Can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2018 Pazar

Planlar, projeler, kafa karışıklıkları...

Bu haftanın en güzel olayı tiyatroya gitmekti. Ev ahalisi olarak, "Kuzey'i internetten uzak tutmak" başlığı altında dönen bir takım olaylar başlattık. Daha çok doğaya çıkmak, yürüyüşlere gitmek, sinemada oynayan güzel filmleri kaçırmamak, bir de ara ara tiyatroya uğrayalım minvalinde ortaya karışık kurtarma operasyonu yani. Neyse ki kendisi de internetle ve  play stationla çok fazla zaman harcadığını biliyor da yapmaya çalıştığımız geçiş çok fazla kavga gürültüyle olmuyor. (Bu hiç kavga etmediğimiz anlamına gelmesin tabii ki) İlk yetişkin tiyatro gecemizi de çok güzel atlattık. Arabayı Kadıköy'de Süreya Otoparkına bıraktıktan sonra Saray'a gittik. Kuzey'in her daim aç karnını bir porsiyon dönerle doyurduk. Ben de uzun zamandır diyette olduğum için yemediğim kazandibime kavuştum. İki bardak da çay içtikten sonra birlikte Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynayan Ayrılık isimli oyuna girdik. Oyun tek perde olduğundan Kuzey biraz yerinde kıpırdandı ama yine de oyundan çok keyif alarak ve gülerek çıktık. Hatta çıkışta, "Ara ara başka oyunlara da gelebiliriz. Çok keyif aldım." dedi. Bu söylemden gaz alarak ikinci eylemimi elbette operaya bilet alarak gerçekleştirmeye kalkmayacağım.


Şimdi Kuzey uyurken, -malum Selçuk Moskova diyarlarında geziniyor-, ben de pazar sabahı sessizliğinin keyfini çıkarıyorum. Kendime bir bardak sallama çay yaptım; bir de tost. Yeter de artar bile. Dışarıdan rüzgârın sesi geliyor. Ara ara da yağmur çiseliyor. Ben de evde olmanın huzurunu yaşıyorum. Ne zaman böyle evci oldum ben? Gezmeyi çok seviyorum ama evimi de, evimin dinginliğini de çok seviyorum. Sessizliğin keyfini çıkardıktan sonra dağılan ortalığı hızlıca toplayıp çayı demleyeceğim. Sonra da Kuzey'i kaldırırım. Zamanın uyurken geçmesine çok sinirleniyor. Paul Auster'in tuğla kalınlığındaki kitabı elimde. Evin içinde beraber dolaşıyoruz. Ben klasikleşmiş durumumdur zaten okuduğum kitapla birlikte gezmek. Evin içinde nereye gitsem kitabı da yanımda taşıyoruz. Ben mutfağa, kitap da mutfağa; yatak odasına, kitap da yatak odasına. Öyle mutluyum ki bu kitabı okurken. Nefis bir kitap yazmış. İçimden durmadan, "İşte gerçek bir yazar!" diyorum. Bir dağın zirvesine çıkmışım da herkese oradan bakıyormuşum, imkansız bir şeyi başarmışım ve çok ama çok mutluyum ki tuhaf bir his. Bir insanın yaşamı bu kadar çok şekliyle ve hepsi su gibi akarken yazıya dökülebilir mi? Hayatımızı değiştiren, yerinden oynatan, fark etmediğimiz onca rastlantı... Paul Auster'a, söylediklerine, fikirlerine hep inanmış biri olarak bu kitap bence rastlantılara inanmanın nirvasını oluşturmuş. Kitabın yarısındayım daha ama biliyorum ki ben bu kitabı ara ara hep elime alırım. Tıpkı Kırmızı Defter gibi. Kitabın kalınlığından ürküp de okumayı erteleyeneler, bence hemen okuyun. Müthiş bir okuma keyfi garanti.



Haftaya cumartesi kendim için bir şey yapmaya karar verdim. Malum son iki hafta sonu Selçuk evde olmadığından evde sorumluluk bendeydi. Cumartesi bayrağı ona teslim ediyorum. Böylece baba-oğul tüm günü evde yatarak, futboldan bahsederek ve maç seyredip cips yiyerek geçirebilirler. Ben dağılan kafamı toplamak için kendime bir hediye vereceğim. Cumartesi günü Yazı Evi'ndeki bir atölyeye katılacağım: Zihin Haritaları Atölyesi. Size daha önce de söylemiştim. Kafam öyle karışık ki bir türlü toparlanamıyorum. Telaşımı dindiremiyorum. Zihin Haritaları Atölyesi benim gibi şaşkın zihinler için bir derleme toplama yöntemi. Nasıl dolaplarımın düzenli olmasını seviyorsam, zihnimi de öyle seviyorum. O yüzden cumartesi Kadıköydeyim. (Mesela size tam da bu konuyu anlattığım yerde, Paul Auster'ın nasıl olup da onca yaşamı, onca değişik varyasyonu yazıya döktüğünü merak ediyorum. Çok kafa karıştırıcı bir şey değil mi bu yaptığı? Ve çok da takdire şayan bir şey?) Sonra canım yaz arkadaşlarımla, -çünkü onlar beni bu atölyede de yalnız bırkamıyor-, yemek yiyeceğiz. Biraz dedikodu, biraz yazı, biraz dertlenmeler. Ardından bir etkinlik daha: Pelin Buzluk dinletisi. Nasıl tatlı bir hayat, nasıl tatlı bir cumartesiden bahsediyorum değil mi? Şimdiden cumartesi gününü iple çekiyorum. 

30 Ocak 2016 Cumartesi

Mario Vargas Llosa: Hınzır Kız

     Bir yazıya başlamanın en zor kısmı, başı; yani ilk paragraf. Burası, benim en çok zorlandığım yer. Nedense ilk paragrafta oyalanıyor, konunun dışında bir yerlerde geziniyorum. Daha iyi yazmaya karar verdiğim ilk yıllarda, -ilk yazıya giriş hikâyem Mario Levi ile oldu-, ödevlerimi günlerce düşünür, dururdum. Bu uğraş günlerimi alırdı. Düşündüklerimi yazıya döktüğümdeyse, okuyanın hemen gözüne çarpan bir telaş satırların arasından sızardı. Girişte lafa nereden başlayacağımı bilememin sancıları hemen kendini belli ederdi. Mario Bey'e yazdıklarımı okuduğumda bu kaygımı dile getirirdim. ''Bana sorarsan ilk iki paragrafı at, gitsin,'' derdi. 
     O zamanlar o ilk paragrafları atmak bile zor gelirdi bana. Acı çekerdim. Sanki sahip olduğum tüm kelimeleri çöpe atıyormuş ve bir daha yazdığım o cümleleri yazamayacakmış gibi hissederdim. Gerçek şuydu aslında: O cümleler bir şeye benzemiyordu. Benim inanmam gereken tek şey, yazmak istediklerimin dilini bulmak için uğraşırsam, aradığımı mutlaka bulacağıma dair inancımı korumaktı.

Mario Vargas Llosa, ilk kez okuduğum bir yazar. 


    Yukarıdaki fotoğraftaki kitaplar, yıllar önce Beyoğlu'ndaki Sahaflar Pasajı'ndan toplanmış kitaplar. Muhtemelen hepsi Selçuk'a ait. Ben Latin Amerika Edebiyatı'nın kıyısından bile geçmemişken, bana Marquez'den bahseder, Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyacağım günü coşkuyla beklerdi. Yine de Llosa okumadım. Sıra bir türlü ona gelmedi. Geleneksel hale gelen yeni yıl kitap hediyeleşmesinde, Leylak Dalı'm Hınzır Kız'ı yolladı bana. Masanın üzerine, dolapların raflarına, sehpaların üstüne, televizyon ünitesinin kenarlarına dizilmiş onca kitap arasından ne okuyacağıma karar veremediğim bir dönem bu aralar. Çok basit kararları alırken bile uzun uzun düşünüyorum. Gereklilikten değil, üstüme birikmiş ataletten. Hal böyle olunca Hınzır Kız, benim için alınmış bir karar gibi geldi. Ocak ayı okumalarımın içine aldım yazarın kitabını. Ne iyi yapmışım, ne kadar doğru bir karar vermişim. 
     İlk sayfadan itibaren öykü kendini anlatmaya başladı. Kahramanlar gözümün önünde ete kemiğe büründü. Ricardo'yu, insanlığını ve kendini bu kadar yıpratan hayatının aşkını kabullenişini çok sevdim. Hızır Kız'a, Ricardo'ya çektirdiklerinden dolayı kızdım. Neden mutluluğu onu bu kadar seven bir adamın yanında aramıyor, beslemiyordu da hep başka maceraların peşinde sürüklenip duruyordu? 

     Ah, biz okurlar! 
    Sanki kendi hayatımızda her şey olması gerektiği gibiymiş ya da yaşamın olması gereken bir şekli varmış gibi roman kahramanlarının hayatına bile burnumuzu sokuyoruz. Bize benzeyen kahramanları severken, başına buyruk ve yaşamının ipini iyi ya da kötü kendi ellerinde tutanlara diş biliyoruz. 
     Şu bir gerçek ki, hikâye ne olursa olsun iyi bir yazarın cümleleriyle başka bir şeye dönüşüyor. Kötüyü bile seviyor, kendimize onu mazur gösterecek bahaneleri sıralıyorsak, yazar işini yapmış demektir. 

Hınzır Kız'ın yüzündeki gülümseme benim anılarımda bir yer kaptı mesela. 

Ocak ayı okumaları beni mutlu etti. Bakalım Şubat neler getirecek?

16 Haziran 2012 Cumartesi

Isabel Allende ve Ruhlar Evi!

Tadına doyum olmaz bir kitabın son sayfasını az önce kapatmış bulunmaktayım. Çoğu okur sanıyorum bir kitabın bitişini heyecanla bekler ve son sayfaya geldiğinde içine yerleşen rahatlama duygusuyla aldığı keyfin sonunu getirir. Ne yazık ki benim kitap okuma serüvenimde son sayfalar nedense yüreğimde nedensizce kanatlanmaya başlayan göçmen kuşların çarpıntısına sahne oluyor. Zaman zaman kendimi sakinleştirmem gerekiyor bile diyebilirim. Bir telaş gelip oturuyor orta yerime. Yeni edindiğim doslarımdan ayrılmaya hazır olmadığımdan belki ya da aldığım o edebi lezzetin beni terketmesinden önce benim onu terketmek istememden olsa gerek diye düşünüyorum.


İlk sayfalarda kızdığım, öfkelendiğim bir karakterin son sayfalarda yüreğimi acıtmasına ne demeli? Ölmekte olan ya da ölüme yaklaşan birinin son anda yaptığı iyilikler silip götürmeli mi önceki sertlikleri?

Truebe Ailesinin bir haftadır beni kabul ettikleri bir konukluğum son buluyor böylece. Kolay değil yetmiş yıllık ömürlerine ve dört kuşak aile tarihlerine tanıklık ettim. Biraz geç tanıştığımı kabul ediyorum; lakin şimdi Clara gibi bir kadının hayatıma bu saatte girmesinin özel bir sebebi yokmuş gibi davranamam. Elbet kendisinin bir bildiği var!

Isabel Allende'nin kalemi hep böyle mi yazar bilemem. Sadece bir kitabını okuyarak bir hükümde bulunmakta şimdilik çok erken. Yine de güzeller güzeli Rosa ile başlayan hikâyeden bu yeşil saçlı kadının hemen ayrılması ilginç geldi bana. Sonra tüm tuhaflıklarıyla Clara girdi hayatıma... Hayatına devam ederken yaşadığı tüm öykülerden öte, yaşamayanların diyarındaki öykülerin peşinde olmayı seven dalgın, kararsız, kolay gülen Clara. Allende'nin satırlarından dökülen zayıflığıyla ilgili tüm kelimelerin ötesinde çok güçlü bir kadındı o! 

Hayatımda yer etmiş tüm cesur kadınları düşündüm. Bu zamanda kadın olarak çizdiğimiz, yaptığımız, dudaklarımızdan dökülen tüm söylemlerimiz dışında sessiz kalmayı ya da az konuşmayı başararak kazandığım hiçbir zaferimin olmadığını fark ettim. Oysa sesini yükseltmeden kavga edebilmek başka bir erdemdi!

Ya Clara'nın karşısında içinde bir türlü önleyemediği hırsı ve öfkesiyle duran Esteban'a ne demeli? Şüphesiz Clara'yı çok sevdi. Önce içimin kızgınlıkla parıldadığı Esteban sonunda şevkatle karışık bir acıma duygusu bıraktı bende.

Isabel Allende'nin insanı yormadan anlattığı öyküsü sayesinde Şili'de verilen iktidar savaşını, hiç ummadıkları bir şekilde gelişen darbenin bilinmeyen yönlerini anlamış oldu. Pablo Neruda herhangi bir şiiriyle yer almadıysa da kitapta, varlığı hep hissedildi. Benim için en güzeli ise Şili'li kadınları çok sevmemdi.