Günlük Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2018 Pazartesi

Düşler Ülkesinde Bir Gün

Blogdan bu kadar kopmak istemediğim için yazıyorum. İrlanda notlarına başlamıştım ama bir türlü toparlayamıyorum. Yaşadıklarımı alıp bir masanın önüne oturmam lazım ama ne yazık ki bu günlerde blog yazısı yazmak için masanın başına oturma fırsatı yaratamıyorum. Gezi yazısı toparlamaya çalışmanın çok zaman ve çok çaba isteyen bir yanı var. Yazıyı yazmak yetmiyor, bir de fotoğrafları düzenlemem gerekiyor. Benimse bu işin altından kalkacak derin bir nefesim ve aldığım nefesi yavaş yavaş vermeme yetecek zamanım yok. Ah bu zaman! Hep söylenip duruyorum hakkında değil mi? 

Tuhaftır ki internette de gezinmiyorum. Yıllar oldu bilgisayar başından da olsa haber okumuyorum. hepsi birbirinin aynı gazetelere bakmanın bir anlamı yok gibi geliyor. Sevdiğim yazarların yazılarına uğruyorum aklıma geldikçe. Evden işe, işten eve gidip geliyorum. Ülkede süregelen kriz havası elbette bizim işte de var. En çok duygusal yıpranmadan şikayetçiyim. Stresle başa çıkamıyorum. Üzerime yapışmış bir umutsuzluk hali var eteklerimin, elbiselerimin kıvrımlarında. Emekliliği yavaş yavaş çağırıyorum kendime.😀Gelmiyor. Evde olma halini hayal ediyorum. Sonra da bir korku kaplıyor içimi. İşimi çıkarırsam kendimden benden geriye ne kalır diye merak ediyorum.


Rothemberg ob der Tauber
Foto: Şuradan

Yukarıdaki fotoğraf bir hayalden ibaret. Dün bir ara Kuzey ders çalışmaktan bunalınca ve kendi köşesine çekilince, ben de apar topar mutfaktaki köşeme gittim. Buzdolabında bir poşetin içine sıkıştırılmış, biraz daha beklerse bozulacağını avaz avaz bağıran kesilmiş bal kabakları vardı. Annem güzel yapar bal kabağını. Acelecilikten ve (söylemekten artık sıkıldığım) zamansızlıktan olsa gerek annemin yaptığı gibi üzerine bir miktar şeker ekleyip kabakları kendi haline bırakmadım. Küçük bir tencereye yerleştirdiğim bal kabaklarının üstüne biraz da su ekleyip kısık ateşe teslim ettim kendilerini. Ardından da çay demledim. Çay demlenene kadar bir şeyler atıştırdım. Tatlı da akabinde oldu zaten. Hemen soğusunlar diye cam bir kaba yerleştirdim anne tatlımı. Bir bardak çayımı alıp bilgisayarın başına yerleştim. Oturmaktan artık çöken sandalyelerimizden birine yerleşince bana da bir mutluluk hissi peydah oldu. Dışarıda aydınlık bir pazar günü yaşanıyordu, evimdeydim, çayın fokurtusu kulağıma kadar geliyordu. Her şey geçiciydi ve biz ev ahalisi hayatın günlük meşguliyetlerinin peşinden koşarken bir sürü şeyden geri kalıyorduk. Güzel şeylerden bahsediyorum elbet. Bir film için sinemaya gitmek, İstanbul'un hayhuyu içinde deniz kenarında dolaşmayı unutmak, bir çay bahçesine uğramak, sonbaharın keyfini çıkarmak gibi... 

Eh, okul açılınca böyle oluyor bizim evde. Başka evlerde ne yaşanıyor bilmiyorum ama biz de böyle! Sınav haftası geldi mesela ve Kuzey ders çalışmak istiyor haliyle. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. O çalışınca biz de yakınlarında oluyoruz. Benim etrafında olmamı istiyor. Ben buralarda kalsam da Selçuk iş için bir yerlere uçup duruyor. Ve hayatımıza sabah altıda başlayıp, gece on bir, on iki gibi uykuya yenik düşüyoruz. 

Dün bir bardak çay ve kabak tatlımla masaya oturunca, "Hadi kaçalım." dedim Selçuk'a. Noel pazarlarını gezmekten çok hoşlanıyorum çünkü insanların bir vesileyle de olsa mutlu olma hallerini çok seviyorum. Işıklarla donatılmış çam ağaçları, hediyelik eşyaların satıldığı küçük kulübeler, sıcak şarabın kokusu ve hatta karlı bir kent görüntüsü beni mutlu ediyor. Fotoğraf, elbette bir fotoğraftan ibaret. Gidilen hiçbir yerde bir fotoğraf karesinin aynısını bulamayacağımızı çok iyi biliyorum. İstenmeyen her şey fotoğrafçının vizörünün dışında bir yerde kalıyor. Yine de yeni yıl ruhunda umut barındırıyor; çokça da mutluluk... 😍 Bana öyle geliyor. Etrafımdaki insanlardan öte, bu vesileyle kendime tekrar dokunabilirmişim gibi hissediyorum. Gülümsemek için bir fırsat yaratabilir, ilerde iyi ki gitmişim diyebilmek için bir anı oluşturabilirmişim gibi...

Öyle! Hayal kuruyorum işte. Oturduğum yerden, mutfaktan dışarı bakarken ve elimde bir bardak çay varken. Bana hayat eğer demli bir bardak çayım varsa hep daha kolay geliyor. 
Siz ne düşünüyorsunuz yukardaki fotoğraf için? Gitmeye değmez mi?

PS 1: Sevgili arkadaşlar hâlâ bakınmaya devam ediyorum. Bu arada durmadan Harry Potter okuyorum. Geçen sene Kuzey'e 2018 senesinde Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim. Şimdilerde sözümü yerine getirmek için uğraşıyorum. Hayattan, Harry Potter kitaplarından, ailece aynı hayalin içinde dolaşmaktan ve sihir dünyasından çok keyif alıyorum. Okumak çoğunlukla yazmaktan daha kolay geliyor. O yüzden, biraz da hayatın ara ara ruhumu yormasından buralara uğrayamadım. Oluyor bazen öyle; bu aralar biraz daha fazla, biliyorum.

PS  2: Arzu beni yorumunla kendime getirdin. Teşekkürler.💖

8 Kasım 2017 Çarşamba

Nasıl fit olunur?

Bu sabah erkenden spora gittim. İş yerimin yakınlarında muhteşem bir spor salonu keşfettim. "Önce vücut ölçümünüzü yapacağız, sonra program yazacağız." denilince şu meşhur tartının üstüne çıktım. Şimdiye kadarki en fazla kilomdayım. Zaten biliyordum. Merak edenler için 56 kiloyum. Bu kilodan on kilo fazlayla çocuk doğurmuş, doğurduktan birkaç ay sonra 52 kiloya düşmüştüm. Şimdi ne olur bilmiyorum. Bildiğimin dışında bir sonuçla karşılaşmadım. Yine kas eksik, yağ fazla ve su içmem lazım. Devamlı salata yiyorum ya da sebze. Roka yiyerek kas yapılmıyor tabii ki. Bir şekilde protein almayı öğrenmem gerekiyor.

Günün Hayali: İsmi Jane Austen olan bir nehir teknesiyle yolculuğa çıkmak 😍

Dün iş arasında da bir saatliğine kaçmış yoga dersine girmiştim. İlk siftah :=) Planklarla, kola yüklenmelerle acı dolu bir dersti. Su gibi terledim, buraya nerden düştüm diye düşünürken yakaladım kendimi. Mis gibi bir kafayla çıkarım ben yogadan diye düşünürken kollarımda derman kalmamış bir halde döndüm işe. Bu sabah da ölçümün peşine yarım saat koşu bandında yürüyüp, gülerek pilates dersine davet eden hocaların gazına gelince spor salonundan tükenmiş olarak ayrıldım. Duşta kafamı şampuanlamak için kollarımı kaldıramadım. Nasıl olacak benim bu sportmenlik işi anlayabilmiş değilim. İlk günden vazgeçmekten utanmasam, yağlarımla mutlu mutlu yaşamaya razıyım. Şansımı denesem parayı verirler mi acaba? 😀
Akşam müthiş Tiger Balm'ı ağrıyan tüm kaslarıma sürüp, sabaha kadar bir mucize olmasını bekleyeceğim. Bu arada vücudumdaki en zayif yerler kollarımmış. Eee, yazı yazan ellerden ne beklenir? (Tüm ömrümü bu cümleyi yazabilmek için bekleyerek geçirmişim gibi hissettim bir an.)

Şimdi özlemle Kuzey'in veli toplantısını atlatıp eve gideceğim anı bekliyorum. Kuzey'e öğretmenlerinin onun hakkında söylediklerini biraz abartarak anlattıktan sonra kitabıma gömülmek istiyorum. Cuma günkü yazı atölyem için yazmam gereken bir ödevim var ama bir şeyin üzerinde uzun uzadıya düşünerek yazmak zor geliyor bugünlerde. Nihayetinde bir öykü yazmam lazım. Bunun için çaba lazım. Yazmak, üstünü karalamak, tekrar yazmak, silmek, eklemek ve birçok kez okuyarak gözden geçirmek. Eve gidince genellikle pestil gibi oluyorum. Koltuğa çöreklenip, arada güçlükle kolumu hareket ettirerek çayımı yudumluyorum. Sonunda dün gece elime "Never Any End to Paris" kitabını aldım. Siz de Paris'in asla sonu olmayacağına, yaşananların ya da yaşanacakların bir noktada son bulmayacağına inananlardan mısınız? Aslında bizler tükensek de şehir yaşamaya devam ediyor, hep de edecek. Kitabı elime aldım almasına ama sanırım beş sayfadan fazla okuyamadım. Kuzey diğer koltuktan devamlı dikkatimi ona yöneltmeme sebep olacak bir şeyler yaptı. Kızmaya yakın olduğum anlarda da, "Seni yoruyorum değil mi? Özür dilerim." gibi cümlelerle üstümde baskı kurdu. Dört bardak çay içmeme rağmen kitapta bir ilerleme kaydedemedim. Oysa yapışkanlı notlarım, kalemim ve bilumum kırtasiye malzememle bu okuma için hazırdım. Şansımı bugün tekrar deneyeceğim.

Buraya içimi dökmek, en yakın arkadaşımla konuşmak gibi. Aklıma gelenleri anlatıp duruyorum. Kendi hedeflerimi belirliyorum, yaptıklarımla yapmadıklarıma tanıklık ediyorum. Bir yazıyı bitirip de "yayınla" tuşuna basınca sanki çok büyük bir işi başarmışım gibi bir his sarıyor içimi. Ve o his bana çok iyi geliyor. Şimdiki evimizden önceki evimizde masanın önüne oturmuş ve odaya dolan nefis güneş ışığı eşliğinde ilk blog yazımı yazımıştım. O an hâlâ aklımda. Sanırım "merhaba" demiştim sadece. O günden sonra buradaki varlığım da yazılarım da değişti. Blog yazmanın beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin edemezdim. İçimi böyle sevinçle dolduracağını, yazmak için heyecanlanacağımı, burada anlatmak için etrafıma daha başka bir gözle bakacağımı... Dediğim gibi yazmak için her zaman fırsat bulamasam da, bazen de masa başına oturduğumda aradığım kelimeler dudağımın ucuna gelmese de, her vakit anlatmayı umduğum, istediğim şeyler var. Ya bir kitap, ya gittiğim bir yer, ya bir iç sıkıntısı, ya da ucundan bir mutluluk parıltısı.

Bu yazıyı dün yazdım aslında. Üstünden Kuzey'in veli toplantısı ve gecenin çok erken bir saatinde uyumamla sona eren bir gece geçti. Sabah uykumu almış ve kaslarım daha hafif ağrıyarak uyandım. Ve sporla başlayacak yeni bir gün için hemen evden ayrıldım. 😀



6 Kasım 2017 Pazartesi

En güzel Christmas pazarları nerede?

Akşam internette gezinirken soğuk bir köşeye, soğuk bir zamana üç uçak bileti aldım. Pek düşünmeden. İç ses bazen çok düşünmememi söylüyor. Bu aralar böyle anlık kararların etkisindeyim. Geçen gün iş yerime yakın bir spor salonuna uğradım. Bir spor salonuyla ilk bakışta aşktı galiba bu seferki. Etrafımdaki herkes biliyor ki pek spor insanı değilim. Pilatesin dışında pek bir şey yaptığımı, hele ki istekle yaptığımı gören çıkmamıştır. Ben bile kendimi coşkuyla spor yapan ruh halimle  hiç görmedim. Genellikle dağda bayırda yürürken içimde ışıldayan bir şey oluyor. Pır pır. O halle karşılaşmam için de sabah erkenden kalkmam ve kendimi kapıdan dışarı atmam gerekiyor. Bu bahsettiğim spor salonundan etkilenince, "Yaparım ben dedim!" Esas amacım iş saatlerinde bir saat kaçıp kendimi buraya atabilmek. Haftada iki gün yoga var mesela. Bir dolu ders daha ama benim aklım öğle saatlerindeki yogada. Hep birlikte parayı çöpe mi attım yoksa doğru bir şey mi yaptım göreceğiz.

Fotoğraf Bern'den😀 Tüm fotoğraflarımı kaybetmiş olduğuma göre fotoğrafı Server çekmiş olmalı. Üstünde birazcık efekt var 😀  
Olmazsa bir kere daha spor salonlarında yapamadığımı tasdiklemiş olacağız. Bu sefer hep birlikte.
İşte, kendim için yapmaya niyet ettiğim şeylerden ilki için yukarıda bir adım attığımı görüyoruz. Geçen postta da anlattığım üzere iştahım da tavan yapmış vaziyette. Kendimi kontrol etmeye çalışsam da devamlı ağzıma bir şey atarken yakalıyorum kendimi. Mesele sadece kilo değil; sadece amaçsızca yapılan şeylerden hiç haz etmemem. Aç olmadan yemek yemek de bunlardan biri. Canım tatlı isterse yerim ama aç olmadan, tatlı yemeye ihtiyaç duymadan yemek niye? Bu durumu bir son vermek istedim. Hazır Çinden yeşil çaylarım da gelmişken artık kendime çeki düzen verebilirim. (Adamcağızın geçen sefer getirdiği çaylar sanki bitmiş gibi konuşuyor yazar burada)

Sevgili arkadaşlar, yol isteği içimde tavan yapmış vaziyette. Sanki yıllardır bir yere gitmemişim gibi bir uçağa atlayıp yola düşmek istiyorum. Mutlu insanlar görmek istiyorum etrafımda. Halloween'i kaçırmış olabilirim. Aradığım süs kabaklarına buradaki pazarlarda rastlamış olsaydım evi bir kabak cennetine çevirebilir, değişik yapı ve formattaki kabakların vesikalık fotoğraflarını çekebilirdim. Ne yazık ki hiç mi hiç kabak yoktu ortalıkta. Geçen haftaki organik pazar seferinden sırf bu yüzden bal kabağı alarak döndüm. Ondan da bol şekerli kabak tatlısı yaptığımız için, niyetimle yaptıklarım hiç örtüşmedi. Kendimi şaşkınlıkla izlemek de ayrı bir mutluluk kaynağı benim için. Kendimi kahvemin yanında kocaman bir elmalı pie'yı didiklerken buluyorum. Vücudum, ruhum kendini kışa hazırlıyor. Oysa her kışın sununda bir yaz var. Haksız mıyım? Halloween'den yola çıktım biliyorum, derdim konuyu Noel Pazarlarına getirmek. Evet, Christmas Pazarları'na gitmek, ışıltıları içindeki meydanlarda dolaşmak, donmak ve sıcak şarap içmek istiyorum. Eğer gidersem eldivenli ellerimin arasından dumanı tüten şarapların/kahvelerin fotoğrafını paylaşacağım. Şehir meydanlarına kurulmuş kocaman çam ağaçlarının altında eminim kendime şöyle diyeceğim. "Ohh, iyi ki gelmişiz buraya." Belki birkaç hediyelik de alırım. Ne bileyim? Hayal kuruyorum işte. Isınıyorum hayallere daldıkça.


31 Ekim 2017 Salı

Ah Ekim, güzel Ekim...

Size bir sır vereyim mi? 
Akşam olmuş ve herkes bir köşeye çekilmişse, üstüne üstlük bir de etrafta beni mest eden bir sessizlik varsa, hemen köşeme çekilip blogumdaki eski yazılarımı okumaya dalıyorum. Allahım, nasıl bir keyif! Sanırım tam anlamıyla yazdığım yazılardan aldığım keyfi size anlatmam mümkün değil. Aradan zaman geçip de yazdığım yazılara uzaktan bakınca sanki o yazıları ben yazmamışım gibi bir his sarıyor içimi ve mutlu oluyorum. Çünkü bir yabancı yazmış hissini taşıyan yazılarımı beğeniyorum. 
Evet! Yazdığım yazıları beğeniyorum ama yazdıktan çok sonra. 
Olsun, yine de bu duygu beni gecenin bir vakti alıp bulutların üstüne taşıyor. 
Bu gece de öyle yaptım. Kuzey öğretmeni ile Fransızca çalışırken ben de koltuğun bana ait köşesine sığınıp blogda önceden yazdığım yazılara baktım.

Gün batımlarına tanıklık bir mucizeye şahitlik etmeye benziyor.
Mesele nerdeyse iki yıl önce yazdığım Patti Smith ve M Treni kitabı ile ilgili yazı. Ne çok okunmuş o yazı. Denk gelenler o yazıyı okumakta haklı çünkü sıcacık bir yazı olmuş. Bu akşam uyumadan önce Patti Smith'in başka bir kitabını akıp öyle gideceğim yatağa. Aslında Marcel Proust'la birlikteydim birkaç gecedir ama bugün ufak bir ara verebilirim kendisiyle olan sohbetime; zira kitabın ortalarındayım ve Marcel'in bunalımlı dönemine kadar ilerledik. Ölümden bahsediyor sık sık. Benim bu aralar yaşama bağlanmam lazım.

Sonra Paris'le ilgili yazdığım birkaç yazıyı okudum. Yine kitap ve kitapçı olanlarının içinde kayboldum. Paris kitapçıları da kafeleri de her daim güzel. Dönmemizin üzerinden çok zaman geçmememesine rağmen aşk tazeledim, kendi yazdıklarımın içinde hasret giderdim. "İyi ki yazmışım bu yazıları" dedim. Bunca yıl blog yazdıktan sonra ilk defa biliyor musunuz! Öyle iyi geldi bana. Unuttuğumun farkında olmadığım nice cümleyi, düşünceyi, anıyı buraya dökmüşüm ben. Kıtlık anında can suyu olacak ekmek kırıntılarını blogun sayfaları içine serpmişim. Kırgınlıklarımı buraya yazarak onarmış, iyileştirmişim. Ara ara Kuzey'le ilgili yazdığım birkaç şey bile silinmemek üzere yer etmiş burada.


Ne çok Paris geçmiş bu blogun sayfalarının arasından. Sayısını unuttuğum bir dolu kafe keyfimi, "Çok mutluyum çünkü şu kafedeyim. Çok mutluyum çünkü şuradayım." cümlelerini tekrar tekrar yazarak paylaşmışım. Fark etmemişim ama bu blogu yazmaya başladığım günden beri çok değişmişim ben. Yazdıklarım gelişmiş, duygularımı daha net ifade eder hale gelmişim, kendime sarılmayı öğrenmişim, okuduğum onca kitaptan elimden gelen kadarını yazmışım, anlatmışım. 
Yazmanın büyülü dünyasında kaybola kaybola kendimi bulmuşum. Sizleri bulmuşum. Tanımadığım birçok insanı en yakın arkadaşımmış gibi sevmişim. Böyle duygusalım bu akşam. Terapi yapıyorum kendi kendime. Akşama dönen loşluğu, karanlığın sessiz halini seviyorum. Bu sessizlik kendi sesimi duymama yardım ediyor.

Gecenin içinde bir incelik, bir naiflik... Sanki pazartesi akşamını değil de hafta sonuna açılan bir cuma akşamını yaşıyormuşum gibi. Sabah altıda çalacak oysaki telefonunun kalk zili. Kalktığımızda hava karanlık, gözlerimiz uyku dolu olacak. Çaydanlık yerleşecek ocağın üstüne, kaynadığnı belirten suyun sesi gelecek kulağımıza ardından. "Hadi!" diyeceğim Kuzey'e. "Kalk da bir şeyler atıştır."
"Yine mi okul?" diye şikayet edecek. Kendi çocukluğumu, annemin bizi kahvaltı masasına oturtma çabalarını, okulun hemen karşısındaki pastaneden yayılan mis gibi poğaca kokusunu anımsayacağım. Fazla hülyalara dalmadan yine bir telaşa kapılacak, servis geldi diye Kuzey'e seslenecek ve apartmanların arasında kaybolan güneşin neşeli renklerini görmeden günün koşturmasına katılacağım nihayetinde.
İyisi mi her birinize ayrı ayrı güzel bir hafta dileyip huzurlarınızdan ayrılmak.
Şimdi uyku vakti.