Benim Paris'im etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Benim Paris'im etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Paris Masalı

Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Gezileri isimli kitabını açtığımda tam da aradığım sayfaya denk geldim. Devamlı Paris'ten, bu şehre olan tutkumdan bahsedip duruyorum. Hal böyle olunca da takılmış bir plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan korkuyorum. Yine de durduramıyorum kendimi. Kitapta karşılaştığım satırlarsa içimi biraz olsun içimi rahatlattı.



Mina Urgan'da kitabın orta yerinde şöyle diyor: 

     "Bu kadar çok bahsettiğimden dolayı dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğunu anlamışsınızdır değil mi?"
"Avrupa'ya gidenlerin çoğu da Paris'i severler zaten!" diyor. "Çünkü Paris'i sevmek için onca sebep vardır. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalardan, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris'e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa Paris gene Paris olurdu."

Paris'i gerçekten Paris yapan unsurun ne olduğunu biliyor Mina Urgan. "Bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamadığı gizemli bir çekiciliğin bulunmasının" kenti eşsiz kıldığını söylüyor. Gezdiği yerler içinde hiçbir sokakta Mouffetard'da ya Contrescarpe'da gördüğü büyülü havayı yakalayamadığını belirtiyor. Onunla aynı fikri paylaşmak mutlu ediyor beni de. Tıpkı Mina Urgan'ın kitap sayfalarının satır aralarında kalmış düşünceleri gibi Paris, yürüdükçe tılsım gibi insanın içine işleyen sokaklarıyla güzel.



Geçen seferki Paris seyahatinden ne yazık ki hiç bahsedemedim. Yazacak çok şeyim vardı ama tutkuyla bağlı olduğum bu şehirden döndüğümden beri hayat öyle hızla aktı ki beni içinde eritti diyebilirim. Çalışmam çok çalışmam gerekti. Paris'e yeniden gidebilmemin yegane koşulu da çok çalışmaktan geçtiği için bundan yakınmıyorum. Tek üzüntüm yazacak fazla vakti bulamamam. Şubat'ın ikinci haftasına denk gelen seyahatimizde şehir buz gibiydi. İlk iki gün bizi sonraki günlerde karşılaşacağımız ayaza hazırlamak istermiş gibi esintili bir havayla gezdik şehri. Sonraki günler ayaz göğsümüzden içeri girdi. Son gün Gare du Nord'dan Frankfurt'a doğru kalkacak trenimizi beklerken soğuk hava nerdeyse nefesimizi kesmişti. Üst üste içtiğim iki kahve bile şehrin ruhuma işleyen soğuğunu gideremedi.

Bahar Paris'e en yakışan mevsim olsa da, Paris her haliyle güzel.
Yine Montmartre civarında, sevdiğimiz canlı bir sokak üstünde konakladık. Rue des Abbesses ve bu sokaktan Pigalle tarafına doğru sola döndüğünüzde karşınıza çıkan Rue Lepic şehir içindeki çok sevdiğimiz sokaklardan biri. Daha önce de bahsettiğimi düşünüyorum. Ya da onlarca kez kendime tekrar ettiğimden söylediğimi düşünüyor olabilirim.

Biraz ilerden soldaki yola doğru inerseniz, Amelie filminde Amelie'nin çalıştığı kafe var ya ona gelirsiniz. 😀
Nerdeyse her Paris'e gittiğimizde başka bir semtte kalmaya dikkat ediyoruz. Amaç, şehrin her köşesine değmek. Ama en sevdiğimiz yerler St. Germain civarı, Montmartre'ın canlı sokakları... Montparnasse'ı, oradan kolaylıkla St.Germain civarına akmayı, Lüksemburg Bahçeleri'nin ve St.Michel'in yakınlarında olma hissini de seviyorum. Bir de meşhur Marais var tabii ki. Canımın gitmeyi pek çekmediği bir yer varsa orası da Champs-Elysses.

Amelie'nin çalıştığı kafe: Cafe des Deux Moulins

Rue Lepic, açık bir pazar gibi. Hemen köşe başında büyük bir balıkçı var. Bilmediğim bir sürü balık ve bir yığın kabuklular. Bu balıkçının önünden geçerken her seferinde Kuzey'le iç geçiriyoruz. Karidesler, midyeler, ıstakozlar, istiridyeler. Baban da mı istiridye yiyordu diyebilirsiniz tabii siz şimdi bana. 😀 Vallahi istiridye yemiyorduk ama midyesinden, kalamarına ve kalkan balığından karidesine balık soframızdan hiç eksik olmazdı. Ben tam da şu "denizden babam çıksa yerim"cilerdenim. Demek istediğim olur ya bir gün buralarda yaşarsak, balığımızı alıp evde pişireceğiz.

Bu Paris seyahatinden bahtıma nefis şeyler düştü. Takip edenler belki IG'den haberdar olmuştur. Nedim Gürsel'le karşılaştım mesela. Montparnasse Mezarlığı'nda gezindim ve size anlatacak bir sürü şeyim var. Klasik bir Fransız Restauranı olan Bouillion Chartier'de arkadaşlarımla yemek yedim.
Bir an önce yazıp anlatmam şart.



10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.

3 Ocak 2016 Pazar

Paris: Bir şehrin ruhuna bürünmek

''Bir şehri delicesine sevmek!'' olabilir aşağıdaki yazının özeti.


Ne zaman Paris'a gitsem metrodan çıkar çıkmaz kafamı yukarı kaldırır gökyüzüne bakarım. Birbirine yapışık binalar, ferforje balkonlar, sokakları aydınlatan sarı-sıcak lambalar gözüme çarpar. Yan yana uzanan yüksek pencerelerin ardında ne hayatlar olduğunu düşünürüm.


Yukarıda fotoğrafta evdekilerle paylaştığım hayalimi görüyorsunuz. Paris'te bir evim olacaksa böyle olsun isterim. Bir binanın en üst katında olsun, önünde ince uzun bir balkon. Salonun tavanı şöyle helalinden üç metre olsa ne olur sanki? Akşamları yemekten sonra balkona çıksam, serin hava evin her yanına dolsa ve yatmadan önce şehre iyi geceler dilesem.


Montmartre'a doğru yürüdüğüm bir gün yukarıya çıkan merdivenlerde ara ara soluklansam ve her ne kadar burada anlatmaya çalışsam da başaramadığım o keyifli sorunun cevabını arasam: Sahi, ben neden bu şehri bu kadar seviyorum?


Hiç hesapta yokken karşımda bulduğum meydana şöyle bir soru yöneltsem: Sen de nereden çıktın şimdi? Peki, madem öyle istiyorsun bugün kitabımı burada okuyayım.


Meydanda dinlendikten sonra kentin kalabalığına karışsam. Mesela St. Germain'e doğru yürüsem. Cafe de Flore'un önünden geçip Simone de Beauvoir ve Sartre'ın adının verildiği küçük meydana ulaşsam, metro istasyonun yanında müziklerini yapan sokak sanatçılarına cebimdeki bozuklukları bıraksam. Ne güzel olur değil mi? Bir şehre insan ara ara gelse de aynı bildik görüntüye tanıklık etmekten güzel bir şey yok. İnsanı bulunduğu yere ait hissettiren şarkıları da mutluluğu müziğin tınısında bulabilmeyi de seviyorum. Paris'i sokak şarkıcıları ile seviyorum.


Ya ara sokaklarda gizlenmiş küçük müzelere ne demeli? Ben bu sokaktan geçmiştim demeyi seviyorum. Gustave Moreau'nun atölyesi Opera Bölgesi'nde. Kim bilir kaçıncı gidişimde gezebilme şansım oldu. 


Müzede çalışmak demek sessizlik demek. İnsan kaç kitap bitirir bir senede hiç düşündünüz mü?


Rast gele bir sokağa girdiğinde şaşırırsın. Karşına bir sürü eski anıyla çıkınlarını toplayıp gelmiş satıcılar çıkar. Rutin hayatın içinde antikayla uzaktan yakından ilgin olmasa da içinden kaldırım üstüne serilmiş eşyalardan bir tanesini seçip almak gelir. 


Sahiden dünyanın en eski lokantası mıdır Le Procope?
Geçerken camından içeri bakarsın.  İnsanlar oturmuş yemeklerini yiyor olurlar. Her seferinde burada bir gün yemeye niyet etsen de, içeriden derin bir sessizlik yayılıyormuş hissine kapılırsın. Paris'e tekrar gelmek için bir sebep olarak saklarsın Le Procope'un önünden geçmeyi: Unutturma da bir dahaki sefere buraya bir akşam yemeğe gelelim.


Marais'in sokaklarına dalınca bir rahatlama gelir insanın üstüne. Eskiye dair bir sürü ayrıntı gözünüze çarpar. Yıllardan beri her geldiğinizde karşılaştığınız kalpaklı yaşlı adam yine pastanenin köşesinde durmaktadır. Sizden gelecek bozuk paradadır gözü, fazlasını beklemez. Bir tatlı alırsınız, aldığınız tatlı kadar parayı da amcanın avcunun içine usulca bırakırsınız. Size bu şehre ait bir görüntünün tekrarını yaşatmanın karşılığında verdiğinizin hiçbir önemi yoktur aslında.


Tuhaf ki birkaç günlüğüne gitsek de ben bu şehirde yağmurun yağabilme ihtimalini bile severim. 


De ki yağmura tutuldun! Ya sizi yağmurdan koruyacak bir kafenin kalabalık terasına sığınırsın, ya küçük bir müzeyi gezme şansına kavuşursun. Her ihtimalin, her sonucun ayrı bir güzelliği vardır.


Bu şehri sevmenin türlü türlü yolu vardır. Köşe başlarında, merdiven başlarında, yol ayrımlarında çocukluğunuza rastlamak da bunlardan biri. 


Aşkın bu şehirde kol gezdiğini söylemeye gerek var mı?


Benim her seferde bu şehre koşma sebebim ise burada yüzümün hep gülmesi...