Blog Yazmayı Seviyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog Yazmayı Seviyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2018 Çarşamba

Proust Anketi ve cevaplarım

Kuzey'in yatağının karşısındaki devasa dolabı sonunda odasından çıkardık. Daha önceki evimizdeki odaya göre yapılmış gömme bir dolaptı. Yeni evimize taşınırken aceleyle buradaki odasına monte edildi. Bu odaya hiç yakışmasa da onca işin arasında ve tabii ki para harcamak istemediğimizden buraya da çok yakıştığına ikna ettik kendimizi. "Aman canım, zaten bir yatmadan yatmaya gidiyor odasına!" falan derken, sonunda Kuzey odasından hiç memnun olmadığını ve adam gibi bir genç odası istediğini beyan etti. Biraz ertelediksek de çok kararlı olduğunu görünce razı olduk, ilk iş olarak daha geniş bir yatak aldık. Yatağın gelmesine çok az bir zaman kaldığı için de dolabı odadan çıkardık. Uzun lafın kısası dolabı boşaltmak zorunda kaldık. 😎 Aman Allahım dediğim kısım elbette bundan sonra başladı. (Okurken yoruldum vallahi dolap hikayesinden)

Proust Anketi: Görsel Buradan

Dolabın içine yıllar içinde yığdığım şeyleri görünce hemen İkea'ya gittim. Birkaç plastik kutu aldım. Kuzey'in ana okulundan başlayan defterleri (ah çok sevimliler, Kuzey'le birlikte onlara bakmak süper eğlenceliydi), atılmaya kıyılamayan İngilizce kitaplar (ne para verdik onlara), bebeklik kıyafetleri, oyuncaklar, niyeyse bir köşeye konmuş bir sürü ıvır zıvır... Ve samimiyetle söylüyorum ki atmasını bilen bir insanımdır. Yani bizim evdeki durum buysa saklamayı seven insanların evinin durumunu düşünmek istemiyorum bile. O defterlerin arasından bir de bana ait eski bir ajanda çıktı. Üstünde beyaz bir Unikorn olan mavi bir kapla kaplamışım defteri. Görünce çok şaşırdım. Kendi ilk okul yıllarım, birbirimize zorla yazdırdığımız anı defterleri, anketler falan... Eminim hepiniz hatırlıyorsunuzdur o yılları. Sonra aklıma ne zamandır yapmak istediğim Proust anketi geldi. O eski defteri bu anketi yapmak için önüme çıkmış bir şans olarak gördüm. Zamanının geldiğini fark ettim. Bir de size söylemeden geçemeyeceğim. Hani Paris'e her gittiğimde uğradığım Shakespeare and Co. Kitabevinin kafesi var ya, orada tepsi altlığı olarak Proust'un bu anketini kullanıyorlar.

Foto Buradan

Anket soruları ve cevapları aşağıda. Muhtemelen kısa cevaplar vermem gerekiyordu ama susmasını bilmiyorum ne yazık ki.😀  Beni de böyle sevin lütfen!

Proust Anketi (Proust Questionnaire)

Foto Buradan

1- Mükemmel mutluluk sizce nedir?
"Mükemmel mutluluk" diye bir şeye keşke inanabilseydim. Ama nerde? Yıllar içinde böyle kesintisiz bir mutluluk olamayacağını daha iyi anladım. Mutluluk dediğin şey bir anda saklı. Belki çocuğunu kucağına verdikleri ilk anda, oğlunun ensesinden aldığın kokulu bir öpücükte, bir bakışta, bir gülüşte... Şimdilerde bu anları toplamakla meşgulüm. Az biraz mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için de üç maymunu oynuyorum. 😀 

2- En büyük korkunuz nedir?
Sevdiklerimi kaybetmek ve hayal ettiğim şeyleri yapamadan bu dünyadan göçüp gitmek. Her ne kadar kendime çaktırmasam da yaşlanmak da ürkütüyor beni. Ölmeye giden yolun zamandan geçtiğini bildiğimden olsa gerek zamanı yavaşlatmaya çalşıyorum. Elbette nafile bir çaba bu.

3- En beğenmediğiniz özelliğiniz hangisi?
Öfkem. Kendimi terbiye etmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum. Takmamayı, boş vermeyi ve umursamamayı öğreniyorum gün be gün.

4- Başka insanlarda en beğenmediğiniz özellik hangisi?
Kibir ve kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeleri. Ay, ne çok var etrafımızda bu tiplerden.

5- Şu an hayatta olan ve en çok hayranlık duyduğunuz kişi kim?
Bu soruya genç nesilden biri ile cevap vereceğim: Emma Watson. Ne hoş genç bir kadın olduğunu gün be gün gördüğüm Emma Watson'un tüm dünya kadınları ve eşitlik için yaptıklarını görünce içim ferahlıyor.

6- En büyük müsrifliğiniz nedir?
Durmadan kitap alıyorum. Sonra da aldığım kitapları okuyamıyorum. Hem okuyamadığım kitaplar her gün biraz daha arttığı için moralim bozuluyor, hem de evin her köşesi kitapla doluyor.

7- Şu anki ruh haliniz nedir?
Eh işte. Karışık biraz. Bir tavana vuruyorum, bir dibe çakılıyorum.

8- Sizce en çok abartılmış erdem hangisi?
Ahlâk. Bu kelimenin ardına sığınılarak yapılan söylemlerden de nefret ediyorum.

9- Hangi durumlarda yalan söylersiniz?
Hadsiz sorular karşısında.

10- Dış görünüşünüzle ilgili en sevmediğiniz şey nedir?
Göbeğim. Bir türlü orta yerde buluşamadığımız, bitmeyen bir kavgamız var kendisiyle. Hımm, bir de şu hemen beyazlayan saçlar var. Off!

11- Şu an hayatta olan ve en hoşlanmadığınız kişi kim?
Adını söylemeyeyim. Nefreti içimde saklı.

12- Bir erkekte en sevmediğiniz özellik hangisi?
Egosantrik tavırlar, kibir: "Ben, ben, ben...." halleri.

13- Bir kadında en sevmediğiniz özellik hangisi?
Gösteriş meraklısı olması. Şu marka çantam, şu ayakkabı, şu bir şey halleri.

14- En çok kullandığınız kelime ya da cümle nedir?
"Hadi!"

15- Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da ne?
Eee, biliyorsunuz zaten yahu. Şimdi bu konulara girmeyelim bunca yıldan sonra. Komik oluyor sanki.

16- Şimdiye dek en mutlu olduğunuz zaman ve yer neresi?
Büyük mutlulukları bir kenara bırakacağım. Kuzey'i kucağıma aldığım ilk an diyeceğim ama tam da öyle miydi hatırlamıyorum. Daha çok bir aptallık hali vardı benim üzerimde. İlk kez araba kullandığımda üstümde nasıl bir telaş varsa, Kuzey'i ilk kucağıma aldığımda da öyle hissetmiştim. "Ben ne yapacağım bununla şimdi?" gibi bir şeydi. O yüzden kendimi en iyi/ en hafif hissettiğim yeri söyleyeceğim: Paris.

17- Hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Resim yapabilmek isterdim. En azından karalama yapacak kadar yeteneğim olsaydı, o bile yeterdi.

18- Kendinizle ilgili değiştirmek istediğiniz bir şey olsaydı, bu ne olurdu?
Duygusallığım. Şimdiki tecrübelerimle duygusal hiçbir sebebin beni etkilemesine izin vermezdim.

19- En büyük kabiliyetinizin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Öyle bir şeyim yok.😀 Ama çalışkanımdır ve asla vazgeçmem.

20- Eğer ölüp tekrar dünyaya gelecek olsaydınız, kim ya da ne olmak isterdiniz?
Ay zor bir soru. Tek bir cevabı yok ama aynı kişi olmak istemezdim, çok sıkıcı olurdu bu. Paris'te ya da New York'da yaşamak isterdim. Yazar olmak isterdim. Sahiden ama! Parmaklarının ucundan kelimeler akan bir yazar. Eh, bu kadar istemişken 1920'lerin Paris'ini istediğimi de belirteyim de tam olsun.

21- En çok nerede yaşamak isterdiniz?
Paris.

22- Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir?
Kesinlikle ailem.

23- Sefaletin en alt sınırı sizce nedir?
İnsanın ailesinin karnını doyuramaması.

24- Favori işiniz nedir?
Gezgin olmak, editör olmak, çevirmen olmak ya da yazar olmak.

25- En belirgin karakteristik özelliğiniz nedir?
Yalan söyleyemiyorum, yapmacık olamıyorum. Sanırım fazla net olmam insanları benden soğutuyor. Pembe masalların ülkesinde yaşayamıyorum ne yazık ki.

26- Arkadaşlarında en değer verdiğin şey nedir?
Dürüstlük ve optimist olmak.

27- Favori yazarlarınız kimler?
İki gün önce bu dünyadan ayrıldı ve söylemeden geçemeyeceğim. Ursula K. Le Guin en sevdiğim yazarlarından başında geliyor. Paul Auster, her daim favorim; umut taşıyıcım. Isabel Allende, Patrick Rothfuss, Nedim Gürsel, Carlos Ruiz Zafon... Oooo, dolu var daha. 👀

28- Favori kurgu kahramanınız kimdir?
Heidi, samimiyetle. Canım benim yaaa. Yıllarca onu dedesinden uzak tutan Clara'dan nefret ettim ben.

29- Kendinizle en çok özdeşleştirdiğiniz tarihi figür kimdir?
Marie Antoinette. Şaka şaka! Vallahi tarihi bir kahramanım/ figürüm falan yok. Ama şansım olsa Simone de Beauvoir ile oturup bir kahve içmek isterdim. Ya da Margueritte Duras ile bir kadeh şarap falan. Fena olmazdı hani. Hani toplanmışken diyorum alkol de var nasılsa, Paris'te bir kafe süper olur. Bizim çocuklarla: Hemingway, Simone, Margueritte, Scott, Zelda....😀 

30- Gerçek hayattaki kahramanlarınız kimler?
Sanırım insan büyüdükçe kahramanlara falan inancı kalmıyor. Bu soruya kadar gelince aynı testi bir de Kuzey'e yapmak istedim. Muhtemelen onun bir sürü kahramanı vardır. Ben sadece hayallerimi gerçekleştirmek isteyen orta yaşlı bir kadınım artık.

31- Favori isimleriniz nedir?
Bir kızım olsaydı ismini Ece koyardım. Selçuk'un favori ismi Ela'ydı. Elimizde bir Kuzey var. Fark ettiyseniz hiç erkek ismi yokmuş kafamızda.

32- En sevmediğiniz şey nedir?
Bir halta benzemeyip okumak durumunda kaldığım kitaplar. Zaman kaybından nefret ediyorum.

33- En büyük pişmanlığınız nedir?
Vakti zamanında sırf duygusal sebeplerden dolayı yaptığım bir şey. Tüm hayatımın ritmini değiştirdi. Şimdi elimde fırsat olsa ve o günlere dönme şansım olsa kimsenin duygusal saçmalıklarla beni etkilemesine izin vermez ve kendi yolumu çizerdim. Başkalarının benim için kurguladıkları yaşamı da hediye ederdim onlara. 

34- Nasıl ölmeyi istersiniz?
Proust'ta sahiden kafayı yemiş bir insanmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ölümsüzlüğü tercih etsem de illa ki cevap vermem gerekiyorsa elbette uykuda ölmek isterim.

35- Mottonuz nedir?
Olmuyorsa olmuyor; bırak gitsin.

18 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 20- Çarşamba, diyeceklerim var.

Baştan söylüyorum bir dolu sıkıntılı iç konuşma var bu yazıda. Kendimi rahatlatmak için yazdım sanırım. Niyeyse! Okumasanız da olur yani.👀

Geçen ay birden iş yerindeki internetimiz kesildi.(TTNET) Hemen telefona sarıldık tabii ki. İşin yürümesi için internet şart bizde. Adsl numaramızı girdikten sonra telefondaki mekanik ses bölgemizde bir bakım çalışması yaptıklarını ve ne zaman giderileceğini bilmedikleri bu çalışma için ortalama 20 gün hizmet veremeyeceklerini söylüyordu. Bendeki panik halini düşünün siz. İnternet yoksa iş de yok demek. Koştur, koştur TTNET'in ana binasına gittim. Onlar da bana böyle bir arızadan haberlerinin olmadığını ama sahiden de bulunduğumuz bölgede çalışma olduğu söylediler. "Bir öğrenseniz ne zaman düzelir?" dediğimde de beklemem gerektiğini işlerinden bıkkın, hayatlarından bezgin bir şekilde ifade ettiler. "Peki hizmet vermeyeceğiniz internet için para alacak mısınız müşterilerinizden?" diye sordum. Elbette alacaklardı ama hizmetini almadan ödememi yaptıktan sonra bir dilekçe ile başvurursam geri ödeme yaparlardı. Ayrıca dünyanın büyün ülkelerinde de bu böyle oluyordu.

Kontratım olduğu için (nerdeyse bitmesine bir ay vardı) TTNET'e ödememi yapmaya devam ettim. Başka şansım olmadığından derhal Superonline'a başvurdum. İki ay süreyle iki internet servis sağlayıcısına da aidatımı ödedim. Hatta geçen ay hiç borcum gözükmeyen TTNET'e bu ay kontrol amaçlı tekrar bakınca 32.00 TL faturam olduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden faturamı ödedim. Bir dahaki ay yine bakacağım. Belki tekrar fatura çıkarırlar. İki gündür Superonline'da da hizmet yok. Bakım çalışması yapıyorlarmış. Ellerinden gelen çabanın hepsini de gösteriyorlarmış ayrıca. Elbette faturamı alamadığım hizmet için ödeyecekmişim. Çok üzgün çünkü telefonun öte ucundaki çalışanlar ve bunu dile getiriyorlar. Hizmetime ne zaman kavuşacağım ise artık Allah'a kalmış. 😀

Yukarıda görüldüğü gibi ağlanacak halimize gülüyorum artık. Çünkü sinirlenme aşamasını geçtim. O aşamada insan kendinden nefret ediyor. Bağıran, öfkelenen, ağzına geleni söyleyen bir insan oluyor ki bu durum da insana zarar. Şunu kabul ettim, bu ülkede yaşayarak insan sinirden ölüme birkaç yıl erken yaklaşıyordur. Hindistan'dan falan ne farkımız var yahu? Kanunun olmadığı yerde herkes kendi kanununu uyguluyor. İnternet mi kullanmak istiyorsun en az iki yıllık kontrat yapmak zorundasınız. Yoksa internet falan yok size. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde televizyon yayını falan kullanmak için "sadakat" anlaşması imzalıyorsundur? İki yıl yaşayacağımın garantisi var mı ki iki yıl aynı yayın şirketini kullanacağıma dair anlaşma imzalıyorum? Teşekkür ederim almayayım derseniz de sizi aramaya devam ediyorlar. 
Dün BJK'den aradılar. Forma satın almak ister miyim diye? 
Eğer istersem neden telefondan almam gerektiğini anlamadım tabii. Belki oğlanın bedenini falan biliyorlardır. Ne bileyim? 

Bugün sıkıntılı bir yazı oldu. Biliyorum. Meydan okuma falan demeden sussaydım keşke. Oysa aklımda Tempo Travel'da okuduğum Delal Arya'nın nefis bir yazısından bahsetmek vardı. Olmadı. Edebi Yolculuklardan bahsediyordu. Agatha Christie'nin peşindeydi. Tüh!

5 Ekim 2017 Perşembe

Gün 7- Perşembe, Zaman öyle ardından baktırır insana.

Bu sabah kalktığımda dün yazdıklarım aklımdaydı. Yüzümde tuhaf bir gülümseme ile bir gece evvel döktürdüğüm incilere geri dönüp bakmamaya karar verdim. Zaten gün içinde de bloga dönüp de bakacak vaktim olmadı. Sadece iş yerinde her şeyi birbirine attığım öğlen öncesinde bir mola almaya karar verdim. Basket maçındaki oyuncular giib etrafımdakilere mola işareti verip herkesten dağılmasını rica ettim. O arada sevgili iş arkadaşlarım benim dalgınlığımdan ortaya çıkan karmaşıklığı gidermekle meşguldü. Ben de gidip kendime bir kupa dolusu kahve aldım ve bir gece önceden gelen yorumlara cevap yazmaya koyuldum. (Kahve içmeme sözü vermeme rağmen her gün itina ile kahve içmeye devam ediyorum.)


Bugün hesaplarla kitaplarla uğraşırkan eylül ayında tahsil edilmesi gereken çekleri bankaya vermediğimi fark ettim. Kaç gündür aklımı meşgul eden bir şey vardı da ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Bir anda jeton düştü ve ben kendime ağız dolusu hayret ettim. En son bu çaptaki unutkanlığımı Kuzey'e hamileyken yaşamıştım. Kendimi gittiğim yerde unutuyordum. Öyle bir unutkanlık hali hiç yaşamadım hayatım boyunca. Devamlı uyuyan hamilelerden olmayı tercih ederdim sorsalardı. Dokuz ay boyunca gittiğin her yerde uyumak. Kesik kesik uykularla cebelleştiğim son yıllardan sonra uykuya böyle değer veriyorum. Geçenlerde bir radyo programında sunucu Hüsnü Özyeğin'e sordu sağlığınızı neye borçlusunuz diye. Adamcağız çok ama çok uyumama borçluyum diye cevap verdi. Gözünü kapattığı yerde ve koşullar ne olursa olsun uyurmuş Hüsnü Özyeğin. Direksiyon başında içimi bir kıskançlık bürüdü. Uyumak ne büyük bir lütuf. 
Uyku konusunu bir kenara bırakırsam, az önce anlattığım gibi dalgınlıkları yaşamamam gerekiyor. Bugün beni bu kadar ne dağıtabilir diye düşündüm. İş yoğunluğu, işi bırakmak istiyorum söylemleri, sabahları çok erken kalkmak, çok fazla şey düşünmek, işin stresi... Muhtemelen büyük çoğunluk benimle aynı durumdadır. O yüzden yakınmayacağım. Dır dır etmek yerine çözüm üretmeli, her konuyu canımı sıkacak kadar düşünmemeliyim. 

VE en önemlisi geçenlerde koştura koştura bir kırtasiyeye gidip aldığım ajandamı efektif bir şekilde kullanmalıyım. Hayatım boyunca hep ajanda kullandım ve çok faydasını gördüm. Oraya yazdığım bir şeyi bir daha kafamda taşımama gerek kalmıyor. Düşünsel anlamda hafifliyor. Düşüncelerim (tıpkı listelemekte olduğu gibi) hizaya giriyor. Demek ki benim için yararlı olan bu yöntemi tekrar hayatıma geçirmeliyim. Ajandayı alıp da eve bırakınca olmuyor bu işler. İşte basit çözümüm bu. Bir de Omega 3 kullanayım diyorum. 

Biliyorsunuz yarın Paris'e doğru yola düşüyoruz. Blog yazımı yazdıktan sonra telaşsızca yayıldığım koltuktan kalkacak, pembe bavulumu hazırlayacağım. Bugün Metro Market'e gidip, Seine kenarında içeriz diye plastik şampanya bardaklarından aldım. Türbüşonda yanıbaşında bardakların. Otele giderken alacağımız köpüklü şarabı da soğutmayı başarırsam hayal ettiğim gibi nehir kenarında şarabımızı içebileceğiz. Bendeki fantezilere de bakın. (Selçuk'un elbette bu yaptıklarımdan haberi yok.) Bir arkadaşım, "Aaa, yapıyor mu Fransızlar öyle şeyler?" dedi bu fantezimi anlatınca. "Tabii!" diye cevap verdim kendimde oldukça emin. "Tüm evsizler sokaklarda şarap içiyor." Durumu hep beraber göreceğiz elbette. Başımıza bir şey gelirse elbet haberiniz olur. (Dilimi tutamaz mutlaka anlatırım.)

Bu arada ben yalan söylerken gülerim. Evet! Daha yalan söylemeye başladığım anda beni bir gülme tutar. Selçuk hemen "Doğruyu söyle," der. Oysa o, iyi yalancıdır. 😀 Eskiden her söylediğine, -ilk evlendiğimiz yıllarda-, istisnasız inanırdım. Bir keresinde Taksim'de İstiklal Caddesinde yürürken org çalıp şarkı söyleyen kör vatandaşları gösterip Metin Şentürk de böyle şarkı söylüyordu, buradan meşhur oldu demişti de, ona bile inanmıştım. Ben anlamadıkça yalanlarını abartmaya başladı da o zaman aydım. Pek tabii ben sokaklardan ünlenen Edith Piaf'ı dinleyerek, Kaldırım Serçesini izleyerek büyümüşüm. Normal değil mi hayata bakışımın böyle ütopik olması?

Bu meydan okuma bana çok iyi geldi. Defterime yazacaklarımı buraya yazar oldum. Biraz fazla saçıldığımın farkındayım ama yapacak bir şey yok. Aranızda belki psikolog falan da vardır. Belli mi olur? Omega 3'ün yanına belki başka bir ilaç desteği tavsiye eder yorumlarda😀 (Ben yürümeye devam edeyim.)  Şimdi cevaplayamadığım yorumlara bakıp onlara cevap yazmak üzere ayrılıyorum buradan. Bir bardak beyaz çayımı içip, sonra da kalkıp saçımı kurutacağım. 

Uzun uzun düşünmem gereken konular var daha: Sahi yarın yanıma hangi kitabı alayım ben okumak için? 

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 32- Size enerji veren şeylerin listesini yapın.

Yeni başlangıçlar...


Eskiyen şeyler yoruyor beni. Kendime ait küçük rutinlerim hayata güvenle tutunmamı sağlarken hayatımın hep aynı eksen içinde akıp duruyor olması da bir süre sonra canımı sıkıyor. Akşamüstü eve gelip de bahçedeki minik ahşap masamın üstüne koyduğum demlenmiş bir bardak çay ve kitabım hayatımı anlamlı ve yaşanır kılarken; iş hayatında aynı insanlarla aynı konuları konuşmak, kendi hatalarımızdan kaynaklanan aynı sorunları tekrar tekrar yinelemek içimde kaçma, uzak yerlere ulaşma hissi uyandırıyor. Üstünde yığılmış kitaplar, kalemler, kağıtlarla dağınık duran masamı toparlamak bile yeni bir başlangıç benim için. İçimde hep alevlenmeyi bekleyen bir kor duruyor, bir köşede. Zaman zaman onu fark etmek, üstüne doğru hafifçe eğilip derin bir nefesle o közü alevlendirmem gerekiyor.

Yürümek, bir saatlik yalnızlık...


İşten eve geldiğim yorgun bir akşam üstü kıyafetlerimi değiştirip spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ruh halim bir anda değişiyor. İlk adımı atmak elbette hiç kolay gelmiyor. Sonuçta koltuğun köşesine kıvrılıp dizlerimi de karnıma doğru çekip uzanmak işin en kolay kısmı. Ama kulaklıklarımdan sevdiğim bir ses bana doğru uzanınca ve bacaklarım benden habersiz ilerlemeye başlayınca kafamın içindeki bulutlar da dağılmaya başlıyor. Adım adım karanlık ruh halimden sıyrılıyor ve huzura kavuşuyorum. Eve geldiğimde terlemiş oluyorum. Sonrası ılık bir duş ve her seferinde ilk yudumuyla mutlu olduğum demli bir çay. Herkese tavsiye ederim yürümeyi. Ne zaman içim karanlığa dönse kendimi yürümeye veriyorum. Bedenimi hareket ettirmek ruhuma da iyi geliyor.

Kokusu tüm eve yayılan kahve...



Çayın anlamı benim için aile demek. Tek başına çayımı yudumlamaktan keyif alsam da birbirinin peşi sıra demlenen boşalan çaydanlıklar yüksek sesle atılan kahkahaları, heyecanla yapılan dedikoduları ve tüm gün yaşananları paylaşmak demek. Kahveninse başka bir anlamı var. Bizim evde kahveyi ben içiyorum mesela. kahve makinesinden yayılan koku eve yayıldıkça ben de mest oluyorum. Kuzey, geçtiğimiz yıllarda gittiğimiz bir İtalya seyahatinde latte sevdalısı oldu. Genellikle akşamları bir bardak kahve istiyor benden. Sütü köpürtüp fincanı eline verdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değer. İkimiz de kahvelerimizi içtikten sonra yolumuza daha enerjik devam ediyoruz. İnsanın oğluyla kahve içmesinden daha güzel bir şey de dünyada yok. Onu da söylemiş olayım. 

Seyahat etmek...


Bu başlığı hepiniz bekliyordunuz değil mi? 😀
Seyahat etmek elbette bana enerji veriyor çünkü seyahat etmek demek buradaki rutinimden uzaklaşmak, kendimle bir arada olmak demek. Keşke kendimle baş başa kalmamın, iç sesimi duyabilecek mesafeden kendime sarılmamın ne kadar kıymetli olduğunu yıllar öncesinde fark etseydim. Sanırım yaş almanın en güzel yanı insanın kendisini sevmeye öğrenmesi ve ben bunu yollarda öğrendim. Klişe olacağını biliyorum ama İstanbul'da hayat zor. Stresle başa çıkabilmek de pek kolay değil. O yüzden herhangi bir faturayı ödemek zorunda olmadığım (kısacık zaman aralıkları da olsa) bir ülkede aylakça geziniyor olmak çok güzel bir his. 

Paris...


Kendimi ait hissettiğim yer. Dillerini bile konuşamadığım düşünülürse kendimi bu denli Paris'e ait hissediyor olmam tuhaf değil mi? Paris'teyken nasıl enerji dolu olduğumu anlatamam size. Her yer, her şey çok güzel. İçimde kelebekler uçuşuyor falan... Öyle mutluyum yani. Bir kafeden çıkıp, bir kitapçıya girmek, parklarda dolaşmak, marketten alışveriş yapıp bir köşede sandviçini yemek, defterini açıp içinden geçenleri karalamak.... Hayat bunlardan ibaret. Tüm problemler çözülmüş, basite indirgenmiş ve bize sadece yaşamak kalmış gibi. 

Yaşamak kolay mı yoksa zor bir uğraş mı bilmiyorum ama sanki biz Türkler yaşamı biraz kendimize zorlaştırmak için çalışıyoruz gibi geliyor. 

Bu sabah içimden geçenler bunlar. 
Geç kalmadan bu haftaya ait asıl listemi de oturup yazarsam daha önce yazıp taslaklarda sakladığım yazılarımı sizlerle paylaşabilirim. Ben yazıyorum siz de okuyun olur mu şekerler?