Feridun Andaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feridun Andaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2017 Pazartesi

Feridun Andaç: Genç Meslektaşıma Mektuplar

    "Sevgili Kalemdaşım; Dün sabah erkence yola düştüm. Yolculuklar hep sevdiğimdir. Bazen ikinci yaşamımın orada sürdüğünü bile düşünürüm. Bir yolculuğun bütün ritüellerini severim, daha ötesine geçerek kendi iç yolculuğumu da katarım buna. Gitme zamanı ile gidilen yerin zamanı bende ayrıdır. Çünkü içine yazma/okuma zamanlarını da taşırım."
Foto: Buradan

Feridun Andaç, Korsan Edebiyat isimli internet sitesinde Genç Meslektaşıma Mektuplar başlığında her hafta yazmaya gönlünü kaptırmış yazı sevdalılarına mektup yazıyor. Bu seri çok hoşuma gidiyor. Her ne kadar kendimi Feridun Hoca'nın meslektaşım diye hitap ettiği kesime ait hissetmesem de bir yakınlık duymuyor da değilim. Her hafta o satırları okumak, tekrarlamak iyi geliyor bana. Sanki sohbetlerimizdeki tüm konuşmalar yazılı bir metin olarak önüme konulmuş gibi bir mutlulukla karşılıyorum yazdıklarını. "Ne şans!" diye düşünüyorum çoğu zaman. "Her şey unutulmamak üzere kaydedildi işte." Okurken kendi hafızamdan beni etkisi altına alan cümlelerin arasına Feridun Hoca'nın samimi kahkahasını, dikkatle dinleyen bakışlarını ekliyorum. Ellerinin arasına da bir bardak çay sıkıştırıyorum. Taze, demini almış, hikâye çağıran tavşan kanı bir çay.

"Ben okumadan yazar olunamayacağına inananlardanım."

Bu akşam evin içinde tenha bir köşe bulduğumdan olsa gerek, bu yazı dizisinin başına gitmek istedim. İlk mektup nereden çıkmıştı? Neden ve kime yazılmıştı? Muhtemelen yazma derdine düşmüş birinin her defasında yazıya ulaşan sohbetinden doğmuştu yazma gerekliliği. Yazının içine girip de biraz ilerleyince Feridun Hoca'nın belki de söylemek isteyip de yıllardır söyleyemediği bir şeyleti dile getirmek isteyebileceği geldi aklıma. Birkaç yıl önce Feridun Hoca'nın Ceres Yayınları'nda verdiği Öykü Atölyesi derslerine katılmıştım. Şişli'nin işlek trafiğine bakan yazı masasının etrafında toplanmış insanlardık ve hepimiz hocanın gözünün ve ağzının içine bakıyorduk. Birkaç öykü denememi okumuşluğum var kendisine. O zaman da şöyle bir düşünce geçmişti aklımdan: Beni dinlerken çok acı çekiyor olmalı!
Yıllarını edebiyata vermiş bir insanda amatörce yazılmış öyküler nasıl bir tat bırakıyordur sizce? Feridun Hocanın dersinden nefis bir öyküyü yazmışım hissiyle ayrılmasam da yazabileceğime dair doğaüstü bir inançla ayrılırdım. Onun her seferinde tekrarladığı gibi iyi bir okurdum bir kere. Adını ağzına aldığı her yazarı tanır ve iç dünyamda bununla gurur duyardım.

"Yazmanın hem başka yazarlardan aşılanarak hem de sürekli yazılarak öğrenebileceğini düşünenlerdenim."


Yazmayı sevip de bu düşüncenin naifliğinde kendini kaybetmeyecek bir yazı sevdalısı olmayacağını düşünemiyorum bile. Ulaşılması gereken bir hedef var. Bir de yenilgilerden ders alıp kaybetmekten, düşmekten korkmuyorsanız ve tekrar tekrar yazacak gücü içinizde buluyorsanız önünüzde nefis bir yol var demektir. Sile sile mutlaka doğrusunu öğreniriz değil mi?

Ben bu akşam Feridun Hoca'nın en son yazdığı yazıyı okurken kendimi bu serinin en başında buldum. Söylemiştim. Şimdi teker teker mektupları elden geçirecek ve kendime yeni bir umut ışığı yakacağım. Ne de olsa yeni bir sene yaklaşıyor ve sık sık ayağım takılıp düşüyor olsam da tekrar ayağa kalkmayı biliyorum. 
Bu yazı dizisini sizde benim gibi sevecek misiniz merak ediyorum. Okuyanlar söylemeyi unutmasın. Olur mu?

30 Eylül 2017 Cumartesi

Gün 2: Cumartesi, Kuzuların Sessizliği...

Dünü mü yazsam, bugünü mü?

Aslında niyetim tam da Leylak Dalı'nın dediği gibi bir gün öncesini yazmaktı. Günün sabah vaktinde bir aralık bulup bir önceki günü yazmak daha kolay geliyor. Diğeri hâlâ yaşanmadı ne de olsa. Ama an itibariyle dışarıda yağan yağmuru görünce bugünden bahsetmek istiyorum. Ondan bahsetmeden, zarifliğine değinmeden geçemeyeceğimi biliyorum. Belki de işin tek güzel yanı bugün evde olmam; zira evde olduğum günlerin hepsi çok güzel geliyor gözüme. Ben ne zaman bu kadar evci bir insan oldum? Sanırım ev huzurunu hep sevdim. Şimdi evimi de, evin önüne açılan bahçeyi de, yol boyunca her nasılsa kesilmekten kurtulmuş yaşlı çam ağaçlarını da seviyorum. Yağmur yağdığında çam ağaçlarından çok güzel bir koku yayılıyor. Kokuyu duymak için ağaçların dibine kadar gitmek, burnunu dünyanın tüm kokularına kapayıp bir tek onlara açmak gerekiyor. Aslında dünyadaki her şey gibi onlar da özel ilgi istiyorlar. Çok bir şey değil, usulca gövdelerine dokunmak, dikenli yapraklarını avuçlamak yeterli. Bu kış bahçedeki minik ladine şu renkli ışıklardan saracağım, cancanlı renkleri olanlardan, bir yanıp bir sönenlerden.  Bahçede sessiz sakin büyümeye çalışan, usulca bizi gözleyen ladinin hoşuna gider mi bilmiyorum ama gecenin karanlığında ışıldaması benim hoşuma gidecek. Yatmadan önce Selçuk'a ladinin ışığını kapatsana dediğimde yüzünün şeklini görmek istiyorum ayrıca.



Bugün belki yürüyüşe de çıkarım. Böyle havalarda yürümekten hoşlanıyorum. Hem pilatese de başlamışken spor hayatımı azıcık renklendirmeye çalışayım. Yoksa şiş göbeğimden, selülit görüntülerinden, gevşek kollarımdan şikayet edip duruyorum. Umarım şikayet etmeyi seven bir yaşlı kadına dönüşmem ileride :) Yoksa bu işten sizler de çok çekersiniz. Yaşlanınca da hâlâ burada olacak mıyız?

Dün gece güzel bir geceydi. Kadıköy'e buluşma saatinden biraz önce gidip Cafe Nero'ya oturdum. Sizin de haberiniz var aslında bundan. Dün anlatmıştım. Blog yazısının son paragrafını tamamlamış, bir fotoğraf ekleyip geceye hazırlanmıştım. Görev bilinci başka bir şey. Buluşma yerimiz Birtat Meyhanesi diye bir yerdi. Gecenin sonunda mekanla ilgili düşüncem hiçbir şeye benzemediğiydi. Tabaklara konmuş kelek kavunlara itiraz edince garson yapacak bir şeylerinin olmadığını, kestikleri kavunun böyle çıktığını söyledi. Sonra mekan sahibi geldi. Değil bir kavun güzel çıkana kadar on kavun keseceklerini, hepsini de önce kendisinin tadıp sonra masaya göndereceğini söyledi. Bilmem kaç yıllık meyhanecilermiş. Neticede mezeler ortalama lezzetteydi, hizmet sıfırdı, meze tabaklarının içinde servis kaşıkları yoktu. Gecenin sonunda demi geçmiş, bayat bir çay getirdiler. "Yahu yeni çayınız yok mu sizin?" deyince yarım saat sonra diye cevap verdi garson. Elbette çay falan gelmedi. "Eee, o zaman çay yerine birer kahve alalım biz." dedik biz de masa olarak çaydan umudu kesince. Kırk dakika sonra köpüksüz kahveler bir tepsinin içinde geldi. Fincanların tabakları yoktu; muhtemelen gecenin bir yarısı kahve isteyenlerin kafalarının bir dünya olacağını düşünmüş olmalı işletme. "Altı tane kahve veremem." dedi garson, "Kahveler sahipli!" Dörde razı olduk. Bir ara belki hesabı da almazlar diye heveslendiysek de masanın üstündeki üç beş mezeyle rakıya 550.00 TL hesap geldi. Gecenin özetini mekan açısından geçecek olursam şöyle diyebilirim: Ya bu mekanlar hep böyle rezil, ya da ben artık bu ortamlardan geçmişim. Kadıköy gece vakti bir hayli çirkinleşmiş. Gürültüden konuşmakta zorlandık. Birbirimizi duymak için fazladan çaba sarf etmek durumunda kaldık. Nihayetinde Feridun Hoca ile sohbet etmek, yaşamından ayrıntılar koparmak, her seferinde ucundan kıyısından özel hayatıyla ilgili bir ipucu aradığımız sorularla onu güldürmek güzeldi. 
"Hadi adam gibi bir çay içelim" diye çaycı/kahveci dükkanlara doğru ilerleyip, birer bardaklık keyif için yol üstündeki kahvecilerden birine oturduğumuzda, mekanın garsonlarının tinerci çocukları ölesiye dövmesi tadımızı kaçıran son şey oldu. Çocukluğumun Kadıköyü tıpkı çocukluğum gibi çok uzaklarda kalmış. Ülkem böylesine değişmiş ve yozlaşmışken Kadıköy'ün aynı kalmasını beklemek fazla ütopik olurdu sanırım. 

Sohbet, rakı, çay, dayak derken Kadıköy gececi sona erdi. Eve gelirken iyi ki Yapı Kredi Yayınları'nın satıldığı dükkana girmişim, iyi ki birkaç kitap almışım diye düşünüyordum. Kadıköy'ün güzellikleri de vardı elbet. Çocukluğumu da, Kadıköy'ü de, annemin her Kadıköy seferinde bizi kapısından içeri soktuğu Murat Muhallebicisi'ni bir kenara atamadım. 
Günün sonunda arabaya binip de eve doğru yol alırken şöyle dedim Selçuk'a: Benim karnım aç.
"Benim de!" diye cevap verdi. Muhtemelen yanlış yola sokmasaydım onu, köşedeki dürümcüden birer et dürüm alıp yiyecektik. Olmadı. Geceyi aç biilaç yatağa girerek bitirdik.

Cuma gecesi uykusunun en güzel yanı geç gelen sabahlara uyanmak :)

29 Eylül 2017 Cuma

Gün 1: Eylülün son cumasından merhaba ❤️

Yazmak için onca sebep aradığım/bulduğum günlerin içinden geçiyorum; zira zaman bu derece hızlı akarken, ben ardından bakıyormuşum gibi hissediyorum. Sık sık kendime şu soruyu soruyorum: Bu dünyaya geliş sebebimiz sadece çalışmak için mi? İşe gel, eve git şeklinde geçiyor günler. Genellikle arabanın istikameti eve doğruysa içimi bir mutluluk kaplıyor. Evde huzur var, taze demlenmiş çay var, kendimle kalabilme ihtimalim var. Kuzey küçücükken yine eve böyle koşa koşa giderdim ama o zamanlar şimdikinden daha zor zamanlar beklerdi beni. Gece inip de her yer karanlığa büründüğünde bedenimin de geceyle birlikte eridiğini hissederdim. Sanki beni sınarmış gibi ağlamayı bırakmaz, gecenin bir yarısında cin gibi gözlerle evin içinde gezdirilmek isterdi. Çoğunlukla sınama dediğim o testlerden geçemez, zaman zaman da ağlamaya başlardım. Aradan bunca yıl geçtikten sonra o günleri güçlükle anımsıyorum. Annem, ara ara kız kardeşlerimle birlikte çocukluğumuza dair sorular yönelttiğimizde, "Ay kızım, hatırlamıyorum vallahi tüm detayları!" der ve peşinden de ekler: "Ne önemli şeymiş şu yükselen burç. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler." Tek çocuğum olmasına rağmen ben de annem gibi kimi ayrıntıları beynimin derinliklerinde bir yere gömmüşüm. Ama bugünüme dair şunu iyi biliyorum ki on üç yaşına basan Kuzey'le kimi zaman didişsek de sohbet etmek çok güzel. En azından artık seyahatlerde bavulumu taşıyan biri var.


Dünü yazmaya oturup bugünü yazacağım sanırım. Yine de dün sonunda yapmaya başladığım bir şeyi şuraya not edeyim. Uzun zamandır bıraktığım pilatese tekrar başlayarak şeytanın bacağını kırdım. Pilates de benim bacağımı kırmış olacak ki vücudumdaki tüm kaslar ayrı ayrı ağrıyor. Leylak Dalı'nda bu meydan okumayı duyunca hemen katılmak istedim çünkü insanın her gün yaşadığı günü anlatması beni cezbetti. Tıpkı "Karl Ove Knausgard kitaplarındaki gibi yazma şansını" ele geçirmişim gibi heyecanlandım. Yaşadığım önemsiz bir günün ayrıntılarını düşünmekten ve onu kaleme almaktan daha güzel ne olabilir diye düşündüm. Kimsenin önemsemeyeceği minik yaşam dakikalarını kelimelerle yoğurmak ve içinden çok kıymetli anlar yaratmak. Yaşamın telaşı içinde farkında olmadığımız, düşünmek için bir an bile durup olaylara dışarıdan bakmadığımız nice zaman parçaları. Hepsi durgun, hepsi hareketsiz ve hepsi sıradan... Saçma biliyorum ama bu düşünce bana çok iyi geldi. Belki de 21 gün boyunca bu heyecanı koruyamayabilirim ama öyle bir durumda da asla bir Karl Ove olamayacağımı anlamış olurum. :)

Cuma gününün gelmesi de ayrı bir güzellik katıyor yazacaklarıma. Dinleneceğiz diye, bir cumaya daha ulaşıp hayatımızdan bir haftayı daha tükettik diye sevinmemiz gerekiyor nihayetinde. Tatil yaptığımız günlerde yavaşlayan zamana tanıklık ettiğimden, çalışırken cumaya kavuşma hevesiyle tükettiğimiz hafta içi günlerine üzülerek bakıyorum. Kimi zaman sendromlarla geçirdiğimiz pazartesinin adına oturup kendi kendime düşünüyorum. Bu sabah uyandığımda salı gecesi gittiğimiz Gergedan Kitabevi'ndeki Feridun Andaç söyleşisi geldi aklıma. Sohbet etmeyi seven bir insan Feridun Hoca. Ben en çok kahkaha attığı zamanları seviyorum. Aranızda Feridun Hoca'nın attığı kahkahayı duyanlarınız olduysa ne demek istediğimi daha iyi anlar. Her konuşmasında üzerinde bir gerginlik oluyor; dinleyicisini ciddiye aldığından olsa gerek. İlk kahkahasından sonraysa sırtındaki yükü fırlatıp bir kenara atmışçasına hafifliyor. Salı akşamı da yine güzel güzel anlattı Feridun Hoca. Yazdığı kitabı anlatması gerekiyordu ama o sözlerine anlatamam diye başladı. İnsan yazdığı kitabı nasıl anlatır? Öyle demesine rağmen açıldıkça, konuştukça, önüne konan çaydan birkaç yudum aldıkça anılara, kitabı yazma sürecine, edebi dostluklara geldi konu. O yüzden bu sabah kendime, Neden Feridun Hoca'nın anlattığı, o unutulmaması gereken şeyleri not almadığımı sordum. Duyduklarımı bir yere not etmem lazım. Hafızamdan uçup gitmeden önce. Ama hep başka bir şey öncelikli oluyor. :) 

Bu akşam Kadıköy'de olacağım. İlginç ama yine Feridun Hoca ve sevdiğimiz dostlarımızla felekten bir gece çalacağız. Gecenin ayrıntılarından yarın buraya bir şey düşer mi bilmiyorum ama ben bilgisayarımın başına oturmuş Cafe Nero'da bu yazıyı yazarak hem buluşma saatimiz 19.30'a kadar vakit dolduruyorum, hem de tek başıma kahvemi yudumluyorum. Oysa dün çok fazla kahve içmeyeceğim diye söz vermiştim kendime. Selülitlerimle kahve içmeyerek uzlaşma sağlayacağımıza inanmasam da yine de biraz azaltsam iyi olur diye düşündüm. Bugün kahve sayısı şimdilik iki. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kapanışa yakın bir bardak daha içmeyeceğimi umut ediyorum. Ama iş kahve olunca kendime pek güvenmiyorum. Kahvemin yanında elbette havuçlu kek var, güya diyet olanından. Sanırım karşı koyamayacağım şeylerden biri de havuçlu kek. Mutfakta bir devrim olduğunu düşünüyorum bu kekin. Evde hiç yapmadım; zaten hayatım boyunca yaptığım bir tek güzel kek bile olmadı. Bu sebepten her seferinde ya Starbucks'tan ya da Cafe Nero'dan bir tane alıyorum. Tarçın kokusu tüm sıkıntılarımı alıp götürüyor, yerine vücuduma yapışan mini mini bir yağ kütlesi hediye ediyor. Her şeye rağmen keksiz ve kahvesiz bir hayat çok sıkıcı olur. Di mi ama?

Elimde Elena Ferrante'nin yeni kitabı: Sen Gittin Gideli. 
Okudukça sinirleniyorum. İçim köpürdü diyebilirim. Öyle karanlık, öyle zorlayıcı bir kitap. Yazımı değil elbette ama konusu tüm sinirlerimi ayık bir hale getirdi. Bir an önce bitirmek ve eylül ayının derinliklerinde romanın kahramanı Olga'yı da, kocası Mario'yu da unutmak istiyorum. Öyle yordular beni. 

Sanırım şimdilik bugünün özeti bu kadar. 
Yarının cumartesi olması, sabah altıda uyanmamak adına umut verici. 
Yazıyı hemen sıcağı sıcağına okuyacaklar için iyi akşamlar, geç vakitlerde buraya uğrayıp sonra uykuya dalacaklar için de iyi geceler dilerim. 
Sevgiler

P.S: Elbette Leylak Dalı olmazsaydı benim meydan okumadan falan haberim olmazdı. O yüzden merak edenler onun sayfasına BURADAN, meydan okumanın sahibinin sayfasına ulaşmak istiyorlarsa BURADAN buyursunlar. ❤️