Dünya Bizim Evimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Bizim Evimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2018 Salı

Senin en mutlu olduğun şehir hangisi?

Sevgili Okur,
Hâlâ bu şehirde olmaya alışamadım. Aklım, kalbim on beş gün önce geldiğimiz Paris'te. Bu sabah Selçuk'a, "Sahi o kadar oldu mu Paris'ten döneli?" dedim. "Oldu." dedi. Sanırım artık rüyadan uyanmamın vakti geldi. Oğlumla beraber çalıştığımız Üçgende Benzerlikler konusu da, Fotosentez Yapan Canlılar da benim gerçek hayata dönmeme vesile olamadı. Oysa hayat böyle koşuşturmalardan ibaret. İşe git-gellerden, aybaşları ve sonlarından, hemen beliriveren ve sana kuaföre gitmeni haber veren beyazlardan, çalan telefonlardan, yanan yemeklerden, solan çiçeklerden....

Diyeceksin ki bana hayat hep mi böyle çileli?
"Olur mu be sevgili okur, can arkadaş, hâlâ blog okuyan kalbi temiz insan!"
Hayat elbette çok güzel. Ama insan evladı hep en sevdiği diyarlarda yaşamak istiyor ve ne yazık ki o diyarlar hep unutulmaya yüz tutmuş masallarda.😀

Ocakta demlenen çaylar, ummadığın anda tomurcuklanan bir çiçek, huzurlu bir ev, seni senden alan bir kitap, usuş usul hayatına eşlik eden bir müzik varsa, sağlığın da yerindeyse insan huzuru buluyor. Aslına bakılacak olursa tatillerin hep güzel olmasının yegane sebebi de sorumluluklardan birkaç gün uzak olmak. Paris sokaklarında gezinirken iş yüzünden çalan bir telefon, ödenmesi gereken aidatlar, peşinden koşulan sorumluluklar ve mutlu etmen gereken insanlar olmadığı için hayat güzel geliyor. Sonra eve dönüyorsun ve yaptığın o birkaç günlük sultanlığın bedeli posta kutuna düşüyor: Kredi kartı ödemen seni bekliyor. 😀
Hayat sahiden de gerçekleriyle yüz yüze kalırsan sevimsiz oluyor. Yine de birkaç gün sonra yeniden gitme hayalleri kurarken yakalıyorsun zihnini. İş yerinde kendimi işe adapte edebilme çalışmaları yapıyorum. Geçişi kolaylaştırmak için masamın köşesinde yanan bir mum, bilgisayarımdan yayılan naif bir müzik, canımı sıkan bir şey olduğunda da kendime tanıdığım derin derin nefes alma hakkı var. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi de Paul Auster bu aralar sığındığım liman. Selçuk yok zira. Evini çok özlese de Paris'ten döndüğümüzden beri bir şehirden ötekine uçup duruyor. Geldiğinden iki gün sonra Ukrayna'ya gitti. "Donuyorum. Burası çok soğuk!" telefonlarının ardı arkası kesilmedi. Pazar gecesi evin kapısından girdi girmesine ama çarşamba sabahı bu sefer de yine çok soğuk bir diyara Moskova'ya uçuyor. Sabah kalvaltıda ben, "Paris'ten geleli ne kadar oldu?" derken, o da "Acaba yarınki seyahati iptal etsem mi?" diye kendi kendine konuşup duruyordu. Burada mutlu bir evliliğin sırrını da vermiş bulunuyorum. Demek ki neymiş iyi bir evliliğin sırrı havaalanlarından geçiyormuş.


Yarın fırsat bulsam da oturup size mezarlık gezmekten ne büyük keyif aldığımı anlatsam. Pek tabii, özellikle Paris mezarlıkları. Kendileri bir açık hava müzesi gibi zira. Son iki seferdir şehirde kendimi her yalnız bulduğumda ayaklarım beni aynı yere sürükledi: Montparnasse Mezarlığı. Aslında küçük bir yer olmamasına rağmen şehrin diğer bir mezarlığı Pere Lachaise'le karşılaştırıldığında çok ufak kalmasından dolayı burası gözüme küçük gözüküyor. Diğeri, kendimi ölüler kentinde bir fani gibi hissettiriyor. Buradaysa daha çok bir konuk. Tek başına olmamın sebebi fuar olduğu için, gittiğimiz ay da bu sebeple şubat ayı oluyor. Soğuk şehrin her köşesinedokunup geçiyor bu yüzden. Ağaçlar yapraklarını dökmüş tüm çıplaklıklarıyla gökyüzünün altında nöbet tutuyorlar.

Hangi mevsimde Paris sokaklarında gezelim deseniz ilkbahar derim hiç düşünmeden. Böylece hem yeşillikler içinde gezersiniz her yeri, hem de ayak seslerinize baharla birlikte saklandıkları yerlerden çıkan kuş sesleri eşlik eder. Şuraya iki satır yazıp içimdekileri döktüm ya yavaş yavaş ev haline bürünebilirim. Akşam yemeğinin ardından çayımızı demler, Kuzey ödevlerini yaparken biz de çayımızı yudumlarız. Yanında pek tabii Paul Amcamız.

Peki ama sen en çok nerde mutlusun sevgili okur?

8 Şubat 2018 Perşembe

Paris, Ecekent

Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim.Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız.


Br yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. PAzar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyseki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim.😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat aynının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Son birkaç gündür Paris karlar altında biliyorsunuz. Sıcağını da, donduran soğuğunu da bildiğim bu şehre karlar altındayken hiç gitmedim. Bir ilki yaşayacağız yani. Kafamda planlar yaptım, iki gün kendi halimde gezinmek için rotalar çizdim. Kalemim, defterim ve illa ki orada da okunması gereken kitaplarımı masamın üstüne koydum. Bu akşam çantamdaki yerini alacaklar. Sonrası ihtimaller, hayaller ve hayatın önüme çıkaracaklarına kalmış. Kötü hava yokmuş, kötü kıyafet varmış diyeceğim ama mayomla gittiğim Seyşeller'de yağmura tutulup denizin ardından bakmak bu dediğimle uyuşmayacak. Yine de kalbim pır pır. Sanki ilk kez gidiyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır en sevdiğim şehirden uzak kalmışım gibi. Bir de tren yolculuğu var. Frankfurttan bizi Paris'e taşıyacak bir tren. Onu da sabırsızlıkla bekliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa Selçuk'la baş başa bir yere gidiyoruz. Ve bu kısa aralık içinde de benim tek başıma Paris'te dolaşabilme şansım var. Mutluyum dolayısıyla ❤️

Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Jhansi'den kalkan trenin kısa yolculuğu...

Hindistan'dan geldiğimiz hafta çok yorgundum. Paris seyahatinden döndüğümüz gecenin sabahında Hindistan bavulunu hazırlamış, biraz oğlumu öpüp koklamış, sonra da tekrar havaalanının yolunu tutmuştuk.

Seyahatten döner dönmez yorgunluğumu da yanıma alıp yazmaya koyulmuştum.
Herkese iyi gelen bir şeyler var. Bana da yazmak iyi geliyor.





Son zamanlarda şunu fark ettim ki ne yazdığımın da bir önemi yok aslında.  Günlüğüme bir şeyler karaladığımda da, ajandama kısa notlar sıraladığımda da mutlu hissediyorum.
Tam da bu ruh hali içindeydim. Hindistan yolculuğunun birkaç günlük dökümünü yapmış, işe gitmiş, oğlumla hasret gidermiş, hatta akşam yürüyüşlerine bile çıkmıştım.

İnstagram'da da şöyle yazmışım: Verimli bir hafta oldu bu hafta. Bir sürü yazı yazdım. Daha ne olsun?
Cumartesi-pazar tüm hafta içi yazmanın verdiği huzurla dinlenecek, yeni haftada da aynı tempoyla çalışmaya, yazmaya, yürümeye devam edecektim.

Olmadı. Ülke gündemi yine izin vermedi.
İç mutluluğum parçalandı, yaşamla ilgili umutlarım yine rafa kalktı.

Kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyorum her birimizin yapmaya çalıştığı gibi.


Oysa Hindistan'ın kalabalık bir istasyonundan başlayan bir tren yolculuğunu anlatacaktım. Hikayenin en güzel yerindeydim. Orchha'dan otobüsle kalabalık tren istasyonuna ulaşmış, bavullar görevliler tarafından perona taşınmıştı. İstasyonda yakın zamanda seyrettiğim bir Hint filminden bir sahne gelmişti aklıma. Önceden para verilen bir Hintli trende yabancı biri için yer tutuyor, koltuğun sahibi de daha sonra gelip yerine oturuyordu.

Hindistan'ı tek başına gezmenin nasıl tecrübelere açık olacağını düşünemiyorum. Eminin insan yapacağı böyle bir seyahati ömür boyu unutamaz; ama bizimki öyle bir seyahat değildi. Önceden tüm ayrıntılar çok memnun kaldığımız yerel bir tur şirketi tarafından halledilmişti. En ufak bir aksamanın bile farkına varmadığımı söyleyeyim.

Mesela bavullarımız oradan oraya savrulduğumuz tüm seyahat boyunca bizimle geziyordu. Biz otobüsten inip perona gelmeden önce bavullarımız perona gelmiş oluyor, indiğimiz yerde de tekrar otobüse yükleniyordu. Hindistan'da akıl almaz bir işleyiş var.



Jhansi'de trene bineceğimiz perona ulaştığımıza peronda kalkmayı bekleyen bir tren vardı. Macerayı çok sevmeme rağmen içimden şöyle bir düşünce geçti: ''Allahım, sakın bu tren olmasın!''
Trenin tüm vagonları hınca hınç doluydu. İnsanlar birbirlerinin üstünde oturuyordu ve üstünde cam olmayan küçük pencerelerden bakıp bize gülümsüyorlardı.
Biz nasıl Hintlilerin yaşamını, sosyal hayat içindeki davranışlarını merak edip bakıyorsak, onlar da bize aynı merakla bakıyorlardı. İşte bu çok hoşuma gitti. Turist kalabalıklarının insanlara kendilerini maymun gibi hissettirmelerini sevmiyorum; maymun gibi hissetmenin ne demek olduğunu da öğrenmek iyi geldi doğrusu. Hava çok boğucuydu. Geniş, gök kubbeli bir hamamdaymışım gibi hissediyordum. O kalabalık tren uzunca bir müddet peronda bekledi. Kalkma vakti yaklaştığında ve hafiften hareket ettiğinde kapının dışında bekleyen birkaç kişiden kapıların dışında trenle birlikte seyahatlerine başladı. 



İstasyonda bir müddet daha trenimizi bekledik. Elbette trenimiz gecikmeli geldi. Ayakta dikilmekten yorulmuştum. İstasyon kalabalıktı ve hava çok sıcaktı. Sırtımdan aşağı ter damlaları süzülüyordu. O an itibariyle istediğim tek şey, bir an önce trene binmek ve Agra'ya doğru yola çıkmaktı. 
Sonunda tren geldi. Bavullarımız trenin ara vagonlarından birine yüklendi. Rehberimiz bavullarımızın başında beklemesi için birini ayarlamıştı. 


Klimalı, rahat koltuklu trenimize sonunda yerleştik. Erkekler yanlarındaki iskambil kağıtlarıyla bir oyun oynamaya, bağıra çağıra konuşmaya başladılar. Nedense erkeklerin uyum ve eğlenme yeteneklerinin kızlardan daha fazla olduğunu düşünmüşümdür hep. Kızların dert ettikleri şeyleri düşünmez, birbirlerinin şakalarına kırılmaz ve söylediklerinin altında başka anlamlar aramazlar. Yolculuk esnasında biraz fazla gürültü çıkarttıklarını bile söyleyebilirim. Jhansi'den Agra'ya kadarki iki saatlik yolculuğu anlamadan tren yolculuğunu tamamladılar. 

Seyahat boyunca trende devamlı yemek servisi oldu.
Şimdi söyleyeceğim rakamların netliğinden tam emin değilim. Selçuk'un rehberimizle konuşurken duyduğu rakamlar bunlar ama üzerinden de bir hayli zaman geçti. İkimizde yanlış hatırlamıyorsak üzerinde ''2nd Class'' yazan trene binen Hintlilerin yolculuk için ödedikleri para 20 rupiymiş. Biz de klimalı vagonda tekli koltuklarda oturarak ve dört çeşit yemek ikramıyla Agra seyahatimiz için 30 rupi vermişiz. 30 değil de 50 bile vermiş olsak, iki trenin arasındaki fark bundan çok daha fazlası eder. Ne yazık ki halkın bu kadarcık bir farkı bile kaldırabilecek  gücü yok. 

Sonunda Agra'ya gelip de otelimize yerleştiğimizde tüm ekip mutluydu. Burada kaldığımız oteli çok beğendim. Nefis bir kapalı havuzu ve spor salonu vardı ama karnım o kadar acıkmıştı ki duş alıp, yemek yemekten başka bir şey düşünemiyordum. Bir de soğuk mu soğuk bir bira içmek istiyordum. 



En nihayetinde dillere destan Tac Mahal'e yaklaşmıştık.

11 Ağustos 2011 Perşembe

İSKANDİNAVYA GÜNCESİ-3

JÖRNTORGET
Akşam saat 20:30

Gamla Stan’da Jörntorget’teyiz. Meydana bakan bir kafede oturmuş, gelen geçeni seyretmekteyiz. Meydanın tam orta yerinde bir tulumba var, nedense her meydanda var. Etraf çok kalabalık. Güzel İskandinav kızları, yanlarında en az üç çocukla arz-ı endam etmekteler. Etsinler valla, hakediyorlar. Boy desen boy, güzellik desen güzellik. Yanlarında sıra sıra çocuklar var. Hayatlarının seri halinde en az dört senesini  hamileliklerle geçirdikleri belli. Ellerinde daha kırkı çıkmamış çocuklarla sokaklardalar. Bizim Türk mankene haksızlık ediyormuşum ben. Bu kadınların hepsi kuluçkaya yatarak, hiç kilo almadan doğurmuş olamazlar. Cidden zayıflar. Buradan söylüyorum, bence kesinlikle araştırılması gereken bir durum bu. Belki somon balığının yağ yakmada falan bizim bilmediğimiz bir özelliği olabilir, derhal bulunsun bence!

Meydanda ateşle gösteri yapan bir çocuk var. Aslında Avrupa ülkelerinde pek de garipsenecek bir durum değil. Sırtım çocuğa dönük. Geldiğimiz andan beri hava çok güzel olmasına rağmen şimdi üstüme ince bir hırka aldım. Eski bir kafe burası. ‘’Sundbergs Konditori’’ ismi, 1785’ten beri yazıyor. Kahveme, çikolatalı bir pasta eşlik ediyor.

Sırtımı döndüm ama arkamdan büyük bir gürültü geliyor. Gösteri yapan çocuğun etrafını insanlar çevrelemiş durumda. Küçük çocuklar etrafta neşeyle çığlık atıyorlar. Beni günün yorgunluğu içine almaya başladı. Burada olduğum için mutluyum. Çok komik, defterime şöyle yazmışım.

          ‘’Eşit köşeleri olmayan bir meydanın, yamuk yan köşesinde oturmaktayım.’’

Ne güzel bir yer bulmuşum kendime oturmak için. Sevdim bu köşeyi ve bu şehri. Meydanın bir köşesinde, bronzdan yapılma, benden daha kısa boylu bir amca meydana göz kulak oluyor. Elinde gazeteye benzer bir şey tutuyor. Yakına gidip baktığımda, elinde tuttuğu defterin üzerinde notalar olduğunu görüyorum. Sağ eliyle bu kağıdı göğsüne bastırırken, sol eliyle gözündeki gözlüğü düzeltiyor. Başında sanatçılara özgü bir kep, sırtında bir pelerin taşıyor. Biraz sonra yanına gidip, kendisine sarılıp bir poz vereceğim.
Akşamın güzel bir saati. Yaşadığım yerde karanlık inmiştir evimin üstüne. Burada boşuna mı bekliyorum gecenin üstüme kapanmasını?

Ben bir köşede oturuyorum, o da gelip ona sarılmamı bekliyor.
Lisbeth’in arkadaşlarına rastlıyorum zaman zaman. Geldiğimden beri gözüme sokakların her bir yanına serpiştirilmiş çiçek arajmanları çarpıyor. Çeşitliliğin güzelliğini hatırlatıyorlar bana.
Her yer cıvıl cıvıl. Kitabında bolca yalnızlık okuduğum Demir Özlü gerçekten yalnız mı hissetti şimdi burada? Gerçi yalnızlık paylaşılmazdı, değil mi? Susuyorum.

Biraz önce gösteri yapan gençten sonra, bu sefer başka biri hemen hemen aynı gösteriyi tekrar ediyor. Şimdi para kazanma sırası onda demek ki.

Arkamda gösteri yapan çocuğu ben bir kenara bırakmış, keyifle etrafımı gözleyip, bakınırken; Selçuk gözlerini gösteri yapan çocuğa dikmiş hayretle seyrediyor. Gösterinin enterasan tarafının olmadığını, asıl enterasan olan kısmın yavaş yavaş etrafına bu kadar çok insanı toplama yeteneği olduğunu söylüyor. Süper bir satıcı diyor. Biraz sonra yanına gidip iş teklif edebilir, tüccarlık kanına işlemiş.

Saat 21:21 ve sokak ışıkları yanıyor. Stockholm’e gece hafif hafif inmekte.