Avustralya Seyahati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avustralya Seyahati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2019 Perşembe

Avustralya Gezi Notları- 2 Melbourne

     1920'lerin Fransasında benim adını şimdilerde Alain de Botton'ın bir kitabından duyduğum bir gazete varmış: L'Intransigeant. Bu gazete ön sayfasından sansasyonel yazılar yayınlar, okuyucuların ilgisini çeken sorular sorarmış. Sordukları sorulara mutlaka zamanın ünlülerinden, yazarlarından cevaplar gelirmiş. 
     Mesela, "Ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalsanız hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız?" sorusuna birçok ünlünün yanında Proust da gazeteye bir mektup yollayarak cevap vermiş.


     "Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, -o kendi yaşamımız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor.


     Ama bunların hiçbirini bir daha yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu. Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre'un yeni galerisini görmek, Bayan X'in ayaklarına kapanmak, Hindistan'a bir yolculuk yapmak olacak."

     Yazının devamı var elbet. Biraz "Ah! Keşke her gün bunu bilerek yaşasak!" kıvamında bir yazı. Okurken sayfadan başımı kaldırıp biraz düşündüm. "İyi ki!" dedim. "Gitmişiz Avustralya'ya. Ertelemeyerek, Avustralya'ya ve kendimize bir şans vererek ne güzel yapmışız."






Melbourne benim için güzel anılar şehri!



     Melbourne'de havaalanından çıktığımızda bizi arkadaşlarımız karşıladı. Daha doğrusu şu bizim meşhur yan komşunun kız kardeşi ile eşi. Ayaklarında parmak arası terlikler, yüzlerinde kocaman gülümsemeler vardı. Zannediyorum Avustralya'ya çok fazla giden olmuyor. Memleket havası bu ülkede çok fazla rağbet görüyor.  😀




     Şaka bir yana, Berfuların evine uğrayıp birkaç demlik çayı içince kendimize geldik. Akşam üzeri olduğundan uyumamak ve buranın uyku düzenine ayak uydurmak istiyorduk. Uzun bir sohbetin ardından arkadaşlarımızı kardeşlerinin evinde bıraktık. Hakan bizi Melbourne'deki otelimize kadar götürdü. Melbourne'e dair çok şey göremedik ilk akşam için. Yol boyunca arabanın camından baktım durdum. İlk kez geldiğim ve bir daha gelemeyeceğimi düşündüğüm yerlerde bunu sıklıkla yapıyorum. Havalaanından Berfuların evine gittiğimiz ilk dakikada bile yol kenarında kanguru görmüştük. Gitmeden fotoğraflarda gördüğüm Melbourne'de koca koca gökdelenlerin olduğunu biliyordum ama yine de sokak aralarındaki parklarda kanguru görecekmişim gibi bir yargıyla da donatmıştım kendimi. 


Grifton Sokağı İstasyonu- Melbourne'de ikinci nefis akşamımız💖

(Melbourne'deki otelimizi merek edenler BURAYA tıklayıversin.)

Melbourne'de her sabah Cafe Bella'da kahvaltıyla başlar.

     Her tatilin başlangıcı ayrı güzel, hele ki hayallerinin ötesinde bir yere varmışsan daha da farklı bakıyorsun her şeye. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltı etmek için dışarı çıktık. Şehrin dibindeydik. Merkeze doğru biraz yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye girdik: Cafe Bella, Southbank.



     Kahvaltı ettiğimiz bu mekanı ve hepimizin zevkine uyan yumurta çeşitlerini öyle beğendik ki Melbourne'de kaldığımız günler boyunca kahvaltımızı burada yaptık. Bu arada "poached egg" denilen yumurta var ya, hani suya kırılan sanırım bizim çılbır dediğimiz, bu yumurta çeşidini Avustralya'dan daha güzel yapan bir ülke görmedim ben. Yediğimiz her yerde yumurtanın kıvamı harikaydı. Yine kahvaltı ettiğimiz yerlerden birinde yumurtayı nasıl böyle kıvamında yaptıklarını ve parçalamadıklarını sorduk. İşin sırrı kaynar suyun içine atılan birkaç damla sirkede yatıyormuş. 




     Melbourne son yıllarda üst üste 7 kez dünyanın en yaşanılır şehirleri arasında birinci seçildi. Artık nasıl bir şehir olduğunu siz düşünün. Benim ilk görüşte kanım ısındı bu şehre. Sydney ile karşılaştırıldığında daha sakin, daha mütevazi ama insanın aradığı her şeyi içinde barındıran bir kompaktlığı ve sevimliliği var. Akşam oldu mu sokakları yavaş yavaş tenhalaşıyor, gökyüzünü pamuk şekeri kıvamında bir pembelik ele geçiriyor. Bizim gibi kalabalık bir şehirden kalkıp gidince bu sakinlik insanın hoşuna gidiyor. Sokakların en güzel halini footoğraf makinesinin vizörünün içine sığdırabileceğini düşünüyor insan. Elbette her şehrin olduğu gibi bu şehrin de daha kalabalık, daha turistik caddeleri var. Oraların da hoşluğu ayrı. 



   Dünyanın birçok yerinde katedral, kilise gezdiğimizden olsa gerek Melbourne'de arkadaşlarımızla kendimize ilk gün için buluşma yeri olarak belirlememize rağmen, 1800'lü yılların ortalarında yapılmış olan St. Paul Katedralinin önünden geçip içine girmedik. Onun yerine biraz daha yürüyerek Graffiti Caddesi olarak bilinen Fitzroy Street ile Hoiser Lane arasındaki bölgede binaların duvarlarını süsleyen graffitileri seyrettik. Bu bölgedeki sokak aralarında dolaşıp şehri biraz tanımaya çalıştık. Yine St. Paul Katedrali'nin hemen çaprazındaki Flinders Sokağı İstasyonu (Flinders Street Station) da gezilecek görülecek listemizin başında yer alıyordu. Trenleri ve garları seviyoruz. Burası New York Merkez İstasyonu gibi görkemli, şatafatlı değil. Üstelik istasyondan içeri girince de bilet almadan gişelerden geçemiyorsunuz. Bu yüzden içeride ne olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir göz gezdirip  istasyon önünde birkaç fotoğraf çektirip Avustralya sıcağında adımlamaya devam ettik. 



Sanırım akşam 20.00 civarı :) Şehrin nasıl sessiz olduğunu artık bir de siz düşünün.

     Şehir içinde ulaşım çok kolay. Sizin de aklınızda bulunsun. City Circle Tram diye bir sistem kurmuşlar. Melbourne'un merkezinde bulunan birçok görülmesi gereken ve turistik yerleri bu tramvaya ücretsiz olarak binip gezebiliyorsunuz. Şehir Müzesi, Parlamento Binası, Federasyon Meydanı, Dockland, Melbourne Akvaryumu, Prenses Tiyatrosu bu tramvayla ücretsiz olarak ulaşabileceğiniz yerlerden bazıları. 35 Numaralı Rota sizi dilediğiniz her yere götürüyor. Ne güzel bir hizmet değil mi?

Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için buraya bir TIK lütfen.



Beni biz ne yaptık Melbourne'de?



   Birazcık başımıza buyruk gezindik. Berfu'nun yanımızda olmasından dolayı sırtımızı ona yasladık. Yapmak istediğimiz şeyleri söyleyip, onun "Hadi bunu yapalım!" dediği yerlerde gezindik. 

     St. Paul Katedrali, Graffiti ile dolu olan sokaklar derken yönümüzü şehrin merkezindeki birkaç alışveriş caddesine çevirdik. Bourke Caddesi ile Collins Caddelerinde gezindik. Bu iki caddeyi de çok sevdim. 



     Swanston Caddesi üstündeki Eyalet Kütüphanesi (State Library Victoria) çok sevdiğim kütüphanelerden biri oldu. İçerisi inanılmaz şekilde doluydu. Her biri birer masa lambası ile aydınlatılmış masaların çoğu çalıştıkları ya da okudukları şey neyse onunla ilgilenen insanlarla doluydu. 😀Üst katlara doğru merdivenlerden yavaş yavaş tırmanarak çıktık. Yukarı çıktıkça aşağıdaki salonların görüntüsü daha da güzelleşti. Yine o sizin benden sıklıkla duyduğumuz cümle geçti içimden, "Bu şehirde yaşasam devamlı buraya gelirim." Kütüphaneyi gezdiğimiz günün akşamında konakladığımız otele gidince odada Melbourne'ü tanıtan bir dergiyi elime aldım. Avustralya'nın çok okunan yazarlarından biriyle yapılmış bir söyleşi vardı dergide. Yazar Jane Harper'a başarı kazanan ilk kitabı The Dry'ı soruyorlardı ve yazar da bu kitabı Melbourne'deki State Library'e giderek orada yazdığını anlatıyordu. (Bu arada kitap filme çevriliyormuş ve başrolünde Eric Bana olacakmış.) Hem yazarın hikâyesi hoşuma gittiğinden hem de kütüphaneyi çok güzel bulduğumdan, yine Berfu'nun bizi götürdüğü Dymocks isimli kitapçıdan bu kitabı alarak çıktım. Anı kitabı 📖


Evet evet! Melbourne'de özellikle iki yeri çok sevdim: Kütüphane ve kitapçı.


P.S.1: Devamı elbette gelecek. Kafelerden bahsedip Melbourne'ü ve dolayısıyla Avustralya'yı övmeye devam edeceğim. 😎


P.S.2: Kütüphanenin fotoğraflarını Kuzey bana yollar yollamaz onları da ekleyeceğim buraya.

28 Şubat 2019 Perşembe

Avustralya Gezi Notları-1

Avustralya seyahatini unutmamak için geriye dönüp sık sık bakıyorum. Rüya gibi; hep güzel anlarıyla aklımda. Anılarımdan silinmesin, izleri zamana yenik düşmeden derinleşsin diye bir an önce yazıya dökmek istiyorum. Üstünden yıllar geçse de kafamı geriye her çevirdiğimde, "Ah güzel Avustralya!" diye anımsayacağım yeşilin, mavinin içindeki bu cenneti. Gün geçtikçe, bildik hayatın işi gücü içinde yoğruldukça Avustralya seyahati bir serap gibi ben yaklaştıkça uzaklaşıyor. Neyse ki bu seyahatin tatilin ardından bile peşimizi bırakmayan yüklü bir kredi kartı faturası var da dünyanın bir ucundaki başka bir kıtaya gittiğime inanıyorum. 😀😀

Avustralya Kıtasına Gitmenin Ucuz Yolları 😂


"Avustralya'ya nasıl az para ödeyerek gidersiniz? Avustralya'da ucuz tatilin yolları..." konulu bir blog yazısı olmayacak bu. Olmasını çok isterdim ama mümkün değil. Aktarmalı iki uçuşun toplam uçuş saatinin 19 saat olduğunu düşünürseniz, ve bu uçusun 14 saatlik uzun kısmının 8 saatini okyanus üzerinde tamamladığınızı aklınızdan şöyle bir geçirirseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sırf bu uzun uçuş bile Avustralya seyahatinin neden bir seferlik bir seyahat olacağını açıklar zannımca. 😀
(Aklıma, "Ne yani Yeni Zelanda'yı görmeyecek miyiz?" diyen arkadaşlarım girmeye çalışsa da ben hâlâ durup durup bir türlü bitmeyen uzun uçak yolculuğunu düşünüyorum. ) 

"Avustralya hayaldi, gerçek oldu" diyerek başlıyorum eteğimdeki incileri dökmeye. 

Avustralya'ya gitme hayalini kuranlar neleri bilmek isterler? 


Uçak bileti meselesi. Biz aylarca uçak bileti baktık. Avustralya güney kutbunda olduğundan (biz kış yaşarken onlar yazı yaşıyor) ve çocukların sömestir tatili de bizim için en müsait zaman olduğundan gitmek için ara tatil zamanını tercih ettik. Uçak bileti konusunu yan komşumuza emanet ettik. Ondan daha iyi fiyata herhangi bir uçak bileti bulacak birini düşünemiyorum. O yüzden emin ellerdeydik. Aktarma yapacağımız kesindi zaten. Yine de tatilimizin süresi belliydi. Bu yüzden az aktarma yaparak hem zamandan hem de enerjimizden tasarruf etmek istedik. En uygun uçak biletini Etihad Havayolları'ndan  Abu Dabi aktarmalı olarak aldık.  Daha önce de bir kez Etihad Havayolları ile yolculuk yapmış ve çok memnun kalmıştık. Havayolları artık her şeyi parayla satıyor. Koltuğunuzu önceden kendiniz seçmek isterseniz para ödemek zorundasınız. Artık tüm havayolları Pegasus olmuş. Buna rağmen koltuk aralıklarını dar bulmadık ve uçak içi eğlence sistemi vardı. Yemeklere gelince, uçak yemeklerinden hiç hoşlanmadığım için burada da yemedim. Bu yüzden pek bir fikir beyan edemeyeceğim.

Avustralya'ya buradan götürdüğümüz abur cuburlar falan sokuluyor mu?


Hayır, sokulmuyor. Uçakta size bir kağıt dağıtıyorlar. Yanınızda ilaç, tohum, kuruyemiş falan var mı tipinde sorular var içinde. Hasta mısınız, ateşiniz var mı? Başka bir kıtaya gittiğiniz için sizin bu bakir coğrafyaya bir şey taşımanızı istemiyorlar. İlaç derken elbette zararlı ilaçlardan bahsediyorlar. Uyuşturucu madde içeren falan. Amma ve lakin, Avustralya'ya yaklaşmadan önce tv ekranınızda şöyle bir ibare beliriyor. Türkçe'ye matrak bir şekilde çevirmek gerekirse şu tarz bir şey: 
  "Beyanınızı doğru verdiniz mi? Yanınızda yasak bir şey yok, değil mi? Varsa, bildiriniz! Biz bulursak, Yok çantamı annem hazırlamıştı, ay ben bunu unutmuşum falan anlamayız. Ona göre!" 
Orada yaşayan arkadaşlarımız da çantamızda fazladan gofret, çikolata gibi şeyler bırakmamamızı söylemişlerdi. Yolun sonuna doğru hostesler ellerinde bir torbayla gezip tüm abur cuburu yolculardan topladılar. Benim atlamadığım ve beyan ettiğim tek şey ilaçlarımızdı. Hafif ağrı kesiciler ve ne olur ne olmaz diye yanımıza aldığımız antibiyotik benzeri ilaçlar.... Ülkeye girişte sordular, beyanımızı ciddiyetle gözden geçirdiler ve çantamızı kontrol ettiler. Çok kibardılar ama bu durum insanda biraz stres yaratıyor. İlaçların ne için olduğunu sorup sonra da ülkelerine buyur ettiler. Ben yine Avustralya'ya gidecek olsam yine adamların isteklerine saygı gösterir, yine istemedikleri bir şeyi ülkelerine sokmam. Bunun dışında her şey çok kolaydı. 


Avustralya'da telefon hattı meselesi...

Turkcell ve Vodafone'un bizi öpmesini istemediğimiz için daha hava alanından çıkmadan pre-paid diye tanımlanan bir ay geçerli hazır karttan aldım. Aldığımız yer BURASI. Çok akıllıca bir şey yapmışım. Doğru hatırlıyorsam 35 Avustralya Doları ödedim. Kaldığımız iki hafta boyunca da interneti bol bol kullandım ve etrafımdaki gençlere kullandırttım. 😀

Avustralya'ya vize var mı?

Olmaz olur mu? Türklere her yerde vize var. Yeşil pasaport durumunu bilmiyorum ama bizim gibi bordo pasaportlular vizeye başvurmaktan ve para ödemekten kurtulamıyor. Gitmeden bir sürü evrak hazırlayıp bir vizeci aracılığıyla Şişli'deki vize merkezine başvurduk. Ailecek birkaç saatimizi kaybettik. "Bir terslik çıkmaz inşallah!" diye düşünürken ertesi gün online vizelerimiz mail adresimize ulaştık. Avustralya yolunda her şey çok güzel ilerledi.

Otel, araba işi, Avustralya doları, okyanusta deniz keyfi...

Minicik bilgiler vereyim. Didaktik olmuyor değil mi yazdıklarım? Anı kısmına da geçeceğim yavaş yavaş. Şu bilgi kısmından daha çok o kısmı güzel aslında. Sizler de onları okumak istiyorsunuz biliyorum ama olsun. Belki birilerinin işine yarar bu yazdıklarım. 

Biz bilindiği üzere bu seyahatimizi Kuzey'le yaptık. İyi ki de öyle yapmışız. Seyahatin her aşamasından büyük keyif aldık. Kuzey'le seyahat edince bu tatilimizde otellerde kalmak yerine genellikle apart otellerde kalmayı tercih ettik. Melbourne otel işini Selçuk halletti. Grand Ocean Road üzerinde üç aile birlikte aynı evde konakladık. Evler muhteşem ötesiydi. Sydney ve Tazmanya'da da Selçuk ve Kerem otel işini üstlendi. Çok doğru seçimler yapmışlar. 

Gelelim nerelerde kaldığımıza.

İmagine Marco Otelinden görülen Melbourne manzarası. Görsel: Buradan

Melbourne'de şehrin merkezinde bir gökdelende kaldık: IMAGINE MARCO. Gece olup da odamıza döndüğümüzde ışıklar içindeki Melbourne penceremizin hemen dışındaydı. İki oda olmasına en çok Kuzey sevindi. Gece kaçta yattığını kontrol edemeyen bir anne malum annelerin en güzelidir. Değil mi?
İki gece bu otelde kaldıktan sonra valizlerimizi lobide bırakıp üç günlük Grand Ocean Road (Büyük Okyanus Yolu) gezimize çıktık. Bu otelin en güzel yanlarından biri de kiraladığımız arabayı ücretsiz olarak otelin otoparkına bırakabilmemiz oldu. Bir de çok güzel bir havuzu vardı ama yorgunluktan bakamadık bile.😀

Grand Ocean Road gezimizi uzun uzadıya anlatacağım çünkü Avustralya'ya giden herkesin bu geziyi yapmasını isterim. Anlattığımda durduğumuz her yeri de bir bir sıralayacağım. Şimdilik yol üzerinde iki evde kaldığımızı söyleyeyim. 

Yola çıktığımız ilk gün Apollo Bay'de kaldık: The Sandcastle.

Apollo Bay'deki evimiz: The Sandcastle
Bu ev 6 yatak odalı bir evdi. Viktorya tarzı evler gibi bir balkonu vardı. Bahçede oturup barbekü yaptık. Şarap içtik. Bir hayli de çekirdek çitledik. Başımızın üstünde milyonlarca yıldız vardı. Köftemi afiyetle yer, biramı içerken güney yarımkürede bir kuzey yıldızının olmadığını öğrendim. Coğrafya dersinde bunlar anlatılmış mıydı bilmiyorum. 😀 Sanırım hiç dersi dinlememişim. Hatta burada bizim bildiğimiz takım yıldızlar da yok. Büyük Ayı yok, Küçük ayı yok. 😢 Hala bu bilgiyi içselleştiremiyorum. Bu evle ilgili en belirgin hissim orada o gökyüzünün altında kendimi çok mutlu hissettiğim. 

Sonra sabah kalktık, yola devam ettik. Bir sürü yol hikayesi edindikten sonra o gece de Port Campbell'da kaldık. Burada kaldığımız ev güzel diye tanımlamam mümkün değil. Sanırım rüya ev falan diyebilirim. Öyle muhteşemdi. Karşınızda: ANCHORS BEACH HOUSE

Foto: BURADAN
Ev o kadar güzel döşenmişti ki ertesi sabah bizi uğurlayan evin sahibi hanımı nerdeyse İstanbul'a davet edip müsait bir zamanında bizim evi de dekore etmesini rica edecektim. Kiralamak için dekore edilmiş bir evin bu kadar ince bir zevkle döşenmiş olması beni çok şaşırttı.

Grand Ocean Road'u bitirdikten sonra gecenin bir yarısı yine kürkçü dükkanına yani İmagine Marco Oteline gri döndük. Üç gece daha konakladık Melbourne'de. 

Sonra ver elini Tazmanya, yani Hobart. 
Burada eski tarz bir otelde kaldık. Yine her şey çok güzeldi. Tamam, sevmeye gönlüm var biliyorum ama sahiden her şey çok güzeldi. Çok güzel planlanmıştı. Yolculukta emeği geçen herkes görevlerini aşkla yapmıştı sanırım. Burada HADLEY'S ORİENT HOTEL'de konakladık. Otelin ismi de otelin yaşatmaya çalıştığı zaman dilimi de bana Hemingway'in ilk karısı Hadley'yi anımsattı. Romantizm benim işim!

FOTO: ŞURADAN

FOTO: BURADAN

Bu oteli o kısma kadar gelebilirsem uzun uzun anlatacağım. Mesela fotoğrafta uyumak için yastık yok ya, onlar yatağın ayak ucundaki sandığın içinde paketlenmiş vaziyette. Akşam üzeri gelip yastıkları değişip yatağı hazır hale getiriyorlar. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm. Çay, kahve, sıcak çikolata... Birkaç gün tatlı hayat yaşadık biz buralarda. 

Neyse lafı uzatmadan son otelimize geleyim. Sydney'ye geldik bile. Tatil bitti sayılır. Sadece beş güncük kaldı. 😀 Sydney'de paraları bitirdiğimizden olsa gerek daha standart bir otelde kaldık: MERCURE SYDNEY  😀

Açık söylüyorum bu otelin en güzel yanı muhteşem açık büfe kahvaltısıydı. Her sabah iki yumurta ya da çırpılmış yumurtaya adam başı 12-16 Avustralya doları arası bir para ödediğimiz düşünülürse seyahatin son günlerinde kahvaltıdan son derece mutlu kalktığımızı düşünebilirsiniz. Resmen sabahları daha mutlu uyandım. Çayımı, kahvemi bol bol içtim. Sonra da şehri gezmeye çıktım. 

Elektrik prizi işi

Önemli konu. Seçeneğiniz yok. Ya bu priz işini çözeceksiniz ya da çözeceksiniz. Bizim buradan götürdüğümüz multi adaptör işe yaramadı. Mecbur bir yerden aldık.



Adaptör elimizde kaldığına göre mecburen bir kez daha gideceğiz Avustralya'ya. 

Araba kiralama işi bombaydı elbette. Bize göre ters bir trafikte araba kullanmak zorunda kalan ve şükür ki bunu başarıyla tamamlayan Selçuk seyahat boyunca yola konsantre olmaktan benimle tek kelime bile etmedi. 😉 "Yahu araba kullanırken konuşamıyor musun sen?" deyince bana çemkirdi. Takdir edilmeyi bekledi. Şaka bir yana, zor bir işti yaptığı. Beyin o kadar sağ taraftan araba kullanmaya alışmış ki soldan akan bir trafiğe adapte olmak hiç de kolay değil. Neyse ki yola düştüğümüz Grand Ocean Road boyunca önümüzden seyreden arkadaşımız vardı. Dibinden ayrılmadan onu takip ettik. Trafik de o kadar düzenli ve insanlar birbirine o kadar saygılı ki hiçbir sorunla karşılaşmadık. 

Okyanus hikâyeleri pek daha sonra gelecek. 
Anlatacak çok şey var. Nereden başlasam, nasıl anlatsam?

18 Ocak 2019 Cuma

Hayat akıp giderken-2

#2

Hayat akıp gidiyor hızlıca. Yarın gideceğimi önceden hiç düşünmediğim bir yere doğru yola çıkıyoruz. Şaka değil, dünyanın bir diğer ucuna Avustralya'ya gidiyoruz. Şu bizim meşhur yan komşu fark ettirmeden kanımıza girdi. Bir baktık ki Avustralya hayalleri kurmaya başlamışız. Biletler alınmış, mayolar, güneş gözlükleri bavula atılmış ve gitme zamanı gelmiş. 😍


Hayat insana ne güzel de gülümsüyor ara ara diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü benim yüzümde de güller açıyor. Upuzun yolu düşünüp, "Nasıl geçer bu yol?" diye düşünsem de, yol uzunluğundan sebep tepeme yığılan gri bulutları elimin tersiyle bir kenara itiyorum. Hayatımın şimdilik en uzun uçak yolculuğuna doğru adım adım ilerliyorum. Avustralya bizi nasıl karşılayacak bilmiyorum ama gitmeye az bir zaman kala kalbim pır pır...

Hayat ocak ayının ilk gününden beri akarken işe gidip geliyor, zaman zaman kitap okuyor ve Netflix'den Sherlock Holmes'u izleyip duruyorum. İzlediğim her film 2019 hanesine bir artı kazandırıyor. Bu sene böyle giderse yüzümü kara çıkarmayacak. Eşikte bekleyen bir kriz olsa da doları/euro'yu düşünmeden yaşamaya çalışıyorum. Gelir gelmez de söz spora geri döneceğim. Öyle deliler gibi değil elbet ama çok özlediğim yoganın bana tekrar kollarını açacağını umuyorum. Önce bir Avustralya şaraplarının tadına bakıp birkaç kilo alayım güney yarımkulede, gerisini buraya gelince düşüneceğim. 

Sanırım bu şimdiye kadar yazdığım en kısa blog yazısı olacak; lakin gülmekten yazamıyorum dostlar! Hazır bavulları kapatmışken ve elimden sıcacık kahvem varken ben gidip can dost tavsiyesi Muriel's Wedding'i izleyeyim. Uzun bir yolculuktan sonra hayırlısıyla güneşe kavuşacağım. Ben gülmeyeyim de kim gülsün?

😍
😍