Blog yazmanın güzelliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog yazmanın güzelliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2019 Perşembe

Blog maceramı okumak ister misiniz?

Gün #17- Takıntılarım ve ben 😀


Bazı objelere takıntılı olma durumum var ne yazık ki. Uzun zamandan beri benimle olan eşyalarıma gözüm gibi bakıyorum. Mesela lise yıllarından beri kullandığım mavi renkli bir 0.5 kalemim var. Kimselere vermek istemiyorum, kimsenin kullanmasını da istemiyorum. Uğurlu kalemim o benim. Dili olmasa da bana anımsattığı çok şey var. Ben şu malına sahip çıkan insanlardanım. Hediye vermeyi çok severim. Bir hediye alacaksam uzun uzun gezinir, hediye vereceğim kişinin ruhuna uyan bir şey almaya çalışırım. Bunun yanında eşyalarıma da sahip çıkarım. Kuzey çok dağınık. Selçuk, ona çektiğini kabul ediyor. Çantasına bir gün koyduğu kalem ikinci gün asla olmuyor. 😀 Sorunca, falancaya verdim diyor. Alt tarafı bir kalem diyor. İşin kötü yanı, kendisi de başkasından bir kalem ödünç alırsa aynı muamaleyi yapıyor. Ya bir yerde bırakıyor aldığı kalemi, ya çantasına atıp eve getirip ertesi gün kaybediyor. Oğlum, başkasından ödünç aldığın şeye kıymet ver lütfen, iade et deyince de, "ne olacak alt tarafı bir kalem!" deyiveriyor. 

Geçenlerde benim bu mavi kalemi kalemkutusuna atıp okula götürmüş. Elbette ki kalem kutusunu unutmuş. İlk defa bunda bir telaş! "Söz veriyorum getireceğim kalemini. Kalem kutusunun içinde." dedi. Ben de, "Gelmezse, sen de eve gelme." dedim. Neyse ki hem oğlan hem de kalem geldi eve. 

Demem o ki, mavi kalemim, seyahatlerden severek aldığım kalem kutularım, anne evimden getirdiğim artık yıkana yıkana çizilen cam salata kasem çok şey ifade ediyor bana. 

Gün #18- Not defterim: Aklıma takılanlar, geçen günler, gülen yüzler...

Aklımda nice soru. Gün içinde bir fırsat yaratırsam kendime dönüyorum hep. İç sesime yani. En çok onunla konuşuyor, onu dinliyor, ona anlatıyorum kendimi. Ara ara üzüyor beni. Başkalarından daha çok dokunuyor söyledikleri. Yine de dönüp dolaşıp ona sığınıyorum. Günlerim akşam oldu mu salonun köşesindeki koltuğa kıvrılıp okuyarak geçiyor. Bana iyi gelen şeyleri yapmaya çalıyorum. Kitap okumanın dışındaki şeyleri pek başaramıyorum. Öğlen iş arası kaçıp yogaya gidemiyorum ya da sabah erkenden kapıdan adımımı atıp yürüyemiyorum. Yıllardır istikrarla yaptığım yegane şey çay içmek ve kitap okumak. Hayat, bir kitabın sayfalarının arasındaysam ve bir bardak çayı yudumluyorsam nefis geliyor. Uzun zamandır eve aldığım dergileri okuyamıyorum. Sehpanın üzerinde öylece beni bekliyorlar. Onları okumak, hayalini kimseyle paylaşmayacağım bir gezi planı yapmak aklımda. Şöyle araba sırtında bir seyahat. Köy, köy gezmeli, durduğun her köyde bir dondurma yemeli. Yeni bir seyahatten dönmeme rağmen başka bir seyahati hayal ediyorum. 

Söylemezsem duramam. Harry Potter okuyorum yine. Melez Prens'i. Harry'yi, Ron'u bir kenara koyarsak en çok Hermione'yi seviyorum. Bir de şu Luna var. Tuhaf kız. Keşke Rowlings bu karakteri daha çok işleseymiş diye düşünüyorum. Böyle bir şey geçiyor aklımdan. Selçuk yine ailemizi diziden diziye sürüklüyor. Hep beraber Umbrella Academy'ye başladık. Şimdilik sadece iki bölüm. Aramızda süre gelen kitap okuma yarışı devam ediyor. Hâlâ yarışı bırakmamış olması şaşırtıyor beni. Acaba bu hırsı daha ne kadar devam eder diye merak ediyorum.😀 Olmadı, iş seyahatine çıksın diye destekleyeceğim onu. Bu meydan okuma işinde sınıfta kaldım. Tam yakalayacakmış gibi oluyorum. Tekrar gerilere düşüyorum. Şubat ayını aksayarak da olsa tamamlarsam Avustralya'yı yazmak istiyorum. Avustralya'yı yazmak istememin tek sebebi benim. Muhtemelen bir daha gitme şansımız olmayacağı bu muhteşem ülkeyi, kıtayı sırf kendim için bile olsa yazmak istiyorum. Orayı düşününce kalbim heyecanla çarpıyor.

Gün #19- Blog maceram...

Şimdi bakın. Hayatta iyi ki yaptım diye çok mutlu olduğum, kendi kendime övündüğüm birkaç şey var. Bunlardan biri ömür boyu en iyi arkadaşım olan kocamla evlenmiş olmam, Kuzey'ciğimi doğurmuş olmam, doğru dostlar edinmem ve bu blogu yazmak. 

Blogumu açtığım, elimden geldiğinde yazabildiğim ve bu yaptığımdan bunca (dünyalar kadar) keyif aldığım için çok mutluyum. Geriye dönüp bakacak olursam ilk blog yazımı 1 Şubat 2010 yılında  basit bir merhaba diyerek yazmışım. Üstünden kocaman bir 9 sene geçmiş. Şimdi yazarken şok geçiriyorum. (Bu gerçek olabilir mi? 😳)
İşin tuhaf yanı, blog yazmaya karar verdiğimde blog dünyasından bi' haberdim. Takip ettiğim hiçbir blog yoktu. Bu fikir nasıl oldu da aklıma geldi hiçbir fikrim yok. Sadece etrafımda olan bitenden çok sıkıldığım bir dönem olduğunu anımsıyorum. Hayatın "Hadi içelim, güzelleşelim." formatında döndüğü, aynı günlerin ardı sıra birbirini takip ettiği günler. Etrafımdaki herkesten sıkılmış, aynı muhabbetleri tekrar tekrar yapmaktan bunalmıştım. Yazmak, ruhuma iyi gelecek bir şeyler yapmak istiyordum. Kitaplardan, dergilerden, keyif aldığım şeylerden, hayallerimden bahsetmek istiyordum. ilk yazımı, yorum gelsin diye beklediğim onca zamanı çok iyi hatırlıyorum. İçimin umutla dolduğu, bir şeyi yapmaktan çok ama çok keyif aldığım zamanlardı. Şimdilerde hayat o günlerdeki kadar heyecanlı gelmiyor bana. Tüm duygular zamanla eskiyor sanırım. Bloga yazmanın verdiği keyfi hep ayrı yerde tutmaya çalışsam da, keşke Türkiye'de blogların değeri yeteri kadar bilinse, ig'de iki fotoğraf paylaşan blogger diye kendini adlandırmasa diye düşünüyorum. Çünkü yazmak emek istiyor ve emek verenlerin kıymeti bilinsin istiyorum.

Diyeceklerim bu kadar hakim bey! 😀


11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

16 Aralık 2017 Cumartesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

Bazen yaşamıma katmak istediklerimi düşününce karamsarlığa kapılıyorum. "Zaman böyle akıp giderken hâlâ aynı hayalleri yaşatmak doğru mu?" diye soruyorum kendime. Kendimi eşelediğim, kendi içimde yaralar açtığım zamanlar karamsar olduğum zamanlara denk geliyor. Sonra güzel bir şey oluyor; bulutlara bakıyorum, limon ağacının çiçeklenmesine dalıyorum ya da radyoda güzel bir şarkıya denk geliyorum tüm düşüncelerim değişiyor. Bir tepede yaşıyorum hayatı, bir de diplerde. Huylu huyundan vazgeçmeyeceğine göre bende de çok şey değişmeyecek.😀  İyisi mi kendimi bilip önlemlerimi ona göre almam. 


İlk olarak en olmayacak isteğimden bahsederek başlayayım listeme. 

Zaman!

Samimiyetle hayatıma bir şey ekleyebilecek olsam zamanım olsun isterdim çünkü zaman bana bir türlü yetmiyor. Hele ki bu aralar. Aralık ayından yine bir şey anlamadım. Kendimi bir oraya bir buraya savrulurken buluyorum. Sabah erkenden kalkıyorum ve ne olduğunu anlamadan yatağa düşüyorum. "Kendin için ne yaptın bugün diye soruyorum?" uykuya dalmadan önce. Cevabımı duyamadan uykuya dalıyor, sabahın ne zaman olduğunu anlamadan alarmın sesiyle gözümü açıyorum. Evdeki çam ağacımızı her sene keyifle süslerim. Bu ağacı süslemeyi en sevdiğim zamanlar Kuzey'in daha küçük olduğu zamanlardı. Ağaç süslerinin hepsini kutulardan çıkarır, önüne koyardım ve birliket ağacımızı süslerdik. Minik parmaklarıyla parlayan topları yerleştirmeye çalışırdı. Gözleri her seferinde ağaca taktığı o toplardan daha parlak olurdu. Belki sorsam şimdilerde pek de küçük olmayan parmaklarıyla yine bu işi beraberce yapmayı kabul edebilir. 😀


Bunun dışında hayatıma katmak isteyeceğim ne olabilir? 

Stressiz bir yaşam, ülkemde gündemsiz yaşayacağım günler (buna sahiden ihtiyacım var. Hep savaş, hep kavga, hep bağırış mottosundan yorgunum dostum), uzun tatiller, kitap okuyabileceğim yavaş ilerleyen saatler, trafikten korkmadan gidebileceğim sanatsal etkinlikler, ormanda uzun yürüyüşler...


10 Ekim 2017 Salı

Gün 12- Salı, rutinin içinde kayboluş.

Bu sabah uyandığımda evde olduğumun farkındaydım. Yastığım yine yerdeydi, Kuzey okula çoktan gitmişti. "Umarım çok geç olmamıştır." diye düşündüm. Kalktım, şarjda (bakınız TDK!) takılı telefona baktım. Saat dokuz olmuştu. Dışarıda aydınlık bir hava vardı. Tepesinde parlayan lambanın ışığıyla uyanmaktansa güneş ışığını tercih eden Selçuk'un sabah esintisi şeklindeki günlük vızıldamasını duymamak için perdeyi açtım. Perdelerimiz öyle kalın ki (benim tercihim) açılır açılmaz gün ışığı tüm odayı doldurdu. Yazın sıcak ışığından farklı bir ışık taşır kış aydınlığı. Bu sabahki de öyle bir aydınlıktı. Parlak ama serin. Ben banyoya yollandım sabah ritüellerim için, Selçuk yatakta kıpırdandı. Ben giyinip kahvaltıya indik, o uykusunun cila kısmına daldı. Çayımı alıp kızarmış ekmeğimin üstüne peynir sürerken o da kahvaltı masasındaki yerini almıştı. 
"Kruvasan yok mu kahvaltında?" diye sorarak erkenden gözüne giren güneş ışığının intikamını aldı benden. 
"Tulum peyniri var. Burdan buyur!" diye terslendim ben de. 


Sonrası malum. Arabaya biniş ve işe gidiş. Aynı terane. Paris'ten döndüğüm günün hemen ertesinde herhalde kimse benden mutlu olmamı beklemez. Bekler misiniz? Bu seferki gidişimde şunu tespit ettim. Paristeki son günümde de çekilmez bir insan oluyorum. Sanki etrafımdaki kimse beni sevmiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum. Tersleniyorum herkese. Kavga çıkarıyorum. Sonra uçakta ağlamaya hazır gözlerle kitabımı okuyorum. Uçak yemeğinin ne kötü olduğundan dem vuruyorum. Çayı-kahveyi bile reddediyorum. Oysa dönüşte herkes benden çok mutlu olmamı bekliyor. E, ne de olsa en sevdiğim kente gittim. Değil mi? 

Bu hafta salı gününden işe başlamış oldum. İyi tarafı pazartesi sendromunu atlamış olmam. Kuzey gelir gelmez derslerle çevrelendi, yapamadığı ödevlerin stresi sardı çocuğu. Aman boşver, dedim ona da. Eksi alırsın en fazla. Ucunda ölüm yok ya. 

Gün içinde blogda yazılan yorumlara geri cevap yazarken çok sevdiğim birinin verdiği güzel bir haberle havalara uçtum. Şimdilik kendisi sürpriz kontenjanından saklıyor bu haberi. Kendisi ilan ettiğinde ben de buradan söylerim herkeslere. Küçük dünyamda güzel şeylerin olması umut verici. Bazı insanların çok fazla güzel şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Kelimeleri özel olan insanlar var. O kelimeler, o cümleler boşa gitmesin istiyorum. Dileğime kavuşunca da mutlu oluyorum. Bugün kocaman bir Nestle Antep Fıstıklı çikolatayı yemiş kadar mesudum dostlar. Hem de hiç vicdan azabı çekmeden. 
Dün akşamgözüm kapanırken yeni bir kitaba başladım. Her yılbaşında olduğu gibi geçen sene de Leylak Dalı ve Lalenin Bahçesi ile artık gelenekselleşen kitap hediyeleşmemizi yapmıştık. Leylak Dalı, Kasım Yağmuru isimli kitabı seçmişti kendisi için. Lale Abla da, "Nurşen kesin güzel bir kitap bulmuştur kendine. Ben de onu istiyorum." deyince kitap siparişine kendimi de eklemiş, üç tane kitap almıştım. Neredeyse bir sonraki seneye geldik ve ben kitabı elime yeni aldım. Aynı anda okuduğum kitapların sayısı hızla çoğalıyor. Olsun. Ne yediğimin farkında olmadığım gibi ne okuduğumun da farkında değilim. Kitap okumaya ayrılan zaman yetmiyor tabii ki. Uykudan çalıp da daha erken kalkıp daha geç yattığımda da vücudumdan çaldığım vakit yetmiyor. Daha çok şey yapabilmek için iş zamanından biraz aşırmam gerekiyor. Ya da günlerin biraz daha uzun olması. Kış da kapıda olduğuna göre güneş de yüzünü bizden başka tarafa çevirecek demektir. 
Şu aralar aklım Kuzey'den sebep mitoz ve mayoz bölünmeyle dolu. Haftaya salı fen sınavı varmış. Sanki mayoz bölünme uzmanıymışım gibi elinde bir fen kitabıyla çıkıp, "Şu soruya bir bakar mısın?" diyor. Anne olmak ve yıllardan sonra fen dersinde öğrendiklerini hatırlamaya çalışmak bir hayli zor. Oğlanla kitaplardan, filmlerden, hayallerden konuştuğum zamanı kesinlikle daha çok seviyorum. Teog kaldırıldı ya, belki yakında Finlandiya sistemine de geçeriz diye umut besliyorum. 
(Burada blog yazarı kahkahalarına uygun bir emoji bulamadığı için parantez içinde duygularını yazmak zorunda kaldı.)
😂