52 List Project etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
52 List Project etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2017 Perşembe

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

Benim için çok hayalci sorulardan biri de bu! Ciddi söylüyorum. Nasıl anılmak istiyorum? Eh, en klasik cevap, "iyi bir insan!" olabilir. Ama bu cevap pek de umrumda değil. Ölüp gittikten sonra kim anılıyor ki? Hatta bir müddet geçtikten, çağ yenilendikten sonra kahramanlar bile kıymetlerini yitiriyor, milli değerlerimiz bile yerle bir ediliyor. Hiçbir şeyi putlaştırmadım hayatımda. İnsanları insan olarak sevdim ve hatasız insan olabileceğini de hiç düşünmedim. Hata yapmadan bir yaşamı bitirmek mümkün mü? Sabahın köründe (altıda kalkıyoruz her sabah) Kuzey'le tartıştık mesela. Gece geç yattığı için uyamadı. Uyandığında da elbette ki ayılmamıştı. Yemeğini ye, üstünü git, dişini fırçala, çantanı topla derken servis kapıya yanaştı. Onun benden beklediği çantasını toplamamdı. Elbette toplamadım. Kahvemi yudumlamaya devam ettim. Sebebinin çantasını toplamama duyduğu öfke olduğunu söylemedi elbette ama bu yüzden bana sinirlendi. Son zamanlarda vazifem olmayan şeyleri üstüme almıyorum. Sonucu ne olursa olsun, benden başka birileri de bu sonuçlara katlansın. Aslında sadece iki dakikalık iş gibi gözüken, aman yapsan ne olur denilen her şeyin ben yapmadığım zaman üstlerine nasıl yıkıldığını anlasınlar istiyorum. Çünkü ben herkesin iki dakikalık işini üstüme alarak kimseye iyilik yapmıyorum. Bir de bu işleri yapıp, için için söyleniyorum. Söylenmesem tamam da, demek ki memnun değilim bu durumdan. Çanta olayını açık açık Kuzey'e söyledim. Bundan böyle çantanı toplamayacağım. Ona göre dedim. 😀  Neticede Kuzey servise yetişti ama kapı kapanmadan bana birkaç cümle etti. "Sen kalkma bundan sonra sabahları erken, çok sinirli oluyorsun." dedi. Metnin alt mesajı şu: Çantamı hazırlamıyorsan ve benim isteklerimi yerine getirmiyorsan kalkmana gerek yok!
Ben de cevaben söylendim. Sinirime hakim olamadım ve evden çıkarken i-pad'ini çantama attım.
Fark ettiyseniz, herkes gibi bir insanım. 😔


Muhtemelen Kuzey beni büyüyünce şöyle anacak: Çok sert bir annem vardı. Kuralları vardı. Ödevlerimi yapmamama ve çalışmadan kötü not almama çok kızardı. Okul onun için çok önemliydi. Ama iyi de bir insandı. Yardım severdi. Ödevlerime yardım eder, sorunlarıma da mutlaka bir çözüm bulurdu. Gördüğünüz gibi hayatta en çok sevdiğim insan için bile muhteşem bir insan değilim. Demek ki iyi insan olmak pek de kolay bir iş değil. Üstelik günümüzde geçer akçe de değil.😀

Kısaca toparlamam gerekirse kendime fayda sağlayacağım şeylerle anımsayın beni.
"Çok gezerdi, Paris'i çok severdi, kitap okumaktan ve yazmakta hoşlanır; dostlarıyla kahve, çay içmekten sonsuz keyif alırdı." deyin.

Canım arkadaşlarım!
Listelerin nerdeyse sonuna geldik. Yarın son listemi tamamlayıp, yayımlayacağım. Ama şunu söylemem gerekir ki bu liste işini 52 hafta boyunca yaptığım için kendimle gurur duyuyorum. Yaptığım şey çok büyük bir şey değil biliyorum ama başladığım işi bitirmem böyle olsun istemesem de bana haklı bir gurur yaşatıyor. "Aferin!" diyorum kendime. Küçük şeylerle mutlu oluyor, başarının anahtarını parada, pulda değil kişisel gayretimle neticeye ulaştırabildiğim küçük mutluluklarda buluyorum.
Öyle işte! Hepinize sevgilerimi yolluyorum.

19 Aralık 2017 Salı

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

Başarı kelimesinden sıkılalı çok uzun zaman oluyor. Kuzey doğduğundan beri hayata bakışım da değişti. Nedense toplum olarak kıyaslamayı, başkalarında olanla kendinde olanı karşılaştırmayı, benim çocuğum başkasınınkinden daha mı akıllı diye ister istemez düşünmeyi pek seviyoruz. Hep bir yarış halindeyiz. "Seninki konuşmaya başladı mı?", "Aaa, hâlâ bezden kesemediniz mi?", "Vah, vah demek ki emziremiyorsun ha?"


Keyifle bir çay içebiliyor musun? İşte hayat mutluluğu bu benim için ❤

Yukarıda anlattıklarım hepimizin yaşadıklarından bir parça. Fazlası var, eksiği yok; değil mi? Biraz büyüyünce de durum değişmiyor. Anaokulundan, ilk okula bir yarıştır başlıyor. Okumayı öğrendi mi? Soranınki öğrendi de ondan! Senin çocuk aptal olmalı! Okuma yazmayı öğrenmek isteyip de öğrenemeyen var mı? Yani okula gidip de okuma yazmayı öğrenmeyen biri var mı? Yok, elbette!
Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırıyor; elbette biz velileri de. Kendi okuduğum zamanlarda eğitim sisteminin iyi olmadığını düşünürdüm. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Anne-babalarımız benim jenerasyonumdan daha akıllı anne-babalarmış. Öğretmenler hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Onların da sistemin karşısında elleri kolları bağlı. Onların başarısı da öğrencilerinin başarısı ile ölçülüyor. Neticede bir çocuğun neye yeteneği olduğu kimselerin umrunda değil.
Zevkle kitap okuyan çocuktansa dil bilgisinden yüksek not alan çocuk, resim yapan çocuktansa matematikte köklü sayıları yapan çocuğu istiyor sistem. Sınava giren bir çocuk yüz sorudan üç tanesini yapamazsa başarısız. Soruyorum size: Hanginiz bir sınava girip böyle bir başarı elde edebilirsiniz?

Başarının kıstası notlar, kazandığın para, bindiğin araba, yaşadığın ev olmuş. O yüzden biri bana başarılarımı sorunca kaşınmaya başlıyorum.

İlk okul öğretmenim (Nurlar içinde yatsın) bana/bize okumayı sevdiren insandır. Küçükyalı'daki minicik bir okulun her sene yenilenen ama yine de eski görünen bir sınıfında oturuşumuzu, haftanın birkaç gününü o sınıfta sadece okuyarak geçirdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Her hatırlayışımda da tüm ruhuma nüfus eden bir huzur kaplıyor içimi. İşte bence başarı dediğin şey budur. Hiç habersiz yapılan iyilikler, minik bir çocuğun kalbine dokunmak, seni sevmesini sağlamak... Çocukların gerçek sevgiyi hemen tanıdıklarını biliyorum. Ruhları asla sahteliği kabul etmiyor.

Burada birkaç kez Kuzey büyürken anneliğimi nasıl hunharca sorguladığımı anlatmıştım. Demek ki kendi gerçeğimi görmek, kendi küçük ailemi oluşturmam için benim de büyümem gerekiyormuş. Herkesin doğrusu bir diğerinden farklı oluyor. Hiçbir zaman en uçlarda gezinen biri olmadım. Olamam çünkü! Bizim evde kola da içiliyor, ice-tea de! Buz gibi bir biraya asla hayır demiyorum. 😀
Selçuk'la Kuzey Beşiktaş maçı öncesinde cips ve meyve suyu ile televizyonun karşısına oturuyorlar. Bazen lüzumsuz öfkeleniyorum; bazen evdekiler bana lüzumsuz öfkeleniyor. Yaşamın hep gülen bir yüzü olamaz. Ama özünde akşamları çay demleyip günün olaylarını konuşan, birbirleriyle atışan ama küs kalmayan, gece on ikide mutlaka tost yiyen bir aileyiz.
Düşe kalka yürüyoruz. Yılları birer birer eskitiyoruz.

Hayattaki başarılarımdan biri ne olabilir diye yazarken düşündüm ya; Kuzey'in kitap okuyor ve sıkılmadan film seyrediyor olması olabilir. Bu da bana yeter de artar bile.

Son söz de ara ara unuttuğumuz bir şeye gelsin: (Bir senedir bu listeleri yaptığıma göre bir seferlik bilgiçlik taslayabilirim) Önemli olan nasıl mutlu olduğumuz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilince bence her şey daha güzel olacak. ❤️ 

17 Aralık 2017 Pazar

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.


Elif Batuman-The Idiot

Elif Batuman-The Idiot

Çok zor bir soruya geldik yahu! Bu sene çok severek okuduğum kitaplar oldu. Onları anımsamam çok da kolay olmayacak. Yine de şöyle bir düşündüğümde ilk aklıma gelen kitapları yazacağım. Senenin ilk aylarıydı sanırım. İG'de gezinirken Strand Bookstore'un Amerika'da yaşayan yazar Elif Batuman'ın yeni çıkan kitabını imzalayacağını öğrendim. Elbette aklımdan hemen New York'a gidip imza gününe katılmak gelmedi. O kadar da hayalci değilim ama çok isterdim. Amazon'a girip hiç vakit kaybetmeden kitabın siparişini verdim. Bu başarılı Türk kadınını çok ama çok seviyorum. (Sevdiğim kadınlar yazı dizisinde bir gün de Elif Batuman'ı yazmalıyım bence.) Kitap elime ulaşana kadar çatladım desem yeridir. Kargo paketini açıp da kitabı elime alınca okuduğum diğer kitabı bir kenara bırakıp Elif Batuman'ın dünyasına gömüldüm. Benim için gerçekten mutlu olduğum bir zaman dilimiydi bu aralık. Elif Batuman'ın blogun bu sayfasını okumasını kalben çok isterdim. Sırf yazdıklarıyla nasıl mutlu olduğumu öğrensin ve kitabı nasıl dört gözle beklediğimi bilsin diye. Keşke kitap hemen Türkçe'ye de çevrilse de herkes okusa. Öyle işte! 2017 yılının benim için en güzel sürprizi, en güzel kitabı Elif Batuman'ın The Idiot isimli kitabıydı.


İflah Olmaz Optimistler Kulubü- Jean-Michel Guenassia

İflah Olmaz Optimistler Kulubü

Bazı kitaplarla ilk karşılaşmanızda şöyle hissedersiniz: Bu kitabı okumalıyım çünkü benim için yazılmış. İflah Olmaz Optimistler Kulübü kitabı benim için böyle bir kitap. Kapağındaki fotoğrafa bayıldım. Bir Fransız kafesinde oturan bir çift 70'li yılların kıyafetleri içinde öpüşüyordu. Fotoğraf ilk bakışta bana Paris kafelerini, bohem bir hayatı, şehirde uzun soluklu yürüyüşleri ve taa içimde hissettiğim ama bilmediğim bir hikâyeyi vaad ediyordu. Kitapçıda dayanamayıp kitabın ilk sayfasından başladım okumaya. Allahım! İsim vermeden ünlü bir yazarın cenazesi anlatılıyordu ve ben sokakları dolduran kalabalığın kimi uğurladığını anlamıştım. Her satırını severek okuduğum, damağımda silinmeyecek izler bırakan bir kitap oldu Michel'in hikâyesi. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap bu kitap. Eğer yukarıda bahsettiğim başlıklar ilginizi çekiyorsa en yakın kitapçıdan kitabın siparişini derhal vermenizi tavsiye ederim.

Nurşen Güllüoğlu (Leylak Dalı)- Mutfağın Hatıra Defteri

Mutfağın Hatıra Defteri-Leylak Dalı

Canım Nurşen Abla'nın kitabı benim için senenin en güzel sürprizlerinden ve en güzel olaylarından biriydi. Yıllardır blogdan yazılarını takip ediyor, İstanbul'a uğradığı her seferinde beraberce en azından bir çay içiyor, olmadık ve birbirimizi en özlediğimiz zamanlarda da telefonla uzun uzun sohbet ediyorduk. Blog yazılarıma her zaman destek veren can insanlardan biri Nurşen Abla. Kitabının çıkacağını duyunca çok sevindim. Yıllardır beklediğim ama Nurşen Abla'nın her seferinde ertelediği bir şeydi bu kitap işi. Oysa bana göre kitabı olmasını en çok hâk eden insanlardan biriydi. Nihayetinde kitap çıktığında elime ulaşması on beş gün aldı. Anılarla bezeli, birbirinden güzel mutfak hikâyeleri vardı kitabın sayfaları arasında. Okurken sıklıkla yeme isteği uyandırsa da şükür ki kilo almadan bitirdim kitabı. 2017 senesinin Nurşen Abla'nın kitabını getirdi bize. Bakalım yeni yılda başka bir sürprizi olacak mı?

Gece Mavisi Elbise- Karen Foxlee

Gece Mavisi Elbise-Karen Foxlee

On8 Yayınları'nın kitaplarını çok severek okuduğumu söylemem şart. Özellikle de yabancı yazarların kitaplarını. Yayınevinin ilk okuduğum serisi "Mavi Kirazlar" adında dört kitaplık bir seriydi. Vurulmuştum. Sonrasında hep göz hizamda tuttum yayınevinin kitaplarını. Patricia Duncker'ın Faucault'yu Sayıklamak kitabı okuduğum yılın en beğendiğim kitabı oldu. Etrafımdaki herkese zorla okuttum. Bu sene de bir sürü kitap okudum On8'den. Gece Mavisi Elbise, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu. Kurgusunu, anlatımın içindeki naif düşünceleri (kahramanın nefret ettiği kelimeleri bir deftere yazması), adım adım ilerleyen polisiye incelikleri anımsayınca sizlerin de bu kitaba bir şans vermesini rica edeceğim.

Bu arada okumaya devam ettiğim, bu sene içinde de dönüp dönüp bakacağımı bildiğim birkaç kitap var. Biraz okuyup biraz yazıyor, çokça hayallere dalıyorum da ondan.
O kitaplar nedir derseniz?

📌  Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas
📌  Paris without End-The True Story of Hemingway's First Wife- Gioia Diliberto

16 Aralık 2017 Cumartesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

Bazen yaşamıma katmak istediklerimi düşününce karamsarlığa kapılıyorum. "Zaman böyle akıp giderken hâlâ aynı hayalleri yaşatmak doğru mu?" diye soruyorum kendime. Kendimi eşelediğim, kendi içimde yaralar açtığım zamanlar karamsar olduğum zamanlara denk geliyor. Sonra güzel bir şey oluyor; bulutlara bakıyorum, limon ağacının çiçeklenmesine dalıyorum ya da radyoda güzel bir şarkıya denk geliyorum tüm düşüncelerim değişiyor. Bir tepede yaşıyorum hayatı, bir de diplerde. Huylu huyundan vazgeçmeyeceğine göre bende de çok şey değişmeyecek.😀  İyisi mi kendimi bilip önlemlerimi ona göre almam. 


İlk olarak en olmayacak isteğimden bahsederek başlayayım listeme. 

Zaman!

Samimiyetle hayatıma bir şey ekleyebilecek olsam zamanım olsun isterdim çünkü zaman bana bir türlü yetmiyor. Hele ki bu aralar. Aralık ayından yine bir şey anlamadım. Kendimi bir oraya bir buraya savrulurken buluyorum. Sabah erkenden kalkıyorum ve ne olduğunu anlamadan yatağa düşüyorum. "Kendin için ne yaptın bugün diye soruyorum?" uykuya dalmadan önce. Cevabımı duyamadan uykuya dalıyor, sabahın ne zaman olduğunu anlamadan alarmın sesiyle gözümü açıyorum. Evdeki çam ağacımızı her sene keyifle süslerim. Bu ağacı süslemeyi en sevdiğim zamanlar Kuzey'in daha küçük olduğu zamanlardı. Ağaç süslerinin hepsini kutulardan çıkarır, önüne koyardım ve birliket ağacımızı süslerdik. Minik parmaklarıyla parlayan topları yerleştirmeye çalışırdı. Gözleri her seferinde ağaca taktığı o toplardan daha parlak olurdu. Belki sorsam şimdilerde pek de küçük olmayan parmaklarıyla yine bu işi beraberce yapmayı kabul edebilir. 😀


Bunun dışında hayatıma katmak isteyeceğim ne olabilir? 

Stressiz bir yaşam, ülkemde gündemsiz yaşayacağım günler (buna sahiden ihtiyacım var. Hep savaş, hep kavga, hep bağırış mottosundan yorgunum dostum), uzun tatiller, kitap okuyabileceğim yavaş ilerleyen saatler, trafikten korkmadan gidebileceğim sanatsal etkinlikler, ormanda uzun yürüyüşler...


17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!


Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 



Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

5 Kasım 2017 Pazar

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.


An itibariyle size son okuduğum kitapları yazmak isterdim. Aklımdan ve yüreğimden geçen buydu. Muhtemelen yazacaklarımdan bir çoğu da bu doğrultuda olacak. Tıpkı gezilerim gibi. Biraz şehir, biraz film; biraz kent, biraz kente damgasını vurmuş yazarlar; biraz seyahat, çokça hislerim, yediklerim, düşündüklerim ve yazdıklarım. Hayatımın özeti hep okuduklarıma, yazdıklarıma ve duygularıma bağlanıyor. (Bu aralar önüne geçemediğim bir iştahım da var açıkçası ve bu duruma hemen bir çeki düzen vermem gerekiyor. 😀  )

Okuduğum andan beri size anlatmak istediğim bir kitap var: İflah Olmaz Optimistler Kulübü. Kaç kez kitabı anlatmaya niyet ettim, kaç kez bilgisayarın başına bu kitabı yazmak için oturdum anlatamam. Olmadı. Olmamasının özel bir sebebi yok. En fazla yüzlerce sayfa boyunca birlikte Paris sokaklarında dolaştığım Michel'den ayrılmaya hazır olmamış olabilirim. Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken kitabında tanıştığım Momo'ya karşı hislerim gibi Michel'e hissettiklerim de. İkisiyle de sanki çok derinden bir bağ kurduk. Şimdi kitabın son sayfasını çoktan çevirmiş olsam da Michel'le konuşmaya hâlâ devam ediyormuşuz gibi hissediyorum. Sartre'ın cenaze töreni ve Paris sokaklarını dolduran bir kalabalıkla başlayan bir kitaba ilgisiz kalamazdım zaten. Şimdilik bu kitapla ilgili yazacaklarım bu birkaç cümleyle sınırlı olsa da benim için uygun an gelince çok sevdiğim bu kitaptan bahsedeceğimi biliyorum. Bu yazdıklarım, unutmamak adına buraya attığım bir çentik olsun şimdilik.


Keyifle okuduğum bir diğer kitap da Marcel Proust'un hayatının anlatıldığı Monsieur Proust oldu. Hayatının son sekiz yılını birlikte geçirdiği sadık hizmetkârı Celeste Albaret'ın anlattıklarından yola çıkarak Georges Belmont'un kaleme aldığı kitap Marcel Proust'u tanımama yardım etti. İçimden bir ses artık Marcel Proust kitaplarından korkmamamı söylüyor. Başarabilir, Marcel Proust okuma işinin altından kalkabilirmişim gibi. (Mesela hâlâ Sartre okumaya cesaret edemiyorum.) Tam da laf buraya gelmişken Paris'te Marais'de bulunan Musee Carnavalet'ten bahsetmem şart size. Çünkü buraya giderseniz Proust'un hastalıkla boğuştuğu tüm yıllar boyunca yattığı ve kitaplarını yazdığı yatağını görebilirsiniz. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Proust'un Paltosu kitabını okuduktan hemen sonra bu müzeye gitmiş, bu sefer başka gözlerle gezmiştim. Sanırım Carnavalet Müzesi'ne gitmem yine şart oldu. Biliyorum, konuştukça konuşuyor, anlattıkça anlatmak istiyorum ama konumuz sevdiğimiz ikramlar. Öyle değil mi?


Eh, peki madem yine konuyu dileğim yere getirdim, kitaplardan, sevdiğim yazarlardan ve ruhumu okşayan bir kentten bahsettim, o zaman ilk ikramı da kendime yapabilirim. Kitap mı okuyorum, kendimle mi birlikteyim, kendimle konuşmak için zamanım mı var? Çay ikram ediyorum kendime; hem de bir demlik. Çay bardaklarında. Uzun uzun rengine bakıyorum çayın ve her seferinde iyi demlenmiş bir çay için şükrediyorum. Misafirlerim için de tekrar tekrar ikram ettiğim şey çay. Ardından kahve. Kendime çoğunlukla filtre kahve, isteyene köpüklü Türk kahvesi. (Türk kahvesi demekten de hoşlanıyorum.) 

Eli açık bir eviz biz. Evet, evimizi ev yapan tek unsurun biz olduğunu biliyorum ve belki de o yüzden aynı böyle tanımlıyorum evimizi. Yemeğe gelmekten çekinmeyen, açız demekten utanmayan, daha yoldayken çayı koy diye telefon açan arkadaşlarımız var. Hele geçenlerde bu dostlarımızdan bir tanesi telefon açıp, "Görüşemedik ne zamandır ve biz kendimizi siz olmadan sallantıda hissediyoruz." dedi. Önce anlamadım dediğini, güldüm, gelin dedim ama sonra usul usul içime işledi bu cümle. Böyle dostlar bulmak kolay değil.

Eh, kapımızı çalan yıllanmış dostlarımıza sohbetimizin dışında evde ne varsa onu ikram ederiz: Hiçbir şeyimiz yoksa kahvaltı. Öyle!
Selçuk en çok annesinin yaptıklarını ikram etmekten hoşlanır.😀  Annemin tarhanası, annemin dolması, annemin turşusu, annemin şusu busu diye ne varsa döker ortalığa. Kabul etmem gerekir ki kayınvalidem de çok güzel yapar her yaptığını. Bir de yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bizim evde kayınvalidem varsa yemekte daha çok misafir var demektir. Tencerelerle dolma pişer ocakta. VE o dolma istisnasız eve kim gelirse onu doyurur. 

Şimdilerde ben en çok kahvaltıya çağırıyorum eşi dostu. Biliyorsunuz ekmek yapıyorum. Gelene, geçene, sevdiklerime, evdekilere, herkese bol bol ekmek yediriyorum. Yanında kayınvalidemin taşımaktan bıkmadığı tereyağı ile. 
Ekmeğin tarifini de kayınvalideme vermiyorum. Benim de elimde böbürleneceğim bir şey olsun değil mi? 😀


29 Ekim 2017 Pazar

Liste 42- Bana huzur veren şeyler, pazar rehaveti

52 Liste Projesi

Liste 42- Bana huzur veren şeyler...

Pazar sabahı. Etraf sessiz. Dün sabah Selçuk Çin'e gitti. Gece saat 01.00'de aktarma yaptığı Singapur'dan mesaj atmış indik, bekliyoruz diye. Telefonun sesini duyduğumda yatakta kitabımı okuyordum. Kalkmadım. Selçuk'un yokluğunda yatağa Kuzey'i aldığım için saadet anımı bozmak istemedim. Işık yanık kitap okuyorum diye söylenmişti Kuzey. Ben de yataktan kaçmasın diye ışığı kapatıp yattım. Uyandığımda kafamda Kartal'daki organik pazara gitmek vardı. Kuzey diye seslendim, kalktı hemen. Pazar işini ikimiz de seviyoruz. Pazar arabası almayı unutmuşuz. Bir bez çanta alıp, tezgahlardan poşet dilendik. Cennet Abla'da gözleme yedik. Tabii istediğimizin dışında Cennet Abla ne verdiyse o gözlemeyi yemek zorunda kaldık. Peynir vardı gözlemelerde. Kuzey, peynir yemez. Belki de artık onda gözleme yemek için ısrar etmemeliyiz diye düşündüm. Bir dahaki sefere gittiğimizde pazarın köşesindeki kapalı kafede yiyeceğim. Ayrıca pazarın da çok pahalı olduğunu belirtmem lazım. Biraz suyunu mu çıkarıyorlar bu işin de diye düşünmüyor değilim. Körpe ıspanakların peşinde olmasam belki de gitmem. Hafta içi salata yapıp iş yerine götürüyorum. 

Bu haftanın listesinde bana huzur veren şeylerin listesi var. 

Sonbahar bana huzur veriyor. Muhtemelen bu sene de Yedigöller'e ya da sonbaharın tüm güzelliğini gözler önüne serdiği ormanlara, ağaçlık alanlara gidemeyeceğim ama yere dökülmüş sarı-kızıl yaprakların düşüncesi ile içimi sımsıcak yapıyor. Bahara bu kadar övgü kelimeleri yollamadığıma göre sonbaharı daha çok seviyor olmalıyım.


Pazar sabahları, pazar kahvaltısı, birkaç demlik çay...

Evimizde bilumum kahve makinesi olmasına rağmen bir çay makinesi yok. Almamakta ısrar ediyorum. Ocakta demlenen çayı seviyorum. Demlikten gelen suyun fokurtusunu, emziğinden çıkan suyun buharı, çayın demini alması için gereken zamanı. Berrak, tavşan kanı bir bardak çayı elime aldığımda içimden hep şükür duygusu geçiyor. Sağlığımıza, mutluluğumuza, yaşadığımız her ana şükrediyorum. Çay, huzurun yanında koşulsuz sevgiyi anımsatıyor bana. Yani tüm kalbimle herkese çaysız kalmayacakları günler dilemek istiyorum. Ve evet, bir adaya düşersem hep çaysız ne yaparım diye düşünüyorum. 

Kitaplar, kitaplar, kitaplar...



Mutlu olduğumda da, kederli ya da sinirli olduğumda da sığındığım yer kitaplarım. Evimi çok sevmemin sebeplerinden biri de bu. İçinde kitaplarımın olduğu oda içimi huzurla dolduruyor. Bir de evin her köşesine atılmış kitap yığınları var ki dağınıklıktan öte yuva hissini yayıyor. Mutfak bile kitapların olduğu bir yer bizim evde. 

Bir de Kuzey var. 



Ne kadar hayata karşı kırgın olursam olayım, onun yanına gelip kokusunu içime çekince her şeyin üstesinden gelirmişim gibi hissediyorum. Tüm dertlerimi unutuyorum. Hayat öylesine güzel bir yer haline geliyor ki spor ayakkabılarımı giyip beş kilometre koşasım geliyor. Öyle güçlü hissediyorum yani kendimi. 

Neticede şöyle düşünüyorum hep. Hayatta huzur da mutluluk da minik şeylerin ucunda. Bir bardak çayın, deniz kenarında bir bankın üstünde kurulan hayallerin ya da bir dilim kekin ucunda. Kendimizle kalabilmeyi ve dinleyebilmeyi öğrenebilmemiz gerek. Ben hâlâ üstünde çalışıyorum. Bazen de yalnızlığın büyüsüne kendimi çok mu fazla kaptırıyorum diye düşünmüyor değilim.

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

20 Eylül 2017 Çarşamba

Liste 37- 38: Para, para, para...

52 Liste Projesi

Liste 37- Para, para, para...


Liste 37, hiç içine dalmak istemediğim bir konuyu içeriyor: Bir milyon doları kendim için harcamam gerekirse ne yaparmışım?



Para, sıkıldığım konulardan biri. İş hayatında kendisiyle yakinen arkadaşlık yapıyorum ve arkadaşlığından pek de memnun değilim. Paranın hayatımız için önemsiz olduğunu söyleyecek kadar saf ve genç olmak isterdim ama öyle değilim. Açıkçası para için çalışıyorum. :) Şimdi soru her ne kadar kendin için ne yapardın diye sorulmuş olsa da ben bu paranın yarısını Kuzey'in eğitimi için ayırırdım. Hem de hiç düşünmeden! Çünkü ne zaman emekli olmak istiyorum falan desem karşıma geçip, "Ben belki Amerika'da ya da İngiltere'de üniversiteye gidebilirim." şeklinde hayallerimi yerle bir edecek cümleler kuruyor. Fransa'da ya da İtalya'da görece daha ucuz bir üniversite tercih etmesini istesek de hâlâ kendisini sürüklemek istediğimiz ülkelere karşı sempatik bir bakış açısına sahip değil. 
(Yazar burada çocuğun göbek bağını alıp da Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafasına tükürür. Tabii üniversite parasından haberi falan yoktu bu safın.)



İşte bu sebepten birisi cebime bir milyon dolar sıkıştırırsa hemen yarısını Kuzey'e vereceğim. Al oğlum diyeceğim, nerede istiyorsan orada oku. Daha da benden bir şey isteme. Sonra da kalan parayla kendime Paris'ten küçücük bir daire alacağım. Bu paraya ancak 30m2 bir daire satın alabiliriz. Eh, Paris'te yaşama hayalini gerçekleştirmek için bu daire yeter mi derseniz yeter vallahi. Ya da gönlüme göre bir ev kiralarım. Daha ne olsun? Sağlık olsun da gerisi hikâye. 

Bu listeyi daha önceden yazmam gerekiyordu ama Paris'e gittim. Üç günlük nefis bir yolculuktu. Şimdi iş yerinin dört duvarı arasında bu yazıyı yaparken içimi çeke çeke oturuyorum. Şunu biliyorum ki insanın hayallerinin olmasından daha güzel bir şey yok. Keşke yıl başlarında milli piyango bileti alacak ya da arada sırada herkesin oynadığı ama benim nasıl oynandığını bile bilmediğim şu şans oyunlarından oynayacak kadar şansa inansaydım. Kaderci bir insan olmasam da şans hakkında da uzun uzun düşünmüyorum. Konu tesadüfler meselesine gelince orada biraz duruyorum ama!
Uzun zamandır eşyaya para yatırmıyorum. Çalışıp çalışıp masaya, sandalyeye, çeşit çeşit kıyafete para vermek anlamsız geliyor. Kazandığım parayı seyahatlere, arkadaşlarımla yenilen keyifli yemeklere, insanı gülümseten şaraplara, kahvelere harcamak daha mantıklı. Başımızı sokacak bir evimiz ve hep hayalini kurduğum gibi ayaklarımı çimlere basabileceğim bir bahçemiz var. Daha ne olsun? Teog da bir günde ortadan kalktığına göre daha ne isterim? Ağzımın tadıyla bir TEOG annesi bile olamadım bu ülkede. :)

Liste 37- Kendinizi daha fazla sevmenin yollarını listeleyin.


Nedense Türkiye'de büyütülme şeklimiz hep vermek üstüne kurulu. En azından benim dönemimde büyüyenler bu söylediklerime katılacaktır. İlkokulda evimizden götürdüğümüz beslenme çantalarımız bile annelerimiz tarafından düşünülerek hazırlanırdı. Başkalarının alma imkanının olmadığı yiyecekler beslenme çantalarımızda asla yer almazdı. Mesela muz böyle bir meyvaydı. Şimdilerde şükür ki herkesin evine az da olsa çok da olsa aynı gıdalar giriyor. İş yemek meselesine gelince gözüme çok naif gelen bu "verme" durumu, psikolojik olarak "kendimizden/isteklerimizden verme/vazgeçme" haline gelince pek hoşuma gitmiyor. Kendi adıma en çok acısını çektiğim durumların başında bu geliyor. Bir şeyi yapmadan önce başkasını düşünme, toplumun vereceği cevapları hesaplama, yaşına başına göre davranma, bir şeyi nedensizce istemekten/sevmekten utanma durumu beni en çok rahatsız eden şeylerden biri. Kendini çok seven ve isteklerine sahip çıkan insanlardan çok keyif alıyorum. Kendi adıma en çok bunu isterdim. Dilediğim gibi yaşama hakkı!


Bir kaç senedir (burada bunu daha önce de belirttim) hayır demeyi öğrenmeye çalışıyorum. İstemediğim, sevmediğim, gönlümün razı gelmediği her şeye hayır demek için çaba sarf ediyorum. Bunu başarabiliyor muyum peki? Zaman zaman. Ara ara istemesem de kendimi yapmak istemediğim bir şeyin merkezinde buluyorum ve öyle zamanlarda beni mecbur eden insanlara karşı açık bir öfke hissediyorum. Kibarlıkla onlarca kez reddettiğim bir şeyi yapmaya beni mecbur bıraktıkları için kendimi zayıf hissediyorum. Sanırım tam anlamıyla hayır demeyi öğrenmem için daha uzun bir yol var önümde ama inanın çabalıyorum. 

Yollarda, ten seyahatlerinde, elimde bir kahve ile sakin bir kıyının kenarında ve doğadayken kendimi en çok sevdiğim yerde oluyorum. Sessizliğin ve kendimle baş başa olmanın dayanılmaz güzellikte bir yanı var. Ve ben orayı çok seviyorum.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığım şeyler

52 Liste Projesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığınız şeylerin listesini yapın.


Öyle ya da böyle bu listeler bana her hafta yazmak için bir sebep veriyor. Dizüstü bilgisayarımı tam da olması gereken yere dizimin üstüne koyuyorum ve başlıyorum yazmaya. Bundan daha güzel ne var? Bu hafta içinde İG'de de bir şekilde ağzımdan kaçırdığım gibi bloglara eskisi gibi ilgi gösterilmemesinden dolayı biraz üzgünüm. İG'de her şey öyle hızla akıyor ki sanırım bu eski dosta dönmek ve uzun uzun yazmak zor geliyor. Eh, bloga çok yazı yazmayınca da okumak için bile olsa blog dünyasına dönmüyor insan. Bunda tuhaf bir hâl yok bence. Çünkü ben de burada çok aktif olmadığım zamanlarda başka arkadaşlarımın yazdığı yazıları okumak için fırsat yaratmıyorum. İnsan kopuyorsa, bir şeyden uzak düşüyorsa her şeyden uzak düşüyor. 

Böyle güzel bahçelerin hastasıyız :)

Demem o ki, bloglarını okumaktan çok keyif aldığım insanlar var. Onlar kendilerini biliyorlar. Yazmak için uzun bir ara verdiler. Artık aramıza dönsünler lütfen! Yazmamaya, çok az yazmaya devam ederlerse buradan isimlerini ifşa edeceğim ona göre. 

Foto gidemediğim Londra seyahatinden. Biz de orada olsaydık biz de köpüklü şarabımızı yudumluyor olacaktık.
Açık havada ne güzel gider köpüklü şarap; hem de London Tower'a karşı.

Eylül'ün geldiğini hepimiz biliyorum. Bayram gününe denk gelince eylülü karşılamayı unuttuk. Oysa benim ev sevdiğim aylardan biridir eylül ayı. Eskiden de sonbaharı bu kadar sever miydim bilmiyorum ama son birkaç senedir yaprakların sararıp solduğu, ağaçların kış mevsimine hazırlandığı bu serin mevsimi çok sever oldum. Sonbahar gelip de kapıyı çaldığı zaman içim mutlulukla doluyor ve kendimi dışarıya atmak istiyorum. Dört senedir bahçeli bir evde oturuyoruz. Son yıllardaki en büyük şükür sebeplerimden biri bu. Mutfaktan çayımı alıp adımımı atarak kendimi çimlerin üzerinde buluyorum. Sitenin sınırlarını çevreleyen duvarların önünde yaşlı çam ağaçları var. (Nasıl olmuş da kesilmekten kurtulmuşlar bilmiyorum.) Biz de bu eve taşındığımızdan beri bahçedeki ağaç popülasyonunu arttırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Zeytin vermeyen bir zeytin ağacımız var. Yine de kendisini çok seviyoruz. Vişnemiz var, bir tane bilge akasyamız, ilkbahar gelmeden ilkbaharı haber veren bir manolya, çok ama çok nazlı bir oya ağacımız... Limonumuza gözümüz gibi bakıyoruz. Demek istediğim İstanbul trafiğinden kaçmak için kendi minik ormanımızı yarattık. 

Gündoğumları kadar günbatımları da nefis! Keşke hep yakalayabilsek...

Açık havayı çok seviyorum. Yürüyüş yapmayı, bir ağaç dibinde oturup çayımı yudumlamayı, kitap okumayı, hayal kurmayı... Doğaya çıktığım zamanlarda daha sakin bir insan oluyorum. Yavaşlıyorum, telaşlı halimden sıyrılıyorum. Hayat, çok kolay ve yaşanası geliyor. (Başka zamanlarda da hayata kızmıyorum. Sonuçta iş hayatı, İstanbul'da yaşamın zorlukları, trafik, eğitimsizlikten kaynaklanan ama bizim her gün katlanmak zorunda olduğumuz sorunlar hayatın suçu değil.) Ama suçu olmasa da hayata bazen zorluyor. Açık havada olup, bir de doğanın içine karışmışsam şu hâl geliyor üstüme: Evet ya! Doğa karşısında ne kadar da çaresiziz.
İşte bu durum bana iyi geliyor. Kendini bırakmak, akışta kalmak ve elinde olmayanın ötesinden gelen her şeyi kabul etmek.

Annesinin kucağına yatmaya istekli çocukları kucaklamak...

Yakalamışsam fırsatı sarılırım da!

Yarın okullar açılıyor. Sabahleyin artık çok ama çok erken kalkıp hayatın tadına varacağız. Düzene gireceğiz. Yaşasın sonbahar...
🍂 
🍂 


29 Ağustos 2017 Salı

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

Vize, para, zaman...

Malum geçen cumadan beri İngiltere vizesinden başka bir şeyden bahsetmiyorum. Her Türk vatandaşı gibi gezmek istiyorsak ve hayallerimizi dünyanın dört bir yanına varan seyahatler süslüyorsa mutlaka vizemizin olması gerekiyor. Açık söylemem gerekirse dünyanın öbür ucunu bir tarafa bırakırsak Kapıkule sınır kapısından çıkıp komşuya Bulgaristan'a gidecek bile olsak vizemiz yoksa bir yere gidemeyiz. Elbette, Yunan adalarına da vize olmadan gidemiyoruz. 

Ne yazık ki vize sorunu seyahat özgürlüğümüzün önünde kocaman bir engel. Bürokratik engellerin, hazırlanan bir sürü belgenin (çocuğumuzun öğrenci belgesine kadar) yanında ülkemizden kaçıp başka bir ülkenin sırtına yıkılmayacağımızı göstermek için banka hesap cüzdanlarımıza kadar her şeyi açık etmek durumundayız. Bence çok onur kırıcı bir durum bu. Üstelik vize almak ve seyahat etmek istiyorsak bir çuval dolusu parayı da boş yere çöpe atmak durumundayız. 



O zaman neymiş, hayallerimin önündeki engellerden biri vize sorunuymuş. 
Çok paramız olsaydı bu da bir sorun olmazdı elbet. Ama yıllardır içimde taşıdığım, özenle saklayıp büyüttüğüm, sık sık cilaladığım hayallerimden biri de İstanbul'un dışında başka kentlerde de yaşamak. Paris'te hayatımın bir dönemimi geçirmek istediğimi herkes biliyor sanırım. Üç blog yazısından birinde bu istediğimi dile getiriyorum. Bu hayalimi gerçekleştirmek için elbette para lazım. Şehrin merkezinde en azından iki odalı bir evde konaklamak istiyorsam en az iki bin euro kirayı gözden çıkarmam lazım. (Bir ara ev satın alma hayallerim de vardı. Sonradan yaşımı, ödeyeceğim mortgage'ı ve konaklama hayalinde olduğum ayları da düşünce bu düşünceyi köşeye kaldırdım.) Peki burada bir hayali parantez daha açıp şunu belirtmek istiyorum ki Kuzey tüm baskılarıma ve onu her fırsatta kolundan tutup Paris'e götürmeme rağmen Paris'te yaşama ve üniversiteye gitme hayaline hiç sıcak bakmıyor. Eee, ben ne yapayım evi? Onca borcu? Kiralarım evi olur biter. Dağıttığım konuyu toparlamam gerekirse yurt dışında çalışmadan yaşamak istiyorsam (Bu saatten sonra kafede garsonluk falan yapamam) paramın olması şart. O yüzden çalışıyorum zaten.


Vize işini, ev kiralamak ve orada yaşamak için gereken para durumunu hallettiğimizi düşünürsek geriye tek bir engelim kalıyor. İşi bırakmak. Paris'i ne çok sevdiğimi ve orada yaşamak istediğimi onca kez belirtmeme rağmen sanırım buralarda pek fazla işimden bahsetmedim. Bahsettim mi? pek çoklarının düşündüğü gibi çok da rahat bir işim yok aslına bakılacak olursa. Canımın istediği kadar çay, kahve içebildiğim ama bunun yanında totomun pek de yer görmediği ve bir dolu sorumluluğu sırtımda taşıdığım bir işim var. "Bugün işi bırakıyorum, hadi eyvallah!" diyebileceğim bir işim yok ne yazık ki. Seramik, porselen, cam gibi pişen yüzeyler üzerine baskı yaptığım (serigrafi) bir işim var. Bu işi yapabilmek için de kocaman kocaman bir dolu makine. İşin bu durumu şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu makineler işlediği takdirde para kazanıyorum. Üretim yapıyorum. İşimi sürdürebilmek için de tasarım yapan, bir yemek takımının üzerindeki her deseni programlar üzerinde ince ince işleyen grafiker arkadaşlarım var. Sonra da işin tıpkı bir matbaa gibi baskı yapan kısmı başlıyor. Boyalar, kalıplar, kimyasal maddeler... Çalıştıkça çalışıyoruz.
İnsanın böyle bir işi olunca da çekip gidemiyor. Artık çalışmamaya karar verdiğim andan sonra bile yapılacak nice şey var. Demem o ki, bolca seyahat edip bir köşeden bir köşeye savrulmam için gereken boş zamana da sahip değilim. 

Başka hayalim var mı bilmiyorum. Şükür ki istediğim çoğu şeye sahip. (İngiltere vizesi de az önce geldi ama artık ona ihtiyacımız kalmadı.) Sağlığım yerinde, ailemin sağlığı yerinde, çok severek oturduğum bir evim, arada sırada birbirimizi yesek de genellikle anlaştığım bir eşim, ergenlik ataklarını savurmaya çalışan ve neyse ki hâlâ onu öpmeme izin veren bir oğlum var. Belli ki çalışmaya devam edeceğim. O yüzden dolu dolu emeklilik hayalleri kurmayı bir kenara bıraktım artık. Haftada bir günü fazladan çalabilir, onu da kendi istediğim gibi harcayabilirsem benden mutlusu yok. 

Rumuz: Üç gündür İngiltere vizesi yüzünden kahrolduğunu unutan blog yazarı.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

Yeni başlangıçlar...


Eskiyen şeyler yoruyor beni. Kendime ait küçük rutinlerim hayata güvenle tutunmamı sağlarken hayatımın hep aynı eksen içinde akıp duruyor olması da bir süre sonra canımı sıkıyor. Akşamüstü eve gelip de bahçedeki minik ahşap masamın üstüne koyduğum demlenmiş bir bardak çay ve kitabım hayatımı anlamlı ve yaşanır kılarken; iş hayatında aynı insanlarla aynı konuları konuşmak, kendi hatalarımızdan kaynaklanan aynı sorunları tekrar tekrar yinelemek içimde kaçma, uzak yerlere ulaşma hissi uyandırıyor. Üstünde yığılmış kitaplar, kalemler, kağıtlarla dağınık duran masamı toparlamak bile yeni bir başlangıç benim için. İçimde hep alevlenmeyi bekleyen bir kor duruyor, bir köşede. Zaman zaman onu fark etmek, üstüne doğru hafifçe eğilip derin bir nefesle o közü alevlendirmem gerekiyor.

Yürümek, bir saatlik yalnızlık...


İşten eve geldiğim yorgun bir akşam üstü kıyafetlerimi değiştirip spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ruh halim bir anda değişiyor. İlk adımı atmak elbette hiç kolay gelmiyor. Sonuçta koltuğun köşesine kıvrılıp dizlerimi de karnıma doğru çekip uzanmak işin en kolay kısmı. Ama kulaklıklarımdan sevdiğim bir ses bana doğru uzanınca ve bacaklarım benden habersiz ilerlemeye başlayınca kafamın içindeki bulutlar da dağılmaya başlıyor. Adım adım karanlık ruh halimden sıyrılıyor ve huzura kavuşuyorum. Eve geldiğimde terlemiş oluyorum. Sonrası ılık bir duş ve her seferinde ilk yudumuyla mutlu olduğum demli bir çay. Herkese tavsiye ederim yürümeyi. Ne zaman içim karanlığa dönse kendimi yürümeye veriyorum. Bedenimi hareket ettirmek ruhuma da iyi geliyor.

Kokusu tüm eve yayılan kahve...



Çayın anlamı benim için aile demek. Tek başına çayımı yudumlamaktan keyif alsam da birbirinin peşi sıra demlenen boşalan çaydanlıklar yüksek sesle atılan kahkahaları, heyecanla yapılan dedikoduları ve tüm gün yaşananları paylaşmak demek. Kahveninse başka bir anlamı var. Bizim evde kahveyi ben içiyorum mesela. kahve makinesinden yayılan koku eve yayıldıkça ben de mest oluyorum. Kuzey, geçtiğimiz yıllarda gittiğimiz bir İtalya seyahatinde latte sevdalısı oldu. Genellikle akşamları bir bardak kahve istiyor benden. Sütü köpürtüp fincanı eline verdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değer. İkimiz de kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza daha enerjik devam ediyoruz. İnsanın oğluyla kahve içmesinden daha güzel bir şey de dünyada yok. Onu da söylemiş olayım. 

Seyahat etmek...


Bu başlığı hepiniz bekliyordunuz değil mi? 😀
Seyahat etmek elbette bana enerji veriyor çünkü seyahat etmek demek buradaki rutinimden uzaklaşmak, kendimle bir arada olmak demek. Keşke kendimle baş başa kalmamın, iç sesimi duyabilecek mesafeden kendime sarılmamın ne kadar kıymetli olduğunu yıllar öncesinde fark etseydim. Sanırım yaş almanın en güzel yanı insanın kendisini sevmeye öğrenmesi ve ben bunu yollarda öğrendim. Klişe olacağını biliyorum ama İstanbul'da hayat zor. Stresle başa çıkabilmek de pek kolay değil. O yüzden herhangi bir faturayı ödemek zorunda olmadığım (kısacık zaman aralıkları da olsa) bir ülkede aylakça geziniyor olmak çok güzel bir his. 

Paris...


Kendimi ait hissettiğim yer. Dillerini bile konuşamadığım düşünülürse kendimi bu denli Paris'e ait hissediyor olmam tuhaf değil mi? Paris'teyken nasıl enerji dolu olduğumu anlatamam size. Her yer, her şey çok güzel. İçimde kelebekler uçuşuyor falan... Öyle mutluyum yani. Bir kafeden çıkıp, bir kitapçıya girmek, parklarda dolaşmak, marketten alışveriş yapıp bir köşede sandviçini yemek, defterini açıp içinden geçenleri karalamak.... Hayat bunlardan ibaret. Tüm problemler çözülmüş, basite indirgenmiş ve bize sadece yaşamak kalmış gibi. 

Yaşamak kolay mı yoksa zor bir uğraş mı bilmiyorum ama sanki biz Türkler yaşamı biraz kendimize zorlaştırmak için çalışıyoruz gibi geliyor. 

Bu sabah içimden geçenler bunlar. 
Geç kalmadan bu haftaya ait asıl listemi de oturup yazarsam daha önce yazıp taslaklarda sakladığım yazılarımı sizlerle paylaşabilirim. Ben yazıyorum siz de okuyun olur mu şekerler?

11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

25 Temmuz 2017 Salı

Liste 30- Başkalarında hayranlık duyduğunuz özelliklerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 30- Başkalarında hayranlık duyduğunuz özelliklerin listesini yapın.

Düzenli olarak spor yapıp bedenine gereken önemi veren insanlar.


Kendimi pek de başarı sağlayamadığım bu spor yapma olayı ile ilgili yermeden önce sevdiğim bir yönümü söyleyeyim: Yıllardır fazla oynama göstermeyen bir kilodayım. Arada bir iki kilo alıp bunalıma girsem de biraz dikkat ederek aldığım kiloları veriyorum. Rejim denen şeye pek inanmıyorum. Elbette rejim yaparak insanlar kilo verirler ama benim demek istediğim diyet yapmak yerine diyetisyenlerin her zaman dediği gibi beslenme düzenimizi yaşam biçimimiz haline getirmek daha önemli. Yeri gelmişken bir dedikodu yapmadan da duramayacağım. Sosyal medyada sık sık fotoğraflarına denk geldiğimiz iki yumurta biraz salatadan oluşan yeme düzenine de inanamıyorum ben arkadaşlar. Amaç sıfır beden olmaksa tamam da bunun sağlıklı olduğuna beni kimse ikna edemez. Sebzeyi çok severim ama buna rağmen beş yemek kaşığı sebze yemeği ile doymuyorum. Yedikten bir saat sonra hemen acıkıyorum. Hâl böyle olunca internette gördüğüm öğünler bana pek de ikna edici gelmiyor. Paketlenmiş gıda tüketmemek, sağlıklı yağlar kullanmak, organik sebze ve meyve almaya çalışmak elbette iyi güzel de her şey bununla bitmiyor. İçinde yaşadığımız şehir, her gün yüksek dozda yaşadığımız stres, gazetelerde televizyonlarda birbirini takip eden onca kötü haber varken insan az yese de şişiyor yemese de!😀

Yukarıdaki fotoğraf benim mutluluk formülüm :) 

Eh, dedikodumu yaptığıma göre konuya döneyim ben. İki sene önce müthiş spor yapıyordum. Sabah Kuzey'i servise bindirdiğim gibi ben de sitenin içinde dönüp duruyordum. Kah yürüyerek, kah hafif tempo koşarak bir saati geçiriyor, eve döndüğümde de hafif bir kahvaltı yapıp işe gidiyordum. Haftada iki-iç gün de pilates vardı hayatımda. Öyle mutluydum ki ışıltım etrafa yansıyordu. Sonra kimsenin bir şey anlamadığı "malum saat uygulamasına" geçildi. Kuzey'le yine aynı saatte kalkmamıza rağmen 6.55'te onu servise bindirdiğimde hava zifiri karanlık oluyordu. Ben de tekrar yatağa dönüp bir saat daha uyuyordum. Bu alışkanlığımı bırakmayıp işe bir saat geç gidebilirdim belki ama olmadı işte. Tekrar uyuyup uyandıktan sonra hem yorgun oluyordum hem de canım spor yapmak istemiyordu. Nihayetinde geçen seneyi kendimi "kandırarak geçirdim. Ha bugün giderim spora ha yarın derken günler birbirini kovaladı ve tembellik iyice üstüme yapıştı. Kendi kendimi harekete geçirecek yegane kişi bendim ama spor yapmam gerektiğini bilmem ve yapmadığım için suçluluk duymam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Kış soğuktu spor yapmak için, yazsa fazla sıcak. 

Geçenlerde oturdum. Önüme aldığım bir sayfaya neden spor yapmam gerektiğini yazdım. O günden beri pozitif anlamda bir adım atmış değilim ama düşünüyorum. Kendimi devamlı rahatsız edip dürtüyorum. Umuyorum ki yakın bir zamanda kendim için bir şeyler yapar, onu da buradan duyururum. 
Yazının başına yapıştırdığım başlığa gelecek olursak, cidden spor yapan insanlara bayılıyorum ve onlar gibi olmak istiyorum. Spor yapmanın dışardan göründüğü kadar kolay bir şey olmadığını biliyorum. O yüzden benim gibi akşam gelince koltuğa yığılmak yerine bereketi harekette arayan insanlara sevgim sonsuz. Gidip alınlarından öpesim var. 😍

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Liste 28- 29: Denemek istediğim çılgınlıklar ve çocukluk mesleklerim

52 Liste Projesi

Liste 28- Denemek istediğiniz en çılgın şeylerin listesini yapın.

Koca bir kış mevsimi ile ilkbaharı devirdiğim liste işinde 28. haftada denemek istediğim en çılgın şeylerin listesini yapmam istemiş. Baştan hayatımda çılgınlıkların olmadığını söyleyeyim o zaman. Herkesin gözlerini kocaman kocaman açarak, hayretle baktığı o çılgın insan ben değilim, hiçbir zaman olmadım ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağım. Güney Afrika'da kafesli köpekbalığı dalışı ya da dünyanın en yüksek yerinden Bungee Jumping atlayışı benim işim değil. Bir fotoğraf çektireceğim diye yılana falan da sarılamam😀  Tayland'da denize girip kıyıya paralel yüzmüş insanım ben. O yüzden yapmak istediğim çılgınca şeyler kimsenin ağzını açıkta bırakacak ya da yazdıktan sonra beni korkutacak cinsten şeyler değil. 
Havaalanı tuvaletinde sigara içeceğim diyen arkadaşlarım bile korkudan terlememe sebep olur benim. Durumu çok net bir çerçeve içinde özetlediğimi, şu liste işine bulaşarak da içimi dışımı sizlere açtığımı fark ediyorsunuz değil mi? Her ne kadar her hafta bu yazıları yazmak azıcık beni zorlasa da nihayetinde bu iş sayesinde biraz ferahladığımı hissediyorum. Kendimi daha iyi tanıyor, unuttuğum yerlerimi kendime hatırlatıyor, üstüme yakışmayan hallerimi keşfediyorum. Bir de yazı yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu listeler bana içimden geçen şeyleri yazmak konusunda bir kapı açtı. 

Yürümek istediğim üç parkur var.

Başkalarına çılgın gelmese de bana çılgınca gelen üç yürüyüş parkuru var hayalimde. Bu parkurlar hakkında yazılmış tüm kitapları okuyor, sanki ben de yoldaymışım gibi yorulduğum yerlerde ara ara soluklanıyor ve bu yolları geçtikten sonra bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. 

Foto: Buradan
Bunlardan biri Likya Yolu, diğeri Camino Yolu ve en nihayetinde hayal ettiğim yolsa İnka Yolu. En çılgın hayallerimi bu üç yol süslüyor. 

Bir gün çok param olursa lüks tren yolculuğuna çıkabilirim. 


Devamlı süsleyip püsleyip canlı tuttuğum, sık sık Selçuk'a hatırlattığım hayallerimden biri bu. Kendimizi lüks bir trenin suit odasında hayal ediyorum. Bavulumuzla gelip odaya yerleşiyoruz ve sonrasında bir daha bavul derdimiz olmuyor. Camın önüne yerleştirilmiş masada okuduğumuz kitaplar, ikimize ait birer defter, yakın gözlüklerimiz ve biz. Kah her türlü konforun olduğu kompartımanımızda kah trenin yemek salonundayız. Üzerimizde şık kıyafetlerimiz varken karşılıklı oturup birer çay içiyoruz. Çayın yanında minik ve çok lezzetli kurabiyeler.  "İyi ki seni dinlemişim de bu seyahate çıkmışız." diyor Selçuk. "İyi ki!" diyorum ben de. Biz böyle konuşurken hızla geçtiğimiz yollar camın öte yanından akıp gidiyor.


Benimle aynı hayallere dalmak için Belmond'un sitesini bir ziyaret edin lütfen. Neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Fotoğrafların hepsi Belmod'un sitesinden.


52 Liste Projesi

Liste 29- Çocukluğunuzda ve şu anda hayalinizdeki mesleklerin listesini yapın.

Listenin sorusunun ikinci kısmının iş hayatına yeni atılan insanları hedef aldığını düşünüyorum çünkü artık hayallerimde çalışmayan günler sık sık yer almaya başladı. İstediğim şeylere çalışmadan kavuşabileceğim bir durum mümkün olsaydı bugün kendimi emekliye ayırırdım zaten. Yapmak istediğim, gönülden dilediğim, aylaklığın keyfini çıkarmak için özlemle beklediğim öyle çok gün var ki... Sizin de var biliyorum. Çalışmak insana istediği hayalleri kurmak için de fırsat veriyor bu arada. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. Türkiye'de çalışmak demek özgür olmak demek, söz hakkının olması demek, istediğin şeyleri kimseye sormadan alabilmek demek, daha ferah nefesler alabilmek demek😀  (Son cümlem subliminal falan değil direk mesaj kaygısı ile yazılmıştır. Bir yerlere not ediniz.)

Şimdi bu çocukluk denen şey aslında çok önemli bir şey. Kuzey'in "Anne ben hâlâ ne olacağımı bilmiyorum." demesinden büyük keyif alıyorum. "Zamanı gelince bilirsin." diyerek gözlerim açık izliyorum onu. Çoğu erkek çocuk gibi futbolcu olma hayalini kurduğu zamanlar geride kaldı. Şimdilerde daha basit ama büyüdüğünün belirtisi olan istekleriyle karşımda. Beğenilmek istiyor, dinlenmek istiyor, sözünün geçmesini istiyor, popüler olmak istiyor. Bunların hiçbirinin meslek seçimi olmadığını biliyorum ama durumu bana çocukluk hallerimi anımsatıyor. Öyle normal geliyor ki bu halleri. Doktor, mühendis, avukat ya da adı her ne olacaksa olmadan önce bunları istemesi daha önemliymiş, daha insaniymiş gibi.

Bana gelecek olursak bir ara doktor olmak istemiştim. Kay O'Brien diye bir diziden öyle çok etkilenmiştim ki onun gibi beyaz bir önlük giymek ve hastane koridorlarında gezinmek en büyük hayalimdi. Hâlâ hastanelerde geçen diziler çok hoşuma gider. Bakınız: Grey's Anatomy.
Bu diziyle ilgili bir fotoğraf koyayım dedim, internette şöyle bir aratınca taş devrine gitmişim gibi hissettim. Doktorculuk hayalimin peşinden biraz daha büyüdüm. Tam da bu sırada Duygu Asena girdi hayatıma. Ne meslek yaptığım önemli değildi. Tam anlamıyla Duygu Asena olmak istiyordum. Onun kadar cesur, onun kadar akıllı, onun kadar korkusuz. Gerçek bir kadındı. Keşke tüm Türkiye Duygu Asena olsaydı. Ufkumu genişletirken aynı zamanda babamla aramı da açıyordu ama olsun. Tüm hayatım boyunca en sevdiğim kadınların başını çekti Duygu Asena. O dönem gazeteci olmak aklımın köşesinden geçmişti sanırım. Sonra bir dönem çevirmen olmak istedim. Gel zaman git zaman hayallerim gerçek hayatla karıştı.

Şimdilerde sorsalar ne olmak istersin diye kitapların dünyasında yaşayacağım bir şey olmak isterim diye cevap veririm. Bir kitabı çevirebilir, editörlük yapabilir ya da sırtı çantasıyla kendini yollara vurmuş bir seyyah olabilirim. 😀

Ailenizin blogger'ından iki listelik hayal dinlediniz.
Hayalleriniz yaşamınızdan eksik olmasın efenim.💝

9 Temmuz 2017 Pazar

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal mutluluk

52 Liste Projesi

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.



Arkadaşlarım, canlarım, olmazsa olmazlarım...

Bu listenin cevabını çok iyi biliyorum. Belki sizler de beni okuduğunuz için nasıl bir tip olduğumu iyi kötü tahmin ediyorsunuzdur. Mesela kavgacı değilim ama zaman zaman çabuk parlayabiliyorum. Etrafıma karşı iyi olmam için benim kendimi iyi hissetmem gerek. Uzun zaman önce değiştirme şansı olan hayatını değiştirmeyip de bunun yerine dır dır etmeyi tercih eden insanları hayatımdan çıkardım. Kolay bir şey değil bu dediğim ama başardığımı sanıyorum. Onlar hayatımdan eksildikçe de yerine pırlanta gibi her döndüğünde ışıl ışıl parlayan insanlar girdi. İlkokuldan beri arkadaşım olan Berfu hayatımın ışığı. Hep aydınlık, hep iyi kalpli, her vermeyi seven. Çocuğumu emanet edebileceğim yegane insanlardan biri. Sonra Duycu'cum. Canım arkadaşım, dert ortağım. Kendisi ne zaman raydan çıkmaya cüret etsem hemen beni doğru yola sokar. Sakinleştirir, açımı değiştirir, anne olduğumu anımsatır. Onunla konuştuktan sonra hayat daha kolay gelir insana. Nilüfer, nice büyük işler başarmasına rağmen bunların hiçbirini gözünüze sokmaz. Hep eğlenceli şeyler anlatır, olayların ciddiyetinin altını bir güzel çizerken bir şeylerin ağırlığını da hafifletir. İnsana ilham veren bir yanı vardır. Motivasyon vermeyi bilir, onunla sohbetten sonra her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Seyahate renk katar, bilmediğiniz bir sürü şey anlatır, bir de yeni şeyler deneyimler. 
Yan komşum Figen'e gelince. Onunlar konuşurken kalkıp spor yapasım geliyor. Yediği yemekten de yaptığı spordan da sonuna kadar keyif alır. 

Tüm arkadaşlarımı burada yazmam mümkün değil. Yazı Evi'ndeki eğitmenlerim artık dostlarım mesela. Yazı yazdığım masanın etrafında toplandığım arkadaşlarım içimi döktüklerim. Ve bugünlerde onlarla birlikte Datça'dayım. Onlar da hayatımı güzelleştiren, az kelime ile çok şey anlatabildiğim güzel insanlar. Simla, en zor zamanımda hiç tereddüt etmeden yanıma koşan can arkadaşım. Oğlumun manevi annesi kendisi. Yazamadığım nice insan var daha etrafımda. Hepsiyle neşeli sofraları paylaşıyoruz. Sevinç ve Çağlar her iki haftada bir görmezsem çıldırdıklarım. Beraber seyahatlere çıkıyor, şarap kadehlerini havaya kaldırıyor, bol bol gülüyoruz. 

Demem o ki arkadaşlarım ruh sağlığımın olmazsa olmazı. Onlarla hayat her türlü güzel. Onlar benim yaşamımın yol arkadaşları. Sıkı sıkı sarıldığım, kavga ettiğim, sonra da yaptığımız salaklıklara güldüğüm dostlarım. İyi ki varlar. Ruhum onlarla daha sakin, daha dingin.

Okumak ve yazmak....

Her gün okumam şart. Kitapları birbiri ardına bitirmem, bir kitaptan diğerine yolculuk yapmam şart değil ama okumalıyım mutlaka. Yoksa bir şeyler eksik hayatımsa. Ne zaman yoğunluğun içinde okumaya fırsat yaratamasam mutsuzluk kaplıyor içimi. Sinirli oluyorum. Tüm gün başkaları için yaşamışım da kendim için hiçbir şey yapmamışım hissi sarıyor içimi. Kuzey'in bebekliğinin ilk zamanlarında b duyguyu çok derinden yaşamıştım. Bebeğimi beklerken beni nelerin beklediğini okumuştum da bir bebeğin insanın tüm yaşamını kaplayacağını anlayamamıştım. Size ait olan ve sizi siz yapan her şeyi bir süreliğine bir rafa kaldırıyorsunuz ve kendinizi bir başka yaşamın eline teslim ediyorsunuz. Onunla birlikte gülmek, onunla birlikte ağlamak, ağladında ne için ağladığını keşfetmeye çalışıp tüm cevapların sizin içinizde olduğunu düşünmek. Benim için zor bir dönemdi. O zamanlar da beni en çok rahatlatan şey Kuzey için bir günlük tutmak olmuştu. Ne zaman onu uyutup defterimin başına otursam mutlu oluyordum. 
Okumak ve yazmak ( konu ne olursa olsun) bana hep iyi geliyor. 

Yürümek, spor yapmak...

Sporu bedenim yerine ruhum için yapıyorum. Elimden geldiği kadar elbette. Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra her sabah bir saat yürüyordum ve işe gittiğim zaman pamuk gibi oluyordum. Terlemek, toksinlerden kurtulmak ve kendi düşüncelerimle baş başa olmak bana çok iyi geliyor. Dün de yarım saat yatıp kalkıp egzersiz yaptım mesela. Nasıl bir iç huzuru anlatamam. Keşke buraya yazdığım gibi bana kendimi iyi hissettiren bu şeyleri her daim hatırlasam. Keşke günde en azından kırk beş dakika spor yapmak vazgeçemediğim bir alışkanlığım olsa. Ne güzel olur.

Seyahat etmek, Paris'i düşlemek, tren yolculukları yapmak...

Tatildeyken bir mutluyum ki sormayın. Ne zaman bir kafeye otursam hemen defterimi açıp yeni aldığım kararlarımı yazıyorum. Dönünce günde iki litre su içeceğim, her gün bir saat yürüyeceğim, daha sakin bir insan olacağım, geceleri geç yatıp mutlaka iki saat yazı yazacağım, çok erken kalkacağım.... Bunların hepsini yapabilceğime dair inanılmaz bir güç oluyor içimde. Yazmasam patlayacağım o denli kuvvetli bir inanç. Seyahat tüm ruhuma iyi geliyor. Tüm hayatımı havaalanlarında, kafelerde, sokaklarda geçirebilirmişim gibi. Tazeleniyorum, dinçleşiyorum, mutlu oluyorum. Dünyanın büyün sokakları çok muhteşem. Yaşamak da sahiden çok güzel bir uğraş. 

4 Temmuz 2017 Salı

Liste 26: Geçmişe gitseydim neleri değiştirirdim?

52 Liste Projesi

Liste 26- İmkanınız olsaydı, şu anda yaşamınızda değiştirebileceğiniz şeylerin listesini yapın.

Seyahate gidince ve buradaki yaşamımıza kısa süreliğine ara verince Liste Projemde bir hafta geride kaldım. Yarın Yazı Kampı için dört günlüğüne Datça'ya gidiyorum. O yüzden bugün liste işini halletmek ve iç huzurumu da yanıma alarak yola düşmek istiyorum. 

Elimde olsaydı minik ailem dışında yaşamımda değiştirmek istediğim çok şey olurdu. 

Masal bu ya! Hayaller, ah geçmişte şöyle yapsaydım demeler....

🎈  Taaa lise yıllarına kadar gitmek isterdim mesela. Kendimi daha iyi tanımak için kendimle konuşur, başkalarının kafamda yankılanıp duran seslerine kulaklarımı tıkar, edebiyat bölümünün yolunu tutardım. Hayatta en sevdiğim şey başka bir kültürün dilini konuşmak ve kitapların dünyasında kaybolmakken başka seçeneklerin peşinde uyurgezer gibi dolaşmazdım. Mesela şimdi düşündüğümde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak isterdim. 
Şimdilerde bile akşamları gidip okuyabileceğim böyle bir üniversite olsa bu düşüncenin ortasına balıklama atlayabilirim.

🎈  Sonraki yılları düşünüyorum. Hayatımın babamın ani ölümüyle gerçekleşen yol ayrımları. İstediğim yolda değil de yapmam gerektiğini düşündüğüm yolda ilerlemem. Peşinden beni takip eden bir dolu sıkıntı, üzüntü ve ben ne yapıyorum düşüncesi. Sabahın köründe başlayan, koşuşturma ve mücadele ile geçen çalışma yılları. Şimdi olsa bana sunulan işi değil de kendi istediğim işi yapardım. Şimdiki hayatımı, yaşadığım konforu hem çalıştığım işe hem de çok çalışmama borçluyum. Peki ama hayallerim nerede? İstanbul'a tıkılıp kalmamın, hiçbir yere kök salmak istemememe rağmen buraya yapışıp kalmamın sebebi işim. Oysa gençliğimin baharındaki o rüzgârlı günlerde kendi rüzgârımı da yanıma katıp başka hayatları, başka yaşamları deneyimleyebileceğim, hayatımın bir döneminde bile olsa yalnız kalabileceğim, tek başına kararlar verebileceğim dünyanın başka bir köşesinde olmak isterdim. Benim yarattığım, içine arkadaşlarımı, gezindiğim sokakları, geçmişe baktığım zaman özlemle hatırlayıp, yüzüme kimselerin tanımadığı bir gülümsemeyi yerleştirebildiğim tek başına bir hayatın düşüncesi. İnsan bazen kendi hayatını kendi kurgulamak istiyor. O zaman belki de şöyle demek isterdim: Keşke geçmişte istemediğim şeylere hayır diyebilecek gücüm olsaymış ve gönlümde dolaşan hayallerin peşine takılsaymışım.

🎈   Yapamadım ama yapmayı çok isterdim: Interrail ile Avrupa. 
Sahiden bunu çok isterdim. Hâlâ interrail ile yolculuk yapanların yazdıklarını okur, o yaşlardaki Özlem'i gözlerimin önüne getirir ve derinden bir "Ahhhh!" çekerim. Şimdiden Kuzey'i işlemeye başladım.  Yakın arkadaşlarıyla interrail yapmaları gerektiğine inandırıyorum. (Tek başına giderse aklım onda kalacağı için. Kutsal annelik işte!)
Hayal bile olsa kendimi bir trenin içinde düşününce içim mutlulukla doldu. Gençliğimde yapamadığım şeyi gün gelir yaşlılığımda yaparım belki de. Kim bilir?



25 Haziran 2017 Pazar

Liste 25-Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 25- Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

Doğrudan konuya giriyorum arkadaşlar.


Çalışmak. 

Geriye dönüp baktığımda çok uzun zamandır çalıştığımı görüyorum. Bugün iş hayatımda sahip olduğum kolaylıklara işe ilk başladığım yıllarda elbette sahip değildim. Şükür ki kendi hayatımı idame ettirecek parayı kazanıyorum. Hâl böyle olduğu için de çekirdek ailemde her şey için benim de eşit söz hakkım var. Selçuk gibi sakin, dinleyen, hak veren, kısıtlamayan biriyle evlendiğim için çok şanslıyım. Çok harika bir eşiniz olabilir ama bu demek değildir ki yaşam her zaman çok iyi gidecek. İnsanın başına her şey gelebilir. O yüzden özellikle bizim gibi ülkelerde kadınların çalışması şart. Ha, diyorsanız ki ben hayatımı her koşulda idame ettiririm o zaman sorun yok. Kendi adıma kendi kredi kartımı ödeyebildiğim, çocuğumun okul masraflarına destek olabildiğim ve sevdiğim insanlara gönlümden geçenleri alıp hediye edecek parayı kazanabildiğim için hem kendimi çok şanslı hem de çok güçlü hissediyorum. 

Seyahat.

Bu konuyu azıcık açayım. Seyahat fikri elbette kendimi güçlü hissetmemi sağlamıyor ama seyahatteyken kendimi çok güçlü hissediyorum. Tıpkı ormanda on kaplan gücündeymişim gibi. 😀İstanbul'a dönünce her sabah kalkıp bir saat koşarmışım, sabahın köründe kalkıp gecenin bir yarısında yatarmışım, günde bir öğün yiyerek akşama kadar dayanırmışım, karşıma gelen her sorunun altından kalkabilirmişim gibi geliyor. Günlük hayatımın dışına çıktığımda ve sorumluluklarımı birkaç günlüğüne rafa kaldırdığımda bana yorgunluk veren çoğu şey bir sis bulutunun ardına gizleniyor. Belki de belimizi büken şeylere zaman zaman biraz uzaktan bakmak gerekiyor.

Gün ışığı ☀

"Babam her gecenin bir sabahı vardır." derdi. Herkesin bildiği bir şeyi tekrar edip duruyordu aslında. Her ne kadar gecenin sessizliğini sevsem de sabahları hep daha güçlü hissederim kendimi. Sağlığımız yerindeyse bir bardak çay ile aydınlık bir günün düzeltemeyeceği ne var şu hayatta?  Sahiden ne kadar uzakta olursam olayım eve girer girmez yaptığım ilk şey mutfağa koşmak ve demliği ocağın üstüne yerleştirmek olur. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlık zihnimde hep huzur imgesini doğurur. Huzurlu bir insan da güçlü olur değil mi?

Motivasyon kaynağım okumak ve yazmak

Güçlü olmak hoşuma gidiyor. Selçuk'la çıkmaya başladığımız ilk zamanlarda da hiç zayıf kız rolünü oynamadım. Arabamın kapısını da kendim açardım, Taksim'den dolmuşa atlayıp evime kadar da kendim gelirdim. Seni eve bırakayım dediği ilk günlerden birinde, "Neden ben evime kendim gidemiyor muyum?" diye tuhaf bir çıkış yapmıştım kendisine. 😀  Vallahi ayıptır söylemesi Kadınca Dergisi ve Duygu Asena okuyarak büyüdüm ben. Ayaklarımın üstünde durmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Hatta zaman zaman bu sertliğimden, yardım istemeyi ayıp sayan iç sesimden yoruldum. Kırılgan olmayı ve bir erkeğin kanatları arasında yaşamayı tercih eden kızların erkeklerin gözünde daha kıymetli olduğunu düşündüm çoğu zaman. Hayat onlar için daha kolaydı sanki. Eşleri ya da sevgilileri tarafından gittikleri yere götürülecek kadar zayıf, denizin üstünden esen meltemlerden korunacak kadar narindiler. "Ah!" dedim bazen. Sahi bu kadar güçlü müydüm? Sanırım. Bildiğim ve içimde yaşayan tek Özlem vardı. Başkası olamazdım. Kendimi zayıf hissettiğimde kitapların içindeki dünyalara sığındım. Orada bana benzeyen çok karakter vardı. Üzgünsem, mutluysam, içimdeki ses yapmamı söylüyorsa okudum, yazdım. Hepimiz için başka başka yollar var. Yapmamız gereken tek şey o yolu bulmak.

Kuzey, benim küçük gün ışığım!

Kendimi en güçlü ve en zayıf hissettiğim anlar Kuzey'e dair. Onun için yapmayacağım bir şey yok. En çok kızdığım, en çok güldüğüm, telefonuma düşen bir mesajla bir toplantıyı yarıda kesip unuttuğu spor çantasını söylene söylene okula götürdüğüm. 😀
Hee, yanlış olduğunu bile bile götürüyorum. Bir tane oğlum var. Sahip olduğum tek zenginliğim, kokusunu hiçbir çiçekte bulamadığım. O yüzden onun için dağları deviririm. En sıkıntılı anımda bile yüzünde içime çektiğim derin nefesler buluyorum. Kendimi en güçlü hissettiğim zamanlar oğlumun yanında olduğum anlar.

İşte benim en güçlü hissettiğim zamanların listesi.