Bir Paris aşığının gözünden Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir Paris aşığının gözünden Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2017 Pazar

Gün 9- Cumartesi, Yorgunum Paris...

Gün 8 diye bir başlık atmanın o gün yazamadıysan bir anlamı yok. Sonuçta 21 gün aksatmadan bloga yazı yazacağım diye meydan okumuştum; olmadı. Geçerli bir sebebim var, Paristeydim. Sabah 05.00'de kalkıp, gece 23.30 da otel odasına girdik. Bitmiştim. Yatağa kıvrıldığım gibi uyudum. 
Gelelim bugüne. Kim bilir Paris'e kaçıncı gelişim. Yine de her geldiğimizde köşe bucak gezmekten vazgeçmiyoruz. Bu sefer arkadaşlarımızla birlikteydim. Her birinin en az bir tane yapmak istediği şey olunca kafelerden oturmaktan çok yapılmak istenenlerin peşinde dolandık. İki gündür o mağaza senin bu mağaza benim geziyor, her restoranın önünde en az bir saat sıra bekliyor, geri kalan zamanlarda da bir köşeden başka bir köşeye yürüyoruz. Yine de Opera Bölgesinin sınırlarından pek dışarı çıkamadık. Bugün akşama doğru Notre Dame Katedrali'nin önünden hafifçe çiseleyen yağmur eşliğinde geçtik, Shakespeare and Co.'nin önündeki sıraya bakıp "Yuh!" çektik. Sanki Paris her zamankinden daha kalabalıktı. Her yerde sonu gelmeyen sıralar vardı. Kitapçı gezemedim pek. Ne olduğunu anlamadan son güne geldik diyebilirim. Pazar gününü de bu şehirde geçirince bir tatilin daha sonuna gelmiş olacağız. Günler insanın sevdiği bir yer olunca daha hızlı geçiyor. 


Kuzey bu sefer Paris'i daha fazla sevdi. Hatta yazın daha uzun bir zaman kalmak için yine mi gelsek diye sordu. Tüm ısrarlarıma ve benim yoğun Paris sevgime rağmen buradan uzak durmaya çalışıyordu. Şimdi böyle söylemesi şaşırttı beni. St.Germain'deki minyatür figürler ve koleksiyon parçaları satan "Album" isimli mağazadan Harry Potter koleksiyon eşyaları aldı. Mutluluktan uçuyor. Ben kendime bir şey almadım. Bu şehirle ilgili hayallerim alışverişten daha öte. Tüm mağazalar alışveriş yapan insanlarla dolu. İstanbul kadar olmasa da burası da kalabalık bir şehir. Sokak üstündeki kafelerin, bistroların dolu hallerini görünce böyle yaşayan bir şehir olduğu için burayı seviyorum; öte yandan ayakkabı, kıyafet, çanta, mutfak eşyaları satan dükkanlar da dolu. Turistlerin hepsi buradan evine bir şey götürmenin derdinde. Biraz tuhaf geliyor bu hâl bana. Bu çarka pek ayak uyduramıyorum. Alışveriş yapmaktan sıkıldım. Daha doğrusu alışveriş yapmak anlamını yitirdi gözümde. Bunu buradan evine un taşıyan biri söylüyor. Bir şey almak için soyunmak, giyinmek, oldu mu diye bakmak, alıp almamakla ilgili bir karar vermeye çalışmak ve kasaya gitmek çok büyük bir efor gerektiriyormuş gibi hissediyorum. Yorucu bir eylem.
Bunun yerine kitabımızı açıp okuyabileceğimiz, defterimizi açıp duygularımızı yazabileceğimiz ve kahvemizi yudumlayabileceğimiz nice Paris kafesi var. Paris'te olmak herkese başka bir şey ifade ediyor. Benimkisi biraz fazla dingin bir Paris.

Merak edenler için içmeyi vaad ettiğim köpüklü şarabı hâlâ içemedim. İki gündür bir litrelik bir şarabı sırtımda taşıyorum. Yanında bir türbüşon, altı tane de plastik şampanya kadehi. Bir bardak şarabı yudumlama olayını öyle romantik bir rüyaya çevirdim ki bir türlü uygun an gelmiyor. Ya doğru zamanda doğru yerde olamıyoruz, ya da şarabı içmek için tam da zamanı dediğimiz anlarda Seine Nehri yakınlarımızda olmuyor. Kaderin önümüze o anı taşıması lazım. Olmadı. Yarın şarabı içmek için mutlaka koşulları denk düşürmem gerekiyor. Yoksa bir köprü altında patlayacak benim şarabın mantarı. 

Pazartesi akşamından itibaren benden en sevdiğim şehirde olamamakla ilgili sızlanışlar dinleyeceksiniz. İyisi mi şimdi içinde olduğum rüyanın tadını siz de çıkarın. Bu gece herkes için gönülden bir dileğim var: Umarım herkes sevdiği şehirlerin göğü altında uyur her gece ve günaydın der yeni sabaha.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Size Paris'le ilgili bir sır vereceğim

Ben Paris'e yeterince sık gitmediğimizi düşünüyorum. Selçuk, "Yok artık! Oraya gitmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Daha ne yapalım?" diyor. Haklı. Doğum günlerim, evlilik yıl dönümleri, fuarlar bizim Paris'e gitmemiz için hep bahane. Hatta kendi doğum gününde bile beni alıp Paris'e götürüp, üstüne üstlük "Senin mutluluğun benim için en büyük hediye!" dediğinden beri Selçuk'u daha çok seviyorum. (Bu ne blogu bu arada yahu: Aşk mı seyahat mi?)😍

Böyle sık sık gittiğimiz için de elbette kendi seyahat rutinimizi oluşturduk. Herkesin mutlaka gidin dediği onlarca yere gittik, denedik. Paris'e ilk kez gidecekler siz de gidin elbette. Ama biz artık klasikleşmiş, adıyla ön plana çıkmış yerlere gitmiyoruz. Bazılarına çok kalabalık olduğu için gitmiyoruz, bazılarını gereksiz pahalı buluyoruz, kimilerini de sahiden beğenmiyoruz. 

Şehir klasiği olmuş iki kafe: Cafe de Flore ve Les Deux Magots.


Cafe de Flore ve Les Deux Magots, şehrin en eski kafelerinden. Bunu hepimizi biliyoruz, değil mi? Zaten hangi blogda gezinirseniz gezinin, bu iki kafenin ismini mutlaka görürsünüz. Şehrin en güzel yerlerinden birinde, St. Germain'de karşılıklı iki sokağın köşesini paylaşırlar.

Les Deux Magots
1920'lerin Fransa'sında Amerikalı yazarların, sanatçıların sık sık uğradığı iki mekandı bu kafeler. Hemingway'in kitaplarında bu kafelerden bahsedildiğini görürsünüz. Simone de Beauvoir ve Sartre bu kafelere gelir, içkilerini içerken kitaplarını burada yazarlarmış. Elbette şimdilerde turist kalabalıklarından ve bizim gibi meraklı gezginlerden bu mekanlar her daim dolu. Tatlıları ve yemekleri hep çok güzel; lakin pahalı. "Paris'e gelmişim, St.Germain'de caddeye karşı oturup kahvemi söyleyeceğim, yanında da tıpkı bir Fransız gibi sigaramı içeceğim," diyenler için hem Cafe de Flore hem de Les Deux Magots nefis mekanlar.


Yanımızda arkadaşlarımız yoksa biz bu iki kafede de sıklıkla oturmuyoruz. Yine de gece Paris'e çöktükten sonra, ısıtmalı terasların altına sığınıp Paris yaşamını izlemek için bu iki kafe de çok güzel. 

Peki biz Paris'e gidince nereye gidiyoruz? 

Selçuk'la benim bir kafemiz var. Bizim kafemiz. Öyle diyoruz. Burası Kuzey'in de kafesi olsun istiyoruz ama interneti olmayan bu kafeyi sevmeyi reddediyor. Sanırım interneti olmayan tüm Fransız kafelerini reddediyor. Kendi bilir.😀 Bizim kafemiz yukarıda anlattığım kafelerden biraz ilerde. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısında sevimli mi sevimli, gece oldu mu sakin mi sakin bir köşe. Paris'e ayak basar basmaz nerede olursak olalım, hiç konuşmadan kendimizi bu kafede buluyoruz. Huzurun merkezine yolculuk, Paris'te olmanın anlamı.

Paris'te akşam olmaya başlamış ve biz sevdiğimiz kafeden içeri girmişiz. Kafenin teras kısmında oturmaya niyetliyiz. Öyle özlemişiz ki Paris'i, içerinin sıcağında oturmaktansa terasta oturup gelip geçeni seyretmek istiyoruz.

Le Rostand, öyle güzel bir yer. Elbette bizim için. Kafenin arkalarındaki sokaklardan birinde Gertrude Stein yıllarca oturmuş. Çok güzel bir apartman. Şimdilerde orada oturmak çok pahalı olmalı. Zamanın tüm sanatçıları da Gertrude Stein'dan onay almak, Hemingway'in dediği gibi şömine karşısında ısınmak ve Gertrude Stein'ın güzel ikramlarını yemek için bu eve uğrarmış. Ben o sanatçıların hepsinin Lüksemburg Bahçeleri'nin içinden arka sokaktaki o eve gitmek için yürüdüklerini hayal ediyorum.


Uçuk yeşil renkli, demir çerçeveleri var kafenin. Hasır sandalyeleri, yuvarlak küçük masaları, servisi yaptıktan sonra rahatsız etmeyen garsonları. Kitabınızı açıp okuyabilir, defterinize bir şeyler karalayabilir ya da çayınızı yudumlarken etrafı seyredebilirsiniz. Benim Paris'imde en sevdiğim kafe burası işte.

Isıtıcıların kırmızı ışığı Selçuk'un en sevdiği tatlının üstüne vurmuş. Birazdan kahvenin yanında harcanıp gidecek. 😋


Gitmeyeni dövüyorlar: Le Relais de L'entrecote

Biliyorum bana kızacak çok insan çıkacak ama bu kadar şişirilmiş başka bir mekan daha düşünemiyorum. Bir kere Türklere burayı kim, neden ve ne zaman söylemişse, fuar zamanları (özellikle tekstil fuarı) L'Entrecote'a gitmeyen Türkü dövüyorlar. İnsanlar burada kapının önünde sosyalleşiyor. Rezervasyon almayan bu restoranın önünde Türkiye'deyken burunlarından kıl aldırmayan onlarca Türk işadamını ayakta beklerken görürsünüz. Vallahi bu eziyeti çekiyor olmaları ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Bir de burada pek Fransızca konuşma telaşına düşmüyorsunuz; zira ortada seçim yapmanız gereken bir yemek falan yok. Restoranın adından da anlaşılacağı gibi sadece antrikot servis ediliyor. Garsonun siparişle ilgili sorduğu tek şey etinizin nasıl pişmesini istediğiz. Elbette bir de ne içeceğiniz.



Uzunca bir süre ayakta, soğukta beklediğiniz değil mi? Eh, artık size ne verseler beğenecek kıvama geldiniz zaten. Ayakta geçirilmiş bir saatin ardından kıyıda köşede ne kadar masa varsa hepsine insanları sıkıştırıyorlar. Yan yana konulmuş masalardan birine oturtulduysan tuvalete bile kalkamazsın vallahi. Sonra küçük tabaklarda önünüze bir salata getiriyorlar. Üstünde hardallı bir sos var. Hardal, iştah açıcı. İştahla birlikte hardalın acılığından beyninize kadar giden tüm damarlar da açılıyor zaten. Sonra da etler geliyor. Patatesle birlikte. Garsonlar etler soğumasın diye iki seferde yemeğinizi servis ediyorlar. İlk gidişimizde sanki et daha lezzetli gelmişti bana. Bu son gittiğimizde açık konuşmak gerekirse bu kadar sert bir eti getirmekten nasıl olup da utanmadıklarını düşünürken buldum kendimi. İşin özünün etin sosunda olduğunu söylüyorlar. Elbette, sosun içindekiler sırmış. Bana sorarsanız sosun pek de bir sırrı yok. Fesleğenli ve tereyağlı bir sos işte. 😀



Ben biraz kötüleme işini abartmış olabilirim ama emin olun ki "Ay çoook nefis! Ben gittim, bu parayı ödedim, siz ödemezseniz vallahi aklım kalır." diyenler de abartıyor, bilesiniz. 

Peki Özlem, sen bize nereyi önerirsin?


Vallahi ben size yukarıdaki restorandan çok daha güzel bir yeri öneririm. Farkındaysanız burada sadece sorun yaratmıyor, aynı zamanda çözüm de sunuyorum. 😀


Bir kere benim yazacaklarımdan önce, yıllar önce Ahmet Örs'ün Sabah Gazetesi için yazmış olduğu bir yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu restoran için yazılmış en güzel yazı kanımca bu yazıdır. Ahmet Örs'ün de demiş olduğu gibi: Paris'te Paris'li gibi yemek yenir. O zaman yemek yemek için nereye gidiyoruz: Elbette Chartier Bouillion'a.



Tarihi iki yüz yıl öncesine dayanan Chartier Bouillion Restaurant gerçek anlamıyla bir esnaf lokantası. İçerisinin ne kadar geniş olduğunu tahmin edemeyeceğiniz bir avludan içeri süzülüyor ve ahşap kapıdan içeri giriyorsunuz. "Hay Allah! Ne kadar da büyük bir yer." diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Sizi bir masaya oturtuyorlar. İki kişiyseniz, artık kimin yanı boşsa oraya. Daha kalabalıksanız büyük bir masanın boşalmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz. 

Bir garson gelip masanıza beyaz bir kağıt seriyor. A3 bir sayfaya basılmış menüyü elinize tutuşturuyor. Seçtiğiniz yemekleri de fiyatıyla birlikte kağıdın üstüne yazıyor. Öyle adisyon falan yok. Her şey şeffaf, her şey masanın üstünde, her şey fazlasıyla Fransız ve en önemlisi her şey fazlasıyla ucuz. Biz bu restorana her gittiğimizde neşeleniyoruz. İtalyan aileleri gibi kalabalık oluyoruz genellikle. Şarap söylüyoruz, kahkahalar atıyoruz, yemeğimizi yiyoruz ve hesabı şaşkınlıkla ödüyoruz. İlk kez gelen arkadaşlarımız bir gece önce L'Entrecote'da ödedikleri hesabı düşününce soruyorlar bize: Hesap da bir yanlışlık olmasın? 

Bizden söylemesi. Tercih sizden arkadaşlar. 
Sonra demedi demeyin, olur mu?

10 Nisan 2016 Pazar

Biten bir Paris seyahatinin ardından...

     Bir Paris seyahatinin daha sonuna geldik. Güzel günler hemen geçiyor, değil mi? Bir haftalık tatilin sonunda, ''Bu tatil bana yetmedi.'' diyen bir Özlem, ''Bence tam tadındaydı, artık eve dönelim.'' diyen bir Kuzey, '' Tamam, sıcak bir havada birkaç günlüğüne tekrar seni Paris'e götürürüm.'' diyen bir Selçuk vardı. Hava buz gibiydi, güneş arada sırada kendini gösterdi. Dönüp geriye baktığımda yapmayı hayal ettiklerimin bir çoğunu yapamadan geri döndüğümü fark edip, hayıflanıyorum. Zaman bana hiç yeterli gelmiyor zaten. Ne evimde, ne Paris'te!



Bu gidişimizde Montmartre'da, Sacre Coeur'e birkaç dakikalık uzaklıktaki bir apartmanda bir daire kiraladık. Beğendiğimiz başka evler de vardı ama fiyat açısından bu daire bize çok anlamlı geldi. Evin genel durumunu değerlendirecek olursak fazla bir sıkıntı yoktu aslında. İlk gün eve en kısa mesafedeki metro durağında indik: Chateau Rouge
     Metrodan çıkışımızda inanılmaz bir keşmekeşin içinde bulduk kendimizi. Tüm sokağı sokak satıcıları kaplamıştı. Kimi kavrulmuş kabuklu fıstık satıyordu, kimi taze meyve, kimi de uyuşturucu. Kalabalığın içinden sıyrılmakta zorluk çektik desem abartmış olmam. Paris'teki Afrikalı nüfusun tümü sanki burada yaşıyordu. Köşe başlarını tutmuş kılıksız adamlar, ellerinde sigaraları ve içkileriyle volta atan serseriler vardı. Yol boyunca yan yana sıralanmış bir sürü kuaföre denk geldik. Hepsinin içi tıklım tıklım doluydu. Saçlarını taratan mı ararsın, tek tek ördüren mi yoksa tırnaklarını boyatan mı? Paris'in hiçbir yerinde böyle iş yapan kuaförlere denk gelmedim. İlk gün eve ulaştıktan sonra bir daha bu istasyonu kullanmayıp, Montmartre'a çıkan dik merdivenleri kullanmayı tercih ettik. Açık konuşmak gerekirse, hiç tekin bir yer değil bu bölge. 



       Dönerken bir kez daha merdivenlerden bavul taşımak istemediğimiz için bu metro istasyonunu ve dolayısıyla bu yolu kullandık. Metro istasyonuna giriş de tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı benim için. Metrodan çıkışta otomatik göz ile devreye giren ve dışarı çıkışı sağlayan kapıların önünde duran bir adam kapının açık kalmasını sağlıyor ve dışarıdaki grubun içeri biletsiz girmesini sağlıyordu. Görevli kadın da oturup bunu çaresizlikle izliyordu.
Dayanamayıp, ''Bu normal mi?'' diye sordum.
''Değil ama ne yazık ki başa çıkamıyoruz.'' diye cevap verdi.

     Bu gördüklerim de Paris'in başka bir yüzüydü. Kendi adıma şöyle bir sınır çizdim. Benim için Paris'te konaklanacak son bölge Montmartre sınırının ötesi olmayacak bundan sonra.

23 Şubat 2010 Salı

Paris Mon Amour: Paris, Paris...

Bir şehri güzel ya da anlamlı kılan nedir ki?

Bu konuda ne söyleyebilirim ?


Cevap herkese göre farklılıklar gösterir, benim için ise birkaç gün için bile olsa yaşadıklarım çok önemlidir. Baharları severim ben. Ağaçların çiçeğe döndüğü zamanlarla, yapraklarını dökme dönümleri beni mutlu eder. Çimenlere uzanmak, gittiğim uzak diyarların göklerine bakmak isterim. Uzun uzun bakarım. İçimden kendime, ''Unutma, sakın unutma, ipotek koy bu anına'' derim. Bir de şaşırırım dünyadaki altı milyar insanın aynı gökyüzünün altında bu kadar ayrı hayatlar yaşamasına.


Bazen olumsuzluklara sinirlenip burada yaşamak istemediğimi söyler dururum. Başka ülkelerde, başka diyarlarda uzun süreli olarak yaşamak nasıldır bilemem tabii ama daha saygılı ve insancıl bir şehri hayal etmem de büyük bir suç olmasa gerek diye düşünürüm.


Kahramanları severim ben.
...ve hep vardır kahramanlarım.
Şehirleri romanlardan tanımayı ne çok severim. Hemingway'in Paris'inde dolaşmak, Fikret Mualla 'nın ayak izlerini takip etmek, Monet'in tablolarına ilham olan parklarda soluklanmak isterim. Ne çok anı, ne çok sır vardır o sokak aralarında. Geçmişin sesini duyabilmek mümkün olsaydı keşke...


Tabanlarım ağrıyana kadar gezmeliyim. 
Zaten kaç günümüz var ki?
Offf sayılı gün sahiden çabuk geçer. Çok gezmeli, çok görmeli...


Benim şehrimi, yol arkadaşım anlamlı kılar. Eğer yolcu mutluysa, içilen kahvenin hatırı kırk yılı çoook ama çoook geçer. Mehmet Yaşin geçenlerde gazetede okuduğum bir yazısında, gittiği yerlerde otellerde televizyonu açıp dilini bilmediği ülkenin programlarını seyre daldığını yazmış ve eklemiş,  
''Çünkü odamda bir ses olmasını isterim.'' demiş. Ben yalnızlığı sevmeyenlerdenim. 
Evet, kendimi eğlendirebilirim tek başıma da ama yalnız gezmek tercihim değildir.

Paris'te Lüksemburg Bahçelerinin karşısındaki cafede, kahvemi Mr.S ile içmek isterim. Paris'i hissetmek isteyenlere Mine G.Kırıkkanat'ın Paris isimli kitabını okumalarını tavsiye ederim. Çoook güzeldir çoook...
Yaşanmışlık vardır kitapta. O kitapta okuduğum Napolyon zamanında yaşamış olan Victor Noir adındaki gazeteciyle ilgili hikaye çok enterasandır bence.

Victor Noir, 1870 yılında Napolyon'un bir akrabasının eşiyle, aşna fişne üstündeyken vurularak öldürülmüş zamanının oldukça yakışıklı gazetecilerinden biridir ve mezarı Paris'in en ünlü, en eski ve en büyük mezarlığının içindedir. Victor Noir'in mezarının üstünde öldüğü anı birebir temsil eden kendi boyutlarında yatık pozisyonda bronzdan bir heykeli var.

Victor Noir ve Pere Lachaise mezarlığında yatan diğer ünlüleri ve hikayelerini Mine Kırıkkanat'ın Paris isimli kitabında okumuştum, o zaman tanışmıştım Pere Lachaise Mezarlığıyla. Beni kitapta çeken şey, kenti yaşamış bir insanın dilinden yazdıklarını okuyabilmek olmuştu. Kitapta yazılan yerlerin birçoğunda daha önce oturmuş, kahvemi yudumlamış ve etrafı seyre dalmıştım ama bir de buraları başka bir insanın gözünden görmek, dinlemek çok keyifli olmuştu. Bir sonraki gidişimde bu sefer Mine Kırıkkkanat'ın anlattıklarını hatırlamaya çalışarak, başka bir keyifle gezdim favori şehrimi.

Sonra Cüneyt Ayral'ın Paris'ini, Feridun Andaç'ın Paris'ini, Nedim Gürsel'in Paris'ini indirdim sineye. Keşke Paris ile ilgili daha çok anlatı kitapları çıksa da, biz de hepsini keyifle okuyabilsek.

Okuduğum her Paris kitabında yazarlarımız hep ''Herkesin Paris'i başkadır.'' der.
Bence de Paris herkes için farklı duygular uyandırabilen bir şehirdir. Ama benim için Paris tükenmeyen, tüketilemeyen, koca meydanlarıyla, anıtlarıyla aşıklar kentidir.
Ben Paris 'te olmayı düşleyebilmeyi bile severim.


...........ve yeni buluşmamıza az kaldığı, beni yine kollarına alacağı için çok mutluyum.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Paris Mon Amour: Paris'le ilk tanışma

Paris'e ilk gidişim eşimin bana hazırladığı bir sürpriz organizasyonla olmuştu.  Güzel organize edilmiş bir sürprizdi. Gare de Est'de şirin, küçük bir otelde kalmıştık. Bu otel aklımda hep çok özel bir otel olarak kaldı. Hatta şu ünlü Bourne filmlerinin ilkinde Jason Bourne otelin önünde durunca çok sevinmiştim. Otellerle ilgili herkesin farklı standartları vardır. Benim standartlarım içinde otel odasının büyük olması çok önemli bir kriter değil açıkçası. Bu otelde kaldığımız oda bir çatı katıydı ve karşımızda tüm ihtişamıyla Sacre Coeur duruyordu. 

Sacre Couer Kilisesinin benim penceremin tam karşısında duruyor olması benim için aradığım işaretti. Evet, Paris'le ilk tanışmam güzel olacaktı, bunu hissetmiştim. İlk görüşte aşık olmuştum Paris'e ve sonra da bu tanışıklığa istinaden hiçbir fırsatı kaçırmaz oldum Paris'i görmek için.

Paris'te metro ulaşımının en ucuz yolu nedir?


Biz her Paris seyahatimizde bir metro istasyonuna girer girmez ''karne'' adı verilen 10'lu metro biletlerinden alıyoruz. Böylesi tek tek bilet almaktan daha ucuza geliyor. Sizlere de tavsiye edilir.
Paris'e ilk kez gidecekler için gezecek çok yer vardır. Bence ilk gidişler hep çok turistik olur. Benim de ilk gidişim öyle olmuştu. Elimde gezdikçe check edilecek uzun bir listem vardı. Eiffel Kulesi, Champ Elysees, Notre Dame Katedrali, Sacre Coeur, Louvre Müzesi, D'orsay Müzesi, Moulin Rouge...

Yukarıdaki listenin hepsinin hakkını verdim. Champ Elysees'de elim kocamın elinde saatlerce yürüdüm, asansöre biniş kuyruğunun uzunluğundan dolayı yükseklik korkum olmasına rağmen Eiffel'in tepesine çıktım. Paris'i Eiffel'in tepesinden kuşbakışı seyrettim. Seine Nehrinin kıyısında romantik yürüyüşler yaptım ve nehrin kenarına sıralanmış kitapçılarda saatler geçirdim. Lüksemburg Bahçeleri'nde yürüdüm, dinlendim, Paris havasını kokladım. Otel odamın penceresinden seyrettiğim Sacre Coeur'e gittim, sonradan yıllardan beri orada durmak için belediyeden özel izni olduğunu öğrendiğim tekerlekli sandalyede oturup, metal bir zincire yün dolayarak köpek anahtarlıklar yapan Parizyenden bir anahtarlık aldım.
(Sonra ki her gidişimde adamcağız hep orada yerinde durmaktaydı.)

Louvre Müzesinde saatler geçirdim. Paris benim için masal gibiydi.