Ernest Hemingway'in Paris'i etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ernest Hemingway'in Paris'i etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 11- Pazartesi, Her gidiş, bir gelişe gebe...

Sanırım meydan okumayı yanlış anladım; zira iki günde bir yazdığımı fark etmişsinizdir. Nihayet evimizdeyiz. Uçak 12.25'te olunca 17.30 gibi eve vardık. Önce bir çay demledik, sonra ev yemeklerini götürdük. Yurt dışına gidince aç kaldım diyenlerden değilim. Tam tersi fazla yiyorum, fazla içiyorum ve haddinden fazla "Ay bir daha ne zaman bunu bulacağım da yiyeceğim?"deyip ekstra kilolarla geri dönüyorum. Üstelik bu kadar yürümeme rağmen. Neticede ev yemeği demek, benim için her zamanki yeme rutinimize geri dönmek demek. Yarınki işlerimden biri yorum yazan herkese cevap yazmak olacak. Bu gece yapılacak bir dolu şey var. Sabahın 7.30'unda uyandık, bavulları topladıktan hemen sonra da yollara düştük. Dönüyoruz diye yine sinir bastı beni. Bir de yok Amerika vizeleri askıya alınmış haberi, her kriz ertesinde olduğu gibi doların alıp başını gitmesi, uçaktan indikten sonra bizi uçaktan alana taşıyan otobüsün kapılarının açılmayıp peşinden hemen oracıkta pasaport kontrolü yapılması, bavulların x-ray cihazından geçirilmesi falan derken, "Hoş bulduk canım Türkiyem!" moduna geçtim. Bu ruh halini sevmiyorum. Eminim hepimizi de yoruyordur. Ben hayatımı çekirdeksiz üzüm tadında geçirmek istiyorum. Bu ne hâl yahu?


Daha yola çıkmadan evvel benimle Paris'e gelecek kitaba karar vermiştim. Aslında burada okumaya başlarım diye düşünüyordum ama nerde? Mümkün olmadı. Ben de Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu kitabını yanıma aldım. Kendisini ilk okuyuşum. Bu kadar niyetlenip de birini okumamak da enteresan bence. Kitap su gibi aktı elbette. Giderken uçakta uyumasaydım başladığım gibi biterdi ama ne yazık ki yolun bir kısmında uyudum. Nefis bir uykuydu. Paris'teyken de öyle erken kalkıp, otele öyle geç döndük ki sanırım sadece bir gece gözlerim uykudan kapanmadan bir iki sayfa okuyabildim. Arkadaşlarımla gezince oturduğumuz yerlerde de sohbete ve kahkaha atmaya devam ettiğimizden kitap okumak seçenekler arasında olmuyor. Yine de tüm seyahat boyunca kitap hep aklımdaydı. Dili, konusu, anlatım tarzı edebi bir şölendi. İnsan, iyi edebiyatı hemen fark ediyor çünkü damağında çok lezzetli bir tat bırakıyor. Bir ceninin ağzından yazılmış hikâyede ilgimi bir an olsun kaybetmedim. Böyle yazarlar karşısında insan yazdığı hiçbir şeyin gerçek değerinin olmayacağını düşünüyor. İster istemez Ian McEwan'ın bu romanı nasıl yazdığını merak ediyor insan. Belki de sadece ben merak ediyorum. Londra'nın sessiz bir sokağına bakan üç katlı bir evin ferah bir odasında bir yazı masasının başına geçip aklında geçenleri mi döküyordur bir deftere ya da önünde açık duran bilgisayar ekranına? Öyle etkilendim ki bu cümleler dökülüyor dudaklarımdan. Sanırım biraz sonra oturduğum koltuktan kalkıp, çalışma odamızdaki İkea kitaplıkların içinde önceden alınmış bir Ian McEwan kitabı var mıdır diye bakacağım. 
Bu arada kitap demişken Shakespeare and Co'dan kısmetime düşen kitabı da sevgili bloguma not düşmeden bitirmeyeyim bu yazıyı. Uçakta birkaç sayfasını okuduğum Enrique Vila-Matas anlatısı "Never Any End to Paris" belli ki keyifli bir kitap olacak benim için. Yazar da benim Hemingway'in peşine düşüyor. Hatta benden birkaç adım önde diyebilirim çünkü kendini Hemingway'a benzetmeye çalışıyor ve hatta ailesinin "Hayır, fiziksel olarak Hemingway'e benzemiyorsun." söylemlerine karşın yine de Key West'te yapılan Hemingway benzerleri yarışmasına katılıyor. Elbette, yarışmada sonuncu oluyor, hatta diskalifiye oluyor. İçinde Paris'in, Hemingway'in ve anıların olduğu bu kitap okunmaya değer. Hatta okuduğum ve etkilendiğim birkaç şeyi bir ara sizlerle de paylaşayım. 

Şimdilik bugünü de kaçırıp kendimi iyice rezil etmeden bu yazıyı burada noktalıyorum. 
Yarın dediğim gibi yorumlara cevaplar gelecek ve acele etmeden, telaşa düşmeden bir blog yazısı yazacağım. 

12 Ocak 2017 Perşembe

Eleştiresim var: Paris Bir Şenliktir

Paris Bir Şenliktir kitabı benim başucu kitaplarımdan biri. Her yeni yıl sabahı bu kitabı okuyorum. 
Senenin iyi geçmesi ve sevdiğim şehre daha sık gitmem için adını koymadan tuttuğum bir dilek bu. Aileyle birlikte geçirilmiş bir gecenin ertesinde herkes daha yataklarındayken kalkıyor, parmak uçlarıma basarak mutfağa gidiyor ve çayı ocağın üstüne koyuyorum. Birkaç dakika sonra suyun kaynadığını belli eden fokurdama sesi ulaşıyor kulaklarıma. Tezgahın altındaki dolaptan çayı alıyor ve demliyorum. Sadece kendime göre. Herkes uykuda.


Sonra bir gece evvelden mutfaktaki küçük kitaplığın rafına koyduğum kitabımı elime alıyor ve ilk sayfasını çeviriyorum. Yıpranmış, kapağının kenarları kıvrılmış bir kitap bendeki. Çok okunmuş olması kitabı benim gözümde daha da kıymetli yapıyor. Bu kitabın benim olduğunu, üstünde ömrümden geçmiş nice yeni yıl sabahını taşıdığını biliyorum ya...
Hemingway'in sanki benim için özellikle yaratmış olduğu bu kitapla Paris'e doğru tek yön biletimi elimi almışım gibi hissediyorum.

Okuyanları sıkıyor olma ihtimalim olsa da Paris'i çok sevdiğimi söylemeden durmam mümkün değil. Olmuyor. Dudaklarımın çimden taşan bu duyguyu her fırsatta tekrar ediyor. Tıpkı Pariste Bir Geceyarısı filmindeki gibi önüme başka bir devirde yaşamayı seçme hakkı konulsaydı 1920'lerin Paris'inde yaşıyor olmayı seçerdim.

Sanırım buraya kadar söyleyeceklerimi söyledim. bu çok sevdiğim kitabın uzun zamandır yeni bir baskısı yapılmıyordu. Sahip olduğum kitabın baskısı da çok uzun yıllar önce basılmış. Nasıl olduysa yıllar önce bir kitapçının rafında avucumun içine düşmüştü. Okuyunca öyle hoşlanmıştım ki Hemingway'in Paris'inden, sevdiğim kafelerin kitaptaki uğrak yerleri olmasından, şehrin sokakları arasında dolaşmaktan, kitap okumayı ya da Paris'i seven herkese tavsiye edip duruyordum. 
"Ay, ne olur okuyun bu kitabı çok seveceksiniz."

Nihayetinde geçtiğimiz senenin kasım ayında kitabın yeniden basıldığını gördüm. Yazarın diğer kitaplarının yanında duran bu kitaptan iki tane kaptığım gibi kasada buldum kendimi. Kitabın bir tanesi benim, diğeri de uzun zamandır bu kitabı bulmaya çalışan bir arkadaşım içindi. Planım kitabı yeni yılın ilk sabahında okumak olduğu için bir kenara kaldırdım. Yılbaşı hediyesi niyetine de birçok arkadaşıma alıp hediye ettim. (Benim sevdiğim bir kitabı etrafımdaki insanlara okutmam şart)

Kitabı ilk basımından farklı kılan şeylerin başında Hemingway'in oğlu Patrick Hemingway'in (Hemingway Pauline Pheiffer'dan olan ilk oğlu) ve torunu Sean Hemingway'in bu kitabın genişletilmiş baskısı için birer önsöz yazmış olmaları geliyor.

Sean Hemingway ne yazık ki büyükbabası Ernest Hemingway'i hiç tanımamış.
Amcası Patrick Hemingway'den Hemingway'in bu kitaba  ait el yazmalarına bakma teklifi geldiğinde buna çok memnun olmuş. Oğul Hemingway, Hemingway'in son eşi Mary Hemingway öldüğünden beri babasının kitaplarıyla ilgili tüm işleri üstüne almış. Paris bir Şenliktir, yazarın ölümünden sonra yayınlanmış ve kitapta birçok yerde Mary Hemingway'in değişiklik yaptığı biliniyormuş. (Yazar olmak gerçekten soyunmayı gerektiriyor ve ölünce ne kadar ünlü bir yazar olursan ya da Nobel ödülü almış olursan ol, karın kitaplarında yazanları değiştirme hakkını kendinde buluyor.)

Peki Patrick Hemingway neden yeğeninden el yazmalarını incelemesini istiyor?

İçini kemiren bir şey var çünkü. Üstünde oynanmamış el yazmalarının içinde annesi Pauline ile ilgili bir şey olup olmadığını öğrenmek istiyor. New York'ta bulunan Metropolitan Museum of Art'ta küratörlük görevini yapan Sean Hemingway amcasından gelen teklifi mutlulukla karşılıyor ve aynı zamanda işini de yaptığı beş yıl boyunca gecelerini ve hafta sonlarını bu işe ayırarak büyükbabasına ait el yazmalarıyla yatıp, onlarla kalkıyor. Bu uzun sürecin sonunda Hemingway'in yazdıklarının en oynanmamış halleri okuyucuyla buluşuyor. Mary Hemingway'in okunmasını uygun gördüğü değişikliklerden arınmış bir kitap var karşımızda. Örnek vermek gerekirse, yeni baskıda Scott Fitzgerald'ı daha çok seven ve edebi yeteneğine saygı duyan bir Hemingway görüyoruz.  Daha önce yayınlanmamış bölümlerin kitaba eklenmiş olması da bizi bunca yıl sonra yeni Hemingway yazılarıyla buluşturuyor.

Benim eleştirim bundan sonra başlıyor.
Kitabı okumaya başlayınca bir tuhaflık hissediyorum. Önce bunun ne olduğunun tam olarak adını koyamasam da sonra fark ediyorum ki kitabın yeni çevirisinde beni rahatsız eden bir şeyler var. Sonuna geldiğimde unuttuğum cümlelerin başına tekrar dönüyorum. Sorun sadece cümlelerin uzun oluşu değil. Bunun ötesinde bir anlam bozukluğu var. Yazıların anlaşılmasını güçleştiren lüzumsuz devrik cümleler. Okurken cümlenin içindeki dengesini kuramadığım kelimeler. Eski baskıda böyle hissetmediğimi anımsıyorum. Çünkü öyle olsa daha önce de dikkatimi çekerdi bu durum. Kitaplığa gidip kitabın eski basımını ve İngilizcesini alıp kontrol ediyorum. 

Şaşırtıcı olan kitabın daha önce çevirisini yapan kişiyle yeniden basımında çevirisini yapan kişi aynı. Dikkatimi çeken yerlere dönüp İngilizcesini okuyorum. Süper İngilizcem var diye bir iddiada bulunamam. Yine de okuduğum yerlerdeki çevirilerin daha basit olabileceğini anlıyorum.  Beni okuduğumdan uzaklaştıran kelimeler var çeviride. Ayyaş yerine bekri kelimesi mesela. Bu kelimeyi şimdiye kadar hiç duymamışım. Yol ya da patika yerine yolak kelimesinin kullanılması beni yazıdan alıp uzaklaştırıyor. 
"Lüksemburg Bahçeleri'nin yıkanıp tazelenmiş çakıllı yolaklarında temiz keskin rüzgârda yürüyordunuz."
Yolak kelimesi nedir yahu? 
Yol ya da patikaya ne oldu? (İngilizcesinde path yazıyor.)
Ya imla kuralları?
Bir de  lüzumsuz devrik cümleler...
Bu örnekleri çoğaltmam mümkün. Çevirmenin daha önce daha iyisini yapmışken bu çeviride neden bu sözcükleri kullandığını bilmiyorum. Uzmanlığım olmayan bir konuda da yersiz eleştiriler yapmak istemem. 
İyi bir okuyucu ve ciddi bir Hemingway sever olarak bilmediğim ve konuşma dilinde de hiç duymadığım Türkçe kelimelerin beni çok sevdiğim bu kitaptan uzaklaştırmış olduğunu söylemem şart. 

Bilgi Yayınevi'nden bahsediyoruz. Okuyucunun biraz daha özeni hak ettiğini düşünüyorum.
Bence olmamış. Ne diyeyim?

6 Ocak 2017 Cuma

Hemingway'in izinde Paris

İnstagramda Paris'e gideceklere tavsiye dağıtıp duruyorum. "Özlem, Paris'te nerelere gidelim, nerelerde yiyelim?" diye soranlara da cevap veriyorum, hiçbir şey sormayanlara da. Öyle bir ruh hali içindeyim ki Paris lafını duyar duymaz hemen konuşmanın içine dalıp, tavsiyeler vermeye başlıyorum.


İçimdeki Paris coşkusu öyle fazla!

Geçenlerde yine böyle Paris'e gidecek birinin işine burnumu soktum. Şöyle dedim arkadaşa: Neden Paris'te bir "Hemingway Turu" yapmıyorsun? Sonra da aklıma bloga Paris'te Hemingway'in yolunun geçtiği köşeleri, oturduğu evleri, her gün yazmak için gittiği minik dairesini yazmak geldi. Uzun zamandır aklımda olan bir şeydi bu. Birçok kere de yazma girişimde bulundum ama her seferinde yazdıklarımı beğenmeyip erteledim. Hemingway'in Paris'ini yazma günü tam da bugünmüş demek ki.

Bir yazarın suretinde bir şehri aramak

Peki Hemingway'in izini sürmeye nereden başlayalım?

🔎   Contrescarpe Meydanı    (Place de la Contrescarpe)

Contrescarpe Meydanı'na ne dersiniz?



Paris'in en güzel meydanlarından birine geldiniz. Küçük, sıcak ve saklı. Hemingway'in peşine düşene kadar kim bilir kaç kez önünden geçtiğim Pantheon'un biraz gerisinde saklanmış böyle bir meydan olduğundan haberim yoktu. Hemingway'in şehre geldiğinde yerleştiği ilk evinin açıldığı bu meydan Hemingway'in izini sürmek için iyi bir başlangıç. Hemingway'in ifade ettiği gibi sonbaharın bittiği ve kışın bir gecede başladığı bir Paris hayal edin. Soğuk mu soğuk! Contrescarpe Meydanı'nda esen sert rüzgârlar ağaçlardaki tüm yaprakları söküp atıyor ve siz bir zamanlar Hemingway'in de önünden geçtiği bu meydanda Paris'in bir parçasısınız.

🔎   Cardinal Lemoine Sokağı, 74 numara


1922 yılı, Ocak ayı.
Genç çiftimiz Ernest ve Hadley bu evin kapısının önünde duruyorlar. Bu binanın dördüncü katında bir daireye yerleşiyorlar. Evin hemen altında bir dans salonu. Bütün gece hiç durmadan çalan müziğin sesi yaşadıkları eve kadar ulaşıyor. Sarhoşların nedensiz çığlıkları, salon kadınlarının dinmeyen kahkahaları. Ernest'in bir hayali var: Yazar olacak.
Şehre geldikten sonra yerleştikleri bu daire küçük bir daire ama olsun. Birlikte yaşamlarının başladığı ilk yer burası. Contrescarpe Meydanı'nın hemen yanı başındaki sokağın ucundaki bu ev yıllar önceki haliyle ayakta. Duvarda bir tabela: Hemingway bir zamanlar burada yaşadı diyor.


🔎   Hemingway'in Descartes Sokağı 39 numaradaki stüdyosu

Hadley, Cardinal Lemoine Sokağı'ndaki evlerini yuva yapmak ve kendine yeni arkadaşlar edinmek için uğraşırken Hemingway gün içinde çalışmak için aylığı 60 Franc'a kendisine bir oda kiralıyor. Sabahleyin karısıyla kahvaltısını ettikten sonra birkaç portakal atıyor cebine, biraz da kestane. Sonra Descartes Sokağı'ndaki apartmanın kapısından içeri girip stüdyosuna çıkan merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Oda küçük ve soğuk. Öyle ki buradan ayrılırken yemediği mandalinaları bile tekrar cebine atıyor. Masanın üzerinde bırakırsa portakalların donacağını biliyor. Kimi zaman yazdığı yazıdan başını kaldırıp Paris'in gri çatılarına bakıyor. En çok iyi yazdığına inandığı bir günün ardından binanın merdivenlerinden sokağa çıktığı zamanları seviyor. Çünkü artık canının istediği gibi Paris'i gezmek için özgür.
Ünlü Fransız şair Verlaine'in de bu apartmanda yaşadığını ve öldüğünü söylemeden geçmeyeyim. Bu şehirdeki tabelalar çok şey anlatıyor konuklarına.



**** Burada miniminnacık bir parantez açıp Hemingway ve Hadley'in 1923 yılında Paris'ten ayrıldığının notunu düşeyim. Toronto'ya gidiyorlar ve Hadley hamile. Hemingway'in pek de istediği bir şey değil bu durum. Daha çok genç ve kariyerinin başında olduğunu düşünüyor. Hadley, Bumby diye çağırdıklarını çocuklarını Toronto'da doğuruyor ve tekrar 1924 yılının ocak ayında Paris'e geri dönüyorlar.

🔎  Notre-Dame-des-Champs Sokağı, 113 numara


Hadley ve Ernest Toronto'dan döndükten sonra bu daireye yerleşiyorlar. Hemingway'in yıllar sonra yazdığı Paris Bir Şenliktir isimli kitapta bu evin bir marangoz atölyesinin hemen arkasında olduğunu ve tüm talaş tozunun eve dolduğunu öğreniyoruz. Şimdilerde evin olduğu bina bir lisenin parçası olmuş ve bu yüzden evi görmek mümkün değil. Gidip görmemek Hemingway meraklılarına kalmış. Buraya kadar gelmişken Hemingway'in sık sık gittiği Le Select'e gitmekte ve bir fincan kahve içmekte fayda var. Bu kafe bir Paris klasiği ve benim en sevdiğim kafelerden biri. Çoğunlukla akşamları gidip güzel bir akşam yemeği yemeği ve birer kadeh şarap içmeyi tercih ediyoruz. Ben söyleyeyim de sonra söylemedin demeyin. 




Bu arada Hemingway'in evliliği de bu evde yaşadığı zamanlarda çatırdıyor. Hem yazarlık kariyerinin en parlak günlerini yaşıyor hem de (Pauline'le) Hadley'den saklamaya bile gerek görmediği bir ilişkiyi.

🔎  Ferau Sokağı, 6 numara


Pauline öyle Hadley gibi fakir bir kız değil. Varlıklı bir ailesi var ve her ay düzenli olarak Amerika'dan para geliyor. Bu durumda Hemingway'de Hadley ile yaşadığı parasız günlerini geride bırakmış oluyor. Adresini verdiğim evin önüne geldiğinizde zaten evlerin arasındaki farkı da hemen anlayacaksınız. St. Sulpice Kilisesi'nin gölgesindeki bu bina oldukça görkemli.



🔎  Rue de Fleurus, 27 numara

Gertrude Stein'in yaşadığı ev. Paris'te yaşayan tüm Amerikalı expat'ların yolu bu evden geçiyor. Hemingway burayı tıpkı bir müzeye benzetiyor, bir farkla. Bu evde yemek ve içki servisi var. Üstelik şömine de her daim yanıyor. Kitaptan bu evin duvarlarının her tarafının tablolarla dolu olduğunu öğreniyoruz. Yazar ya da sanatçı olmak isteyen insanların tümü bu eve misafir oluyor, eserlerini Gertrude Stein'a gösterip onay alıyorlar. 





Gelelim Hemingway'in iz bıraktığı diğer köşelere:


Elbette Hemingway şehrin birçok yerinde iz bırakmış. Toronto'dan Hadley ve yeni doğmuş bebekleri ile döndükleri ilk gece Hotel D'Angleterre'de kalmışlar. St Germain Bölgesi'ndeki otelde kalmak nefis olur diye düşünüyorum. 
Ya da Notre Dame Katedrali yakınlarındaysanız ve Rue de Huchette'in kalabalığına karışmışsanız Hotel Mont Blanc yazan tabelayı görünce kafanızı kaldırıp şöyle bir bakın. Paris'te yaşamadığı zamanlarda Hemingway kısa dönem kalmak için ne zaman gelse bu otelde konaklamış.

Les deux Magots'da içkisini içmiş, Le Select'te keyif yapmış, Ritz Oteli'nin barında oturmuş. Öyle ki bu otelde konakladığı bir dönem daha sonra Paris Bir Şenliktir kitabını yazmasına sebep olacak notlarının olduğu bir bavulu bırakmış. Yıllar sonra otel yönetimi Hemingway'a otelde bir çantasının olduğunu söylemiş de yarın kalmış yazılarına öyle kavuşmuş. Pek tabii Hemingway'in izini takip etmekten sizler de benim kadar mutlu olabilirsiniz. Yine de Ritz Otel'de kalmak için rezervasyon yapmadan önce dikkatice düşünün. Sanırım barında bir saat oturup Hemingway'i bir içki içerek yad etmek en doğrusu olacaktır. 

Yazarın Montparnasse civarında yaşarken Closerie des Lilas'da yemeklerini yediğini de söylemeden geçmeyeyim. O zamanlar restoranın fiyatları tahminimce bu kadar yüksek değilmiş. 😂

Ehhh, hadi bakalım...
Bunları öğrendikten sonra kim tutar artık sizi?
--> --> -->