Ferzan Özpetek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ferzan Özpetek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

2015'i uğurlarken: Aralık ayı kitapları.

Hadi size aralık ayında hedeflediğim kitapları nasıl okuyamadığımı anlatayım. 
Evet, evet! Senenin son ayı olmasından mı nedir her şey hızlı bir tempoyla ilerliyor. Yuvarlana yuvarlana ayın sonuna geldik desem yerdir. Bizim evin nüfusu yavaş yavaş artmaya başladı. Babaanne ve dede hafta sonu teşrif ettiler. Ev ahalisinin yüzünde güller açıyor. Kuzey dede ve babaannenin varlığında her türlü şımarma hakkını kazandığı için, ben Kuzey'le ilgili tüm sorumluluları babaanneye çakabildiğim için, Selçuk da biraz kendine ayırabilecek zaman bulan Özlem kendisine sarmadığı için. 

2016'ya iyi gireceğiz inşallah. Perşembe sabahı itibariyle sülalenin diğer üyeleri de yavaş yavaş bize damlarlar. Tüm aile bir arada olacağı için herkes mutlu yani. 

Gelelim benim aralık ayı kitaplarımı neden okuyamadığıma. 
Bunun için size sunabileceğim bir gerekçem yok. İki haftadır spor da yapmıyorum zaten. Senenin son ayını miskinlikle doldurdum desem yeri. 
Bünyenin buna ihtiyacı varmış diyerek kendi kendime de olumlama yapıyorum. 
Aralık ayında okumayı hedeflediğim kitaplar aşağıdaki fotoğraftaki kitaplardı.


Ayın ilk okumasına Lale Abla'nın geçen seneki yeni yıl hediyesi Tarçın Dükkanları ile başladım. Polonyalı yazar Bruno Schulz'un tek kitabı YKY tarafından basılmış. Lale Abla geçen sene okumuş, çok beğenmiş ve tüm sevdiklerine almıştı bu kitabı. İçinde nefis hikâyeler var. Betimlemeler varlıklara ruh katmış desem yeridir. Sanki duvarlar dile gelecek, sokaklar gelip geçenlere derinlerinde sakladıkları öykülerini anlatacakmış gibi hissediyorsunuz. Kitap bana biraz tat olarak yine bu sene okuduğum Büyülü Ada kitabını anımsattı. 


Ferzan Özpetek'in kitabını çıkar çıkmaz almıştım. Vakit kaybetmeden hemen okumaya başladım. Daha önceki kitabı gibi samimiyetle yazılmış bir kitaptı. Sanki yazarın yanındaymışım ve oturmuş sohbet ediyormuşuz gibi aktı kitap. Ferzan Özpetek'in yaşamına bir süreliğine konuk oldum. Eminim kitabı okuyan tüm okurla aynı hisse kapılmışlardır. 


Patti ile ilgili kelamlarını söyledim burada zaten. Kahve kokusu eşliğinde yapılmış bir hayat hikâyesiydi. Her gün gittiği kafenin kapanacağını öğrenince Patti nasıl üzüldüyse ben de öyle üzüldüm. Kafe sahibinin dükkanını kapatmadan önce Patti'nin yıllar yılı oturduğu masasını ve sandalyesini Patti'nin evine yollamasının nasıl hoşuma gittiğini anlatamam. Dün Bostancı sahil yolundan geçerken benim de gençliğimde sık sık gittiğim Berkay Kafe'nin yerinde yerler estiğini görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne zamandır gitmemiştim Berkay'a. Kim bilir ne zaman kapandı? Kafe kalkmış, yerine İspark gelmiş. İçimde bir yerin cız ettiğini söylemem gerek. 


Ayın 4. kitabı olarak Neruda Vakası'nı okumaya karar vermiştim. Elime aldıysam da bir türlü kitabın içine giremedim. Kitap kötü olduğundan falan değil. Sanırım kitabın okuma sırası gelmemişti. Ben de çok zorlamadım ve Murathan Mungan'ın son kitabını elime aldım. Zaten okumak için sabırsızlanıyordum. Niyetim Harita Metod Defteri'ni okumak sonra bu kitaba geri dönmekti.


Neruda Vakası'na geri dönemediğimi anlamışsınızdır herhalde. Aralık ayının benim için ayırmış olduğu sürenin sonuna gelmiştim ne yazık ki! Murathan Mungan'ın önsöz niyetine yazdığı sayfaları üç-dört kez okudum. Her cümlesinde kendimi buldum, bir türlü o satırların esaretinden kurtulamadım. Şimdilerde kitabın sonlarına yaklaştım. Belli ki Harita Metod Defteri 2015 yılının son kitabı olacak. Okumamış olanlara ve Mungan severlere mutlaka bu kitabı da okumalarını tavsiye ederim. 

Eh, sevgili dostlar!

Aralık ayı kitaplarım gibi bu yazı da senenin son yazısı olabilir.
O yüzden her birinize ayrı ayrı güzel bir sene diliyorum. Her şeyin başı sağlık! O yüzden sağlıklı bir yıl olsun olur mu? 

12 Aralık 2015 Cumartesi

Bildik bir kış günü...

     Bu sabah kalktığımda içimde her şeyi yapmaya yetecek kadar güç vardı. Gece geç saatte eve geldiğimizden ev ahalisi hâlâ derin uykudaydı. Ben de sesimi çıkarmadım. Hafta içi öyle erken kalkıyoruz ki hafta sonu isteyen dilediği kadar uyusun istiyorum. 
Aşağıdan gelen hafif tıkırtılardan anladığım kadarıyla kahvaltı sofrası çoktan hazırdı. Ben de her zamanki gibi açtım. Her sabah kurt gibi aç uyanmak gibi bir durumum var. 
Selçuk'u uyandırmaya çalıştığımda alışık olduğum sözler döküldü ağzından: Beş dakikaya iniyorum. 
     Sessizce aşağı indim. Çaydanlıktaki suyun fokurdama sesi kulağıma geliyordu. Mutfakta hayat başlamıştı.
Neyse!
     Bir bardak çay doldurdum hemen kendime. Yarım dilimde ekmek, peynirle. Aç karnına çay içmemek için küçük bir dilim ekmekle yetindim. Kuzey'den umudum yoktu da Selçuk'la kahvaltı etmek istiyordum. Tabii o masaya gelene kadar ben birkaç bardak çayı götürdüm. Tam kahvaltının orta yerinde elimde telefon THY çağrı merkeziyle konuşurken başım döndü. Sanırım tansiyonum düştü. O arada tam kararımızı verememiş olsak da Lapland için Helsinki uçak biletlerimizin rezervasyonunu yaptırdım. Bayılmadan önceki son rezervasyon diyebiliriz buna. 

     İnsanın bir anda bile sağlık durumunun değişeceğine sabahki baş dönmesiyle bir kez daha ikna oldum. Her gün o kadar çok çay ve kahve içiyorum ki buna en kısa zamanda son vermem gerekiyor. Çaysız bir hayatı düşünemiyorum; ama sanırım gece uykularımın bölük pörçük olmasının ana sebeplerinden biri çay. Bir ara çay ve kahve sorunumu ele almam gerekiyor.


     Kuzey'e bu hafta sonu çam ağacımızı kuracağımıza dair söz verdim. Hâlâ da fikrimden caymış değilim. Kendime biraz daha iyi hissetmek için zaman vereyim dedim. Aklımda Sevgili Lale Abla'nın tavsiyesi bir film vardı: Jörgen- Anna: Sant
Çocukluğumun pazar günleri tadında bir cumartesi yaşamak istemiştim. Hepimiz televizyonun karşısındaki koltuklara yerleştik. Ben de uzandım. Jaluzileri indirdik. Dışarıda da güzel bir kış sabahı vardı. 2011 Norveç yapımı bu filme bayıldığımı söylemeliyim. İçinde duyguların, çocukluk hislerinin, derin çiziklerin, uydurma hikâyelerin olduğu bir filmi sevmemem mümkün değil zaten. On yaşındaki Anne'nın evlerinin yakınına taşınan Jörgen'e aşık olmasının anlatıldığı bir film. Filmi seyrederken sık sık Kuzey'e takıldık: Sen de aşık mısın diye! 
Muhtemelen ergen olmaya çalışan bir çocuğun psikolojisini bozmuş olmalıyız, yaşasın kötülük. 


     Şimdi düşününce bu sene film izlemek açısından çok verimli bir sene olmadı bizim için. Evin dışında bir hayata alışmaya çalıştığımız için olabilir. Havanın dışarı çıkmamızı olanaksız kıldığı günlerin dışında hep bahçedeydik. Toprağı eşeleyip durduk. Güneşi gördüğümüz her an bir sandalye çekip altına yerleştik. 
     Kitap okumalarına gelince, bence başarılı bir seneydi. Tüm seneyi istikrarlı bir şekilde kitap okuyarak geçirdim. Bol bol yürüdüm ve bu sayede akıl sağlığımı korudum. :)

Hafta sonunun en güzel kısmı için rahat bir koltuğa çekiliyorum şimdi. Ferzan'la bir randevum var. Aralık ayının kitapları hâlâ okunmayı bekliyorlar ne de olsa. 
Hımm, bir de yazılacak bir öyküm var.