52 liste projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
52 liste projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2017 Pazar

Macera Kitabım'ın 2017 Dökümü ve Son Liste...

52 Liste Projesi

Liste 52- Yılın en unutulmaz anlarının listesini yapın.

Bu senenin ocak ayına da bildiğim şekilde girmişim: Hemingway'in "Paris Bir Şenliktir" kitabını okuyarak. Sanırım bu benim için bir tür totem. En sevdiğim şehirden uzak kalmamak için kendimce minik heyecanlar yaratıyorum. Yeni yılın ilk sabahında ya da o yorgun sabaha girmeden birkaç gün önce bu kitabı elime alıp Paris'i düşlüyorum. İçim ısınıyor, hâlâ hayallerimi koruyabildiğim, tutkuyla bir şeye bağlı olduğum için şükrediyorum. İtiraf etmem gerekir ki bizim için biraz zor bir yıldı bu sene. Yoruldum, incindim, sinirlendim. Sonunda, yaşayarak da olsa bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmenin en doğrusu olduğunu öğrendim. Buraya konuk olanların bildiği gibi 52 Liste Projesi isminde bir proje bulup, her hafta listelenmesi gereken şey neyse onu listeledim. Benim gibi birkaç arkadaşım da aynı sorumluluğu üstlendi. Sonlara doğru listeler hep aynı yere varıyormuş hissiyle biraz bıkkınlık verse de, hem ben hem de arkadaşlarım bu işin altından kalktık. Bence süper bir başarı bu. An itibariyle geldiğim nokta şu: Belki de liste hep aynı şeylerden bahsetmiyordu; belki de ben aynı şeyleri seviyor, tutkularımdan vazgeçmiyordum. Neden olmasın, değil mi?

Ocak: Kuzuların Sessizliği

Ocak ayında totomu kırıp evde oturmuşum. Şimdi geriye dönüp baktığımda "Ah ulan!" diyorum. "Boş geçmişsin mis gibi Ocak ayını." Yeni yılı uzun zamandan sonra ilk defa evimizin dışında (ama anne evinde) geçirmişiz. Tombala oynayıp, üstümüzdeki tüm bozuklukları Selçuk'un babaannesine teslim etmişiz. "Aşkta kazanırız öyleyse!" kazanımıyla evimize dönüp karlı ocak ayını bahçede bol bol fotoğraf çekip sahlep içerek geçirmişiz.


Şubat: Soğuksun ama Paris'e kavuşma sebebimsin

Neyse ki şubat ayı bereketiyle birlikte gelmiş. Kısa falan ama içine birkaç seyahat sıkıştırmışım. Önce arkadaşlarımla Paris'e gitmişim. Soğuk bir şubat olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Yine de Montparnasse Mezarlığında gezinmiş, canım arkadaşlarımla sevdiğimiz tüm kadın yazarların yanına uğramıştık. Buz gibi ama aydınlık bir hava vardı. Gökyüzünde maviden eser yoktu. Ağaçların yapraksız dalları beyaz gökyüzünün altında tüm çıplaklığıyla duruyordu. Mezarlıktan ayrılıp da Le Select'te oturmaya gittiğimizde yıllardır hayalini kurduğum şey gerçekleşti. Nedim Gürsel kafenin kapısından içeri girdi. Bunca yıl Paris'te Nedim Gürsel'le karşılaşmak için nice hayal kurmuştum. Bunlardan en canlısı Sorbonne'ün önünde denk geleceğimizdi. Demek ki kısmet böyleymiş. Evet, evet! Elbette yanına gittim. Kısa bir konuşmamız oldu ve benim için tarifi imkansız bir hoşluktu. Paris'te geçirilen mutlu günlerin ardından trene atlayıp Frankfurt'a doğru yola çıktık. 2017'nin tek tren yolculuğu olabilir bu seyahat. Trenleri çok seviyorum. Şaşırtıcı bir şekilde Frankfurt, Paris'ten daha sıcaktı. Selçuk'un Goethe'nin Evi'ne daha önce hiç gitmediğini fark ettik. Bu kez onunla gezdim şehrin merkezindeki bu evi. Elmalı tatlılardan yedik, birkaç gün fuar gezip yine kürkçü dükkanına döndük. Ne de olsa evde bizi bekleyen bir oğlumuz vardı.
Paris kafeleriyle güzel ❤️
Nedim Gürsel'le Le Select'te karşılaştık.

Mart: Belki de düzelir havalar

"...birdenbire tüm vücudunu kışın sardığını ve soğuğun bir kırbaç gibi vücuduna çarptığını hissetti."

Yukarıdaki cümle Acı Çikolata kitabından. Tam da böyle hissetmişim Mart ayında. Bizim için soğuk havalarla başa çıkmaya çalıştığımız bir ay olsa da, Kuzey artık yuvadan uçmaya başlamış. 2017 senesi onun için bitmeyen seyahatlerin yılı olmuş. Önce Hayale Yolculuk adındaki kulüple birlikte İzmir'e, peşinden de bir haftalığına Polonya, Wroclaw'a gitmiş. Bizse onun yolunu beklemiş ve günleri saymışız dönmesi için. Neyse ki bloga yazı yazmışım da günlerimi keyifle doldurmuşum.

Fotoğraf İzmir yolu üzerinden. Hem de Mart'tan bir kare :)

Nisan: Bahara dair ilk şarkı

Ayın sonuna doğru bahçedeki manolya baharı müjdelese de bir türlü ısınmıyor havalar. Ay boyunca her fırsat bulduğumda elime bir bardak çay alıp bahçeye süzülüyorum. Ama nafile! Avucumun içindeki sıcak çaya rağmen evin içine geri kaçmam birkaç dakikayı buluyor. Başkalarının nisanı nasıl geçiyor bilmiyorum ama benim nisanıma 2017 yılında pek güneş doğmuyor. İşe gidip geldiğim, kendimden pek de memnun olmadığım bir nisan... Manolyam tomurcuklansa da daha çok gönlüm tomurcuklansın diye bekliyorum.

Biliyorum fotoğraf pek sevgili manolyamdan değil. :)


Mayıs, doğum günüm, Kuzey'in doğum günü...

Birkaç senedir doğum günlerim ürkütücü geliyor. On sekiz yaşıma geleceğim günü iple çekmiştim oysaki. Şimdilerdeyse öyle olmaması için çaba sarf etmeme rağmen, "Eyvah!" duygusu sarıyor içimi. Zamanın hızla aktığını, hâlâ canlı tuttuğum hayallerimin yanıbaşımda öylece durduğunu düşünüyorum. Korkuyorum. Sonra duruluyorum. Hayat böyle akıp gidiyor. Ben telaşa kapılsam da kapılmasam da!


Haziran: Seyahat her derde deva

Haziran ayında okullar kapanmadan bir hafta önce yola düştük. Kuzey bayram etti bu duruma. Yaz tatili bir hafta önceden başlamış oldu. İstikamet Fransa'nın hiç gitmediğimiz Normandiya Kıyıları ile Loire Vadisi şatolarıydı. Normandiya beni büyüledi. Kesinlikle tekrar gitmek istiyorum. Sadece o tarafa, yavaş adımlarla. Şato gezmekse biraz yorucuydu.Yine de eğlenceli tarafları vardı. Kuzey, Tenten'in Şatosunu çok sevdi, ben Saumur'un köpüklü şarabını. İlk defa Paris'e uğramadığımız bir Fransa seyahati yapmış olduk.


Temmuz, aklım başıma geldi; denizi gördüm.

Temmuz, senenin yarısını devirdik. Gezi açısından ne kadar kısır bir yıl geçirdiğimiz ortada değil mi? Bu tabloyu mutlaka Selçuk'a da göstereceğim. (Gösterdiğim de gitmediğimiz seyahatlere gittiğimize inandırmaya çalıştı beni. Ben de buna inanamıyorum işte!) Bu ay Kuzey tatil rehavetine girmiş. Tüm yazı havuza girerek, bahçede top oynayarak ve pek tabii internet başında geçirmiş. Şükür ki ayın sonunda Sakız Adası'na gitmişiz de ayaklarımız deniz suyuna değmiş ve güneşe teslim etmişiz kendimizi.



Ağustos, senenin tüm hayal kırıklığı burada toplandı.

Ağustos ayı uzun uzun bayramda nereye gidelim diye düşüne düşüne geçti. Açık konuşmak gerekirse ekip olarak nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyorduk. Bir kısmımız uzak bir yerlere gitmek istiyordu. Yine dolar-euro tavan yapmıştı. Doların ve euronun bizim uçtu diye düşündüğümüz dönemden daha fena yukarılara gideceğini bilseydim hiç düşünmez kendimi Güney Afrika'ya atardım. Ama itraz ettim. Çok pahalı, daha yakın bir yere gidelim dedim. Ne nihayet bir gece yemek yerken korkunç pahalı fiyatlara İngiltere biletlerini aldık. Hepiniz biliyorsunuz. Sonra ben oturdum ve sekiz kişilik ekibimiz için her detayı düşündüm, araştırdım. Ara uçak biletleri, turlar, gezilecek yerler, oteller her şey ayarlandı, parası ödendi. Sonra ne mi oldu? Vizeyi almamız gerektiği günde alamadık ve bütün tatil planı mahvoldu. Sonraki birkaç gün boyunca her şeyi iptal etmek, yerine tekrar rezervasyon yapmakla (tüm rezervasyonlardan bizi çıkarmam ve beş kişilik yeni rezervasyonlar yapmam gerekti) geçti. Yeminle çok acı verici bir dönemdi. Tüm sinirimi Selçuk'tan çıkardım. Çok fenaydı, çoook.

Fotoğraf gidemediğimiz yerden gelsin.

Eylül: Hadi çocuklar okula!

Eylül ayı elbette Selçuk'un başının etini yiyerek geçti. "Beni acilen bir yere götürmen lazım!" diye diye sonunda adamı canından bezdirdim. Bali diye tutturdum. İngiltere olmamıştı ya onun yerine çok daha istediğim bir yer olsun, sıcak olsun, biraz da uzak olsun istiyordum. O da bakındı durdu, booking.com'da Bali otellerini teftiş etti, seni şuraya mı götüreyim buraya mı götüreyim derken sinirimin geçmesini bekledi ve sonunda Paris biletlerini alarak gönlümü yaptı. Bali dedim, Paris'e gittim.



Ekim: Işıklar Şehrine Yolculuk

Sonra ekim geldi, yine aynı şehre Paris'e gittik. Bazıları Paris'e çok gittiğimizi düşünse de bana hep olmam gerekenden az gidiyormuşum gibi geliyor. Belki de Paris'e gittim diye başka yerlere gidemedim diye söylenmiyorum Selçuk'a. Bu sefer arkadaşlarla, cümbür cemaat. Bol bol şarap içtik, şehrin sokaklarında gezindik. Ekim ayında bloglar şenlendi, ben de şenlendim. Bir meydan okumaya katıldım, 21 gün boyunca her gün yazmaya çalıştım. Gittik, geldik derken her gün yazamasam da elimden geleni yaptım. Senenin en fazla blog yazısı yazdığım ayı oldu. Tamı tamına 19 yazı! Bu arada kayıtlara geçsin ve herkes hemen okusun: Canım Leylak Dalı'nın kitabı çıktı, Mutfağın Hatıra Defteri. Benim için 2017'nin en güzel olaylarından biriydi. Uzun zamandır bir kitap çıkarmasını bekliyordum ve voila! Okuyalım, okutalım lütfen💝



Kasım: Hayal Kapısı

Kasım ayında bol bol hayal kurdum. Genellikle seyahat düşleriydi bunlar. Bir ara çok ama çok dellendim. Alıp başımı tek başıma bir yerlere gitmek istedim. Bu başını alıp gitme olayı bana annemden yadigardır. Annem ne zaman bize kızsa alıp başını gitmekle tehdit ederdi. 😏  Biz de saf saf ağlardık. Benimki sahiden bir gitme hissiydi. İşyerinden, hep aynı döngünün içinde olmaktan, insanların hiç mi hiç değişmemesinden sıkıldım. Aynı yılgın hissiyatları tekrar tekrar yaşamak ve mutsuzlukları başkalarının üzerine yıkmak bence insanın kendisinden ve sorunlarından kaçmasının en kolay yolu. "Güzel şeyler düşün!" dedim kendime. Biraz spor yaptım, bol bol yürüdüm, bol bol su içtim ve sahiden derin nefesler aldım. Canımın çektiği dingin kitapları okudum. Karl Ove'nin çocukluğu kasım ayının takılıp kaldığım kitabıydı. Yazarın babasından nefret ettim. Karl Ove Knausgaard'ın anlattığı hikâyeleri mi yoksa yazış tarzını mı sevdim diye sordum kendime. Cevabın yazışındaki normal akış, dilindeki samimiyet olduğuna karar verdim. Norveçli olmasından dolayı biraz torpil geçmiş de olabilirim. Yine de şunu samimiyetle söylemeliyim ki onu okumak benim için bir ziyafet; hem de zarif bir sofrada sunulan.


Aralık: Kokinaların Dansı

Aralık... Çaldın mı kapımızı yeniden? Çok bomba bir sene geçmemiş değil mi? Seyahatten bahsediyorum. Bari finali iyi olsun dedim. Selçuk Çindeyken (Belki Çin'de olması bile biletleri almam için bir etken olabilir) Basel biletlerini aldım. Hedef Colmar, oradan da Strasbourgdu. Christmas Market'ler yani Noel pazarları. Soğuk olmasına rağmen ışıl ışıl yerler görmek istiyordum. Öyle güzel bir seyahat oldu ki tadı damağımızda kaldı. Yeni yıla sadece birkaç günün kaldığı şu anlarda biraz uzağa, soğuğa, ışıltılarla ve neşeyle dolu coğrafyalara doğru yol aldığımız için çok mutlu oldum. Günlük streslerden sıyrılıp, aslında birbirimizi ne çok sevdiğimizi  fark ettiğimiz güzel zamanlar tatiller. Kuzey'le sohbet edebildiğimiz ve birbirimize sarılabildiğimiz için çok ama çok mutluyum.

Senenin son gününden herkese sevgilerimi yolluyorum. Hoşçakal 2017, Hoşgeldin 2018 💖


28 Aralık 2017 Perşembe

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

Benim için çok hayalci sorulardan biri de bu! Ciddi söylüyorum. Nasıl anılmak istiyorum? Eh, en klasik cevap, "iyi bir insan!" olabilir. Ama bu cevap pek de umrumda değil. Ölüp gittikten sonra kim anılıyor ki? Hatta bir müddet geçtikten, çağ yenilendikten sonra kahramanlar bile kıymetlerini yitiriyor, milli değerlerimiz bile yerle bir ediliyor. Hiçbir şeyi putlaştırmadım hayatımda. İnsanları insan olarak sevdim ve hatasız insan olabileceğini de hiç düşünmedim. Hata yapmadan bir yaşamı bitirmek mümkün mü? Sabahın köründe (altıda kalkıyoruz her sabah) Kuzey'le tartıştık mesela. Gece geç yattığı için uyamadı. Uyandığında da elbette ki ayılmamıştı. Yemeğini ye, üstünü git, dişini fırçala, çantanı topla derken servis kapıya yanaştı. Onun benden beklediği çantasını toplamamdı. Elbette toplamadım. Kahvemi yudumlamaya devam ettim. Sebebinin çantasını toplamama duyduğu öfke olduğunu söylemedi elbette ama bu yüzden bana sinirlendi. Son zamanlarda vazifem olmayan şeyleri üstüme almıyorum. Sonucu ne olursa olsun, benden başka birileri de bu sonuçlara katlansın. Aslında sadece iki dakikalık iş gibi gözüken, aman yapsan ne olur denilen her şeyin ben yapmadığım zaman üstlerine nasıl yıkıldığını anlasınlar istiyorum. Çünkü ben herkesin iki dakikalık işini üstüme alarak kimseye iyilik yapmıyorum. Bir de bu işleri yapıp, için için söyleniyorum. Söylenmesem tamam da, demek ki memnun değilim bu durumdan. Çanta olayını açık açık Kuzey'e söyledim. Bundan böyle çantanı toplamayacağım. Ona göre dedim. 😀  Neticede Kuzey servise yetişti ama kapı kapanmadan bana birkaç cümle etti. "Sen kalkma bundan sonra sabahları erken, çok sinirli oluyorsun." dedi. Metnin alt mesajı şu: Çantamı hazırlamıyorsan ve benim isteklerimi yerine getirmiyorsan kalkmana gerek yok!
Ben de cevaben söylendim. Sinirime hakim olamadım ve evden çıkarken i-pad'ini çantama attım.
Fark ettiyseniz, herkes gibi bir insanım. 😔


Muhtemelen Kuzey beni büyüyünce şöyle anacak: Çok sert bir annem vardı. Kuralları vardı. Ödevlerimi yapmamama ve çalışmadan kötü not almama çok kızardı. Okul onun için çok önemliydi. Ama iyi de bir insandı. Yardım severdi. Ödevlerime yardım eder, sorunlarıma da mutlaka bir çözüm bulurdu. Gördüğünüz gibi hayatta en çok sevdiğim insan için bile muhteşem bir insan değilim. Demek ki iyi insan olmak pek de kolay bir iş değil. Üstelik günümüzde geçer akçe de değil.😀

Kısaca toparlamam gerekirse kendime fayda sağlayacağım şeylerle anımsayın beni.
"Çok gezerdi, Paris'i çok severdi, kitap okumaktan ve yazmakta hoşlanır; dostlarıyla kahve, çay içmekten sonsuz keyif alırdı." deyin.

Canım arkadaşlarım!
Listelerin nerdeyse sonuna geldik. Yarın son listemi tamamlayıp, yayımlayacağım. Ama şunu söylemem gerekir ki bu liste işini 52 hafta boyunca yaptığım için kendimle gurur duyuyorum. Yaptığım şey çok büyük bir şey değil biliyorum ama başladığım işi bitirmem böyle olsun istemesem de bana haklı bir gurur yaşatıyor. "Aferin!" diyorum kendime. Küçük şeylerle mutlu oluyor, başarının anahtarını parada, pulda değil kişisel gayretimle neticeye ulaştırabildiğim küçük mutluluklarda buluyorum.
Öyle işte! Hepinize sevgilerimi yolluyorum.

19 Aralık 2017 Salı

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

Başarı kelimesinden sıkılalı çok uzun zaman oluyor. Kuzey doğduğundan beri hayata bakışım da değişti. Nedense toplum olarak kıyaslamayı, başkalarında olanla kendinde olanı karşılaştırmayı, benim çocuğum başkasınınkinden daha mı akıllı diye ister istemez düşünmeyi pek seviyoruz. Hep bir yarış halindeyiz. "Seninki konuşmaya başladı mı?", "Aaa, hâlâ bezden kesemediniz mi?", "Vah, vah demek ki emziremiyorsun ha?"


Keyifle bir çay içebiliyor musun? İşte hayat mutluluğu bu benim için ❤

Yukarıda anlattıklarım hepimizin yaşadıklarından bir parça. Fazlası var, eksiği yok; değil mi? Biraz büyüyünce de durum değişmiyor. Anaokulundan, ilk okula bir yarıştır başlıyor. Okumayı öğrendi mi? Soranınki öğrendi de ondan! Senin çocuk aptal olmalı! Okuma yazmayı öğrenmek isteyip de öğrenemeyen var mı? Yani okula gidip de okuma yazmayı öğrenmeyen biri var mı? Yok, elbette!
Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırıyor; elbette biz velileri de. Kendi okuduğum zamanlarda eğitim sisteminin iyi olmadığını düşünürdüm. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Anne-babalarımız benim jenerasyonumdan daha akıllı anne-babalarmış. Öğretmenler hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Onların da sistemin karşısında elleri kolları bağlı. Onların başarısı da öğrencilerinin başarısı ile ölçülüyor. Neticede bir çocuğun neye yeteneği olduğu kimselerin umrunda değil.
Zevkle kitap okuyan çocuktansa dil bilgisinden yüksek not alan çocuk, resim yapan çocuktansa matematikte köklü sayıları yapan çocuğu istiyor sistem. Sınava giren bir çocuk yüz sorudan üç tanesini yapamazsa başarısız. Soruyorum size: Hanginiz bir sınava girip böyle bir başarı elde edebilirsiniz?

Başarının kıstası notlar, kazandığın para, bindiğin araba, yaşadığın ev olmuş. O yüzden biri bana başarılarımı sorunca kaşınmaya başlıyorum.

İlk okul öğretmenim (Nurlar içinde yatsın) bana/bize okumayı sevdiren insandır. Küçükyalı'daki minicik bir okulun her sene yenilenen ama yine de eski görünen bir sınıfında oturuşumuzu, haftanın birkaç gününü o sınıfta sadece okuyarak geçirdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Her hatırlayışımda da tüm ruhuma nüfus eden bir huzur kaplıyor içimi. İşte bence başarı dediğin şey budur. Hiç habersiz yapılan iyilikler, minik bir çocuğun kalbine dokunmak, seni sevmesini sağlamak... Çocukların gerçek sevgiyi hemen tanıdıklarını biliyorum. Ruhları asla sahteliği kabul etmiyor.

Burada birkaç kez Kuzey büyürken anneliğimi nasıl hunharca sorguladığımı anlatmıştım. Demek ki kendi gerçeğimi görmek, kendi küçük ailemi oluşturmam için benim de büyümem gerekiyormuş. Herkesin doğrusu bir diğerinden farklı oluyor. Hiçbir zaman en uçlarda gezinen biri olmadım. Olamam çünkü! Bizim evde kola da içiliyor, ice-tea de! Buz gibi bir biraya asla hayır demiyorum. 😀
Selçuk'la Kuzey Beşiktaş maçı öncesinde cips ve meyve suyu ile televizyonun karşısına oturuyorlar. Bazen lüzumsuz öfkeleniyorum; bazen evdekiler bana lüzumsuz öfkeleniyor. Yaşamın hep gülen bir yüzü olamaz. Ama özünde akşamları çay demleyip günün olaylarını konuşan, birbirleriyle atışan ama küs kalmayan, gece on ikide mutlaka tost yiyen bir aileyiz.
Düşe kalka yürüyoruz. Yılları birer birer eskitiyoruz.

Hayattaki başarılarımdan biri ne olabilir diye yazarken düşündüm ya; Kuzey'in kitap okuyor ve sıkılmadan film seyrediyor olması olabilir. Bu da bana yeter de artar bile.

Son söz de ara ara unuttuğumuz bir şeye gelsin: (Bir senedir bu listeleri yaptığıma göre bir seferlik bilgiçlik taslayabilirim) Önemli olan nasıl mutlu olduğumuz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilince bence her şey daha güzel olacak. ❤️ 

17 Aralık 2017 Pazar

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.


Elif Batuman-The Idiot

Elif Batuman-The Idiot

Çok zor bir soruya geldik yahu! Bu sene çok severek okuduğum kitaplar oldu. Onları anımsamam çok da kolay olmayacak. Yine de şöyle bir düşündüğümde ilk aklıma gelen kitapları yazacağım. Senenin ilk aylarıydı sanırım. İG'de gezinirken Strand Bookstore'un Amerika'da yaşayan yazar Elif Batuman'ın yeni çıkan kitabını imzalayacağını öğrendim. Elbette aklımdan hemen New York'a gidip imza gününe katılmak gelmedi. O kadar da hayalci değilim ama çok isterdim. Amazon'a girip hiç vakit kaybetmeden kitabın siparişini verdim. Bu başarılı Türk kadınını çok ama çok seviyorum. (Sevdiğim kadınlar yazı dizisinde bir gün de Elif Batuman'ı yazmalıyım bence.) Kitap elime ulaşana kadar çatladım desem yeridir. Kargo paketini açıp da kitabı elime alınca okuduğum diğer kitabı bir kenara bırakıp Elif Batuman'ın dünyasına gömüldüm. Benim için gerçekten mutlu olduğum bir zaman dilimiydi bu aralık. Elif Batuman'ın blogun bu sayfasını okumasını kalben çok isterdim. Sırf yazdıklarıyla nasıl mutlu olduğumu öğrensin ve kitabı nasıl dört gözle beklediğimi bilsin diye. Keşke kitap hemen Türkçe'ye de çevrilse de herkes okusa. Öyle işte! 2017 yılının benim için en güzel sürprizi, en güzel kitabı Elif Batuman'ın The Idiot isimli kitabıydı.


İflah Olmaz Optimistler Kulubü- Jean-Michel Guenassia

İflah Olmaz Optimistler Kulubü

Bazı kitaplarla ilk karşılaşmanızda şöyle hissedersiniz: Bu kitabı okumalıyım çünkü benim için yazılmış. İflah Olmaz Optimistler Kulübü kitabı benim için böyle bir kitap. Kapağındaki fotoğrafa bayıldım. Bir Fransız kafesinde oturan bir çift 70'li yılların kıyafetleri içinde öpüşüyordu. Fotoğraf ilk bakışta bana Paris kafelerini, bohem bir hayatı, şehirde uzun soluklu yürüyüşleri ve taa içimde hissettiğim ama bilmediğim bir hikâyeyi vaad ediyordu. Kitapçıda dayanamayıp kitabın ilk sayfasından başladım okumaya. Allahım! İsim vermeden ünlü bir yazarın cenazesi anlatılıyordu ve ben sokakları dolduran kalabalığın kimi uğurladığını anlamıştım. Her satırını severek okuduğum, damağımda silinmeyecek izler bırakan bir kitap oldu Michel'in hikâyesi. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap bu kitap. Eğer yukarıda bahsettiğim başlıklar ilginizi çekiyorsa en yakın kitapçıdan kitabın siparişini derhal vermenizi tavsiye ederim.

Nurşen Güllüoğlu (Leylak Dalı)- Mutfağın Hatıra Defteri

Mutfağın Hatıra Defteri-Leylak Dalı

Canım Nurşen Abla'nın kitabı benim için senenin en güzel sürprizlerinden ve en güzel olaylarından biriydi. Yıllardır blogdan yazılarını takip ediyor, İstanbul'a uğradığı her seferinde beraberce en azından bir çay içiyor, olmadık ve birbirimizi en özlediğimiz zamanlarda da telefonla uzun uzun sohbet ediyorduk. Blog yazılarıma her zaman destek veren can insanlardan biri Nurşen Abla. Kitabının çıkacağını duyunca çok sevindim. Yıllardır beklediğim ama Nurşen Abla'nın her seferinde ertelediği bir şeydi bu kitap işi. Oysa bana göre kitabı olmasını en çok hâk eden insanlardan biriydi. Nihayetinde kitap çıktığında elime ulaşması on beş gün aldı. Anılarla bezeli, birbirinden güzel mutfak hikâyeleri vardı kitabın sayfaları arasında. Okurken sıklıkla yeme isteği uyandırsa da şükür ki kilo almadan bitirdim kitabı. 2017 senesinin Nurşen Abla'nın kitabını getirdi bize. Bakalım yeni yılda başka bir sürprizi olacak mı?

Gece Mavisi Elbise- Karen Foxlee

Gece Mavisi Elbise-Karen Foxlee

On8 Yayınları'nın kitaplarını çok severek okuduğumu söylemem şart. Özellikle de yabancı yazarların kitaplarını. Yayınevinin ilk okuduğum serisi "Mavi Kirazlar" adında dört kitaplık bir seriydi. Vurulmuştum. Sonrasında hep göz hizamda tuttum yayınevinin kitaplarını. Patricia Duncker'ın Faucault'yu Sayıklamak kitabı okuduğum yılın en beğendiğim kitabı oldu. Etrafımdaki herkese zorla okuttum. Bu sene de bir sürü kitap okudum On8'den. Gece Mavisi Elbise, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu. Kurgusunu, anlatımın içindeki naif düşünceleri (kahramanın nefret ettiği kelimeleri bir deftere yazması), adım adım ilerleyen polisiye incelikleri anımsayınca sizlerin de bu kitaba bir şans vermesini rica edeceğim.

Bu arada okumaya devam ettiğim, bu sene içinde de dönüp dönüp bakacağımı bildiğim birkaç kitap var. Biraz okuyup biraz yazıyor, çokça hayallere dalıyorum da ondan.
O kitaplar nedir derseniz?

📌  Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas
📌  Paris without End-The True Story of Hemingway's First Wife- Gioia Diliberto

16 Aralık 2017 Cumartesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

Bazen yaşamıma katmak istediklerimi düşününce karamsarlığa kapılıyorum. "Zaman böyle akıp giderken hâlâ aynı hayalleri yaşatmak doğru mu?" diye soruyorum kendime. Kendimi eşelediğim, kendi içimde yaralar açtığım zamanlar karamsar olduğum zamanlara denk geliyor. Sonra güzel bir şey oluyor; bulutlara bakıyorum, limon ağacının çiçeklenmesine dalıyorum ya da radyoda güzel bir şarkıya denk geliyorum tüm düşüncelerim değişiyor. Bir tepede yaşıyorum hayatı, bir de diplerde. Huylu huyundan vazgeçmeyeceğine göre bende de çok şey değişmeyecek.😀  İyisi mi kendimi bilip önlemlerimi ona göre almam. 


İlk olarak en olmayacak isteğimden bahsederek başlayayım listeme. 

Zaman!

Samimiyetle hayatıma bir şey ekleyebilecek olsam zamanım olsun isterdim çünkü zaman bana bir türlü yetmiyor. Hele ki bu aralar. Aralık ayından yine bir şey anlamadım. Kendimi bir oraya bir buraya savrulurken buluyorum. Sabah erkenden kalkıyorum ve ne olduğunu anlamadan yatağa düşüyorum. "Kendin için ne yaptın bugün diye soruyorum?" uykuya dalmadan önce. Cevabımı duyamadan uykuya dalıyor, sabahın ne zaman olduğunu anlamadan alarmın sesiyle gözümü açıyorum. Evdeki çam ağacımızı her sene keyifle süslerim. Bu ağacı süslemeyi en sevdiğim zamanlar Kuzey'in daha küçük olduğu zamanlardı. Ağaç süslerinin hepsini kutulardan çıkarır, önüne koyardım ve birliket ağacımızı süslerdik. Minik parmaklarıyla parlayan topları yerleştirmeye çalışırdı. Gözleri her seferinde ağaca taktığı o toplardan daha parlak olurdu. Belki sorsam şimdilerde pek de küçük olmayan parmaklarıyla yine bu işi beraberce yapmayı kabul edebilir. 😀


Bunun dışında hayatıma katmak isteyeceğim ne olabilir? 

Stressiz bir yaşam, ülkemde gündemsiz yaşayacağım günler (buna sahiden ihtiyacım var. Hep savaş, hep kavga, hep bağırış mottosundan yorgunum dostum), uzun tatiller, kitap okuyabileceğim yavaş ilerleyen saatler, trafikten korkmadan gidebileceğim sanatsal etkinlikler, ormanda uzun yürüyüşler...


1 Aralık 2017 Cuma

Liste 46- Biraz liste, biraz da kitap

52 Liste Projesi

Liste 46- En çok rahatlamanızı sağlayan şeylerin listesini yapın.

Kısa başlıklar altında beni en çok rahatlatan şeyleri yazacağım. Sonra da haftalık hayallerimi yazıya dökmeye çalışacağım. Sıcak suyun altında dakikalarca dikilmek, sonbahar yaprakları ayaklarımın altında çıtır çıtır sesler çıkarırken yürüyüş yapmak, yağmurlu bir günde battaniyenin altına gizlenip kitap okumak, uzaktan duyulan bir müziğin hayatımıza eşlik etmesi, mutfaktan yayılan kahve kokusu, annemin varlığı, annemin hazırladığı sofralar ve yemekler, masaj (bayılıyorum), Kuzey'in kokusu, Selçuk'un varlığı...

Üç Yaşam- Gertrude Stein

Onlarca sebep sayabilirim. Benim #hygge'lerim işte bunlar. (Kaç haftadır şu kelimeyi bir yerde kullanayım diye çıldırıyordum. Şükür bu fırsatı verenlere.) Seyahat demedim, Paris demedim. Ehh, hem oraları biliyorsunuz, hem de bu iki kelimenin altında huzurdan çok daha başka şeyler de var. Uzun lafın kısası, başımı ellerimin arasına alıp da düşününce en mutlu ve huzurlu olduğum yerin evim, yuvam olduğunu görüyorum. Muhtemelen hepimiz evimizin en huzurlu yer olduğunu düşünüyordur. Seyahati ne kadar çok seversem seveyim, evimde olmayı da o kadar çok seviyorum. Hatta evimin keyfini süremediğim için üzülüyorum da! Öyle ama. Sabahın köründe kalkıp akşamın bir vakti eve dönüyorum. Hava çoktan kararmış oluyor ve evde hep işte geçirdiğimden daha az vakit geçiriyorum. Umuyorum bir gün evimde daha fazla vakit geçirme şansım olur. (Milli Piyango bu sene 61 milyon lira verecekmiş. Bu sene alacağım şu bileti!)

Yazı yazmak da beni çok rahatlatıyor. Gel gör ki sinirli zamanlarımda yazı yazamıyorum. Deftere döktüklerim aynı şeylerin tekrarından ibaret oluyor. Yazarken saf gibi gözlerim sulanıyor; böylece sinirimi törpülemek yerine cilalamış oluyorum. Bu yazdıklarıma güldüğüm tek zaman geri dönüp de yazdıklarımı tekrar okuduğum zamanlar oluyor. 😀

Bugün kasım ayının son günü ve ben tam bir haftadır diyet yapıyorum. Sabah erkenden yine diyetisyene gittim. Durumumdan memnun kendisi. Ben bir haftada beş kilo vermeyi planlıyordum, olmadı. Bu hafta da diyetisyenin dediklerini uygulayacağım. Ondan sonraki hafta malum sıcak şarap içmeyi planlıyorum. 😀  Bu kararımda ciddiyim. Elimdeki listeye bakarak yemek yediğimde anladım ki aslında aç olmadan ve gereksiz yere yiyorum. An itibariyle yediklerimin miktar olarak az olduğunu biliyorum ama daha önce yediğim birçok şeyde de biraz kantarın topuzunu kaçırmışım. Gelsin kestaneler, gitsin incirler, kayısılar, hurmalar şeklinde olmuyormuş. Hayatımda ilk defa bunu anlamış oldum. Tabii, her konuda olduğu gibi bu konuda da hırslıyım. Diyet yaparken bile kendini kasan kaç kişi vardır buralarda bilmiyorum ama ben kalori değeri olmayan şeyleri içerken bile on kere düşünüyorum. Sanırım her şey ekmeklerin ve üzerine sürülen sıcak tereyağının suçu. İki haftalık diyetin sonundaki kısa seyahat süper gelecek bana. Umarım verdiklerimi kısacık üç günde geri almam ama hayatın da tadını çıkarırım. Mesela yarın öğleden sonra mango yiyeceğim. Kocam Çin'den buraya kadar mango getirmiş. Benim de onu yemem lazım. Diyet meselesini de hallettiğimize göre gelelim en son okuduğum kitaba: Gertrude Stein ve Üç Yaşam.

Kitabı kitapçının rafında görür görmez aldığımı herkes tahmin ediyordur. Paris, Kayıp Jenerasyon, Hemingway'in sık sık evine gittiği Gertrude Stein ve Rue de Flerus'taki ev... Bunların hepsi sevdiğim zamana, sevdiğim yere, Paris'te yaşayan Amerikalı expat yazarlara işaret ediyor. Paris'te yazmaya ve yaşamaya çalışan yazarların da hem sıcak bir ev, hem yemek ve içki, hem de Stein'ın eserleri hakkında yapacağı eleştirileri duymak için bu evin kapısını sık sık çaldığını biliyoruz. Şimdiye kadar Gertrude Stein'ın Türkçeye çevrilmiş herhangi bir eserinin olup olmadığından haberdar değilim; ben denk gelmedim. O yüzden Gertrude Stein'ı okumayı çok istiyordum. Kendisine akıl danışan tüm yazarları ya da sanatçıları sıkı eleştirilerle küstüren bu kadın acaba kendi nasıl yazıyordu? Kendisinin edebi dili nasıldı?

Bir paragraf önce bahsettiğim gibi nihayet Delidolu Yayınları Gertrude Stein'ın Üç Yaşam isimli kitabını yayımladı. Üç yaşam, üç kadın, üç öykü... Okuduğum ilk hikâye Stein'la tanışmam için bir vesile oldu. Yinelenen cümleler, tekrar tekrar okuyucuya anımsatılan kişilik özellikleri, günlük hava durumunun aynı cümle içinde sıklıkla kullanılmasıyla bence anlatılmak istenen bir şey vardı. Ben anlamamıştım. Yazarın bildiği bir şeydi sanırım. Kafam karıştığından kitabın arkasını çevirdim, ne yazılmış diye şöyle bir baktım, yayınevinin internet sitesindeki kitap tanıtımından da kitabın, "Kültleşmiş bir ilk eser" olduğunu öğrendim. Denildiğine göre Stein, deneysel yazılarıyla Kübizmin resimde gerçekleştirdiğini edebiyatta gerçekleştirmek istemiş. Bu konuda ahkam kesemeyeceğim çünkü anlamam. Sadece hislerimi size aktarabilirim. İlk öyküde biraz şaşırmış olsam da ikincisini okumaya devam ettim. Aman Allahım! Hayatımda hiç bir öyküyü okurken bu kadar sıkıldığımı, içimden çığlıklar attığımı hatırlamıyorum. Anlam veremediğim diyaloglar sayfalar boyunca devam etti. Sanki ağzımda yutamadığım bir lokma vardı da durmadan aynı şeyi çiğneyip öğütmeye çalışıyordum. Ömrümde edebiyat alanında maruz kaldığım en büyük işkencelerden biriydi dile gelen ikinci yaşam. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyor: Yazar karşısındaki okuyucunun aptal olduğunu ve yazılanı bir kere de anlayamayacağını mı düşünüyor? Karakterler kendilerini ve konuşmalarını her bir okuyucuya tek tek ezberletmek istermiş gibi soruyordu: Beni tanıdınız değil mi? Ben bilmem kim ve sarı benizli bir zenciyim.

Üçüncü öykü neyse ki biraz daha hafif bir tonda yazılmıştı. Sıkılmış mıydı acaba Stein? Bilmiyorum. "Acaba?" diye düşündüm. "Stein sırf etrafına topladığı edebiyatçılara kol kanat gerdiği için mi böyle bir övgüye layık görülmüştü?" 

Gelelim çevirmen meselesine. Öykülerin benim tarafımdan sıkıcı bulunması çevirmenin başarısız olduğunun göstergesi değil. Tam tersi! Çevirmen Gökçe Yavaş kesinlikle zor bir işin altından hem de büyük bir başarı ile kalkmış. Metnin İngilizcesinin ne kadar zor olduğunu tahmin etmek zor değil. O yüzden çevirmeni tebrik etmek lazım. Pek tabii Delidolu Yayınları'na da öyle ya da böyle Gertrude Stein'ı Türkçe'ye kazandırdığı için kocaman bir alkış. Sonunda Stein okuyup merakımı giderdiğim için çok teşekkürler.

17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!


Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 



Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

5 Kasım 2017 Pazar

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.


An itibariyle size son okuduğum kitapları yazmak isterdim. Aklımdan ve yüreğimden geçen buydu. Muhtemelen yazacaklarımdan bir çoğu da bu doğrultuda olacak. Tıpkı gezilerim gibi. Biraz şehir, biraz film; biraz kent, biraz kente damgasını vurmuş yazarlar; biraz seyahat, çokça hislerim, yediklerim, düşündüklerim ve yazdıklarım. Hayatımın özeti hep okuduklarıma, yazdıklarıma ve duygularıma bağlanıyor. (Bu aralar önüne geçemediğim bir iştahım da var açıkçası ve bu duruma hemen bir çeki düzen vermem gerekiyor. 😀  )

Okuduğum andan beri size anlatmak istediğim bir kitap var: İflah Olmaz Optimistler Kulübü. Kaç kez kitabı anlatmaya niyet ettim, kaç kez bilgisayarın başına bu kitabı yazmak için oturdum anlatamam. Olmadı. Olmamasının özel bir sebebi yok. En fazla yüzlerce sayfa boyunca birlikte Paris sokaklarında dolaştığım Michel'den ayrılmaya hazır olmamış olabilirim. Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken kitabında tanıştığım Momo'ya karşı hislerim gibi Michel'e hissettiklerim de. İkisiyle de sanki çok derinden bir bağ kurduk. Şimdi kitabın son sayfasını çoktan çevirmiş olsam da Michel'le konuşmaya hâlâ devam ediyormuşuz gibi hissediyorum. Sartre'ın cenaze töreni ve Paris sokaklarını dolduran bir kalabalıkla başlayan bir kitaba ilgisiz kalamazdım zaten. Şimdilik bu kitapla ilgili yazacaklarım bu birkaç cümleyle sınırlı olsa da benim için uygun an gelince çok sevdiğim bu kitaptan bahsedeceğimi biliyorum. Bu yazdıklarım, unutmamak adına buraya attığım bir çentik olsun şimdilik.


Keyifle okuduğum bir diğer kitap da Marcel Proust'un hayatının anlatıldığı Monsieur Proust oldu. Hayatının son sekiz yılını birlikte geçirdiği sadık hizmetkârı Celeste Albaret'ın anlattıklarından yola çıkarak Georges Belmont'un kaleme aldığı kitap Marcel Proust'u tanımama yardım etti. İçimden bir ses artık Marcel Proust kitaplarından korkmamamı söylüyor. Başarabilir, Marcel Proust okuma işinin altından kalkabilirmişim gibi. (Mesela hâlâ Sartre okumaya cesaret edemiyorum.) Tam da laf buraya gelmişken Paris'te Marais'de bulunan Musee Carnavalet'ten bahsetmem şart size. Çünkü buraya giderseniz Proust'un hastalıkla boğuştuğu tüm yıllar boyunca yattığı ve kitaplarını yazdığı yatağını görebilirsiniz. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Proust'un Paltosu kitabını okuduktan hemen sonra bu müzeye gitmiş, bu sefer başka gözlerle gezmiştim. Sanırım Carnavalet Müzesi'ne gitmem yine şart oldu. Biliyorum, konuştukça konuşuyor, anlattıkça anlatmak istiyorum ama konumuz sevdiğimiz ikramlar. Öyle değil mi?


Eh, peki madem yine konuyu dileğim yere getirdim, kitaplardan, sevdiğim yazarlardan ve ruhumu okşayan bir kentten bahsettim, o zaman ilk ikramı da kendime yapabilirim. Kitap mı okuyorum, kendimle mi birlikteyim, kendimle konuşmak için zamanım mı var? Çay ikram ediyorum kendime; hem de bir demlik. Çay bardaklarında. Uzun uzun rengine bakıyorum çayın ve her seferinde iyi demlenmiş bir çay için şükrediyorum. Misafirlerim için de tekrar tekrar ikram ettiğim şey çay. Ardından kahve. Kendime çoğunlukla filtre kahve, isteyene köpüklü Türk kahvesi. (Türk kahvesi demekten de hoşlanıyorum.) 

Eli açık bir eviz biz. Evet, evimizi ev yapan tek unsurun biz olduğunu biliyorum ve belki de o yüzden aynı böyle tanımlıyorum evimizi. Yemeğe gelmekten çekinmeyen, açız demekten utanmayan, daha yoldayken çayı koy diye telefon açan arkadaşlarımız var. Hele geçenlerde bu dostlarımızdan bir tanesi telefon açıp, "Görüşemedik ne zamandır ve biz kendimizi siz olmadan sallantıda hissediyoruz." dedi. Önce anlamadım dediğini, güldüm, gelin dedim ama sonra usul usul içime işledi bu cümle. Böyle dostlar bulmak kolay değil.

Eh, kapımızı çalan yıllanmış dostlarımıza sohbetimizin dışında evde ne varsa onu ikram ederiz: Hiçbir şeyimiz yoksa kahvaltı. Öyle!
Selçuk en çok annesinin yaptıklarını ikram etmekten hoşlanır.😀  Annemin tarhanası, annemin dolması, annemin turşusu, annemin şusu busu diye ne varsa döker ortalığa. Kabul etmem gerekir ki kayınvalidem de çok güzel yapar her yaptığını. Bir de yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bizim evde kayınvalidem varsa yemekte daha çok misafir var demektir. Tencerelerle dolma pişer ocakta. VE o dolma istisnasız eve kim gelirse onu doyurur. 

Şimdilerde ben en çok kahvaltıya çağırıyorum eşi dostu. Biliyorsunuz ekmek yapıyorum. Gelene, geçene, sevdiklerime, evdekilere, herkese bol bol ekmek yediriyorum. Yanında kayınvalidemin taşımaktan bıkmadığı tereyağı ile. 
Ekmeğin tarifini de kayınvalideme vermiyorum. Benim de elimde böbürleneceğim bir şey olsun değil mi? 😀


29 Ekim 2017 Pazar

Liste 42- Bana huzur veren şeyler, pazar rehaveti

52 Liste Projesi

Liste 42- Bana huzur veren şeyler...

Pazar sabahı. Etraf sessiz. Dün sabah Selçuk Çin'e gitti. Gece saat 01.00'de aktarma yaptığı Singapur'dan mesaj atmış indik, bekliyoruz diye. Telefonun sesini duyduğumda yatakta kitabımı okuyordum. Kalkmadım. Selçuk'un yokluğunda yatağa Kuzey'i aldığım için saadet anımı bozmak istemedim. Işık yanık kitap okuyorum diye söylenmişti Kuzey. Ben de yataktan kaçmasın diye ışığı kapatıp yattım. Uyandığımda kafamda Kartal'daki organik pazara gitmek vardı. Kuzey diye seslendim, kalktı hemen. Pazar işini ikimiz de seviyoruz. Pazar arabası almayı unutmuşuz. Bir bez çanta alıp, tezgahlardan poşet dilendik. Cennet Abla'da gözleme yedik. Tabii istediğimizin dışında Cennet Abla ne verdiyse o gözlemeyi yemek zorunda kaldık. Peynir vardı gözlemelerde. Kuzey, peynir yemez. Belki de artık onda gözleme yemek için ısrar etmemeliyiz diye düşündüm. Bir dahaki sefere gittiğimizde pazarın köşesindeki kapalı kafede yiyeceğim. Ayrıca pazarın da çok pahalı olduğunu belirtmem lazım. Biraz suyunu mu çıkarıyorlar bu işin de diye düşünmüyor değilim. Körpe ıspanakların peşinde olmasam belki de gitmem. Hafta içi salata yapıp iş yerine götürüyorum. 

Bu haftanın listesinde bana huzur veren şeylerin listesi var. 

Sonbahar bana huzur veriyor. Muhtemelen bu sene de Yedigöller'e ya da sonbaharın tüm güzelliğini gözler önüne serdiği ormanlara, ağaçlık alanlara gidemeyeceğim ama yere dökülmüş sarı-kızıl yaprakların düşüncesi ile içimi sımsıcak yapıyor. Bahara bu kadar övgü kelimeleri yollamadığıma göre sonbaharı daha çok seviyor olmalıyım.


Pazar sabahları, pazar kahvaltısı, birkaç demlik çay...

Evimizde bilumum kahve makinesi olmasına rağmen bir çay makinesi yok. Almamakta ısrar ediyorum. Ocakta demlenen çayı seviyorum. Demlikten gelen suyun fokurtusunu, emziğinden çıkan suyun buharı, çayın demini alması için gereken zamanı. Berrak, tavşan kanı bir bardak çayı elime aldığımda içimden hep şükür duygusu geçiyor. Sağlığımıza, mutluluğumuza, yaşadığımız her ana şükrediyorum. Çay, huzurun yanında koşulsuz sevgiyi anımsatıyor bana. Yani tüm kalbimle herkese çaysız kalmayacakları günler dilemek istiyorum. Ve evet, bir adaya düşersem hep çaysız ne yaparım diye düşünüyorum. 

Kitaplar, kitaplar, kitaplar...



Mutlu olduğumda da, kederli ya da sinirli olduğumda da sığındığım yer kitaplarım. Evimi çok sevmemin sebeplerinden biri de bu. İçinde kitaplarımın olduğu oda içimi huzurla dolduruyor. Bir de evin her köşesine atılmış kitap yığınları var ki dağınıklıktan öte yuva hissini yayıyor. Mutfak bile kitapların olduğu bir yer bizim evde. 

Bir de Kuzey var. 



Ne kadar hayata karşı kırgın olursam olayım, onun yanına gelip kokusunu içime çekince her şeyin üstesinden gelirmişim gibi hissediyorum. Tüm dertlerimi unutuyorum. Hayat öylesine güzel bir yer haline geliyor ki spor ayakkabılarımı giyip beş kilometre koşasım geliyor. Öyle güçlü hissediyorum yani kendimi. 

Neticede şöyle düşünüyorum hep. Hayatta huzur da mutluluk da minik şeylerin ucunda. Bir bardak çayın, deniz kenarında bir bankın üstünde kurulan hayallerin ya da bir dilim kekin ucunda. Kendimizle kalabilmeyi ve dinleyebilmeyi öğrenebilmemiz gerek. Ben hâlâ üstünde çalışıyorum. Bazen de yalnızlığın büyüsüne kendimi çok mu fazla kaptırıyorum diye düşünmüyor değilim.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 18- Pazartesi, yarım kalan listelerin ardından.

52 Liste Projesi

Liste 41- Sonbahara dair en sevdiğiniz şeylerin listesini yapın. 

Sonbahar en sevdiğim mevsim.

📌  Bu sonbaharın en güzel sebebi, canım Leylak Dalı'nın yeni çıkacak kitabı. Ben siparişimi çoktan verdim. Aman kaçırmayın derim.



📌   Yeni bir yolculuğa çıkmak ya da hiç bilmediğim bir yere gitmek için en uygun zamanın ne zaman olduğunu bana sorsalardı sonbahar diye cevap verirdim. Hafif serinliğin içinde yol almaktan daha güzel bir şey olamaz. ger gör ki okulların açıldığı bu dönemde bu kadar sevmeme rağmen istediğim kadar seyahat etme şansına sahip olamıyorum.


📌   Sonbahar yaprakları elbette. En sevdiğim şeylerin başında bu sarı, kızıl yapraklar geliyor. Ayrıca şaşırtıcı bir sarıya dönen ağaçları da çok seviyorum. Sonbahar, kesinlikle doğada geçirilmesi gereken bir mevsim. 



📌  Starbucks'ın sonbahar/halloween temalı bardakları ve bal kabağından yapılan tartı. Bir de süs kabakları var. Bir daldan bile başka başka meyveler veren süs kabakları. Keşke ektiğim süs kabağı daha çok meyve verseydi. O zaman daha da mutlu olurdum ama ne yapalım? Elimdeki çelimsiz süs kabağı ile mutlu olmaya çalışacağım bu sonbahar. 



📌  Tarçın kokusu, sahlep.... Var mı sevmeyen? Kitap- battaniye- pencere önü muhabbeti .
📌  Okunmak için mevsimini bekleyen kitaplar. 

Liste 42- Size huzur veren şeylerin listesini yapın. 

📌   Dostlarımla çay/kahve içmek.
📌  Kocam ve oğlum. İkisi de benim olduğum insanın tersine çok sakinler. Muhtemelen oğlum bu konuda babasına çekmiş. İkisi de hiçbir şeyi uzatmıyor, sinirli olduğum anlarda bile bana sarılıyor ve öpüyorlar. Bunun için gerçekten her seferinde şükrediyorum. Çünkü tıpkı Buket Uzuner'in en sevdiğim kitabında yazdığı ve Selçuk'un sık sık söylediği gibi: Ancak sevgi ile başa çıkılır benimle. :)
📌  Caz! Sahiden caz müziği çok seviyorum. Mutlu olduğumda, mutsuz olduğumunda, daraldığımda, yıkıldığımda hep caz müzik dinliyorum. Demek ki bana huzur veriyor. 
📌  Tartışmasız kitaplar.
📌  Yazmak.
📌  Seyahat etmek, Paris....
📌  Ağaçlar, sonbahar, yağmur...

Gelelim 21 gün aksatmadan yazmaya. Bugünkü yazımın bu listeye sayılması dileklerimle diyorum çünkü biraz çalışmam lazım 😀

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

27 Eylül 2017 Çarşamba

Liste 39- Şimdiye kadar gördüğüm en güzel şeyler

52 Liste Projesi

Liste 39- Şimdiye kadar gördüğüm en güzel şeyler...


Aslına bakarsanız hayatımda hiç "en"ler yok. Genelde çocuklar sorar böyle şeyleri: Anne, söylesene en sevdiğin renk hangisi, en iyi arkadaşın kim, en çok kimi seviyorsun?

Bu soruların hiçbirine cevap veremem. Sanırım bir anne olarak en sıkıcı yanım bu. Birbirinin peşi sıra gelen bu sorular karşısında hep afallamışımdır. Ama nasıl bir meydan okumanın içine sokmuşsam kendimi, tam 39 haftadır en'lerin bolca olduğu sorulara cevap bulmaya çalışıyorum. Sanırım bu da 2017 yılının bir sınaması oldu benim için. Haftalar ilerledikçe ısrarla yazmaya devam ediyorum. Sona ulaşamamakla ilgili bir endişem yok. Başladığım şeyleri genellikle yarım bırakmam; spor ve onlarca kez başladığım kitap hariç. :)


Sorunun cevabıma gelecek olursam, aklıma geldikçe "gördüğüm en güzel şeyleri" yazacağım ama şimdilik size birazcık durum bildiriminde bulunayım. Olur mu? 
Bu aralar aklım bir karış havada. Tuhaf bir hâl var üzerimde. Evin her köşesine okumaya başladığım, sonra fark etmeden bir kenara bırakıp yenisine başladığım kitapları bırakmışım. Kitaplarla olmadık zamanlarda ve olmadık köşelerde karşılaşınca, "Aaa, ben bu kitabı okuyordum yahu!" diye zamanı kısa bir süreliğine geri sarıp sonra başka bir kitabı okumaya devam ediyorum. Kafamın içi gibi evin içi de dağınık. Oraya buraya serpiştirilmiş kağıt parçaları, istiflenmeyi bekleyen kitaplar, salondaki orta sehpanın üstünde duran ıvır zıvır. Gözüme dağınık gelen sehpaya bakıyor, mumlukları alıp sehpanın ayrı bir köşesine koyuyor, birkaç hoş kitabın üstüne bir süs eşyası yerleştirip bakıyorum. Olmuyor, ne yaparsam yapayım eşyalar bir bütünlük içinde durmuyor. Evin eşyaları zaten tek bir zevkin ürünü değil; hepimizin sevdiği, bu bizim eve çok yakışır, beni de çok mutlu eder dediğimiz parçalar eşyalarımız. Koltuğun üzerinde Kuzey'in ayrılamadığı battaniyesi, köşe sehpada benim çok sevdiğim mumlarım, Selçuk'un öğleden sonra uykularını paylaştığı yastığı falan... Bana evimi sıcacık hissettiren, ruhu olan ve bizimle konuşan parçalar... Son birkaç ayla birlikte sanki her şey ruhunu yitirdi, parçalandı. Ne tuhafım değil mi? Ama öyle hissediyorum.


Gördüğüm en güzel şeyler listem yok; hiç olmadı. Hayatımdaki en kıymetli varlığa bile ilk kez baktığımda şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. "Ama!" demiştim anneme, "Bu bebeğin her tarafı buruşuk ve çok kırmızı!" Evet, işte sizlerden saklamaya çalıştığım gerçek ben buyum. Selçuk da  doğar doğmaz büyük kuzenlerinden biri, "Aaa, Sefer dedeye benziyor bu bebek!" demiş. Yıllarca Sefer Dede'ye benzetilmenin ne demek olduğunu anlayamayan Selçuk sonradan bana şöyle dedi: Kuzey'i görünce neden Sefer Dede'ye benzetildiğimi anladım. Sonradan tıpkı kayınvalidemin dediği gibi Kuzey'ciğim o kırmızılı halini üstünden attı, tüm yüzünü kaplayan kayık şeklindeki dudakları küçülüp birer nokta oldu. Şimdi hayatımın merkezinde sadece o var. Her hali güzel. Ve kesinlikle söylüyorum hayatımda gördüğüm en güzel ve en değerli şey o.

Bu yazıya kısmet küçük bir haberim de var size: Biz bugün itibariyle evliliğimizin tam 20. yılına girdik. Yılların bu denli çabuk geçmesine inanamıyorum. Saçlarımız beyazladı, göz kenarlarımızda kırışıklıklar ve boyumuzu (en azından benim boyum) bir oğlumuz var. Evliliğimiz karşılıklı saygı çerçevesinde çok sağlıklı. (Puhahhaha yok yahu, çok pis kavga ediyoruz) Selçuk'un yıllarca göz kremi kullanmamasından ve saçlarını boyatmamasından dolayı benim yaşımı da belli etmesinden nefret ediyorum ama yine de yirmi yıldan fazla senemi verdiğim bu adamı çok seviyorum.

Çok romantik olmadı mı sizce de bu yazı? Ben başka bir yazıda da mutlu evliliğimizin sırlarını anlatayım bari :=) Öperim, herkese sevgilerimi yollarım. 

20 Eylül 2017 Çarşamba

Liste 37- 38: Para, para, para...

52 Liste Projesi

Liste 37- Para, para, para...


Liste 37, hiç içine dalmak istemediğim bir konuyu içeriyor: Bir milyon doları kendim için harcamam gerekirse ne yaparmışım?



Para, sıkıldığım konulardan biri. İş hayatında kendisiyle yakinen arkadaşlık yapıyorum ve arkadaşlığından pek de memnun değilim. Paranın hayatımız için önemsiz olduğunu söyleyecek kadar saf ve genç olmak isterdim ama öyle değilim. Açıkçası para için çalışıyorum. :) Şimdi soru her ne kadar kendin için ne yapardın diye sorulmuş olsa da ben bu paranın yarısını Kuzey'in eğitimi için ayırırdım. Hem de hiç düşünmeden! Çünkü ne zaman emekli olmak istiyorum falan desem karşıma geçip, "Ben belki Amerika'da ya da İngiltere'de üniversiteye gidebilirim." şeklinde hayallerimi yerle bir edecek cümleler kuruyor. Fransa'da ya da İtalya'da görece daha ucuz bir üniversite tercih etmesini istesek de hâlâ kendisini sürüklemek istediğimiz ülkelere karşı sempatik bir bakış açısına sahip değil. 
(Yazar burada çocuğun göbek bağını alıp da Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafasına tükürür. Tabii üniversite parasından haberi falan yoktu bu safın.)



İşte bu sebepten birisi cebime bir milyon dolar sıkıştırırsa hemen yarısını Kuzey'e vereceğim. Al oğlum diyeceğim, nerede istiyorsan orada oku. Daha da benden bir şey isteme. Sonra da kalan parayla kendime Paris'ten küçücük bir daire alacağım. Bu paraya ancak 30m2 bir daire satın alabiliriz. Eh, Paris'te yaşama hayalini gerçekleştirmek için bu daire yeter mi derseniz yeter vallahi. Ya da gönlüme göre bir ev kiralarım. Daha ne olsun? Sağlık olsun da gerisi hikâye. 

Bu listeyi daha önceden yazmam gerekiyordu ama Paris'e gittim. Üç günlük nefis bir yolculuktu. Şimdi iş yerinin dört duvarı arasında bu yazıyı yaparken içimi çeke çeke oturuyorum. Şunu biliyorum ki insanın hayallerinin olmasından daha güzel bir şey yok. Keşke yıl başlarında milli piyango bileti alacak ya da arada sırada herkesin oynadığı ama benim nasıl oynandığını bile bilmediğim şu şans oyunlarından oynayacak kadar şansa inansaydım. Kaderci bir insan olmasam da şans hakkında da uzun uzun düşünmüyorum. Konu tesadüfler meselesine gelince orada biraz duruyorum ama!
Uzun zamandır eşyaya para yatırmıyorum. Çalışıp çalışıp masaya, sandalyeye, çeşit çeşit kıyafete para vermek anlamsız geliyor. Kazandığım parayı seyahatlere, arkadaşlarımla yenilen keyifli yemeklere, insanı gülümseten şaraplara, kahvelere harcamak daha mantıklı. Başımızı sokacak bir evimiz ve hep hayalini kurduğum gibi ayaklarımı çimlere basabileceğim bir bahçemiz var. Daha ne olsun? Teog da bir günde ortadan kalktığına göre daha ne isterim? Ağzımın tadıyla bir TEOG annesi bile olamadım bu ülkede. :)

Liste 37- Kendinizi daha fazla sevmenin yollarını listeleyin.


Nedense Türkiye'de büyütülme şeklimiz hep vermek üstüne kurulu. En azından benim dönemimde büyüyenler bu söylediklerime katılacaktır. İlkokulda evimizden götürdüğümüz beslenme çantalarımız bile annelerimiz tarafından düşünülerek hazırlanırdı. Başkalarının alma imkanının olmadığı yiyecekler beslenme çantalarımızda asla yer almazdı. Mesela muz böyle bir meyvaydı. Şimdilerde şükür ki herkesin evine az da olsa çok da olsa aynı gıdalar giriyor. İş yemek meselesine gelince gözüme çok naif gelen bu "verme" durumu, psikolojik olarak "kendimizden/isteklerimizden verme/vazgeçme" haline gelince pek hoşuma gitmiyor. Kendi adıma en çok acısını çektiğim durumların başında bu geliyor. Bir şeyi yapmadan önce başkasını düşünme, toplumun vereceği cevapları hesaplama, yaşına başına göre davranma, bir şeyi nedensizce istemekten/sevmekten utanma durumu beni en çok rahatsız eden şeylerden biri. Kendini çok seven ve isteklerine sahip çıkan insanlardan çok keyif alıyorum. Kendi adıma en çok bunu isterdim. Dilediğim gibi yaşama hakkı!


Bir kaç senedir (burada bunu daha önce de belirttim) hayır demeyi öğrenmeye çalışıyorum. İstemediğim, sevmediğim, gönlümün razı gelmediği her şeye hayır demek için çaba sarf ediyorum. Bunu başarabiliyor muyum peki? Zaman zaman. Ara ara istemesem de kendimi yapmak istemediğim bir şeyin merkezinde buluyorum ve öyle zamanlarda beni mecbur eden insanlara karşı açık bir öfke hissediyorum. Kibarlıkla onlarca kez reddettiğim bir şeyi yapmaya beni mecbur bıraktıkları için kendimi zayıf hissediyorum. Sanırım tam anlamıyla hayır demeyi öğrenmem için daha uzun bir yol var önümde ama inanın çabalıyorum. 

Yollarda, ten seyahatlerinde, elimde bir kahve ile sakin bir kıyının kenarında ve doğadayken kendimi en çok sevdiğim yerde oluyorum. Sessizliğin ve kendimle baş başa olmanın dayanılmaz güzellikte bir yanı var. Ve ben orayı çok seviyorum.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığım şeyler

52 Liste Projesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığınız şeylerin listesini yapın.


Öyle ya da böyle bu listeler bana her hafta yazmak için bir sebep veriyor. Dizüstü bilgisayarımı tam da olması gereken yere dizimin üstüne koyuyorum ve başlıyorum yazmaya. Bundan daha güzel ne var? Bu hafta içinde İG'de de bir şekilde ağzımdan kaçırdığım gibi bloglara eskisi gibi ilgi gösterilmemesinden dolayı biraz üzgünüm. İG'de her şey öyle hızla akıyor ki sanırım bu eski dosta dönmek ve uzun uzun yazmak zor geliyor. Eh, bloga çok yazı yazmayınca da okumak için bile olsa blog dünyasına dönmüyor insan. Bunda tuhaf bir hâl yok bence. Çünkü ben de burada çok aktif olmadığım zamanlarda başka arkadaşlarımın yazdığı yazıları okumak için fırsat yaratmıyorum. İnsan kopuyorsa, bir şeyden uzak düşüyorsa her şeyden uzak düşüyor. 

Böyle güzel bahçelerin hastasıyız :)

Demem o ki, bloglarını okumaktan çok keyif aldığım insanlar var. Onlar kendilerini biliyorlar. Yazmak için uzun bir ara verdiler. Artık aramıza dönsünler lütfen! Yazmamaya, çok az yazmaya devam ederlerse buradan isimlerini ifşa edeceğim ona göre. 

Foto gidemediğim Londra seyahatinden. Biz de orada olsaydık biz de köpüklü şarabımızı yudumluyor olacaktık.
Açık havada ne güzel gider köpüklü şarap; hem de London Tower'a karşı.

Eylül'ün geldiğini hepimiz biliyorum. Bayram gününe denk gelince eylülü karşılamayı unuttuk. Oysa benim ev sevdiğim aylardan biridir eylül ayı. Eskiden de sonbaharı bu kadar sever miydim bilmiyorum ama son birkaç senedir yaprakların sararıp solduğu, ağaçların kış mevsimine hazırlandığı bu serin mevsimi çok sever oldum. Sonbahar gelip de kapıyı çaldığı zaman içim mutlulukla doluyor ve kendimi dışarıya atmak istiyorum. Dört senedir bahçeli bir evde oturuyoruz. Son yıllardaki en büyük şükür sebeplerimden biri bu. Mutfaktan çayımı alıp adımımı atarak kendimi çimlerin üzerinde buluyorum. Sitenin sınırlarını çevreleyen duvarların önünde yaşlı çam ağaçları var. (Nasıl olmuş da kesilmekten kurtulmuşlar bilmiyorum.) Biz de bu eve taşındığımızdan beri bahçedeki ağaç popülasyonunu arttırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Zeytin vermeyen bir zeytin ağacımız var. Yine de kendisini çok seviyoruz. Vişnemiz var, bir tane bilge akasyamız, ilkbahar gelmeden ilkbaharı haber veren bir manolya, çok ama çok nazlı bir oya ağacımız... Limonumuza gözümüz gibi bakıyoruz. Demek istediğim İstanbul trafiğinden kaçmak için kendi minik ormanımızı yarattık. 

Gündoğumları kadar günbatımları da nefis! Keşke hep yakalayabilsek...

Açık havayı çok seviyorum. Yürüyüş yapmayı, bir ağaç dibinde oturup çayımı yudumlamayı, kitap okumayı, hayal kurmayı... Doğaya çıktığım zamanlarda daha sakin bir insan oluyorum. Yavaşlıyorum, telaşlı halimden sıyrılıyorum. Hayat, çok kolay ve yaşanası geliyor. (Başka zamanlarda da hayata kızmıyorum. Sonuçta iş hayatı, İstanbul'da yaşamın zorlukları, trafik, eğitimsizlikten kaynaklanan ama bizim her gün katlanmak zorunda olduğumuz sorunlar hayatın suçu değil.) Ama suçu olmasa da hayata bazen zorluyor. Açık havada olup, bir de doğanın içine karışmışsam şu hâl geliyor üstüme: Evet ya! Doğa karşısında ne kadar da çaresiziz.
İşte bu durum bana iyi geliyor. Kendini bırakmak, akışta kalmak ve elinde olmayanın ötesinden gelen her şeyi kabul etmek.

Annesinin kucağına yatmaya istekli çocukları kucaklamak...

Yakalamışsam fırsatı sarılırım da!

Yarın okullar açılıyor. Sabahleyin artık çok ama çok erken kalkıp hayatın tadına varacağız. Düzene gireceğiz. Yaşasın sonbahar...
🍂 
🍂 


29 Ağustos 2017 Salı

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

Vize, para, zaman...

Malum geçen cumadan beri İngiltere vizesinden başka bir şeyden bahsetmiyorum. Her Türk vatandaşı gibi gezmek istiyorsak ve hayallerimizi dünyanın dört bir yanına varan seyahatler süslüyorsa mutlaka vizemizin olması gerekiyor. Açık söylemem gerekirse dünyanın öbür ucunu bir tarafa bırakırsak Kapıkule sınır kapısından çıkıp komşuya Bulgaristan'a gidecek bile olsak vizemiz yoksa bir yere gidemeyiz. Elbette, Yunan adalarına da vize olmadan gidemiyoruz. 

Ne yazık ki vize sorunu seyahat özgürlüğümüzün önünde kocaman bir engel. Bürokratik engellerin, hazırlanan bir sürü belgenin (çocuğumuzun öğrenci belgesine kadar) yanında ülkemizden kaçıp başka bir ülkenin sırtına yıkılmayacağımızı göstermek için banka hesap cüzdanlarımıza kadar her şeyi açık etmek durumundayız. Bence çok onur kırıcı bir durum bu. Üstelik vize almak ve seyahat etmek istiyorsak bir çuval dolusu parayı da boş yere çöpe atmak durumundayız. 



O zaman neymiş, hayallerimin önündeki engellerden biri vize sorunuymuş. 
Çok paramız olsaydı bu da bir sorun olmazdı elbet. Ama yıllardır içimde taşıdığım, özenle saklayıp büyüttüğüm, sık sık cilaladığım hayallerimden biri de İstanbul'un dışında başka kentlerde de yaşamak. Paris'te hayatımın bir dönemimi geçirmek istediğimi herkes biliyor sanırım. Üç blog yazısından birinde bu istediğimi dile getiriyorum. Bu hayalimi gerçekleştirmek için elbette para lazım. Şehrin merkezinde en azından iki odalı bir evde konaklamak istiyorsam en az iki bin euro kirayı gözden çıkarmam lazım. (Bir ara ev satın alma hayallerim de vardı. Sonradan yaşımı, ödeyeceğim mortgage'ı ve konaklama hayalinde olduğum ayları da düşünce bu düşünceyi köşeye kaldırdım.) Peki burada bir hayali parantez daha açıp şunu belirtmek istiyorum ki Kuzey tüm baskılarıma ve onu her fırsatta kolundan tutup Paris'e götürmeme rağmen Paris'te yaşama ve üniversiteye gitme hayaline hiç sıcak bakmıyor. Eee, ben ne yapayım evi? Onca borcu? Kiralarım evi olur biter. Dağıttığım konuyu toparlamam gerekirse yurt dışında çalışmadan yaşamak istiyorsam (Bu saatten sonra kafede garsonluk falan yapamam) paramın olması şart. O yüzden çalışıyorum zaten.


Vize işini, ev kiralamak ve orada yaşamak için gereken para durumunu hallettiğimizi düşünürsek geriye tek bir engelim kalıyor. İşi bırakmak. Paris'i ne çok sevdiğimi ve orada yaşamak istediğimi onca kez belirtmeme rağmen sanırım buralarda pek fazla işimden bahsetmedim. Bahsettim mi? pek çoklarının düşündüğü gibi çok da rahat bir işim yok aslına bakılacak olursa. Canımın istediği kadar çay, kahve içebildiğim ama bunun yanında totomun pek de yer görmediği ve bir dolu sorumluluğu sırtımda taşıdığım bir işim var. "Bugün işi bırakıyorum, hadi eyvallah!" diyebileceğim bir işim yok ne yazık ki. Seramik, porselen, cam gibi pişen yüzeyler üzerine baskı yaptığım (serigrafi) bir işim var. Bu işi yapabilmek için de kocaman kocaman bir dolu makine. İşin bu durumu şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu makineler işlediği takdirde para kazanıyorum. Üretim yapıyorum. İşimi sürdürebilmek için de tasarım yapan, bir yemek takımının üzerindeki her deseni programlar üzerinde ince ince işleyen grafiker arkadaşlarım var. Sonra da işin tıpkı bir matbaa gibi baskı yapan kısmı başlıyor. Boyalar, kalıplar, kimyasal maddeler... Çalıştıkça çalışıyoruz.
İnsanın böyle bir işi olunca da çekip gidemiyor. Artık çalışmamaya karar verdiğim andan sonra bile yapılacak nice şey var. Demem o ki, bolca seyahat edip bir köşeden bir köşeye savrulmam için gereken boş zamana da sahip değilim. 

Başka hayalim var mı bilmiyorum. Şükür ki istediğim çoğu şeye sahip. (İngiltere vizesi de az önce geldi ama artık ona ihtiyacımız kalmadı.) Sağlığım yerinde, ailemin sağlığı yerinde, çok severek oturduğum bir evim, arada sırada birbirimizi yesek de genellikle anlaştığım bir eşim, ergenlik ataklarını savurmaya çalışan ve neyse ki hâlâ onu öpmeme izin veren bir oğlum var. Belli ki çalışmaya devam edeceğim. O yüzden dolu dolu emeklilik hayalleri kurmayı bir kenara bıraktım artık. Haftada bir günü fazladan çalabilir, onu da kendi istediğim gibi harcayabilirsem benden mutlusu yok. 

Rumuz: Üç gündür İngiltere vizesi yüzünden kahrolduğunu unutan blog yazarı.