Elena Ferrante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elena Ferrante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2017 Cuma

Gün 1: Eylülün son cumasından merhaba ❤️

Yazmak için onca sebep aradığım/bulduğum günlerin içinden geçiyorum; zira zaman bu derece hızlı akarken, ben ardından bakıyormuşum gibi hissediyorum. Sık sık kendime şu soruyu soruyorum: Bu dünyaya geliş sebebimiz sadece çalışmak için mi? İşe gel, eve git şeklinde geçiyor günler. Genellikle arabanın istikameti eve doğruysa içimi bir mutluluk kaplıyor. Evde huzur var, taze demlenmiş çay var, kendimle kalabilme ihtimalim var. Kuzey küçücükken yine eve böyle koşa koşa giderdim ama o zamanlar şimdikinden daha zor zamanlar beklerdi beni. Gece inip de her yer karanlığa büründüğünde bedenimin de geceyle birlikte eridiğini hissederdim. Sanki beni sınarmış gibi ağlamayı bırakmaz, gecenin bir yarısında cin gibi gözlerle evin içinde gezdirilmek isterdi. Çoğunlukla sınama dediğim o testlerden geçemez, zaman zaman da ağlamaya başlardım. Aradan bunca yıl geçtikten sonra o günleri güçlükle anımsıyorum. Annem, ara ara kız kardeşlerimle birlikte çocukluğumuza dair sorular yönelttiğimizde, "Ay kızım, hatırlamıyorum vallahi tüm detayları!" der ve peşinden de ekler: "Ne önemli şeymiş şu yükselen burç. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler." Tek çocuğum olmasına rağmen ben de annem gibi kimi ayrıntıları beynimin derinliklerinde bir yere gömmüşüm. Ama bugünüme dair şunu iyi biliyorum ki on üç yaşına basan Kuzey'le kimi zaman didişsek de sohbet etmek çok güzel. En azından artık seyahatlerde bavulumu taşıyan biri var.


Dünü yazmaya oturup bugünü yazacağım sanırım. Yine de dün sonunda yapmaya başladığım bir şeyi şuraya not edeyim. Uzun zamandır bıraktığım pilatese tekrar başlayarak şeytanın bacağını kırdım. Pilates de benim bacağımı kırmış olacak ki vücudumdaki tüm kaslar ayrı ayrı ağrıyor. Leylak Dalı'nda bu meydan okumayı duyunca hemen katılmak istedim çünkü insanın her gün yaşadığı günü anlatması beni cezbetti. Tıpkı "Karl Ove Knausgard kitaplarındaki gibi yazma şansını" ele geçirmişim gibi heyecanlandım. Yaşadığım önemsiz bir günün ayrıntılarını düşünmekten ve onu kaleme almaktan daha güzel ne olabilir diye düşündüm. Kimsenin önemsemeyeceği minik yaşam dakikalarını kelimelerle yoğurmak ve içinden çok kıymetli anlar yaratmak. Yaşamın telaşı içinde farkında olmadığımız, düşünmek için bir an bile durup olaylara dışarıdan bakmadığımız nice zaman parçaları. Hepsi durgun, hepsi hareketsiz ve hepsi sıradan... Saçma biliyorum ama bu düşünce bana çok iyi geldi. Belki de 21 gün boyunca bu heyecanı koruyamayabilirim ama öyle bir durumda da asla bir Karl Ove olamayacağımı anlamış olurum. :)

Cuma gününün gelmesi de ayrı bir güzellik katıyor yazacaklarıma. Dinleneceğiz diye, bir cumaya daha ulaşıp hayatımızdan bir haftayı daha tükettik diye sevinmemiz gerekiyor nihayetinde. Tatil yaptığımız günlerde yavaşlayan zamana tanıklık ettiğimden, çalışırken cumaya kavuşma hevesiyle tükettiğimiz hafta içi günlerine üzülerek bakıyorum. Kimi zaman sendromlarla geçirdiğimiz pazartesinin adına oturup kendi kendime düşünüyorum. Bu sabah uyandığımda salı gecesi gittiğimiz Gergedan Kitabevi'ndeki Feridun Andaç söyleşisi geldi aklıma. Sohbet etmeyi seven bir insan Feridun Hoca. Ben en çok kahkaha attığı zamanları seviyorum. Aranızda Feridun Hoca'nın attığı kahkahayı duyanlarınız olduysa ne demek istediğimi daha iyi anlar. Her konuşmasında üzerinde bir gerginlik oluyor; dinleyicisini ciddiye aldığından olsa gerek. İlk kahkahasından sonraysa sırtındaki yükü fırlatıp bir kenara atmışçasına hafifliyor. Salı akşamı da yine güzel güzel anlattı Feridun Hoca. Yazdığı kitabı anlatması gerekiyordu ama o sözlerine anlatamam diye başladı. İnsan yazdığı kitabı nasıl anlatır? Öyle demesine rağmen açıldıkça, konuştukça, önüne konan çaydan birkaç yudum aldıkça anılara, kitabı yazma sürecine, edebi dostluklara geldi konu. O yüzden bu sabah kendime, Neden Feridun Hoca'nın anlattığı, o unutulmaması gereken şeyleri not almadığımı sordum. Duyduklarımı bir yere not etmem lazım. Hafızamdan uçup gitmeden önce. Ama hep başka bir şey öncelikli oluyor. :) 

Bu akşam Kadıköy'de olacağım. İlginç ama yine Feridun Hoca ve sevdiğimiz dostlarımızla felekten bir gece çalacağız. Gecenin ayrıntılarından yarın buraya bir şey düşer mi bilmiyorum ama ben bilgisayarımın başına oturmuş Cafe Nero'da bu yazıyı yazarak hem buluşma saatimiz 19.30'a kadar vakit dolduruyorum, hem de tek başıma kahvemi yudumluyorum. Oysa dün çok fazla kahve içmeyeceğim diye söz vermiştim kendime. Selülitlerimle kahve içmeyerek uzlaşma sağlayacağımıza inanmasam da yine de biraz azaltsam iyi olur diye düşündüm. Bugün kahve sayısı şimdilik iki. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kapanışa yakın bir bardak daha içmeyeceğimi umut ediyorum. Ama iş kahve olunca kendime pek güvenmiyorum. Kahvemin yanında elbette havuçlu kek var, güya diyet olanından. Sanırım karşı koyamayacağım şeylerden biri de havuçlu kek. Mutfakta bir devrim olduğunu düşünüyorum bu kekin. Evde hiç yapmadım; zaten hayatım boyunca yaptığım bir tek güzel kek bile olmadı. Bu sebepten her seferinde ya Starbucks'tan ya da Cafe Nero'dan bir tane alıyorum. Tarçın kokusu tüm sıkıntılarımı alıp götürüyor, yerine vücuduma yapışan mini mini bir yağ kütlesi hediye ediyor. Her şeye rağmen keksiz ve kahvesiz bir hayat çok sıkıcı olur. Di mi ama?

Elimde Elena Ferrante'nin yeni kitabı: Sen Gittin Gideli. 
Okudukça sinirleniyorum. İçim köpürdü diyebilirim. Öyle karanlık, öyle zorlayıcı bir kitap. Yazımı değil elbette ama konusu tüm sinirlerimi ayık bir hale getirdi. Bir an önce bitirmek ve eylül ayının derinliklerinde romanın kahramanı Olga'yı da, kocası Mario'yu da unutmak istiyorum. Öyle yordular beni. 

Sanırım şimdilik bugünün özeti bu kadar. 
Yarının cumartesi olması, sabah altıda uyanmamak adına umut verici. 
Yazıyı hemen sıcağı sıcağına okuyacaklar için iyi akşamlar, geç vakitlerde buraya uğrayıp sonra uykuya dalacaklar için de iyi geceler dilerim. 
Sevgiler

P.S: Elbette Leylak Dalı olmazsaydı benim meydan okumadan falan haberim olmazdı. O yüzden merak edenler onun sayfasına BURADAN, meydan okumanın sahibinin sayfasına ulaşmak istiyorlarsa BURADAN buyursunlar. ❤️

29 Haziran 2017 Perşembe

Yarıyıl okuma günlüğüm

Ocak ayında okuma işini beni mutlu edecek şekilde kotarınca zannettim ki diğer aylarda da aynı başarıyı gösteririm. Olmadı tabii ki. Okuma hızımı etkileyen nice şey var. Mesela bir seyahate çıkmışsak, Kuzey'in sınavlarının olduğu haftalara denk gelmişsem, işlerin yoğun olduğu bir zamansa ve ben eve geç geliyorsam akşamları içtiğim çaya şükrediyorum. Zaten her şeyi bir anda yapmak mümkün olmuyor. Düzenli spor yaptığım zamanlarda çok okuyamıyorum. Ya da çok okuduğum dönemlerde istediğim sıklıkla yazamıyorum. Sevdiğim şeylerin hepsi hem emek istiyor, hem de zaman. Mesela okuma hızımın düştüğünü fark ettiğim bu mayıs ayında ince kitaplar seçiyorum ki ortalamamı düzeltebileyim.😀 Notlarını yükseltebilmek için öğretmenler odasının kapısında bekleyip öğretmenlere yalvaran omurgasız öğrenci gibiyim. Şaka bir yana ben böyle bir durumu hatırlıyorum. Teşekkür, takdir potasındaki öğrenciler benim ortaokul, lise yıllarımda öğretmenler odasının kapısında bekler, not dilenirlerdi. (Kendim de bunu yaptığım için hatırlıyorum.) An itibariyle, utanç içindeyim.
Yazının böyle bir yanı var işte, unuttum dediğin anılar hiç beklemediğin anda su yüzüne çıkıyor.


Yazmanın amacı unutmadan not etmek. 

Benimki de o hesap çünkü geriye dönüp baktığımda her şey tozla kaplanmış oluyor. Unutmak istemesem de nice güzel anı unutup gidiyorum.

📚  Timsahların Sarı Gözleri- Katherine Pancol



Kitapçılarda gezinirken sık sık karşıma çıkan bir kitap vardı: Timsahların Sarı Gözleri. Şubat ayında bu kitabı internette alışveriş yaparken sepetimin içine katıverdim. Okusam mı okumasam mı diye tereddüt ettiğim kitaplardan biriydi. Pegasus Yayınları'nın çevirilerinden pek memnun olmamam da kararsızlığımın sebeplerinden biriydi. Sonra çevirinin Işık Ergüden tarafından yapıldığını öğrendim. Paris'in banliyölerinden birinde iki kızı ve işsiz, hayalperest kocası ile birlikte yaşayan bir kadının aldatıldığını öğrenmesi üzerine eşinden ayrılması üzerine kurulmuş bir hikaye. Öykünün bundan sonrasında kadın kahramanımız Josephine'in yaşamını tekrar kurgulamasını, ayakları üzerinde durma çabasını, yılların üstünde bıraktığı güvensizlikleri temizlemek için çabalamasını okuyoruz. Paris Üçlemesi Seti, adından da anlaşıldığı gibi bu kitaptan başka iki kitabı da içeriyor. Bu kitabı çok keyifle okuduğumu hatırlıyorum ama diğer iki kitabı almadım. 

📚   Aşık Bir Adam- Karl Ove Knausgaard



Paris'te dolaşıp, timsahların sarı gözlerinde kaybolduktan sonra beni doyuracak bir kitap okumak istedim. Çoğu insanın Karl Ove Knausgaard'dan hoşlanmadığını daha önce yazılan yorumlardan fark ettim ama ben yazarı çok sevdim. Yazdıklarını edebi bulduğumu söylemem şart. Edebiyat nedir, hangi yazın türü edebidir tartışmasına girmeden şunu söyleyeyim yeter: Kitap benim edebiyat anlayışımı karşılıyor. Kolay akmayan, çoğu zaman düşündüren, bazen biraz uzatmış mı bu konuyu dedirten sayfalar olsa da her satırından samimiyet ve dürüstlük akan bir anlatı olmuş bu seri. Üçüncü kitap da okunacaklar listemde. Okurken İsveç'te gezinmek, Norveç'e yolculuk yapmak, yazarın küçük çalışma evindeki yazım aşamalarına ortak olmak, sıkıntılarını dinlemek çok güzel. Aşık Bir Adam, bana çok iyi geldi. Umarım okuyan herkes de benim gibi düşünür.

📚   Bambu Sapı - Saud Alsanousi



İnanır mısınız kitaptan geriye bende bir şey kalmadı. Kolayca okuduğumu, okurken kitabın beni sıkmadığını hatırlıyorum. Kuveytli bir babanın evlerinde çalışan Filipinli hizmetçiden olan çocuğunun ne annesinin vatanına ne de babasının vatanına sığamamasının öyküsü yarım yamalak aklımda. Tavsiye eder misin derseniz, "Yok, zamanınızı başka bir kitaba harcayın."

📚   Joyce'un Kızı- Annabel Abbs 


Bu kitabın peşinden yazarların hayatlarına olan düşkünlüğümden olsa gerek James Joyce'un kızının yaşamını anlatan kurgu bir kitaba başladım. Kitabın Paris'te geçiyor olması baştan artı bir puan almasını sağladı. Bildiğim yerler, önünden geçtiğim mekanlar, tadını anımsadığım yemekler ve okuya okuya öğrendiğim Paris hayatı. Her bir satırı Paris gibi keyifli geldi. Joyce'a ve eşine sinir oldum. İyi yazar olmak, iyi ebeveyn olmak anlamına gelmiyor elbette. Yine de sanatsal anlamda iyi yerlere gelmiş olan insanların başka bir duyarlılık taşımasını bekliyorsun; hayal kırıklığına uğruyorsun. Hayat, her zaman beklentileri karşılamıyor elbette. Benim gibi edebi kahramanlardan hoşlanıyorsanız bu kitabı okuyun derim.

📚   Hurda Köşkü- Edward Carey



Kırmızı Kedi'den çıkan bu kitabın kapağına vuruldum öncelikle. 1800'lü yıllarda Londra'nın dışındaki bir hurdalığın sahibi tuhaf bir aile hayal edin: İremonger Ailesi. Bu ailenin her bir ferdinin garip bir özelliği var. Mesela kitabın kahramanlarından Clod İremonger, nesnelerin sesini duyabiliyor. Kapı kolu, çeşme, duvar saati konuşuyor.  Fantastik bir gençlik romanı. Kitap, birçok ödül almış ama ben sevemedim. Hikâyenin kendisinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı ve okurken içim sıkıldı. Peki, kitap kötü mü? Hayır, bunu söyleyemem. Tek diyebileceğim kitabın ruhu ile benim ruhum buluşamadı. Hepsi bu.

📚  The Opposite of Loneliness- Marina Keegan



Bu kitabı blogda anlatmışım gibi hissediyorum. Hah şurada. Hikâyesi yani. Kitabı nasıl aldığımın, nasıl keyifle okuduğumun, nasıl üzüldüğümün. Kendi adıma bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi çünkü hayatın içinde geçen hikayeleri seviyorum. Acıyı çok fazla yüceltmeyen, olduğu şekliyle anlatan, hayatın akışının içinde kaybolan anlatılar. Günlük yaşamın fark etmediğimin izleri. Yazarın Yale Üniversitesinden mezun olduktan beş gün sonra ölmesi de Marina Keegan'ın bu hayata emanet edeceği tek kitabını biraz daha yüceltiyor gözümde. Yazsa da okusak dediğim bir yazar daha kayıp gitmiş olmuş benim yaşamımdan. Günlük hikâyeler ve denemeler hoşunuza gidiyorsa mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap Marina Keegan'ınki.

📚   Karanlık Kız- Elena Ferrante



Seveni sevmeyeni belli olmuştur artık Elena Ferrante'nin. Ben seven gruptanım. Geçen senenin okuma serüvenimde iz bırakmış kitaplardan olmuştu Napoli Serisi. Hatta keşke bu kitapları ben yazabilseydim diye iç geçirmiştim. Peki bu incecik kitap bana aynı zevki verdi mi? Tam anlamıyla değil. Kısacık bir şeydi çünkü. Romanın kahramanı kadın fazla cüretkardı. Kitabın her satırında gergin bir halde her şeyin ortaya çıkmasını bekledim. İnsanların düşünmeden yaptığı nice hareketin doğasındaki utanç duygusu hakimdi kitabın tümünde. En azından benim için. Sonuçta yazar dilediği şey buysa eğer, okuru tüm yazı boyunca tetikte tutmayı başarmış. O yüzden kitap benim için okunması gereken kitaplar listesine girdi.

📚  Gölün Dibindeki Ev- John Malerman



İtiraf etmem gerekirse John Malerman kimdir bilmiyorum. İlk defa okudum. Kitabın kapağına gördüğüm anda vurulduk. Bir gece yatağıma uzanıp kitabı elime aldığımı çok net hatırlıyorum. Bir süre okuduktan sonra gözlerimi loş odanın içinde gezdirdim ve kitabı başucuma kaldırdım. Yok, bu kitabı gece vakti okuyamayacaktım. Gerim gerim gerilmiştim. Fakat şunu söylemem gerekir ki kitaba bayıldım. bir gerilim kitabı bu kadar mı güzel yazılır. Kesinlikle ben de yer eden bir kitap oldu. Kitabı düşündüğümde bile kitabı okurken hissettiklerimi anımsayabiliyorum. 

📚  Acı Çikolata- Laura Esquivel


Geçmiş senelerde bu kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sene içinde içinde mutfak geçen bir hikâye yazmak istedim. Biraz da büyülü gerçeklik olmalıydı. Ve hikâyenin içinde kaybolmuştum ki çalışma odasına gidip raftan bu kitabı çekip elime aldım. Amacım birkaç sayfa okumak, anımsamak için yazım diline şöyle bir göz atmaktı. Tabii ki kitabı yine elimden bırakamadım. Ne olduğunu anlamadan kitabı bitirdiğimi fark ettim. İçinde mutfak, aşk, büyülü gerçeklik ve kokuların geçtiği çok güzel bir roman Acı Çikolata. Hâlâ okumayan kaldıysa hemen alıp okusun.

📚  The Idiot- Elif Batuman


Bazı yazarlar vardır ve onların sadece sizin için yazdığına inanırsınız. İşte o yazar benim için Elif Batuman. Amerikada doğmuş büyümüş, Harvard Üniversitesinde okumuş, Stanford Üniversitesinde ders veren, The New York Times'ta yazan bir Türk kızından bahsediyorum. Bana böyle birini anlattığınız zaman inanın ki gururdan göğsüm kabarır. Elif Batuman'ı öyle seviyorum. Keşke karşımda otursa ve beraberce bir kahve içebilsek. Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ecinniler'i uzun süre elimden bırakamamış, okuduğum çoğu paragrafın peşinden de defterimi açıp bir şeyler karalamıştım. Benim için yazdığı her şeyde ilham kaynağı olan bir şeyler vardı. Sanki benim için yazıyor ve bana bir şeyler anlatmak istiyordu. Yazısındaki doğal akışa her seferinde hayran oluyordum. Sonra IG'de New York'taki Strand Bookshop'da imza günü olduğunu gördüm. Yeni bir kitap yazmıştı. Hemen Amazon'dan sipariş verdim. Kitap elime ulaşır ulaşmaz yaptığım her işi bir kenara bırakıp üniversite yıllarını anlatan Türk kızı Selin'in hikâyesi içinde kayboldum. Çok keyif aldığım nefis bir okuma oldu Elif Batuman'ı okumak.

📚  Aşk ve Cinayet Tarifleri- Sally Andrew


Güney Afrika'da geçen bir hikâye. İçinde dedektiflik, cinayet, aşk ve yemek var. Basit bir dille yazılmış ama benim beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Ben ilkbaharın ilk günlerinde okuduysam da aslında tam bir yaz kitabı. Bir de Güney Afrika'nın bunaltıcı sıcağını düşünürseniz aslında bu kitap deniz kenarında daha iyi gidebilir. Yalnız kitabın kahramanı kadın kitap boyunca o kadar çok yemek yapıp o kadar çok yemek yedi ki kendisine hayran oldum. Kitap boyunca ne kalori aldı kadıncağız yahu diye düşünmeden edemedim. Siz siz olun, kitabı okuyun ama okurken kahramanın gazına gelip onun gibi yemeyin. Yoksa kitabı bitirene kadar rahat iki kilo alırsınız.

📚   İhanet- Camilla Grebe


İhanet yazarın ilk kitabıymış. En sevdiğin polisiyeler ne derseniz size kesinlikle İskandinav polisiyeleri diye cevap veririm. O yüzden Stockholm'de geçen bu kitabı da çok severek okudum. 

Haziran ayının başına kadarki okuma serüvenimi burada toparlamaya çalıştım. Bakalım içinde bir yolculuğun olduğu haziran ayında beni hangi kitaplar bekliyor? 
Sizin bana önereceğiniz kitaplar var mı bu arada?

19 Ocak 2016 Salı

Bu sene ne okusam?

Bu sene elimdeki kitapları biraz azaltayım diye düşündüm; zira geçen seneden okuyacağım diye iştahım kabara kabara aldığım bir dolu kitap var. Öylece duruyorlar. Daha önce de söylediğim gibi alma hızıma okuma hızım erişemiyor. Yıllar içinde de sahaflardan, kitapçılardan, fuarlardan alınmış bir sürü kitabın raflarda yattığını düşünecek olursam, bizim evdeki okunmamış kitapların okunma ihtimali yok. En azından benim ömrüm buna yetmez. 
Kitap almamaya karar verdim ama kitapçılarda beğendiğim kitapların fotoğrafını çekip, unutmamak için bir yere not etmeye devam ediyorum. Selçuk'un kitap almamak üzere alınmış bir kararı olmadığı için evimize hâlâ kitap girmeye devam ediyor. Sevgili kocamın ne kendini ne de insanlığı yormayan düşünce şekline bayıldığımı söylemem lazım. 
''Kitap almayacaksın da ne olacak? Üzme kendini böyle şeyler için,'' dedi geçenlerde. ''Almak istediğin kitaplar olursa bana söyle, ben sana alırım,'' diye de ekledi. 

Ben de şimdilik ne okuyacağımı azıcık sıraya soktum. Canım çok fena İskandinav polisiyesi okumak istiyor. Mümkünse yazar İsveç, Norveç gibi kuzey ülkelerinin birinden olsun.


Leylak Dalı, okudum, pek beğendim, ikinci kitabı da sipariş verdim deyince dayanamadım ben de aldım. İkinci kitabı okuyorum. Daha çok vaktim olsa, bir an önce bitireceğim. Yazım dilini çok sevdim, hikâyeye bayıldım. Cuma günü Radikal'in kitap ekinde üçüncü kitabın çevirisinin de yapıldığını gördüm. Kitap almayacağım dediysem de yeni kitabı Selçuk'a aldırtacağım. Minik bir hediyeden zarar gelmez.


Hınzır Kız, Leylak Dalı'nın geleneksel yeni yıl hediyesi. Sıradaki kitabım büyük ihtimalle o olacak. Tokyo Uçuşu İptal isimli diğer kitaba gelecek olursak yine Leylak Dalı'nın önerdiği ve benim de gidip aldığım kitaplardan biri. Kendisinin okuyup da, ''Bu kitap senlik!'' dediği her kitabı okumak alışkanlıklarımdan biri haline geldi.


Ah! Bir tavsiye daha. Sevgili Zeren, Karahindiba Şarabı'nı yere göğe sığdıramadı. Peşinden Lale Abla okudu. Zeren'i doğruladı ve üstüne kitabı mutlaka yaz bitmeden okumam gerektiğini ekledi. Ben kitap elimde sağda solda gezinirken Selçuk kitabı benden önce okudu ve ''Çok güzel kitap, mutlaka okumalısın!'' dedi. Mutlaka okuyacağım ama sanırım bir yaz mevsiminde olmayacak bu kitabı okumam. Nick Hornby'ye gelince, daha önce hiç okumadığım bir yazar ama beni çağırıyor. Yalnız içini şöyle bir karıştırdım da yazıların puntoları gözümü korkuttu. Bu kadar da küçük basılmaz ki ama!


Dublinliler! Hâlâ okumadığım için utanç içindeyim. Bu durumdan kurtulmamın vakti geldi de geçiyor bile. O yüzden zaman kaybetmeden okunacak kitaplarım arasında James Joyce beni bekliyor. Kafka ve Gezgin Bebek kaçıncı kez yazıldı bilmiyorum ama ben bu konuyla ilgili çıkan her kitabı alıyorum. Bunu da aldım ve bu kitap sırada bekleyen diğer kitapları eleyerek öne geçti.
Shakespeare's Secret, bu sene ikinci dönem Kuzey'in okulda okuyacağı kitaplardan biri. Ben de çok merak ettim. Yani bu kitap listeme Kuzey sayesinde girdi. Fena bir kitaba benzemiyor.


Tek Meyve Portakal Değildir, Füsun Çetinel'in okuma listesinden. O yüzden tereddütsüz alındı ve okunmak için sıraya girdi. Sevgili Ursula'yı konuşmaya gerek var mı? Yazmakla ilgili bir kitap...

Bu listenin içine daha neler girer, neler çıkar? 
Mesela Paul Auster'a ilgisiz kalabileceğime hiç inanmıyorum. Kendisi benim ''umut'' yazarım. Kelimeleri her seferinde bana yaşama gücü veriyor. Nedenini bilmiyorum. Tüm kitaplarını bir çırpıda okumamamın tek sebebi Paul Auster'ı tüketmemek. 
Onu öyle çok seviyorum.