Balayı Destinasyonları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balayı Destinasyonları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

Seyşeller mi dediniz?

Ben böyle hayalin alnından öperim!

Sonsuz gibi gelir bazen bir okyanusun kıyısı ❤

Bazen şöyle oluyor: Sen ne kadar yazmak istersen iste, yazacak kelimeler gelmiyor bir türlü aklına. Yazmak için gereken yalnızlığı, kafanın sakin olma halini bulamıyorsun ne yapsan da! Öğle arasında, kendine ayırdığın hızla ilerleyen bir yarım saatte dökülmüyor kelimeler birbiri ardına. İşin en can alıcı kısmı ise yazamamanın insanın içine dert olması, midesine ağır bir yemekmiş gibi oturması. En azından bende böyle oluyor. Sanki üstüme aldığım bir sorumluluğu yerine getirmiyormuşum gibi bir kalp ağrısı peydah oluyor bana, bir mengeneyle sıkıştırılıyormuşum gibi bedenimin içinde çaresizce çırpınıyor ruhum. Pek tabii herkesten iyi biliyorum ki ruhum yoruyor beni. Yeni yetme bir genç kız, belki de bir ilkokulu çocuğuymuş gibi her istediği olsun istiyor. "Ben şimdi bloguma bir şeyler yazmak istiyorum." dediğim zaman etrafımdaki herkes de, "Hay, hay canım! Hadi buyur." diyecekmiş gibi geliyor. Öyle olmuyor tabii. Yapılacak her şey hafta sonunun içine sıkıştırınca da zaman ne bana, ne de şu çekirdek aileme yetiyor. 😀

Nasıl düştün tongaya Mustafa?

Yurttan sesleri dinlediniz sevgili arkadaşlar! Ne de olsa bir blog burası; ara ara dert anlatmadan olmuyor. Bunca yapmak istediğim şey olmasa, bunca zamansızlık derdim de olmaz aslında. Ama ben hep böyleydim. Küçücük bir kızken de listeler yapardım defterlerimin arkasına. Doğum günüm geçer geçmez, bir sonraki senenin davetli listesini hazırlamak için kalemi elime alırdım. Taksim'deki Tüyap Kitap Fuarı'nın ardından bir sonraki fuarda alınacak kitapları bir yere not etmeye eve dönüş yolunda başlardım. Ben de buyum. Listelerimle, hep aklımda dönüp dolaşan heveslerimle dolaşıp duruyorum kendi etrafımda. Bazen başım dönüyor elbette ama değişen bir şey olmuyor. Huylu huyundan vazgeçmiyor. Bu sene seyahat açısından ocak ayına hızlı bir giriş yapmaya karar verdik. 😀 Son cümleyi yazar yazmaz kendi kendime gülmeye başladım. Elbette böyle bir karar vermedik. Aslında ocak ayında bir seyahate çıkma fikri başka türlü gelişti. Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımızın doğum günüydü. Hep beraber Big Chefs'e gitmeye ve doğum günü yemeğini burada yemeye karar verdik. Çağlar'ın hediyesini elbette merakla bekliyorduk. İşinin arasında bir hediye almayı beceremeyen Mustafa, günü hızlıca kurtarmak için D&R'a girmiş ve gezi kitaplarının arasından bir kitap almış ve hızlıca paketletmiş. O günü kurtarırken, hepimizden ederi on iki lira olan Seyşeller kitapçığından nasiplendik. O gece gülüp eğlendik. Mustafa'yı takdir ettik ve üstüne birkaç kadeh şarap içtik. Çağlar kitapçığının ona vaad ettiği uçak biletlerinin peşini bırakmadı. Nihayetinde biletler alındı ve hep beraber Seyşeller'e gitmek için hazırlanmaya başladık. Şimdi herkes birbirinin eşinin doğum günü için karısına alacağı gezi kitabının peşinde 🙈 🙉 🙊

Hayat da seyahatler de arkadaşlarla güzel; bazen de yalnız! 

Çok fenayım biliyorum ama zaman zaman da yalnızlığa ihtiyaç duyuyorum. Geçen gün yine kendimi tek başına paris sokaklarında dolaşırken düşledim. Serin bir ılık hava vardı düşümde. Kaldırımlar birkaç saat önce izini bırakıp çekip gitmiş kara bir bulutun ardında bıraktıklarından ıslaktı ve canım feci şekilde bir kahve istiyordu. Hayal değil mi bu? Karşıma çıkan ilk kafeden içeri girdim ve bir cafe au lait siparişi verdim yaşlı garsona. Bir de meyveli tart. (Diyetten gözüm dönmüş vaziyette. Tüm hayallerim bol kalorili bir tatlıyla sonlanıyor.)

Seyşellerde köpek balığı var mı?

İşte şimdilerde bu ay sonunda çıkacağımız Seyşeller seyahatini düşlüyor, kendimce ufak hazırlıklar yapıyorum. İngiltere seyahati öncesinde hazırladığım bavulun uğursuzluk getirdiğine inandığımdan ortalıkta ağzı açık bir bavul yok elbette. Kendi kendime herkesin terliği var mı, mayosu var mı diye sorular sorup duruyorum evde. Kimsenin beni umursadığı yok. Hafta sonu kendi mayo işimi hallettiğime göre, -eee, ne de olsa dört kilo verdim-, mutluyum, huzurluyum. Hint okyanusu kenarında okyanusa gireceğim anı zihnimin önüne getirip, gülümsüyorum. Kuzey'se bol bol köpek balığı videosu bulup, "Seyşeller'de köpek balığı varmış, ben denize falan girmem." diyerek limon sıkıyor hayallerime. "Köpek balığının işi yok da seninle mi uğraşacak" desem de internette dolaşan bir dolu videoda kıyıya kadar gelmiş köpek balıkları var. Bazen sahiden ağrımayan başıma dert mi açıyorum diye düşünmüyor da değilim. Köpek balıkları ile dalış yapan çok sevgili bir blogger var bu alemde. Aylak İlsu, en sevdiklerimden biri bu alemde. Çok tatlı, çok samimi. Ondaki cesaretin binde biri yok bende. Hâl böyle olunca ben de ona yetişmek için elimden geleni yapacağım elbette. Yemin ediyorum kıyıdan ayaklarımı suya sokacağım. Amme ve lakin, pek sevgili seyahat arkadaşlarımın şimdiden planlarını yaptıkları gibi şnorkelle falan açıklarda gezinmem, hele hele asla ve asla dalış falan yapmam. Kendi oğlumla birlikte yanımızdaki diğer ergeni de kati süratle açıktan denize sokmam. Kim köpek balıklarına yem olursa olsun; seyahatin sonunda alır çocuklarımı dönerim eve!

18 Ağustos 2015 Salı

YOLCULUĞUN EN GÜZEL HALİ: AMALFİ

Amalfi'de otobüsten Kuzey'le midemizi tutarak indik. Otobüslerin hatırı sayılır bir kalabalık yarattığı meydanda küçük,yeşil alanı çevreleyen korkuluklara dayanıp derin derin soluk aldık. Ayaklarımızın yere basması harikaydı. Kıvrılarak ilerleyen ve her yeni dönemeçte kornaya basan bir otobüsün içinde değildik artık!

O an, yemin ederim mutluluğun tekrar yazıldığı güzel anlardan biriydi. 

Bir kere sabahtan beri devam eden yolculuğumuzun sonunda varmak istediğimiz yere varmıştık. Procida Adası'nda kaçış misali başlayan yolculuğumuzda önce deniz otobüsü ile Napoli'ye varmış, indiğimiz yerden bu sefer bizi Sorrento'ya götürecek başka bir deniz otobüsüne koşa koşa yetişmiştik. Böyle yapmakla ne iyi bir şey yaptığımızı sonradan anladık. Tüm yolu otobüsle gelmemek çok akıllıca olmuş. Sorrento'da indiğimiz yerden bir minibüse binmiş, tren istasyonuna ulaşmış ve oradan bizi Amalfi'ye götürecek otobüse binmiştik. 

Amalfi'ye gidecek diğer yolcular tren bağlantısı ile bu otobüse yetişecek olduklarından otobüse bindiğimizde otobüs boştu. Trenin gelmesiyle birlikte araç kısa zamanda doldu ve yola çıktık.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktu. Tek şeritli bir yolda kıvrıla kıvrıla ilerliyorduk. Yolun karşısının görünmediği her dönüşte şoför kornaya basıyor, hızını kesmeden yola devam ediyordu. Midemi ağzımda taşıyor gibiydim ve Kuzey'de benimle aynı durumdaydı. Bir yandan ona, ''İleriye bak, başka bir şey düşün!'' diye akıl veriyor, diğer yandan da bir türlü bitmek bilmeyen yola içimden küfürler edip duruyordum. Koca otobüste Kuzey, ben ve yan koltukta oturan İngiliz kadın bu durumdaydı. Otobüs bir yerleşim yerine vardığında içim umutla dolmuş olsa da vardığımız yerin dillere destan Positano olduğunu öğrendim. Buradan ayrıldıktan sonra da uzunca bir süre yolculuğumuza devam ettik. 

Bana çok uzun gelen bir zamanın sonunda Amalfi'ye vardık. Sanırım Amalfi'yi her hatırladığımda yol boyunca midemle verdiğim savaş aklıma gelecek. 

Sonra kısacık bir yürüyüşten sonra kasabanın meydanına girdik. 

Gün bu denli kararmadan önce otobüsten bu alanda indik.
Küçük bir alanın ortasında havaya serin esintiler dağıtan bir çeşme ve etrafında çok güzel gözüken kafeler vardı.

Amalfi'ye ilk görüşte aşık oldum, olduk.

İtiraf ediyorum ki elimizde bavulla kiralamış olduğumuz apartman dairesini bir müddet aradık. Oysa meydana çok yakın bir yerdeymiş. Konforlu ama aydınlık diye tanımlayamayacağım bir daireydi. Meydandan yukarı doğru uzanan yol boyunca sıralanmış binaların birindeydi. Binalar birbirine yapışıktı ve aralarında dar merdivenler vardı. Bu sebepten dairelerin odalarında dışarıyı seyredebilecek geniş pencereler yoktu. Tatilimiz boyunca bu dairede keyifle konakladık. Aynı tatilciler gibi sabah canımızın istediği saatte uyanıyor, aşağı inip kafamıza göre bir yerde kahvaltımızı ediyor, acele etmeden keyif çayımızı da içiyor ve denize gidiyorduk. Amalfi'de kaldığımız üç gün boyunca denize girmek için civardan fazla uzaklaşmadık. Roma'da güneşin altında kavrulmuş, Procida Adası'nda varoluşumuzu sorgulamış ve uzun bir yolculuktan sonra denize, meydanı olan tipik bir İtalyan kasabasına ulaşmıştık. 

Amalfi'nin ana caddesi.

Amalfi'nin küçük ama nefes aldıran meydanı.

Meydandaki katedral

Meydandaki tek çeşme

Mutluluğun tanımı hepimizin bildiği şeylerdi işte: Telaşsız bir meydan, ağır ilerleyen zaman, akşamın serinliğinde sizi şişlemek için bekleyen sivri sinekler ve İtalyan kahvesi...


Gittiğimiz ilk günün akşamında limon ağaçlarının süslediği bir bahçenin içinde pizza yedik. Meydandan yukarı çıkan yol üzerinde yürüyüş yaptık, deniz kenarında iyot kokusunu içimize çektik ve ertesi gün gitmeyi hedeflediğimiz Atrani plajına doğru yürüyerek mesafeyi kafamızda canlandırmaya çalıştık. Otobüse binmektense yürümeye razıydım.




Salata elbette benim :)
Şimdi bu yazıyı yazarken evimde oturuyorum. Mutfaktayım. Nedense bizim evde yaşam buradan akıyor, buradan kendine bir yol buluyor. Ağustos'un ortalarındayız ve havada birkaç gündür çok küçük esintiler var. 2015 yazını da ileride hatırlamak üzere geride bırakmak üzereyiz. Şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki İtalya'nın güneyine doğru gittiğimiz sekiz günlük tur boyunca en beğendiğim yer Amalfi oldu. Yine gitsem orada konaklar, günlerimi de miskinlik yaparak Atrani plajında geçirir, Atrani'nin küçük meydanında bulunan bakkaldan ve yaşlı teyzeden ekmeğimin arasına peynir kestiririm. 

Amalfi Sahili ve plajları


Amalfi'nin merkezindeki plaj.
Balayına gitseydim belki romantik diye tanımlayabileceğim bu kasabayı kendi koşullarımın içinde romantik diye tanımlayamam. Benim için Amalfi tipik İtalyan. Daha önceki seyahatlerimin birinde, Toskana'yı gezerken hissettiklerimin aynını burası için de hissettim: Samimi.

Positano gibi devamlı üstünde şık bir kıyafetle dolaşmıyor Amalfi. Ortasına kafelerini topladığı meydanıyla bildik bir İtalyan gibi davranıyor. Pizza ve makarnadan yayılan sarımsak kokusu kahvenin kokusuna karışıyor. Yoldan geçenler dükkan sahiplerine selam veriyor, çocukların başlarını okşuyor. Plajda üstünde takılarıyla gezinen, iki saatte bir bikinisini değiştiren kadınlar da yok etrafta. Atrani plajı, Amalfi'nin merkezindeki geniş plaja oranla daha sakin. Çocuklu aileler her yerde. Kaldı ki çocukların olmadığı bir deniz kenarını düşünmek bile istemem. Bangır bangır çalan bir müzik yerine kumdan kaleler yaparken bağıran çocukları isterim ben. 


Ailemizin pastanesi: Andrea Pansa



Amalfi küçük bir kasaba. Öyle yazıldığı gibi klişe cümlelere de gerek yok açıkçası. Birçok yerde yazdığı gibi Amalfi sokaklarında kaybolmak mümkün değil mesela. Konakladığımız üç gün boyunca her akşam aynı pastaneye gittik. Çayını, tatlılarını ve çalışanlarını öyle sevdik ki başka bir yerde çayımızı içmeyi düşünmedik. Yemek yediğimiz her yer güzeldi ve yediğimiz yemeklerin hepsi lezzetliydi.

Atrani'de denize girdiğimiz günün akşamında yemeğimizi Atrani'de meydanda Restaurant Savo'da yedik. Rezervasyon yaptırırsanız yemeğinizi restoranın terasında yiyebilirsiniz. Bizim gibi rezervasyon yaptırmadan giderseniz içeride yemek durumunda kalırsınız. Bu restoranda yediğimiz yemekleri çok lezzetli bulduk. Herkes büyük bir keyifle tabağındakileri silip süpürdü. Yemeğin en güzel kısmı neydi derseniz size hiç tereddütsüz yediğimiz tatlı olduğunu söylerim. Ricotto peyniriyle yapılan ve armutlu dondurma ile servis edilen tatlı yediğim tatlılar içinde en güzel ikinci tatlı olarak yerini aldı. 

Amalfi için nerede yiyelim diye bir liste yapmak gerekir mi diye bana sorarsanız, buna pek de gerek yok derim. Bizim yaptığımız gibi siz de menüye, restoranlarda yemek yiyenlerin önündeki tabaklara bakarak verin kararınızı.

Elbette, tavsiyeye açığız; amma ve lakin kendi kitabımızı da kendimizi yazalım değil mi?