Bloglarda Challenge Var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bloglarda Challenge Var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #1-2-3

Ezgissimo'nun Meydan Okuması- Gün #1-2-3

Avustralya'dan döner dönmez kısmetimde bir meydan okumaya katılmak varmış. Yorgunum elbette. Bu halimi lügatimden uzak tutmaya çalışsam da uçuşu sadece 19 saat süren, ara beklemesi ve havaalanı geliş gidişleriyle bir günü kolaylıkla tamamlayıp, ertesi güne sarkan bir yol halinden bahsediyorum. Bir de saat farkı var elbette. Ev ahalisi olarak iki gündür akşam 9'a kadar dayanmaya çalışıp sonra tavuk gibi yatağa düşüyoruz. Sabah 6'da da cin gibi ayaktayız. 


Gün #1- Bu neyden okumayı neden kabul ettim?

Neden etmeyeyim? Nefis! Bir kere tanıştığım ilk günden beri enerjisine hayran olduğum, pırıl pırıl Ezgicik başlatmış bu meydan okumayı. 💖 Avustralya seyahatinin son günlerinde canım Sibel de gördüm. "Şubat ayında her gün yazacağım." deyince heyecanlandım. Daha önce de Sibel'le kendi kendimize meydan okuduğumuz olmuştu. Bunca uzaktayken bile kalbimiz hep birlikte çarpıyor onunla. ❤️ Aklım kaldı yani. Aklımda Avustralya seyahatini yazmak var ama bundan da eksik kalmak istemedim. Bir kere yazmayı çok seviyorum. Yarım kalan bir sürü başlangıçlarım var ve an itibariyle de bir türlü odaklanamıyorum. Yazınca iyi oluyorum, hayata daha güzel bakıyorum, kalbimin ritmi düzeliyor, şu hayatta sanki kendim için bir şey yapmışım gibi hissediyorum. Herkesin iyileşme yöntemi başka. Kafamın dingin olması için yazmam bir gereklilik. Listedeki sorulara bakmadım bile. O kadar heyecanlandım.


Ben bu blogu açalı çok uzun zaman olmuş. Blogu ilk açtığım günü dün gibi hatırlıyorum. Nasıl mutluydum. Öylesine mutluydum ki bunu daha önce neden akıl edemediğime üzüldüğümü anımsıyorum. Çok renkli zamanlardı. Benim başımda kavak yelleri esiyordu. Bir yazı yazıyor, ardından birileri yorum yazsın diye hevesle bekliyordum. Çok sonraları gelmişti o ilk yorum. Şimdilerde o heyecanım yok. Yaşlandım sanırım. 😀 Hayat daha hızlı akıyormuş ve ben çaresiz duruyormuşum gibi geliyor. Bilgisayarın başına oturmak zor geliyor. Sanal dünya öyle hızlı ilerliyor ve tüketiyor ki bu dünyanın içinde ben kendimi tüketeyim istemiyorum. Böyle bir hâl var üstümde. Ama üstümdeki o yorgunluğu atmaya çalışıyorum. Yediğim tek bir kurabiyeden de, okuduğum tek bir satırdan da daha çok zevk almaya çalışıyorum. O sebepten bu ay ben de yazmaya çalışacağım. Sanırım şubat ayını da yazarken tüketeceğim. 😀

P.S: Bir de bu ay şöyle bir şey yapacağım. Meydan okuma etkinliğine katılan herkesin bloguna uğrayıp bir merhaba diyeceğim.

Gün #2- Bugün benim doğum günüm olsa, bana ne alınsa mutlu olurum?

Beni yoran tek şey iş. İnsan ilişkileri, kriz ortamında çalışıyor olmak, her gün alacak/verecek hesabının köşesinde durmak, rakamlara bakmak, parayı yönetmeye çalışmak, falan filan... O yüzden uzun zamandan beri, hayalini kurduğum gibi sağlıkla ve kafaca dingin olarak işi bırakmak istiyorum. Bir şeyi hunca tekrar etmekten de korkuyorum ama öyle! Sanırım en büyük istediğim bu. Bugün benim doğum günüm değil ama bu düşünce samimiyetle benim ilerideki 4-5 yıl için en büyük hayalim, en büyük ikramiyem.  😀 Biliyorum, bu cevap tam bugüne uygun değil ama öyle. 


Bugün benim doğum günüm olsa, en çok bana Paris bileti hediye edilmesinden mutlu olurum. Geride bıraktıklarım için hiçbir sorumluluk hissi duymadan sık sık Paris'e gitmek, kafelerde oturmak, müzelerde gezmek, leziz yemekler yemek. Evet, evet! benim hediyem bu. Sağolasın Ezgi. Bak sabah sabah yüzümü güldürdün. Bana kombine Paris bileti alın lütfen. Bir de ev istiyorum ama. Zamanın öyle bol olsun ki Paris'te, geri dönüş gününü düşünerek ayaklarıma kara sular inene kadar yürümeyeyim, kiraladığım evde geç sabah kahvaltıları yapayım. Yoruldum mu eve gidip, "Aman nasıl olsa, daha geride çok günüm var. Bugünü de pencere kenarında oturup Paris günlüğümü yazayım." diyecek kadar zamanım, iç huzurum olsun. 

Evet, evet! Doğum günü hediyem bu. Paris ❤️

Gün #3- Bizim evde her daim pişen yemek ne ki?

Bak bu zor soru işte. Bizim evde yemek işi pek benim üstümde değil. Çok yıllar önce yapıyordum ama Kuzey doğduktan sonra o işi hep üstümden alacak birileri oldu. Şükürler olsun. En başından beri Kuzey'ciğime bakan, bizi kollayan bir ciciannemiz vardı. Şimdilerde kendisi annemiz gibi oldu. Kuzey'in gelişiminde öyle büyük emekleri var ki ona hep gönülden teşekkür ediyorum. O bizimle birlikteyken bize de nefis yemekler yapardı. Selçuk'un favorisi ciciannemizin yaptığı kızartmalardı. Ondan daha güzel kızartma yapan insan tanımadığım ben bu hayatta. Ben ciciannenin her yemeğini çok severek yerim. Sanırım yemeklerinden çok yemekle birlikte sunduğu anne şefkatinden kaynaklanıyor bu. Kedi gibi ona sığınmayı çok seviyorum. Bir de yaptığı her yemeği öve öve sofraya koyması var ki yeme de yanında yat durumu var. 😀 Yemeğin kendinden çok ciciannenin yaptığı yemeklerin hikayesini seviyorum. 


Bir de Selçuk'un annesi var. Onun da varlığına şükürler olsun. Şimdilerde annemiz bizimle. Evimiz neşe, huzur ve yemek dolu. Hiç durmadan pişiriyor Perihan Anne. O bizimleyken ben hep rejimdeyim. Çünkü kendime bir sınır koymazsam, beynimi diyet yaptığım fikrine kilitlemezsem vay halime. Pazar öğleden sonra evimize döndüğümüzde anneciğimizin bizi sevgi ve yemeklerle karşıladı. Mutfak masasının üstünde sırf tatlı kategorisinden kabak tatlısı, üzümlü kek ve bir tepsi şekerpare vardı. Herkes için ayrı bir tatlı. Perihan Anne hangi yemeği güzel yapar sorusunun cevabına gelirsek bunun tek bir cevabı var: Her şey. Kendisi bu dünyaya insanları doyurmak için gelmiş. 

Peki ben ne yaparım bizim evde? Angarya yemekler. 
Ama bizimkilere sorarsanız en güzel yaptığım şey pilav. Pilavın tarifini vermiyorum arkadaşlar. Pilavın tarifi mi olur Allah aşkına? Onlar bilmiyorlar ama tek kandırmacam içindeki et suyu ve pilavı azıcık lapa yapmam. Kendim tane tane pilavı sevmediğim için öyle pilav yapmıyorum. Bizimkiler de benim yaptığım ve sıcak sıcak önlerine koyduğum pilava bayılıyorum. her seferinde pilavı önlerine onlar çok açken sürüyorum. Böylece şanım sürüyor. 

Bir de ekmek yapıyorum. Çok güzel ekmekler yapıyorum ama 😍 Dünyanın en güzel ekmekleri bence bizim evde pişiyor. Çünkü ekmeklerin içine yaparken hep Fransız şarkıları katıyorum. Sabrımı deniyorum her bir ekmekte. Kendime şaşırıyorum ve ekmek yaptığım zamanlarda kendimi daha çok seviyorum.

18 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 20- Çarşamba, diyeceklerim var.

Baştan söylüyorum bir dolu sıkıntılı iç konuşma var bu yazıda. Kendimi rahatlatmak için yazdım sanırım. Niyeyse! Okumasanız da olur yani.👀

Geçen ay birden iş yerindeki internetimiz kesildi.(TTNET) Hemen telefona sarıldık tabii ki. İşin yürümesi için internet şart bizde. Adsl numaramızı girdikten sonra telefondaki mekanik ses bölgemizde bir bakım çalışması yaptıklarını ve ne zaman giderileceğini bilmedikleri bu çalışma için ortalama 20 gün hizmet veremeyeceklerini söylüyordu. Bendeki panik halini düşünün siz. İnternet yoksa iş de yok demek. Koştur, koştur TTNET'in ana binasına gittim. Onlar da bana böyle bir arızadan haberlerinin olmadığını ama sahiden de bulunduğumuz bölgede çalışma olduğu söylediler. "Bir öğrenseniz ne zaman düzelir?" dediğimde de beklemem gerektiğini işlerinden bıkkın, hayatlarından bezgin bir şekilde ifade ettiler. "Peki hizmet vermeyeceğiniz internet için para alacak mısınız müşterilerinizden?" diye sordum. Elbette alacaklardı ama hizmetini almadan ödememi yaptıktan sonra bir dilekçe ile başvurursam geri ödeme yaparlardı. Ayrıca dünyanın büyün ülkelerinde de bu böyle oluyordu.

Kontratım olduğu için (nerdeyse bitmesine bir ay vardı) TTNET'e ödememi yapmaya devam ettim. Başka şansım olmadığından derhal Superonline'a başvurdum. İki ay süreyle iki internet servis sağlayıcısına da aidatımı ödedim. Hatta geçen ay hiç borcum gözükmeyen TTNET'e bu ay kontrol amaçlı tekrar bakınca 32.00 TL faturam olduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden faturamı ödedim. Bir dahaki ay yine bakacağım. Belki tekrar fatura çıkarırlar. İki gündür Superonline'da da hizmet yok. Bakım çalışması yapıyorlarmış. Ellerinden gelen çabanın hepsini de gösteriyorlarmış ayrıca. Elbette faturamı alamadığım hizmet için ödeyecekmişim. Çok üzgün çünkü telefonun öte ucundaki çalışanlar ve bunu dile getiriyorlar. Hizmetime ne zaman kavuşacağım ise artık Allah'a kalmış. 😀

Yukarıda görüldüğü gibi ağlanacak halimize gülüyorum artık. Çünkü sinirlenme aşamasını geçtim. O aşamada insan kendinden nefret ediyor. Bağıran, öfkelenen, ağzına geleni söyleyen bir insan oluyor ki bu durum da insana zarar. Şunu kabul ettim, bu ülkede yaşayarak insan sinirden ölüme birkaç yıl erken yaklaşıyordur. Hindistan'dan falan ne farkımız var yahu? Kanunun olmadığı yerde herkes kendi kanununu uyguluyor. İnternet mi kullanmak istiyorsun en az iki yıllık kontrat yapmak zorundasınız. Yoksa internet falan yok size. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde televizyon yayını falan kullanmak için "sadakat" anlaşması imzalıyorsundur? İki yıl yaşayacağımın garantisi var mı ki iki yıl aynı yayın şirketini kullanacağıma dair anlaşma imzalıyorum? Teşekkür ederim almayayım derseniz de sizi aramaya devam ediyorlar. 
Dün BJK'den aradılar. Forma satın almak ister miyim diye? 
Eğer istersem neden telefondan almam gerektiğini anlamadım tabii. Belki oğlanın bedenini falan biliyorlardır. Ne bileyim? 

Bugün sıkıntılı bir yazı oldu. Biliyorum. Meydan okuma falan demeden sussaydım keşke. Oysa aklımda Tempo Travel'da okuduğum Delal Arya'nın nefis bir yazısından bahsetmek vardı. Olmadı. Edebi Yolculuklardan bahsediyordu. Agatha Christie'nin peşindeydi. Tüh!

17 Ekim 2017 Salı

Gün 19- Salı, lakin hava yağmurluydu...

Soğuk kış günleri yaklaşınca insan hep içini sıcak tutan tatilleri düşlüyor. Benim hayallerim genellikle gideceğim yerlerden çok, daha önce gittiğim yerlere dönük. Geçmişe bakmayı seviyorum. Dünde kalmış güzel anılarımı kucaklamak, onlara sahip çıkmak hoşuma gidiyor. Göğe uzanmaya çalışan upuzun ağaçların altında yapılmış yürüyüşler, ayaklarımın altında çıtırdayan yapraklar, çantada saklanmış bir termostan çıkarılıp paylaşılan çay, tereyağlı bisküviler hep gündüz düşlerimin baş tacı. Daha önce de birkaç kez söylemiştim zaten: Melankolik bir yapım var. Dönüp dolaşıp bir ağaç kütüğünün kenarında verilmiş kısa molaları anlatıyorum.  Güzel anıları, güzel anları yaratmak çok kolay olsa da çoğumuz bunu yapmak için pek çaba sarf etmiyoruz. İnsanoğlunun yapısı bu belki de. Kim bilir? Günlük sıkıntılar içinde olduğumuz insandan başka birine dönüşüyor, savaşıyor, sinirleniyor ve çoğu zaman da yorgun düşüyoruz. 
Sanırım unutulmayan anıları, seyahatleri, uzun yürüyüşleri ve dost sohbetlerini anlamlı kılan da bu zaten. Yollarda olmak bu sebepten güzel. Yola düşmezseniz hızla yol alan bir trenin penceresinden, zamanı yok soyarak bakma şansını kim verir insana? Her tren yolculuğumda zamana karşı durabildiğim, onu yok sayabildiğim bu ender anların keyfine varıyorum. Hızla akıp gidiyor dağlar, vadiler, akarsular penceremin önünden. Anne karnındaymış gibi güvende hissediyorum kendimi.


Bugün eve gidince bu yazdıklarımı aklıma getirerek biraz tek başıma kalacağım. Hangi kitabı okuyayım diye odanın içinde dolaşıp, alıp da etrafa serptiğim kitapları toplayacağım birer birer. Belki yarım bıraktığım nice kitabın içinden birini çeker alıp, kaybolduğum yeri bulmaya çalışırım. Belki de sadece tek sayfa bir metinin, her bir satırını renkli kalemle çizer, düşünürüm. Belki de telaşa kapıldıkça daha hızlı akıyor hayat. Yetişemiyorum dedikçe daha hızlı dönüyor dünya. Bugün, her şeye yetişmemin mümkün olmadığını kabul edeceğim öncelikle. Belki "Her şeye yetişmem mümkün değil!" cümlesini birkaç kere tekrar ederim duyabileceğim bir sesle. Bir de şu renkli yılbaşı ışıklarından birini alıp mutfaktaki mantar panomuzun üstüne asacağım. Gücüm yeterse üstüne yapıştırdığım hayallerden olanları toplar, yerine yenilerini asarım. 

Bu sabah Kuzey'i okula yolladıktan sonra koşarak yatağa geri döndüm. Oysa uyanmıştım. Dışarıda daha aydınlanmamış ama ışımaya yaklaşmış bir gün vardı. Bahçeye çıkmakla çıkmamak arasında bocaladım durdum. Sonuçta sıcak yatak daha cazip geldi ve uyudum. Şimdi, öğleden sonraya erdiğim bu saatte, yarın bu şansı kendime versem mi diye düşünüyorum. Yeni bir sabah düşüncesi çok cazip geliyor. Her sabaha aynı inançla uyanıp sonra insanlardan umudu kesmek ne tuhaf! Ben de uzun zamandır bu düşünce var. Kendimi yorgun hissediyorum. Tekrar çocuk olmak, yeniden çocukluğun inanan, seven, yargılamayan kollarında dolaşmak güzel olurdu. Keşke, değil mi?

21 gün aksatmadan yazacağız diye hem kendimize, hem de dost bloglara meydan okuduğumuz bilmem kaçıncı günde hepimize çocuk kahkahası atabileceğimiz bir gün diler, saat18.30'daki pilates dersime doğru ufak ufak yol alırım sevgili dostlar. Bedensel aktitive insanı sahiden mutlu ediyor. Benden söylemesi :)

13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.