlamış olması en büyük kavga sebebi. O okursa benim de okumam gerekecek çünkü okumazsam bu kitabı sırf kendi okuduğu için böbürlenir, kitaptan birkaç alıntıyı ezberleyip gözüme sokar, hatta bir kavga anında bana, "Sen önce Ulysses'i oku da sonra yanıma gel!" bile diyebilir. 
Hımm, bir de çarşamba sabahı Moskova'ya gidiyor. Hem de bensiz.

Kuzey'e gelince. Bu aralar üzülüyorum kendisine. Tüm hormonları atağa kalkmış vaziyette. Kızmaya hazır bir şekilde bekliyor. Bir şey mi söyledik, anında cevabını alıyoruz. Her şeye karşı olduğu bir dönemden geliyor. Okulda gördüğü tüm dersler anlamsız ve saçma, konuştuğumuz şeyler gereksiz, etrafındaki herkes geri zekalı. Benim onun karşısındaki durumum daha da acıklı. Her söylediğine haklısın diyorum. Bu yazdıklarımı okumayacağına inanıyorum. Yazışım ondan. 

Ne blog yazan bir anne mi? Iyyyy çok modası geçmiş! 
Ama seviyorum yahu 💖

✅   Kitaplarım ve cdlerim

Kitaplarım ve müzik cd'lerim gerçekten çok değerli. Evde en sevdiğim ve en rahat hissettiğim yer de çalışma odası. Kitaplarla dolu raflar, yazı masası, pencerenin kenarındaki rahat koltuk. Her şey yerli yerinde ve olması gerektiği gibi diye düşünüyorum. Kitabımı alıyor, pencere yanına kuruluyor ve sevdiğim bir cd'yi alıp kendi dünyamda kayboluyorum. Kitaplar benim yerleştirdiğim şekilde duruyorlar rafta. Bir şey aradığım zaman bulmakta zorluk çekmiyorum. Ve itiraf ediyorum ki kitaplarımı ve cdlerimi ödünç vermekten hiç hoşlanmıyorum.
Eşyayla ilişkim bu sınırlardan ibaret.
Bunun dışında da sahiden değer verdiğim bir şey yok. Yanı kırılmasından, eskimesinden, yok olmasından korktuğum demek istiyorum. 

✅   Arkadaşlarım

Pek tabii kıymetliler. İnsanın hayatında güvenebileceği çok fazla kişi olmuyor. Sahip olduklarımın hepsinin kıymetini bilmeye, kırmamaya, kucaklamaya dikkat ediyorum. Yeni tanıştığım insanlar oluyor ama illa ki hayatıma girecekler, birlikte çok eğleneceğiz gibi bir kaygım yok. Kendimi yeni birilerine anlatmak, yeni tanıştığım biriyle güvene dayanan bir ilişki geliştirmek zor geliyor. Eski dostların sıcaklığında kaybolmak belki en kolayı ama sahip olduklarımla gerçekten mutluyum.

✅   Ben

Evet, öyle! Yıllardır kendime değer vermeyi öğrenmek için çabalıyorum. Yapmak istediklerimi yapıyor, yapmak istemediğim şeyleri sırf birileri mutlu olsun diye yapmıyorum. "Hayır!" demeyi öğrenmek için yoğun çaba sarf ediyorum ve bu yolda biraz ilerleme kaydettim. Sevdiğim insanlara bile şöyle diyorum: Benim biraz araya ihtiyacım var. Bir bardak çayımı ve kitabımı alıp biraz kenara çekiliyorum. Lütfen bir müddet görüşmeyelim. 😀  Sonra tazelenerek geri dönüyorum. Bencillik diye tanımlanan çoğu şeyin aslında seçme ve yaşama hakkım olduğunu anladığımdan beri daha bilinçli yaklaşıyorum isteklerime. İşte böyle. 

İlk paragrafla son paragraf arasındaki bağlantıyı kurmam gerekirse, değer verilecek yegane şeyin kendim olduğunu düşünüyorum. Hayatımı keyif aldığım şeyler üstüne kurmaya çalışıyorum. Eh, ben mutluysam herkes mutlu bizim evde. Siz de bir düşünün bakalım. Sizde durumlar ne?

20 Şubat 2017 Pazartesi

Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın

52 Liste Projesi

#Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın 😂 😂 😂

Benim liste beni bu hafta çok şaşırttı. Deyimler hadi neyse de atasözleri ile aram muhteşemdir. Yani hiç akıl almaz bir şekilde yıllardır süre gelmiş, milletin diline pelesenk olmuş atasözlerini bile kullanırken öyle bir hale getiririm ki yıllardır kullandığınız atasözünü tanımaz olursunuz. Ama elbette benim de sevdiğim sözler vardır. Özlü müdür orasını bilemem.



👉 "Paris her zaman iyi fikirdir." Audrey Hepburn

En sevdiğim özlü söz tam anlamıyla yukarıdaki cümleden ibarettir. Evde sık sık tekrarlarım. Duymayanlar olursa paraya kıyar mesaj olarak atarım. Çalışma odasındaki koltuğun üzerinde bu cümlenin yazdığı bir yastık da öylece durur. Kirlenince yıkar, akşam olmadan eski yerine koyarım. Canım Paris'e gitmek istediğinde elimde bu yastıkla evin içinde gezinir dururum. Öyle severim hem yastığımı, hem Paris'i, hem de söyleyeni.

👉  "Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir." John Lennon 

Benim hep planlarım vardır. Bana yapılacak bir doğum günü sürprizinin dışında sürprizlerden de pek hoşlanmam. Bir yere gideceksem önceden bilmek isterim mesela. Devamlı listeler yaparım: Marketten alınacak listesi, okunacak kitaplar listesi, evde yapılması gerekenler listesi, hafta içinde yapılacak listesi, yapmak istediğim  şeylerin listesi.... Ama bu liste kadını da aslında hayatın kendi istediğini yapacağını bilir. Sık sık kendine akıntıya kürek çekmektense, akıntıyla birlikte akması gerektiğini hatırlatır durur. Hayat, ben hep planlar yaparken de ummadığım şeyleri karşıma çıkarır. Önüme sunduğu her güzel şey için de bana sunulan hayata minnettarım.

👉  "Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın demektir." Anton Çehov

Dünya üzerindeki mini minnacık yaratıklar olduğumuzu kabul ettiğimden beri hayat daha eğlenceli geliyor bana. Hep kendime şunu soruyorum: Kendimizi bu kadar önemli zannetmemizin sebebi ne acaba? Kitleler halinde bir ormanın kenarına yerleşip ağaçları yok ediyoruz mesela. Sonra yerleştiğimiz, yıktığımız bu yerde yaşayan hayvanların neden bizim yerleşim yerlerinde olduğunu soruyoruz. Dahası kendimizden başka hiçbir canlıyı istemiyoruz. Oysa hayat kendimizi bu kadar önemli hissedeceğimiz kadar uzun değil. Son zamanlarda bu teorimi daha da geliştirdim. Kendime şöyle sorular sorarken kendi sesimi duyuyorum: Hayat sabah kalkıp işe gidecek, akşamdan çocuğundan sonra gelecek kadar uzun mu sahiden?
Kendi sesimi duyduktan sonra ne yaptığımı merak eden varsa: Hemen sarsılıp kendime geliyorum. Gülüyorum. Espriyi anladım ya hani 😀 İşe de gitmek zorundayız tabii. Hayat böyle bir şey. Biraz mutlu olmak, biraz mızıldanmak, çocuğundan ayrı seyahatteyken özleminden ölürken geldiğinin ertesi akşamında kavga etmek demek. Biraz karışık yani, çokça da basit. Yuvarlanıp gideceğiz. Başka çare yok.

👉  "Kendin ol. Diğer herkes çoktan kapıldı." Oscar Wilde

Kendin ol. Canımı ye! Oscar Wilde ne güzel demiş değil mi? Birilerine benzemeye çalışmasak, kendimizi kendimiz olarak sevsek ne fıstık olur. Özgün oluruz, tek oluruz.  😀

Bu haftanın listesi bu kadar. Bir de seyahat yazılarına geçebilsem ayna karşısına geçip kendimi öpeceğim. O kadar yani 😍


15 Şubat 2017 Çarşamba

Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

Devamlı çoluğundan çocuğundan bahseden ve ne süper anne olduğunu sık sık dile getiren tiplerden pek haz etmiyorum. Gözüne soka soka annelik, süper kadınlık, her şeyi ben bilirimcilik beni gıcık ediyor. Olan var, olmayan var neticede 😂 Bir de her şeyin en mükemmeli olmaya çalışmak ve bunun için takdir beklemek niye?


Bu sinir girişi niye yaptım peki ben?
Şu sebepten: Günümü en aydınlatan kişi Kuzey çünkü. Vallahi öyle. Eve sinir harbi bir şekilde gelsem bile onu görünce tüm derdim tasam bitiyor. Aman sağlığı yerinde yaa, gerisinden bana ne diyorum. Öyle hızlı etki ediyor bünyeme. İyileştirme etkisi süper hızlı ve hemen kana karışıyor. 
Ekibin diğer üyesine gelecek olursak yuvarlanıp gidiyoruz işte 😀

Sonra kardeşim geliyor. Her türlü salaklığı yapma kapasitesi mevcut onda. Bize geliyor, ortalığı birbirine katıyor ve sonra çekip gidiyor. Geldiğinde mutlaka eksik bir şeyleri oluyor. Benden lazım olan şeyi alıyor ve asla geri getirmiyor. Mesela evde bir şeyim eksikse ve bulamıyorsam Selçuk, Yağmur'dadır diyor. Zavallının adı çıkmış bir kere. Umarım tüm hayatımız boyunca yaptığı saçmalıklar çoğalarak bizi güldürmeye devam eder. 

Gelelim blog dostlarına. Yazdıklarını merak ettiklerim ve bilgisayar başında gevrek gevrek güldüğüm nice blogger var. Bayılıyorum onlara. Bazılarının yazılarını bekletip, bir koşu gidip kahve yapıp öyle oturuyorum masa başına. Yüreklendirici, sevgi dolu mesajlarını eksik etmeyen  takipçilere ne demeli? İnsan güzel yorumlar okuyunca ve yüzünde kocaman bir gülümseme oluşunca iyiliğin gücüne inanıyor. Sırası gelmişken beni okuyan herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Tanımadığım nice dost edindim burada. Hayatımı güzelleştiren en güzel şeylerden biri de blog. İyi ki varsınız. 

....ve arkadaşlarım!
Çok komikler. Çok içtenler. Çok iyi kalpliler. Artık kalben bağ kuramadığım insanları hayatımın içine almıyorum. Yoruluyorum çünkü. Hemen hemen haftada bir kez birer kadeh şarapla aynı masaya oturduğum dostlarımı, Yazı Evi'nin odalarını dolduran kalemdaşlarımı ve canım Duygu'yu çok seviyorum. 

Daha ne isterim hayattan diye düşünüyorum çoğu zaman? 

Sağlığımız olsun da gerisi halledilir, değil mi arkadaşlar?

5 Şubat 2017 Pazar

Liste 6- Nasıl eğlendiğimle ilgili acı gerçekler

52 Liste Projesi

#Liste 6- Eğlence yollarınızın listesini yapın. 

Kendimle ilgili tuhaf gerçekler  💣

Bu liste beni birazcık korkuttu çünkü yazacaklarımdan sonra aslında ne kadar asosyal bir tip olduğum iyice ortaya dökülecek. Klasik anlamda bir eğlence anlayışım yok sanırım. Zaman ilerledikçe de daha çok içime kapandığım, kabuğumun içinde genişledikçe genişlediğim bir evreye geçiyorum. Mesela diyelim ki tatildeyim ve bilmediğim bir şehrin keyfini çıkarmaktayım. Bana, "Gece eğlenmek için bir diskoya, gece kulübüne ya da bara gidelim?" dediğinizde yüzüne ışık tutulmuş tilki gibi kalıveriyorum. Çünkü bu çok gürültülü, milletin alkol sınırını aşıp da saçmaladığı mekanlardan hiç hoşlanmıyorum. Bir şehrin gece eğlencesini sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ve popüler mekanlar hakkından konuşamayacağım. 

Gece, benim için sessizlik demek.  Ya ev sıcağında ya bir kafenin geceyi bitirme telaşında sütlü bir kahveyi içmekten daha güzel bir şey bilmiyorum şu hayatta.

Macera Kitabım nasıl eğleniyor? 


💣  Öncelikle hayal kurarak...


Hakkını teslim etmem gerekir ki bizim evde bu işin kompetanı Selçuk. Kendisi hayal kurmayı yıllar içinde geliştirmiş ve bu mirası nesilden nesile taşıyarak bugünlere kadar gelmiş bir ailenin ferdi. Yemin ederim oturup patlamış mısır yerken bu ailenin hep birlikte hayal kurduğuna tanık oldum ben. Benim gibi duygularından çok mantığıyla yaşayan bir insan için bu duruma alışmak hiç de kolay olmadı. Sonra Kuzey doğdu. Babasının onun için her gece uydurarak anlattığı bir masalın kahramanı oldu: Kaku (Kahraman Kuzey'in kısaltılmışı) Bu çocuk annesinden aldığı genlerle, babasına uyum sağlamak için çok uğraştı. Bu arada anne de yaşamının bir evresinde daha dingin, daha spiritüel olabilmek için o yoga salonu senin, bu meditasyon kursu benim geziniyordu. Baktı ki inanmadan bir şey olmuyor, yaşamın kısa olduğuna ve anın sadece yaşadığımız an olduğuna inandı. Gezmeyi seven bu kadını hayallerin parçası olmaya en çok Kuzey'e okuduğu masallar inandırdı. Şimdi ailecek hayal kuruyoruz. Elbette patlamış mısır eşliğinde. 

💣 Yollarda...


Yoldaysam mutluyum, yoldaysam suratımda kocaman bir gülümseme var, yoldaysam dünya daha yavaş dönüyor. Yaşadığım her an içime siniyor, Selçuk ve Kuzey ruhuma temas ediyor. Yollar sohbet etmek, konuşmak, yaşamın günlük sıkıntılarından kurtulmak için en güzel yerler. Her köşesinde bir maceranın saklı beklediği, öğrenilecek, tecrübe edecek onlarca şeyin olduğu bir patikada insan nasıl olur da mutlu olmaz, eğlenmez? 
Evet, yollar benim için eğlenmenin bir diğer şekli. İçimdeki beni duyabildiğim, kendi sesimi susturmak zorunda olmadığım büyülü bir deneyim. Yaşadığım hayatın dışında verdiğimiz her ara benim mutlu olmamı sağlıyor. 

💣 Kitapların büyülü dünyasında...


Ben kitap okumayarak kendisini böyle bir zevkten mahrum bırakan insanlara acıyorum. Bu düşüncem kulağa biraz küstahça gelebilir ama öyle hissediyorum! İnsanın bilmediği ya da hiçbir zaman ulaşamayacağı dünyalara girmesinin tek yolu kitaplardan geçiyor. Ursula K. LeGuin'in yarattığı dünyalara adım atmadan bir ömrü tüketmek bence bir şeyleri eksik kılıyor. Sadece var olmayan dünyalar da değil tabii. Kürk Mantolu Madonna'yla hiç tanışmamak, Kumral Ada Mavi Tuna'da insanı derinden etkileyen Ada ve Tuna ile konuşamamak, Afacan Beşler'in macera dolu yolculuklarında ekibin görünmez altıncısı olamamak... Ben bu dünyanın parçası olamasaydım hayatım boyunca eğlenemezdim.

💣 Filmler neler anlatıyor bana bir bilseniz!


İşte övünerek söyleyeceğim bir şey: Televizyonun karşısında hiç vakit harcamıyorum.
Film seyretmeyi evde herkes çok seviyor. Sinemada her filme gidemiyoruz ne yazık ki. Bunun için yeterli vaktimiz olmuyor. Kuzey'in okulu, spor aktiviteleri, benim işim, Selçuk'un işi, seyahatler, arkadaşlarla görüşmeler derken sinemaya istediğimiz kadar vakit ayıramıyoruz. O yüzden filmleri genellikle DVD'lerden ya da internetten seyrediyoruz. Reklamsız, fazla zaman kaybetmeden. Hımm, aklıma gelmişken romantik komedilere de bayılıyorum. Evdekiler filmin sonundaki öpüşme sahnesi için bu filmleri seyrettiğimi iddia ediyorlar çünkü dediklerine göre tam da öpüşme sahnesinde yüzüm sessiz kahkahalar atıyormuş.

💣 Arkadaşlarla yenilen yemekler, birer kadeh şarap gibisi var mı?

Uzun zamandır sadece sevdiğim insanlara vakit ayırıyorum. Hayata bakış açılarımızın uyuşmadığı, pozitif olmak yerine negatif şeylere odaklanan insanlardan uzak duruyorum. Bir kere ben yapı gereği karanlık yanımın kenarlarında gezinen bir insanım ama kendimi tanıyorum ve şu hayatta kendi adıma seçtiğim şey mutlu olmak. Kuzey zaman zaman beni uyarıyor: Hadi olaylara biraz daha pozitif bakalım anne! İşte bu yüzden sevdiğim insanlarla birlikte yemek yiyor, onlarla şarap içiyor, kendimizde dalga geçiyoruz. Kendiyle dalga geçebilen insandan zarar gelmez arkadaşlar...

💣 Yazmak benim için eğlenmenin bir diğer adı...


Ne sıkıcıyım değil mi? Ama yazmak beni çok eğlendiriyor. Gerçek anlamda bir eğlenceden bahsetmiyorum elbet; lakin yazının başına oturduysam ve birkaç saat sonra o masadan yazmak istediğim şeyi yapmış olarak kalkmışsam değmeyin keyfime. Yüzümde nasıl bir gülümseme. Sanki bir şişe şarabı kendi başıma bitirmişim de hayat çok ama çok komik geliyormuş gibi. Öyle bir tatmin ve huzur duygusu. 

💣 Kulaklarımda kulaklık ve yürüyorum...

Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra onun peşinden sitenin içinde yürürdüm. Kendime ayırdığım sessiz saatlerdi bu saatler. Bazen hafif bir müzik eşlik ederdi bana. Bazen de kulaklığı çıkarır sadece kuşların ya da adımlarımın sesini dinleyerek yürürdüm. Evin dışına doğru ilk adımı atmak bana da her zaman zor gelmiştir. Ama o ilk adımdan sonra her şey kolaylaşıyor. Yüzünüze vuran hava, hiç fark etmeyeceğiniz kuş cıvıltıları, çam ağaçlarının kokusu, hafif hafif açılan sis... Bu sene hava bir türlü aymadığı için sabah yürüyüşlerimi yapamadım. Yine de kendime ayırmayı başarabildiğim bu sessizlik saatlerinin mutluluğum kaynağı olduğunu biliyorum.

İşte ben kendimi böyle eğlendiriyorum. Hayatımızdan iyi insanlar ve atılan samimi kahkahalar eksik olmasın.
Sizi neler eğlendiriyor peki?

29 Ocak 2017 Pazar

Liste 5- On yıl sonra nerelerde olacağız a dostlar!

52 Liste Projesi

#Liste 5- On yıl sonra hayatınızda olmasını istediklerinizin listesini yapın.


Klasik olacak ama bunu söylemeden geçmem mümkün değil. O yüzden önce sağlık diliyorum. Şimdi hayatımda olan herkesin de on yıl sonra da hayatımda olmasını tabii ki. Geleceğe umutla bakmak ve önümüzde uzayıp giden hayatla ilgili planlar yapmak da güzel ama on yıl sonrası?
On yıl daha yaşlanacağız yani? İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? On yıl sonrasının on dakika kadar çabuk geleceğini ve bunu bizim hiç fark etmeyeceğimizi biliyorum. Umuyorum ki o yılları hep neşe içinde, gülerek ve birbirimizin kıymetini bilerek geçirelim.

👪   Kuzey nereye, biz oraya !


Basit bir hesap yaparsak şimdi on ikisini bitirmekte olan Kuzey, on yıl sonra yirmi iki yaşını bitirmek üzere olacak. İstesek de istemesek de çocuğumuzun geleceği ile ilgili tohumlar ekiyoruz. Selçuk'la devamlı konuştuğumuz konu bu aslında. Sağlığımız yerinde olursa ve madden de buna imkanımız olursa, oğlumuz on yıl sonra nerede olursa biz de onun yanında olacağız. Niyetimiz bu. Tek çocuk olmanın kaderinde böyle bir şey var sanırım. Askıntı olacak başka yavrumuz yok.😀
(Ay çok büyük şeylerden bahsediyormuşum gibi geldi ve ilk kez sanki büyük konuşuyormuşum hissine kapıldım. O yüzden yine umarım sağlığımız, neşemiz yerinde olur diyorum.)


Selçuk ve ben, Kuzey'i yurt dışında okuması konusunda destekliyoruz ve hatta etkilemeye çalışıyoruz. En büyük korkumuz bu işi fazla dikkat çekici yapıp, ondan tepki görmek. O yüzden tıpkı televizyonlardaki subliminal mesajlar gibi mesajlarımızı suyun içinde eritip azar azar yedirmeye çalışıyoruz. Benim dayanamadığım ve kendimi açığa çıkardığım zamanlar oluyor elbette. Böyle zamanlarda Selçuk kendini çok belli ediyorsun diye söyleniyor vallahi. 

Paris'e gitsin, orada okusun, biz de orada bir ev falan kiralayalım, mutlu mesut yaşayalım istiyorum. 

Elimizden geldiğince oğlanı alıp Paris'e götürüyorum. Seine Nehri kenarında geziniyoruz. Sıcak çikolata içiyoruz. Şehri sevsin diye gitmeden günlerce uğraşıp mezarlık oyunları falan hazırlıyorum. Elimden gelen her şeyi yapıyorum. 
"Sevdin mi oğlum Paris'i diyorum?" her gidişimizin ertesinde.
"Sevdim ama New York daha güzel!" diyor bana. 
Başka bir gidişimizde," Ah ne çok eğlendik değil mi oğlum Paris'te diyorum?"
"İyiydi ama Londra daha güzel" diyor.


Şimdiye kadar umutla beklediğim cevabın yakınına bile yaklaşamamış durumdayım. Her seferinde şöyle diyorum Selçuk'a: Çocuğun göbek bağı alıp Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafama edeyim ben!

🇫🇷   Hayatımın bir döneminde Paris !


Bu dileğimi  evde devamlı tekrar ediyorum. Sanırım bir müddet sonra bunu duymaktan sıkılıp beni tek başıma Paris'e yollayabilirler. 😀


Hemencecik dönmeyeceğimi bilerek Paris'te zaman geçirmek çok güzel olurdu gibi geliyor bana. Kiraladığımız bir eve gerçekten yerleşmek, çaydanlığı küçücük mutfaktaki ocağın üstüne yerleştirmek, oturduğun yere en yakın organik marketten alışveriş yapmak, her gün en sevdiğim kafeye gidip orada tanınır olmak... Ne güzel düşler değil mi? Sanki bana olurmuş gibi geliyor. 

💃  Bir de bakmışım artık çalışmıyorum !


"Artık çalışmak istemiyorum." diye sık sık dile getiriyorum. Sahiden de istemiyorum. Yapmak istediğim şeyleri yapabilmem içindeki önümdeki zaman azalıyormuş gibi geliyor bana. Hayalini kurduğum onca şeyi ne zaman yapacağım ben? "Sıkılırsın sen evde oturunca!" diyenlere de verecek cevabım hazır. 
"Yemezler!" 
Bunca insanın canı sıkılmıyor da bir benimki sıkılacak değil mi? 
Uzun sabah kahvaltıları yaparım, yogaya giderim, yürüyüş yaparım. İnsanların işe gittiği saatlerde şehri gezerim. Remzi Kitabevi'ne giderim. Yazı yazarım, kitap okurum. Ooooo! Yapacak o kadar çok şeyim var ki?


Öte yandan bunca emek verdiğim işimi nasıl bırakırım? Onca yılın emeğini? Sıkılmak değil benim sorunum. Vicdanımda beni rahatsız eden başka bir şey var.😟

🚂   Sırtımızda çantalarımızla nereye gidiyoruz?


Yanımda Selçuk olursa her yere giderim ben. Çünkü o hem benim en iyi arkadaşım, hem de çok iyi bir yol arkadaşı. Sırtımıza taktığımız çantalarımızla uzun tren yolculukları yapacağımız, dönüş zamanını bilmeden yola düşeceğimiz bir zamanı hayal ediyorum. Sırf bu hayalim yüzünden evcil bir hayvan almıyorum vallahi. Sanırım evdeki çiçeklere su versin diye bir de komşu edinmeliyim 8-9 sene sonra. 
Ah! Hayali bile güzelmiş on yıl sonrasının.
Sadece siz de Kuzey'in çok çabuk büyüdüğünü düşünmüyor musunuz? 
Biraz yavaş ilerlesin zaman. Ben daha ne Kuzey'in büyümesine, ne bizi bırakıp bir yerlere gitmesine, ne de emekli olmaya hazırım.
💔

22 Ocak 2017 Pazar

Liste 4- Yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müzikleri yapın

52 Liste Projesi

#Liste 4- Şu anda yaşamakta olduğunuz hayata uygun film müziklerinden oluşan bir liste yapınız.

Bu haftanın listesini görünce öyle ekrana bakakaldım. Bir kere şu an itibariyle yaşadığım hayata uygun film müzikleri nasıl olur diye düşündüm. Ayrıca nasıl bir hayat yaşıyordum ki. Sabahları Kuzey'le birlikte kalkıp, onu servise bindirdikten sonra tekrar uyumamak için dirensem de genellikle tekrar yatağa dönüyorum. Hava öyle karanlık ki insanı depresyona sürüklüyor. Bu kısım için belki insanı depresyona sürükleyen bir film müziği bulabilirim. 

Sonra basit bir kahvaltı ve illa ki demlenmiş çay içiyorum. Günün en güzel kısmı burası. Demlenmiş çayın yerini hiçbir şey tutmuyor çünkü. Sonra da gün başlıyor. Ne kadar stres yapmayacağım desem de iş yerinde stressiz gün geçmiyor. 

Günün en keyifli zamanı eve dönüşümle başlıyor. Kuzey'i göreceğim için seviniyorum. Pijamalarımı giyiyorum, akşam yemeği hazırlanıyor, Selçuk geliyor. Sohbet ediyoruz. Kuzey ödevi varsa onu yapıyor.  (Genellikle pek ödevi olmuyor.) Bazen film seyrediyoruz. Bazen kitap okuyoruz. 

Benim müzik listem burada başlıyor olabilir. Hafta içi günlerde akşamları, bir de uzun hafta sonlarında. Şimdi size sevdiğim filmlerin listelerini yapacağım ama bunun sebebi yaşadığım hayata denk düşmesinden ziyade severek dinlemem olacak. 

Midnight in Paris Movie Soundtrack

Si tu vois ma mére:  Bu şarkıyla birlikte ekran kayıp giden Paris görüntüleriyle dolar ya, işte ona bayılırım. Telefonumda kayıtlı şarkılardan biridir bu şarkı ve bu filmin tüm diğer parçaları. Woody Allen ve filmlerini sevenler için Spotify'daki hazır iki listeyi kaydetmelerini şiddetle tavsiye ederim.




Closer

The Blower's Daughter: Bu filmi seyredeli ne kadar oldu bilmiyorum. Filmin birçok sahnesini de hatırlamıyor olabilirim. Ama Naomi Watts ve o ışıl ışıl hali gözlerimin önünde. Oynadığı her filme bu kadar çok yakışan az sanatçı vardır herhalde. (Meryl Street'i her listenin, her sanatçının, her şeyin üstünde tuttuğumu burada belirteyim. O benim için listeler üstü bir kadın çünkü.) Gelelim bu filmin benim için unutulmaz şarkısına: Damien Rice ve The Blower's Daughter. Bu şarkı bağıra bağıra söylediğim şarkılarımın içindedir. Ve şarkının sonu, son sözleri her zaman içimi acıtır.




Dirty Dancing

She is Like the Wind: arabada giderken bu şarkı çalınca siz de benim gibi radyonun sesini yükseltiyor musunuz hemen? Ben öyle yapıyorum. Lise yıllarıma dönüyorum ve farkında bile olmadan şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Bu filmden bir şarkı daha var elbette.
O da "The Time Of My Life"




P.S I Love You

Same Mistake: Bu film için bir istisna yapamaz mıyız peki? Ben bu filmin bütün şarkılarını seviyorum çünkü. Öncelikle en sevdiğim şarkının Same Mistake olduğunu söyleyeyim. James Blunt hiç susmadan şarkı söylemeye devam etsin. Belki kısmet olur, bir gün ben de onu dinleme şansına sahip olurum. Geçen yıl kendisi buradayken ben burada yoktum. Kadere teslim ettim kendimi. Bir gün buluşacağımızı ve onu dinlerken bağıra bağıra şarkılarına eşlik edeceğimi biliyorum. 💖 Evet, onu çok seviyorum.



Goodbye My Lover: Allahım, bu nasıl bir şarkıdır böyle? Filmi seyrederken ağlamamak mümkün değil. Tüm şarkılar insanın içine işliyor. Sanırım bu film yüzünden yollara düşeceğim bir gün gelecek.



Amelie

La Valse d'Amélie: Fransa ve Paris aşkımın bir göstergesi daha. Seyrettiğim en güzel filmlerden biri Amelie. Audrey Tautou her aklıma geldiğinden yüzümde güller açar benim. Sanki iyiliğin sembolü bu incecik kadınmış gibi hissederim. O yüzden bu şarkı da sevdiğim film müzikleri arasında dursun.


Comptine d'un autre été, l'aprés-midi:


Grease 💖

Hopelessly devoted to You: Söylenecek sözlerin hepsi burada söylenmiş sanki. Ama yazarken ve sevdiğim bu müzikleri dinlerken anlıyorum ki ben bugünde değil dünde yaşıyorum. Sevdiğim her şarkı bana geçmiş güzel günleri, unutulmaya yüz tutanların ne kıymetli olduğunu ve ne çok özlemin kalbimizde saklı olduğunu hatırlatıyor.




Mamma Mia

Winner Takes it All:  Ancak ve ancak Meryl Streep'e saygı ve gerçekten çok sahici bir sevgi ile diyorum. Bu şarkıyı Abba elbette Meryl'den daha güzel söylüyor ama Meryl işte 💖  Birazcık iltimas geçtiğim doğru! Ne yapayım? Seviyorum.



Bir sonraki listede buluşmak üzere...

16 Ocak 2017 Pazartesi

Liste 3- Yaşadığınız en güzel anların listesini yapın

52 Liste Projesi

#Liste 3- Şimdiye kadar yaşadığınız en güzel anların listesini yapın.

Yaşadığımız en mutlu anların listesini yapmak pek de öyle kolay değilmiş. Ne tuhaftır ki insan böyle bir soru ile karşı karşıya kalınca aklına ilk önce yaşadığı en kötü zamanlar geliyor. İyiye uyum sağlayıp, hemen adapte olsak da kötü şeyler ne çok iz bırakıyor üstümüzde. Tabii, üç haftadır yapmaya çalıştığım bu listeme işinin temel amacı hayatın pozitif yanında kalmaya çalışmak. 

Peki benim hayatta yaşadığım en güzel anlarım neydi?

📌   Babamla yaptığımız seyahatler

Mutluluktan gözümden yaşlar geldiği anlar olduğunu iddia etsem de çocukluğumda babamla beraber aldığımız uzun yollar bu sorunun benim için vereceğim ilk cevabı olacaktır. Kardeşim ve ben arabanın arka koltuğuna oturur, babam önünde uzanan dümdüz yol boyunca hızla ilerlerken, arabanın açık camından az önce çiğnediğimiz sakızın küçük naylon ambalajını rüzgara karşı tutardık. Kağıt bir ileri bir geri parmaklarımın arasında pır pır ederek ilerler dururdu. Kağıdın kulağımda bıraktığı ses bugün bile kulaklarımdadır. Şimdi düşündüğümde de o görüntüyü gözlerimin önüne getiririm. Hatta bu sahne yol üzerine bir filmin girişi bile olabilir bence. Keşke ailece yolda olduğumuz o mutlu günlere tekrar dönebilsek.

Fotoğraf: Buradan
Bu seyahatlerimizden birinde İbrahim Tatlıses yeni bir albüm çıkarmıştı. Sene 1984. Tüm yol boyunca evir çevir kaseti dinlemekten içimin ezildiğini çok net hatırlıyorum. Yolculuğumuzun sonunda kardeşim de ben de Dom dom Kurşununu ezberlemiştik. Keşke şimdi yine babam olsa da yine dom dom kurşununu dinlesek diye geçiriyorum içimden.

📌   Kuzey  💖

Kuzey'in aramıza katılması ile ilgili "özel tek bir spesifik anı" bulup seçemiyorum. Kucağıma aldığım ilk anın dışında bir şey onunla aramdaki. Benim bünyemde her şey garip gelişiyor zaten. Oğlumla gerçek anlamda tanışmam için de kalabalıkların aramızdan çekilmesi ve yalnız kalmamız gerekti. Her düşündüğümde onunla yaşadığım her anın hayatımdaki en güzel anlar olduğunda karar kılıyorum. Kavga ettiğimiz anlar da dahil😉



📌   Gordes'da güzel bir haber!

Provence'da çevre köyleri gezdiğimiz yaz. Oradan kiraladığımız bir arabayla dağ bayır geziyoruz. En lezzetli yemekleri yiyip, her gördüğümüz yerde dondurma alıyoruz. Tatilse ve yazsa istediğimiz kadar dondurma yemek serbest. Russell Crowe ile Marion Cotillard'ın oynadıkları "İyi Bir Yıl" (A Good Year) filminin çekildiği minik kasaba Gordes'dayız. Kasabanın meydanında kurulu pazar yerinde geziniyor, lavanta kokan sabunları koklayıp, el işi peçetelere bakıyoruz. Sonra telefonum çalıyor. Telefonun ucundaki ses şöyle diyor bana: Hayırlı olsun Özlem'cim. Kuzey giriş sınavını kazandı.

O telefon Kuzey'in okul hayatındaki bir perdeyi kapatıp, yeni ve başka bir perdenin açılmasına sebep oluyor. Ve benim Kuzey'in okul hayatı için hayal ettiğim şey gerçekleşmiş oluyor. Bu haber hayatımda aldığım en güzel haberlerden biridir. 😍

📌   Fiyordların sessizliğinde

Selçuk'la birlikte olduğumuz bir an. Kendimize ayırdığımız, sırtımıza sırt çantalarını atıp yola düştüğümüz bir zaman. Dünyanın en güzel tren yolculuklarından biri kabul edilen Flam Treni ile (Flamsbana) Flam kasabasına varıyoruz. Oradan da bir fiyord teknesine binerek fiyordların içinde bir yolculuğa çıkıyoruz.


O derin sessizliğin içinde öyle bir an geliyor ki kalp atışlarımı bile duyabiliyorum. Kapkara sulara bakarken tarif edemeyeceğim bir mutluluk içimi kaplıyor. Saçlarımı havalandıran bir rüzgâr esiyor. O anı tüm hayatım boyunca saklayacağıma kendi kendime söz veriyorum.