Günlük Hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük Hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anneliğimin on iki yılı

Anneliğin de bir tarihi var elbet. Benimki dolu dolu on iki sene oldu.


Bebeklerin o süt kokusunu hiçbir şeyde bulamasam da Kuzey'in iki yaşını çok sevdim ben. Benim gözümde bembeyaz, güleç yüzlü bir çocuktu. Minik çenesinin içine dizilmiş sıra sıra dişlerle gülümser, iki yaşın o en çılgın hallerini alışveriş merkezlerinin orta yerinde sergilemekten çekinmezdi. Çeker giderdim öyle zamanlarda. Onun beni göremeyeceği ama benim gözlerimin onun üstünde olacağı bir köşeye saklanır, sinir krizinin geçmesini beklerdim. Baktı ki yerde çırpınmaları bir şeye yaramıyor, bıraktı o çılgın yerde sürünme hallerini. 
Her annenin anlatacak bir dolu hikâyesi var elbet. Ve tıpkı annemin dediği gibi, bir çocuğun annesi bile olsanız aklınızda tutmak için yemin ettiğiniz nice anı zamanla yok olup gidiyor. Düşündüğüm zaman ilk anne dediği zamanı, ilk adım attığı zamanı, ya da herhangi bir ilkini çok da akılda tutmak gerekmiyor zaten. Ben de oğluma ait saklı başka şeyler var. Bakışlarında saklı tuttuğu merhamet, ense kökünden yayılan babasından emanet koku, kendi içine çekildiğinde ortaya koyduğu o mutluluk bakışı... İlk patikleri dolabın üst rafındaki bir kutuda, eğri büğrü yazılarla doldurduğu ilk defteri çekmecede, her yıl hiç umursamadan getirdiği karneler mavi dosyanın içinde. Bizden ayrı ilk defa gittiği İzmir seyahatinden alıp da eve getirdiği kar küresini de geçenlerde kırdım. Yanlışlıkla elbet!😁 

Anne olduğum ilk yıllarda başka çocuklarla karşılaştırdım onu; kendimi de başka annelerle. Ne o başka çocuklara benziyordu, ne de ben başka annelere. Geceleri uyumaz, Selçuk'la beni sabaha kadar asker ederdi. Başa çıkamayacağım, üstesinden gelemeyeceğim bir şey gibi gelirdi anne olmak. Sanki anne olma hali başkalarının üstüne oturan bir elbiseydi de bana uymuyordu sadece. Sahil yolunda yaptığımız uzun yürüyüşler dün gibi aklımda. Onca sese, dikkatine dağıtacak onca şeye rağmen deliksiz bir uykuya dalardı. Yoldayken huzur içinde olduğu o saatleri ileriki yılların hepsine taşıdı Kuzey. 
Geriye dönüp baktığımda anneliğin ne sancılı bir hâl olduğunu görüyorum. Kendini bir türlü beğenmediğin, yaptığın her şeyin eksik olduğunu düşündüğün, onu ne kadar sevdiğini bir türlü gösteremediğin ve karın ağrılarının eksilmediği bir durum. Yıllar yılı aynı seni içinde taşısan da, anne olunca hiç bilmediğin, yapabileceğini asla düşünmediğin bir insan oluyorsun. Başkalarına her dokunduğunda acıtan köşelerin, doğurduğun çocuk sayesinde törpüleniyor. Tekrar oturup düşünmeyi, özür dilemeyi, daha iyi bir insan olmayı düşünüyorsun. Bir bakış, bir gülüş gününü güzelleştiriyor. 

Kuzey'le konuştuğumuz zamanlar ilişkimizde en sevdiğim dönemler. Karşılıklı kahve içtiğimiz, birbirimize hikâyeler anlattığımız, kitapçılarda saatler geçirdiğimiz zamanları hep gülümseyerek anımsıyorum. Arabanın arka koltuğundan bana anlattığı günlük olaylar yemekten sonra yenilen tatlı kadar lezzetli. Minicik bir bebekken büyüyüp de beraber Starbucks'a gideceğin ve onun kendisine bol köpüklü bir latte söyleyeceği günlerinin olacağı insanın hiç aklına gelmiyor Geceleri muhallebi verip de tüm gece uyuyacağını düşündüğün zamanları düşlerken, karşılıklı kahve içiyorsun.😀 Yola çıktığında bavulunu taşımaya başlıyor, bir bakıyorsun ayaklarının boyu çoktan senin ayaklarını geçmiş, artık sana tepeden bakıyor. Sen kolunu onun boynuna dolamıyorsun da gelip o sana sarılıyor. 

Zamanın bildiği bir şey var: Evrendeki her canlıyı sarmalıyor. Kuzey de büyüyor, biz de onunla birlikte başka insanlar oluyoruz. Daha çok sevmeyi öğreniyor, onun bize öğreteceklerine hazır bekliyoruz. (Örneğin dün akşam Drake adındaki bir sanatçının Adele'nin aldığı ödül sayısından bile fazla ödül aldığını öğrendim. Yaşasın Drake!)

Elbette gezmeyi çok seven bir çift olarak Kuzey'in yol hallerini seviyorum. Havaalanlarındaki tanıdık bakışlarını, beklemekten sızlanmamasını, kahvesini içerken kendiyle oyalanmasını, çantasına attığı kitabını...

Düşünüyorum da ben nasıl bir çocuk istediğimi hiç düşünmedim. Çocuğun sana ait olanı makbuldür sanırım.😀  Kokusunu, gülümsemesini, sana sarılmasını seversin. Annemin her zaman tekrarladığı gibi "Allah çocuklarımızı kötü insanlarla karşılaştırmasın."

Tüm çocukların kalbi ferah, sevgi dolu, bol kahkahalı ömürleri olsun. ❤️ 


1 Nisan 2017 Cumartesi

Babaannemin Sandığı

Her cuma günü benim için bayram günü.🙋 
Sabah neşeyle uyanıp yola çıkıyorum. Erkenden Kadıköy'de olmak, yazıyla dolu günüm başlamadan önce Kev'de bir bardak çay içmek ve önündeki nefis güne merhaba demek.



Yazı arkadaşlarımla bir masanın etrafında toplanıp yazdıklarımızı paylaşıyoruz. Okudukça keyfimiz artıyor, bazen de minik umutsuzluklara kapılıyoruz. Sonra hemen kendimizi toparlayıp, hatalarımızı bir kenara not alıyoruz. Genellikle masanın ortasında Eyfel Pastanesi'nden alınmış lezzetli çörekler. Yazmayı çok sevmeme rağmen bunca işin gücün yanında bir sebep olmadan masaya oturmak zor. Ertelemek için onlarca sebep, keyfe dalmak için daha kolay yollar var. Bu yüzden Yazı Evi, her hafta düzenli olarak bir şeyler karalamak için önüme çok güzel sebepler koyuyor. 

Bu hafta yazılacak bir sandık hikayem vardı. Sandığın yazmak için ne muhteşem bir konu olduğunu içine girince anladım. Yazı yazacağım diye sülale boyu herkesi aradım. Ne anneannemin sandığı kaldı sormadığım, ne de babaannemin. Allahtan her şeyi hatırlayan bir kuzenim var da sorduğum her şeye cevap verdi.
"Babaannemin sandığı vardı ya hani!" diye konuya direkt daldım what's up'dan bir akşam. "Ne oldu ona?"
"Çok eskiydi o sandık. Evden taşınmadan önce tavan arasına kaldırılmıştı. Sonra da parçalandı gitti zaten." dedi.
"Sandığın içi açılırken orada mıydın sen?" diye hızımı alamayıp devam ettim. Canım kuzenim muhtemelen bu sorunun ardından gelecek soruyu tahmin edip gülümsemiş olmalı.
"Evet, ordaydım." diye cevap verdi. Hatta dedem herkes toplandığı için sandığın açılmasına karar vermiş. 

Babaannem öldüğünde ben küçüktüm. Öyle mini minnacık değildim elbet ama öldüğü zamana ait anılarım çok puslu. Hatırladıklarım aile fertlerinden duyup eklediğim anılarla karışık. Amcamlarla, dedemlerin birlikte yaşadıkları o evi, dedemle babaannemin evin arka tarafa bakan sokaktaki odasını, yanındaki küçük mutfağı, sandığı, salonun ortasındaki kocaman televizyon sehpasını hatırlıyorum.
Bugün artık bize ait olmayan ve yerinde muhtemelen bir apartmanın olduğu o eski evin kokusunu bile anımsıyorum desem bilmem bana inanır mısınız? Ara ara gidip kaldığım o evle ilgili kederli olaylar varsa da orada kendimi evimde gibi hissederdim. Babamın deyişiyle baba ocağıydı elbet ama babaannemle dedemden çok yengemin çeki düzen verdiği o evi sıcak yapan yengemin ta kendisiydi. Baba tarafımla öyle içten bir yakınlığım var. Anne tarafım hiç alınmasın. 🙊

Bu yüzden sandık olayının altını üstüne getirirken hiç çekingenlik göstermedim. Sandığın şeklinden başlayıp içinden ne çıktığına kadar sordum. Bir kaç başörtüsü, evlenmemiş en küçük amcam için babaannemin yaptırdığı yatak takımı, üç beşli denen bir köy elbisesi çıkmış. 
"Eee sen ne aldın peki o sandığın içinden diye sordum Şeri'ye?"
Babaannemin, aslına bakılırsa dedemin en sevdiği kız torunuydu Şeri. Şimdi buna itiraz edecekler çıkacaktır elbet. Ama öyleydi. Aslında böyle olmasının da tuhaf bir yanı yok. Dedemle ve babaannemle kış aylarında birlikte yaşarlardı ve üstüne üstlük de Şeri fazlasıyla sevilmeyi hak edecek kadar iyi kalpli ve nazik. 
"Bir tülbentim var." dedi. Yengem babaannemden hatıra olsun diye almış. 
What's up yazışmalarımızla olay çok uzayıp da tam netleşmeyince telefonla konuşmaya karar verdik. Biraz güldük. Tülbenti kapmışsın muhabbeti yaptık. Aradan bir hafta geçtikten sonra telefonuma bir fotoğraf geldi. Sandığın içini ve babaannemden kalanları düşünen Şeri'nin aklına babaannemin küpeleri düşmüş. Yengeme, "Bir de küpeler vardı." demiş. Bendeydi, yok şuna verilmişti küpeler derken Şeri, hafızasına güvenerek (sanırım o hafıza bugüne kadar onu hiç yanılmadı) annesine, "Küpeler sen de olmalı" demiş. Zavallı yengem bir hafta boyunca aradıktan sonra küpelere ulaşmış. 😀

Benim sandık hikayesine sebep yıllar öncesinin sandığını tekrar anımsadık. O sırada sorduğum herkes başka bir sandık hikayesi anlattı bana. Hırsızların ortaya döktüğü sandıklardan, anneannemin elini kesen eski sandığa, oradan antika aynaya, iki kapılı ahşap dolaba uzandık. Geçen hafta anılarımızı unuttuğumuzu düşündüğümüz eşyalarımızın arasında aradık.
Sararmış bir tülbentle, babaannemin kulaklarını süsleyen minik bir küpe kalmış geriye. Anılarımız, ailelerimizin en büyüklerinin yitip gitmesinden sonra babamın ya da amcamın gitmesiyle daha da eksilmiş. Yiten sevdiklerimizi daha az konuşur oldukça aklımızda kalan görüntüleri netliğini yitirmiş, güzel hatıralar geçmişin puslu anlarında öylece kalıvermiş. 
Oysa ne çok sandık var içine bakacağımız.


15 Şubat 2017 Çarşamba

Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

Devamlı çoluğundan çocuğundan bahseden ve ne süper anne olduğunu sık sık dile getiren tiplerden pek haz etmiyorum. Gözüne soka soka annelik, süper kadınlık, her şeyi ben bilirimcilik beni gıcık ediyor. Olan var, olmayan var neticede 😂 Bir de her şeyin en mükemmeli olmaya çalışmak ve bunun için takdir beklemek niye?


Bu sinir girişi niye yaptım peki ben?
Şu sebepten: Günümü en aydınlatan kişi Kuzey çünkü. Vallahi öyle. Eve sinir harbi bir şekilde gelsem bile onu görünce tüm derdim tasam bitiyor. Aman sağlığı yerinde yaa, gerisinden bana ne diyorum. Öyle hızlı etki ediyor bünyeme. İyileştirme etkisi süper hızlı ve hemen kana karışıyor. 
Ekibin diğer üyesine gelecek olursak yuvarlanıp gidiyoruz işte 😀

Sonra kardeşim geliyor. Her türlü salaklığı yapma kapasitesi mevcut onda. Bize geliyor, ortalığı birbirine katıyor ve sonra çekip gidiyor. Geldiğinde mutlaka eksik bir şeyleri oluyor. Benden lazım olan şeyi alıyor ve asla geri getirmiyor. Mesela evde bir şeyim eksikse ve bulamıyorsam Selçuk, Yağmur'dadır diyor. Zavallının adı çıkmış bir kere. Umarım tüm hayatımız boyunca yaptığı saçmalıklar çoğalarak bizi güldürmeye devam eder. 

Gelelim blog dostlarına. Yazdıklarını merak ettiklerim ve bilgisayar başında gevrek gevrek güldüğüm nice blogger var. Bayılıyorum onlara. Bazılarının yazılarını bekletip, bir koşu gidip kahve yapıp öyle oturuyorum masa başına. Yüreklendirici, sevgi dolu mesajlarını eksik etmeyen  takipçilere ne demeli? İnsan güzel yorumlar okuyunca ve yüzünde kocaman bir gülümseme oluşunca iyiliğin gücüne inanıyor. Sırası gelmişken beni okuyan herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Tanımadığım nice dost edindim burada. Hayatımı güzelleştiren en güzel şeylerden biri de blog. İyi ki varsınız. 

....ve arkadaşlarım!
Çok komikler. Çok içtenler. Çok iyi kalpliler. Artık kalben bağ kuramadığım insanları hayatımın içine almıyorum. Yoruluyorum çünkü. Hemen hemen haftada bir kez birer kadeh şarapla aynı masaya oturduğum dostlarımı, Yazı Evi'nin odalarını dolduran kalemdaşlarımı ve canım Duygu'yu çok seviyorum. 

Daha ne isterim hayattan diye düşünüyorum çoğu zaman? 

Sağlığımız olsun da gerisi halledilir, değil mi arkadaşlar?

5 Şubat 2017 Pazar

Liste 6- Nasıl eğlendiğimle ilgili acı gerçekler

52 Liste Projesi

#Liste 6- Eğlence yollarınızın listesini yapın. 

Kendimle ilgili tuhaf gerçekler  💣

Bu liste beni birazcık korkuttu çünkü yazacaklarımdan sonra aslında ne kadar asosyal bir tip olduğum iyice ortaya dökülecek. Klasik anlamda bir eğlence anlayışım yok sanırım. Zaman ilerledikçe de daha çok içime kapandığım, kabuğumun içinde genişledikçe genişlediğim bir evreye geçiyorum. Mesela diyelim ki tatildeyim ve bilmediğim bir şehrin keyfini çıkarmaktayım. Bana, "Gece eğlenmek için bir diskoya, gece kulübüne ya da bara gidelim?" dediğinizde yüzüne ışık tutulmuş tilki gibi kalıveriyorum. Çünkü bu çok gürültülü, milletin alkol sınırını aşıp da saçmaladığı mekanlardan hiç hoşlanmıyorum. Bir şehrin gece eğlencesini sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ve popüler mekanlar hakkından konuşamayacağım. 

Gece, benim için sessizlik demek.  Ya ev sıcağında ya bir kafenin geceyi bitirme telaşında sütlü bir kahveyi içmekten daha güzel bir şey bilmiyorum şu hayatta.

Macera Kitabım nasıl eğleniyor? 


💣  Öncelikle hayal kurarak...


Hakkını teslim etmem gerekir ki bizim evde bu işin kompetanı Selçuk. Kendisi hayal kurmayı yıllar içinde geliştirmiş ve bu mirası nesilden nesile taşıyarak bugünlere kadar gelmiş bir ailenin ferdi. Yemin ederim oturup patlamış mısır yerken bu ailenin hep birlikte hayal kurduğuna tanık oldum ben. Benim gibi duygularından çok mantığıyla yaşayan bir insan için bu duruma alışmak hiç de kolay olmadı. Sonra Kuzey doğdu. Babasının onun için her gece uydurarak anlattığı bir masalın kahramanı oldu: Kaku (Kahraman Kuzey'in kısaltılmışı) Bu çocuk annesinden aldığı genlerle, babasına uyum sağlamak için çok uğraştı. Bu arada anne de yaşamının bir evresinde daha dingin, daha spiritüel olabilmek için o yoga salonu senin, bu meditasyon kursu benim geziniyordu. Baktı ki inanmadan bir şey olmuyor, yaşamın kısa olduğuna ve anın sadece yaşadığımız an olduğuna inandı. Gezmeyi seven bu kadını hayallerin parçası olmaya en çok Kuzey'e okuduğu masallar inandırdı. Şimdi ailecek hayal kuruyoruz. Elbette patlamış mısır eşliğinde. 

💣 Yollarda...


Yoldaysam mutluyum, yoldaysam suratımda kocaman bir gülümseme var, yoldaysam dünya daha yavaş dönüyor. Yaşadığım her an içime siniyor, Selçuk ve Kuzey ruhuma temas ediyor. Yollar sohbet etmek, konuşmak, yaşamın günlük sıkıntılarından kurtulmak için en güzel yerler. Her köşesinde bir maceranın saklı beklediği, öğrenilecek, tecrübe edecek onlarca şeyin olduğu bir patikada insan nasıl olur da mutlu olmaz, eğlenmez? 
Evet, yollar benim için eğlenmenin bir diğer şekli. İçimdeki beni duyabildiğim, kendi sesimi susturmak zorunda olmadığım büyülü bir deneyim. Yaşadığım hayatın dışında verdiğimiz her ara benim mutlu olmamı sağlıyor. 

💣 Kitapların büyülü dünyasında...


Ben kitap okumayarak kendisini böyle bir zevkten mahrum bırakan insanlara acıyorum. Bu düşüncem kulağa biraz küstahça gelebilir ama öyle hissediyorum! İnsanın bilmediği ya da hiçbir zaman ulaşamayacağı dünyalara girmesinin tek yolu kitaplardan geçiyor. Ursula K. LeGuin'in yarattığı dünyalara adım atmadan bir ömrü tüketmek bence bir şeyleri eksik kılıyor. Sadece var olmayan dünyalar da değil tabii. Kürk Mantolu Madonna'yla hiç tanışmamak, Kumral Ada Mavi Tuna'da insanı derinden etkileyen Ada ve Tuna ile konuşamamak, Afacan Beşler'in macera dolu yolculuklarında ekibin görünmez altıncısı olamamak... Ben bu dünyanın parçası olamasaydım hayatım boyunca eğlenemezdim.

💣 Filmler neler anlatıyor bana bir bilseniz!


İşte övünerek söyleyeceğim bir şey: Televizyonun karşısında hiç vakit harcamıyorum.
Film seyretmeyi evde herkes çok seviyor. Sinemada her filme gidemiyoruz ne yazık ki. Bunun için yeterli vaktimiz olmuyor. Kuzey'in okulu, spor aktiviteleri, benim işim, Selçuk'un işi, seyahatler, arkadaşlarla görüşmeler derken sinemaya istediğimiz kadar vakit ayıramıyoruz. O yüzden filmleri genellikle DVD'lerden ya da internetten seyrediyoruz. Reklamsız, fazla zaman kaybetmeden. Hımm, aklıma gelmişken romantik komedilere de bayılıyorum. Evdekiler filmin sonundaki öpüşme sahnesi için bu filmleri seyrettiğimi iddia ediyorlar çünkü dediklerine göre tam da öpüşme sahnesinde yüzüm sessiz kahkahalar atıyormuş.

💣 Arkadaşlarla yenilen yemekler, birer kadeh şarap gibisi var mı?

Uzun zamandır sadece sevdiğim insanlara vakit ayırıyorum. Hayata bakış açılarımızın uyuşmadığı, pozitif olmak yerine negatif şeylere odaklanan insanlardan uzak duruyorum. Bir kere ben yapı gereği karanlık yanımın kenarlarında gezinen bir insanım ama kendimi tanıyorum ve şu hayatta kendi adıma seçtiğim şey mutlu olmak. Kuzey zaman zaman beni uyarıyor: Hadi olaylara biraz daha pozitif bakalım anne! İşte bu yüzden sevdiğim insanlarla birlikte yemek yiyor, onlarla şarap içiyor, kendimizde dalga geçiyoruz. Kendiyle dalga geçebilen insandan zarar gelmez arkadaşlar...

💣 Yazmak benim için eğlenmenin bir diğer adı...


Ne sıkıcıyım değil mi? Ama yazmak beni çok eğlendiriyor. Gerçek anlamda bir eğlenceden bahsetmiyorum elbet; lakin yazının başına oturduysam ve birkaç saat sonra o masadan yazmak istediğim şeyi yapmış olarak kalkmışsam değmeyin keyfime. Yüzümde nasıl bir gülümseme. Sanki bir şişe şarabı kendi başıma bitirmişim de hayat çok ama çok komik geliyormuş gibi. Öyle bir tatmin ve huzur duygusu. 

💣 Kulaklarımda kulaklık ve yürüyorum...

Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra onun peşinden sitenin içinde yürürdüm. Kendime ayırdığım sessiz saatlerdi bu saatler. Bazen hafif bir müzik eşlik ederdi bana. Bazen de kulaklığı çıkarır sadece kuşların ya da adımlarımın sesini dinleyerek yürürdüm. Evin dışına doğru ilk adımı atmak bana da her zaman zor gelmiştir. Ama o ilk adımdan sonra her şey kolaylaşıyor. Yüzünüze vuran hava, hiç fark etmeyeceğiniz kuş cıvıltıları, çam ağaçlarının kokusu, hafif hafif açılan sis... Bu sene hava bir türlü aymadığı için sabah yürüyüşlerimi yapamadım. Yine de kendime ayırmayı başarabildiğim bu sessizlik saatlerinin mutluluğum kaynağı olduğunu biliyorum.

İşte ben kendimi böyle eğlendiriyorum. Hayatımızdan iyi insanlar ve atılan samimi kahkahalar eksik olmasın.
Sizi neler eğlendiriyor peki?

23 Ocak 2017 Pazartesi

Bizim evin halleri

Geçen hafta cuma gününe kadar yetiştirmem gereken bir yazı vardı. Konunun etrafında dönüp durdum, ağdalı kelimelerle lüzumsuz benzetmeler yapıp güya işi kotarmaya çalıştım. Olmadı. Çaresizce çabalamama rağmen yazı bir türlü ritmini bulmadı. Bir öykü yazmaya çalışıyordum ama konusu ne yazık ki içine girmek istemediğim bir sürü şey barındırıyordu. Her ne kadar varlığımı olayın dışında tutmaya çalışsam da beceremedim. Ben de yazmaktan vazgeçtim. Bir haftadır kara kara düşünüyor, her gün de yazmak için yeni başlangıçlar yapıyordum. 
Yazamayacağımı kabul ettiğim an içim hafifledi. Derin bir ohh çektim. 
Önceden olsa kendimi acımasızca eleştirirdim. Bu sene iç dünyamda böyle bir yere varmışım demek ki diye kendimi birazcık daha sevdim ve bunu günlüğüme not ettim. 
Elbette 2017 yılında başardıklarım hanesine yerleştirdim bu notu.😀

Fotoğraf baharı çağırmak için :)

Ben iç dünyamda bu tip basit yazı-çizi işleriyle meşgul olurken güzel yurdumda da karne günü heyecanı yaşanıyordu. Aileler heyecan içinde ya evlatlarının okullarının kapısında ya da evlerinde perdeleri açık pencere önlerinde ilk yarının sonucunu bekliyorlardı. Allah'tan bizim okulda bu tip şeyler 5. sınıf itibariyle ortadan kalktı da rahat rahat eleştirdiğim anne-baba sınıfından çıkmış olduk. Oğlan, "Herkesin annesi-babası geliyor, siz de geleceksiniz!" dese mecburen gideceğiz o başka. Neyse ki çocuklarımız ellerinde karneleriyle koşa koşa eve gelip, karnelerini sehpanın üstüne fırlattılar da kurtulduk stresle beklemekten. Bizim karne hâlâ sehpanın üstünde de ordan biliyorum. 100'lerle dolu karneler geldi, bizler de karneleri tüm sosyal mecralardan paylaştık da bu zorlu günü atlattık. Paylaşmasak dünya için büyük kayıp olurdu. Şükür ki olmadı.😀
Böyle gıcıklık yaptığım zaman kendime kızıyorum ama söylemeden de edemiyorum işte ne yapayım. Ülkedeki eğitim sistemi ayan beyan ortadayken, çocuklar TEOG sınavıyla bir yerlere gireceğim diye çocukluklarından olmuşken, başarı notu adı altında ders notları 100-100-100 verilirken ve üstelik bu zavallı çocuklar 2-3 yanlışla bile istedikleri okula giremezken komik geliyor bana. Vallahi komik.
"Biz çocukken..."diye başlayacağım bir paragraf kurmayacağım. Neyse, pozitif olmak lazım. İlk yarıyı başarıyla bitiren ve iki hafta boyunca saat 06.00'da kalkmak zorunda kalmayacak çocuklarımız çok mutlu. Mayıs ayında bir sonraki senenin okul parasını ödeyecek olan Selçuk ise ödeme zamanı yaklaşıyor diye çok üzgün. Biz de durum bu. 
(Bu arada karne paylaşan ilk okul annelerine söyleyecek sözüm yok.😀 Onlar paylaşsın karnelerini.)

Cuma gününü böyle atlatınca mis gibi bir cumartesi sabahına uyandım. Kahvaltıdan sonra dışarıdaki hava öyle aydınlık geldi ki gözüme, "Ben bir bardak çayı da bahçede içeceğim." diyip çayımla beraber dışarı çıktım. Pek tabii, hava içeriden göründüğü gibi sıcak falan değildi. Kısmen kuru bir yer bulup oturdum, soğuğun içime işlemesi için bir dakika yetti. Eve dönüp mecbur bir yastık aldım totomun altına. Allah'tan o orada güneş çıktı da çayımı içene kadar açık havanın keyfine vardım. Her güzel şeyin sonu nasıl geliyorsa bunun da sonu geldi elbette. İşe gitmek durumunda kaldım. Evdekiler yokluğumu kesin hissetmişlerdir düşüncesiyle üç saat sonra tekrar eve döndüğümde, "Aaa, sen gideli o kadar oldu mu? Biz bir saat falan geçmiştir diye düşünüyorduk." sözleriyle karşılaştım. Açık söylemek gerekirse biraz kırılmışım gibi davranıp, kitabımı alıp koltuğa gömüldüm. Akşam bir sosyalleşme olayına girdik. Meksika lokantasına gidip birer bira içtik. Dostlarla bira içmek güzel. 🍺

Foto: Buradan


Pazar günü ise nefisti. Beni iyi yönde yoldan çıkaran yan komşuyla kaçıp yogaya gittik. Uzun zamandır kendime yaptığım en büyük güzelliklerden biriydi bu. (Yazı Evi hariç) Saat 12.30 gibi eve döndüğümde ruhum tazelenmiş ve vücudum gevşemişti. Kapıdan içeri girer girmez çayı demledim ve bilgisayarımı alıp blog yazmaya başladım. Böyle böyle akşam oldu biliyor musunuz? Sanki bitmeyen, doyumsuz bir pazar günü yaşamıştım. Bilirsiniz böyle günlerin sonunda insan neden sevdiği şeyleri daha sık yapmadığını sorar ya, onu sorarken buldum kendimi.


Sahi ben neden yogaya daha sık gitmiyorum?

1 Kasım 2016 Salı

Neden bir kitaplığım var?

Kitaplarım, defterlerim bir de cd'lerim kıymetli benim için.

Alışveriş dendi mi de aklıma bunlar geliyor zaten. Gittiğim yerlerde de nereleri gezip, tozuyorsun derseniz kitapçılar derim. Kendimi en rahat hissettiğim, varlığımın huzura erdiği yerler buraları. Kitap kokusu yabancılık duygusunu alıp götürüyor. İnsanı güvende hissettiren nadide yerler. 

O yüzden seyahat ritüellerimin başını kitapçı ziyaretleri alıyor. Ufak tefek de olsa birkaç kitapçıya giriyor, kendime minik bir şey alıp çıkıyorum dışarı. Kimi zaman bir defter, kimi zaman bir silgi, kimi zaman da bir kartpostal. 
Paris, Londra ve New York kitapçılar açısından nefis şehirler. 


New York, uzaktaki aşk!


    New York'taki Barnes and Noble Kitapçı zincirleri yazın yaptığımız seyahatin en keyifli duraklarından olmuştu mesela. Her yorulduğumda yakınlardaki bir Barnes and Noble'a gidip kendime bir kahve almıştım. Selçuk bile New York'un sistemine uyum sağlamış, kahve içmeye başlamıştı. Kahvenin yanındaki en güzel şeyse elbette Cheesecake Factory'nin nefis cheese cakeleriydi. Yiğidi öldürsek de hakkını vermek şart. Sanırım Amerika'da yaşayıp da kilo almamak imkansız olur. 
Brooklyn'deki Barnes and Noble'da kahvemi yudumlarken şöyle düşünmüştüm: Paul Auster'da sık sık buraya uğruyor olmalı. Elbette şans yüzüme gülmemişti. Yine de bir cheese cake yemiştim.
Şehrin etrafına yayılmış büyüklü küçüklü bir dolu kitapçıyı ayrı bir postta yazmak istiyorum aslında. New  York'un ilk on kitapçı listesini kendim için yaptım. Fotoğrafları da bir yerlerde duruyor. Niyet etmek başarmanın yarısı mıdır bilmiyorum ama şimdilik bu yazıyı bir gün yazacağımla ilgili iyimser bir düşünceye sahibim. 

Ah Londra!

     Londra da kitapçılar konusunda insanı çok ama çok mutlu eden şehirlerden biri. Bu kadar yağmur yağan bir şehirde sıcak bir kitapçıya ihtiyaç duyulur gibi geliyor. Bu büyük şehirlerdeki devasa kitapçıları gezince sadece şu tuhaf his oluşuyor içimde: Çevrilmeyi bekleyen bunca kitap var mı sahiden? (Evet biliyorum. Çok Türk yazar okumuyorum ve sebebini de bilmiyorum.) Londra'nın bir köşesinde elime bir adres alarak gittiğim ''Stanfords'' isimli bir gezi kitapçısı var misal. Şimdi burada size ne anlatsam eksik kalır. Benim kitapçıyı keşfettiğim yazı ''Üç Kuruşluk Dünya" blogundan. Londra'da geçen bu yürüyüş yazısını sahibinin dilinden okumanız şart. O yüzden burada vereceğim adrese bir uğrayın lütfen. Hepimiz oturduğumuz yerden böyle keyifli bir seyahati hak ediyoruz çünkü. Ne zaman aklıma tek başına bir yolculuk özlemi düşse ben bu yazının güvenli kollarında buluyorum kendimi.

Paris, elbette evim!

     Öyle hissediyorum, öyle diyorum. 
     Her köşe başında beni bekleyen öyle çok kitapçı var ki. Elbette bir kitap almak için girdiğim tüm kitapçılar İngilizce kitap satan yerler. Fransa benim için ne kadar yakın bir ülkeyse, Fransızca da o denli uzak. Yine de her sokağın bir ucunda bir kitapçı yok mu iyi hissettiriyor insana kendini. Her birine girip çıkıyorum. Bir defter ya da bir kalem alıyorum. İlla kitap almam şart değil ya. 
Shakespeare and Co.'ya gidiyorum en çok. Buranın turist kalabalıkları tarafından zapt edildiğini biliyorum ama sanki her gittiğimde en az bir kez uğramasam, buraya gelmemi sağlayan bir büyüyü bozacakmışım gibi geliyor. Şimdilerde açılan kafesinde elbet bir çay içiyorum. Hayalcilere kucak açan minik bir yer burası. Limonlu tartlarını ve geçenlerde içmeye yeltendiğim tuhaf fasulye çorbalarını hiç beğenmesem de nefis bir yulaflı kek satıyorlar. Kahvenin de çayın da yanına çok yakışıyor. Bir de kitapçının tam karşısında size gülümseyen koca Notre Dame Katedrali var. Gel de Victor Hugo'yu hatırlama şimdi. :)

Benim kitapçılarım, benim kafelerim saymakla bitmez. 

Tüm bu sebeplerden evimde de bir kitaplığım var. Sağdan soldan topladığım kitaplar onlara her baktığımda geldikleri yerleri hatırlatıyorlar bana. Aralarına sıkıştırdığım mektuplar, müze giriş kartları hiç beklemediğim zamanlarda karşıma çıkıyor. Kimisinin arasına kalın mı kalın bir peçete sıkıştırdığıma ben bile inanamıyorum bazen. En çok kitap kenarlarına yazdığım notlarımı seviyorum. El yazımın unuttuğum hislerimi hatırlatması yaşadığımı hissettiriyor bana. Geçmişteki beni de sevdiğimi anımsıyorum.
 "Ah!" diyorum bazen. "Geçmişte de böyle hissetmişim ben."
Ya da değişen düşüncelerim karşısında şaşırıyorum. 
"Sahiden böyle düşünmüş olamazsın, değil mi Özlem?"

Kitaplarımı, cd'lerimi birilerine vermekten hoşlanmıyorum. Çok sevdiğim kitapları onlarca kez alıyorum sevdiğim insanlara hediye etmek için. Ama kendime verdiğim hediyeleri geri almıyorum kendimden. 
Bir de benim okuduğum kitaplara Kuzey'in dokunacağı ihtimali var. Çok sıcak tutuyor bu düşünce beni. Tıpkı ayağa konulan bir sıcak su torbası gibi.


11 Ekim 2016 Salı

Yokum, az sonra döneceğim.

Bugünkü yazı bir iç dökümü olsun. Bir şeyler yazmak için en güzel yer orası çünkü.

Bir kere okulların açılmasına çok sevindim. İlk itirafım buradan gelsin. Okulların açılmasıyla birlikte düzene giren hayatımıza bayılıyorum. Mecburen sabahın köründe kalkıyoruz ve ailece hepimiz birbirimize kötü davranıyoruz. Daha saat 07.00 olmadan Kuzey gidiyor. Ben kendi rutinimi ancak oturtmaya başladım. Oğlumu kapıdan yolladıktan sonra çayımı demliyorum. Mutfakta fokurdayan demlik gibi güzel bir şey yok bu dünyada. En azından sabahın kör vaktinde.

Kendime kalan bu anları çok seviyorum. Güzel şeyler düşünmek için ayrılmış nefis saatler...


Canım pek istemediği için New York seyahatimizin zihnimde iz bırakan, anlatmak için sabırsızlandığım nice güzelliklerini paylaşamadım. Oysa öyle güzel bir tatil geçirmiştim ki yazmakla bitiremeyeceğimi düşünüyordum. Dünyanın her köşesinde aynı zevklerin etrafında dolanıp dursam da ne çok güzel şey var dile gelecek. Mesela New York'un gezilmesi gereken tüm kitapçılarını yazacaktım. Ben anlattıkça kitapsever her dost gitmedikleri o kitapçılarda ufak bir gezintiye çıkacak, gidenlerin suratındaysa bilindik bir tebessüm oluşacaktı. Olmadı. Klavye elimin altında olduğuna göre bir gün yazarım belki. Yazmayı çok isterim çünkü.

New York dönüşü sonrası içime kapandım. Aman ne kapanış! Ne bir satır yazı yazdım bir köşeye ne de bir satır kitap okudum. Kitap bile satın almadığım ve kendimi Grey's Anatomy dizisinin içine hapsettiğim tuhaf bir dönemdi. Bundan daha uzun bir süre kendimi dinlediğim bir dönem olmuş muydu hatırlamıyorum. İşin garip yanı dönüp dolaşıp aynı soruları sordum kendime. Ne yazık ki beni tatmin edecek bir cevap bulamadım. Sanırım şimdi bazı şeyleri olduğu gibi kabullenme dönemindeyim. Kafam daha rahat ve Grey's Anatomy'de 12.sezonu bitirdim. Uzun lafın kısası dizide bulduğum huzurlu hayat da on iki sezonun sonunda tükendi. Koskoca bir on iki yılı iki aylık depresyon dönemimin içine sığdırınca bir sürü şey oldu elbette. Sanırım Brad ve Angelina da boşanmışlar ben depresyonumla baş başayken.


''Ben bunalıma girdim.'' diye sağda solda dolaşırken Küba tatili geldi çattı elbette. ''Vallahi parasını önceden ödemeseydim bu halimle Küba'ya falan gitmezdim.'' diye hem etrafa hava attım, hem de Fidel ölmeden önce Küba'yı görüyorum diye sevinerek Air France uçağına atladım. 
Baştan söylüyorum Fidel ölmeden Küba'ı görmek geyiği ne saçma bir geyiktir. İnternet sahiden kopyala yapıştır yapan, birilerinin hayallerini kendilerine mal eden yaratıklarla dolu. Kendi hayallerimizi yaşayalım arkadaşlar. (Bir ara kendi hayal listemi yapacağım bu arada)
Küba'ya gittik vesselam. Bilindik tüm Küba geyiklerini elimizden geldiğince yaşamak için her şeyi yaptık. 
*Seyahat boyunca Fidel Castro'ya bir şey olmasın diye dua ettik.
*Bol bol mojito içtik.
*''Hemingway Daiquiri içermiş.'' diyerek bu içkiyi tükettik. 
*Adını ezberlemeye çalıştığımız romlu içkileri kafaya diktik.
*Bol bol sigara ve puro tükettik. 
*Comandante Che Guavera şarkısının nakaratını ezberledik. 
*Dans ettik. 
*Hımm, bir de ıstakoz yedik. 


Sonuç olarak döndüğümden beri yanımda sigara içenin üstüne saldırıyorum. Alkol lafını duymak istemiyorum. ''Bana puro getirdin mi?'' diyenlerin de üstüne atlıyorum. 
Küba tıbbının çok ileri düzeyde olduğu ile ilgili de ciddi kuşkularım var. Üzgünüm öyle! Bu konuyu bir ara uzun uzun anlatırım; lakin Che Guevera hâlâ lise yıllarımın aşkı. Söylemeden geçemeyeceğim. 

Peki Küba'dan döndüm de ne oldu?
Fena hasta oldum. Boğazımdaki kocaman şişlik, başımdaki ağrı, vücudumdan fışkıran ateş bende bunalım falan bırakmadı. ''Her şeyin başı sağlık Özlem!'' dedim kendi kendime. Hızla iyileşmek istememin sebeplerinden biri de sürpriz hediyemdi elbette. Üç günlük bir Paris seyahati. Bol bol yemek yedim, hafta sonlarını evde dinlenerek geçirdim, portakal suyu içtim. İyileşmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Ucunda kısa da olsa bir Paris seyahati vardı. An itibariyle kelimelerimi sonunda içimden çıkaran duygu da sanırım Paris seyahatimdi. Şehir serindi ama bıraktığım gibi keyifliydi. Bir şeylerin değişmeden kalabileceğine olan inancım yine tazelendi. Paris hakkında yazacak daha neyim var bilmiyorum ama her oturduğumda bir şeyler buluyorum. 

...ve nihayet evimdeyim. Dışarıda hafiften yağmur çiseliyor bu akşam. Hemen sağ köşemde de demli bir bardak çayım. Hayatın içine adım atmışım gibi nerdeyse. Bu cuma Yazıevi'nin kapısından da içeri girdim mi hayat benim için yine filizlenmeye başlamış demektir.

2 Haziran 2016 Perşembe

İyi ki doğdun Kuzey...

Her sene bir yaş daha yaşlanırken Kuzey'in gün be gün büyüdüğüne tanıklık ediyorum/ ediyoruz. Selçuk'un şakaklarındaki kırlar iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Aynaya baktığım zaman gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıkları görüyor ve ''Seviyorsun sen onları!'' diye kendimi ikna ediyorum.
''Gülümse, bak ne kadar gençleşiyorsun bir gülümseme ile!'' bu aralar tek mottom.
Yaşlanmaktan korkmuyorum ama Kuzey'in nasıl da hızla büyüdüğünü görünce zamanın hızı başımı döndürüyor.


Sahi, ne oluyor da lise, üniversite yılları sanki hiç yaşanmamış gibi soluk anıların içine karışıyor. Sofraya konulan tabaklar sen istemesen de azalıyor. Özlemle andıklarımızın yerlerini birer ikişer ufaklıklar dolduruyor.
''Anne, ben ilk ne zaman anne dedim?'' gibi şeyler soruyor Kuzey ara ara.
İlk sevgilimi sorunca daha az zorlanıyorum açıkçası. Selçuk da ben de farklı cevaplar veriyoruz. İkimizin cevaplarında da Kuzey'i yanımıza çekmeye çalışan sinsi bir yan keşfediyorum ara ara. Selçuk da neredeyse geceleri en çok kendisinin kalktığını söyleyecek kadar bir gözü karalık seziyorum. Oğlanla biraz daha konuşmasına izin versem ikna edeceğinden şüphem yok.


Şimdi oturduğum yerden bunları düşününce Kuzey'in doğduğu gün de, anaokuluna başladığı ilk gün de dün gibi aklımda. İlkokula başladığı ilk gün erkenden uyanmış, kıyafetlerini giydirmiş ve apartmanın önünde servisi beklerken gülümseyerek poz vermiştik hep birlikte. O günün üzerinden geçen zamanı sayamadım, bir yerlere not edemedim. Sanki geçip giden zamanla aynı yerde değildik biz. Öyle böyle derken, Kuzey'in 6.sınıfı bitirmesine çok az bir zaman kaldı.



Artık okuldan gelince çantasını bir köşeye fırlatıyor, yapmayı unuttuğu ödevleri için gözyaşlarına bulanmıyor, hatta bana ''Takılma böyle şeylere birkaç eksiden bir şey olmaz'' diyor.

Ben mi?
Biraz annem gibiyim, biraz kendim.
Belki Kuzey de büyüyünce biraz Selçuk gibi olacak, biraz kendi.

Salondaki sehpanın üstündeki fotoğraflar günle birlikte büyüyor, yüzünün, vücudunun şekli değişiyor.
Saçının arka tutamında bazen babamı görüyorum, ellerinin hareketinde Selçuk'u, kimi mimiklerinde amcasını...


Elinde bir kitap varsa ve koltuğa gömülmüşse, yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme. Okuyor. Okuyan bir çocuk olduğu için şükrediyorum. Tıpkı benim gibi babası gibi kendi kitap kahramanlarını ekliyor çocukluğuna. Benim bir türlü bitiremediğim çocukluğumla aynı bahçede gezinmiyor, Heidi'yi benim gibi sevmiyor, Clara'ya sinirle bakmıyor. Ruhuna işleyen ve ömrü boyunca yanında taşıyacağı başka dostluklar kurmuş kendine. 
''Heidi'yi izlemeye gidelim?'' dedim geçenlerde. 
''Alplerde yaşayan bu kızı izlemeyi sahiden bu kadar istiyor musun?'' diye sordu. 
Evet, dedim. 


Birlikte büyüdüğümüz zamanların yerini yavaş yavaş bize öğretmeye başladığı zamanlar mı alıyor yoksa diye düşünüyorum. 
Mayısa dair bir çocuk işte. 
Mayıs gibi: Biraz serin, biraz sıcak, çokça bahar...
İyi ki doğdun Kuzey!

19 Mayıs 2016 Perşembe

Her 19 Mayıs'ta ben...

Zamanla ve akışıyla derdim hiç bitmeyecek sanırım. Bu aralar yine huzursuzum. Öyle insanı devirecek, öfleyle beslenip büyüyecek huzursuzluklardan değil bahsini ettiğim. Doğru teşhisi bile koyacak durumda değilim aslına bakılacak olursa. Hafif bir karın ağrısı gibi içimde dolaşan, beni yoklayan hissiyat. Ufak dokunuşlarla varlığını belli ediyor. 



Bugün babamın öldüğü bilmem kaçıncı yıl...
Kaç sene olduğunu çok iyi biliyorum çünkü gittiğinden beri yokluğunu hissettiğim her anı onlarca kez hayal ettim. Mesela ben evlenirken yanımda olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm. Kuzey doğduğunda, yürüdüğünde, ilk kez dede dediğinde, ilk kez balığa çıkardığında, birikte koyun koyuna yattıklarında.... Benim düşünü kurduğum onca şeyi eminim  kardeşlerim de düşünmüştür. 
Bazen bizim evin tekne kırıntısına, ''Babamı ne kadar hatırlıyorsun?'' diye sormak istiyorum. Sormuyorum. Babamın gittiği yaşta ufaklığın kaç yaşında olduğunu bildiğim için babamla ilgili ne hatırlıyordur diye düşünüyorum. Çok bir şey olmasa gerek. Ama babamla ilgili hikayeler anlatıyor. Belki bizim anlattıklarımızdan biriktiriyor, belki de farkında olmasa da minik anı kırıntılarına eklemeler yapıyor. İçim eziliyor öyle zamanlarda. Çünkü onun yazdığı anıların hepsinde babam çok naif. Kardeşim çok küçük ve babam çoktan ölmüş.

Sanırım bu sebepten babamın öldüğü yılların hesabını yapmıyorum. O minik kızın çoktan evlendiğini ve etrafımda teyze diye dolanan bu sene ilkokula başlayacak bir yaramazın dolaştığını görünce hesap yapmama gerek kalmıyor. Seneler benim gözümde santimlerle ölçülüyor. Boyuma yaklaşan bir oğlum var artık. Babam gideli o kadar olmuş.

İnsanın babasını yazması çok zor. Başka bir şeye dönüşüyor kelimeler. Yaşanan yılların içinde çokça neşe, çokça çocukluk anısı, büyüme sancılarıyla birlikte nice tartışma var çünkü. Sadece mutluluktan, anneannemin geniş bahçesinde çocuklarla birlikte oynayıp, acıktığında bir dilim tereyağı sürülmüş ekmek almak için eve koşturmaktan ibaret değil ki insanın yaşadıkları. Şimdi anne olunca çocuk olmanın da anne-baba olmanın da ne zorlu bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum.
Ne zaman babamı düşünsem hep aynı anıları taşıyor belleğim gözlerimin önüne. 
Küçükyalı sahilinde denizin önünde çekilmiş bir fotoğrafımız sanki çocukluğumun tüm özetiymiş gibi. Sıcak yaz günleri, bisikletin üstünde rüzgârla yarışmak, on kuruşluk dondurmalar, mangalın yanında elinde Efes şişesiyle babam. Gel de sevme o şişko kahverengi şişeyi... Sabahın beşinde yatağımın başına gelip, ''Hadi balığa çıkıyoruz.'' demesi. Bir termos çay,  ekmeğin arasına koyduğumuz peynirli domatesli kahvaltımızla denizin ortasında aynı sessizliği paylaşmamız. 
"Midem bulanmasa da dönmek zorunda kalmasak!" diye dua edip dururdum içimden.
Bir de bir türlü yenişemediğimiz kavgalarımız var elbet. Her baba-kız ilişkisi böyle midir bimiyorum ama nice kavgalarımız oldu. O, benim büyüdüğümü görmek istemiyordu; bense büyüdüğümü anlamasını istiyordum.

Hayat, tüm insanlığa inat hızla akıyor. 
Yaşam bazı insanlara kısacık zaman dilimleri bahşediyor. Bana en çok koyan ve kızdığımsa bazı çocukların dedelerini hiç tanımayacak olmasının haksızlığı. 
Öyle kararıyor içim işte. Gözlerim doluyor. 

Kuzey soruyor: ''Anne, niye ağlıyorsun?"

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Yaşadığım şehirde neler olsun isterdim?

Bu sabah sadece basit şeylerden bahsetmek istedim. Yaşadığım şehirde yaşamımı güzelleştiren minik şeyler ne olabilir? Eğer yapabilme şansınız olsaydı hayatınızdan neyi çıkarmak istediğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da neleri eklemek istediğinizi?



* Mesela ben parasını her ay tıkır tıkır ödediğim internetimin çalışmasını isterdim. Düşünsenize çayınızı demlediniz, masaya oturdunuz ve bilgisayarınızı açtınız. Biraz internette gezinecek, bloga yeni bir yazı yazacaksınız. İşte o an bir hayal kırıklığına uğruyorsunuz. İnternette gezinmek hiç de Amerikan filmlerinde gördüğünüz gibi bir şey değil. Bir siteye tıkladığınızda açılmasını beklerken çayınızı bitiriyorsunuz. İyisi mi stres yapmayın; bir bardak daha çay doldurun kendinize. Bir de TTNET'i arayın. Muhtemelen ne olduğunu bir türlü öğrenemediğiniz ''adil kullanım kotanızı'' aşmışsınızdır. 

* Eskiden olduğu gibi bugün de banliyö trenlerinin çalışmasını isterdim. Bunu gerçekten çok isterdim. Aynı geçmişte olduğu gibi, sırf babamı yad edebilmek için, Küçükyalı'dan trene atlamak, Haydarpaşa Garında trenden inmek, vapura yetişmek için acele etmeden garın merdivenlerine oturup, saatlerce denizi seyretmek isterdim. Garın insana huzur veren o geniş boşluğunu yüreğimin içine doldururdum. Dışarıdan vapurun düdük sesi ve martıların çığlıkları ulaşırdı kulaklarıma. 

* Doğru düzgün hizmet vermedikleri halde olur olmaz saatlerde bizleri arayan salak saçma şirketlerin tümünden kurtulmak istedim. Kombi bakımımın geldiği yalanını iki günde bir tekrarlayan kombi şirketlerinden, bir imza karşılığında kredi verecek bankalardan ve sadece ''özel müşteri'' olduğum için check-up kakalamaya çalışan hiç tanımadığım hastanelerin telefonlarından kurtulmak... Hayal gibi değil mi?  Digitürk'e özel olarak teşekkürlerimi sunmak isterdim. Bir eve kaç tane Digitürk alsak mutlu olurlardı bunu bilmek ne güzel olurdu.

* Salak okul sınavlarının hepsinin dibine dinamit döşemek isterdim. Çocukları alır, parklara bahçelere götürürdüm. Birbirleriyle kavga eder, sonra da barışmayı öğrenirlerdi.

* Sırası gelmişken bir sürü park, bir sürü ağaç olsun isterdim etrafımda. O ağaçların kalın gövdeleri olsun ve ben ailemin artık hayatta olmayan üyelerinin de geçmişte bir gün sırtlarını o ağaç gövdelerine dayamış olabilme ihtimallerini düşünüp mutlu olayım.


* Her sokağın köşesine bir çiçekçi açma zorunluluğu getirirdim. Dükkanlarının önündeki kaldırımlara çiçek koymalarını şart koşardım. Plastik çiçek üretimini yasaklardım. Çiçekçilerin ellerinden düşürmedikleri saçma sapan simli parlatıcıları alır, hatta ellerine vururdum. "Yasak kardeşim!" derdim. "Simli parlatıcı, koku spreyi sıkmak yasak!"

* Bir sürü hayvan barınağı yapardım. Vergilerimizin tekrar tekrar yapılan kaldırım taşlarına değil de, bu hayvancıkların bakımlarına ayrılmasına karar verirdim. 

* Ali Ağaoğlu'nun konuşmasını yasaklardım. "Benim ortanca," diye ağzını açtığı ilk an elimin tersiyle ağzının ortasına patlatır, "Yürü lan, çek arabanı da ense traşını görelim!" derdim.

* Ben böyle dediğimde beni destekleyen, doğruyla yanlışı ayırt eden insanlar olsun etrafımda isterdim. 

* Trafik biraz azalsa hiç fena olmaz değil mi? Trafikte birbirine saygılı insanlar olsun isterdim. Taksi şoförlerinin taksicilik yakarak para kazanmalarından dolayı trafikte her şeyi yapabilme haklarının olduğunu düşünmelerini istemezdim mesela. 

* Çay içtiğim eski sahil kafelerinin hepsinin yerli yerinde durmasını isterdim. Çok şey isterdim de olmuyor işte!!!!

İyisi mi hayalleri bırakıp işe gideyim ben!


24 Nisan 2016 Pazar

Bir çelincın peşinden koşarken: 8

Sizi gülümseten bir şeyleri bizimle paylaşır mısınız? demiş Saçaklı 8. meydan okuma gününde :)

Ben neden herkesin güldüğü şeylere gülemiyorum diye kendime çok kez sormuşumdur. Keşke öyle bir yeteneğim olsaydı benim de. Bakın yetenek diyorum çünkü öyle büyük bir şey benim için her şeyde gülünecek bir şey bulabilmek ve gülmeye yatkın olabilmek. 

* Benim yüzüm en çok havaalanlarında gülüyor; yani yola çıkma anını, bir seyahate başlamayı çok seviyorum ya sanırım ondan daha havaalanındayken yüzüm gülmeye başlıyor. 
* Mesela Paris'e gittiysek eğer, uçaktan inip de Orly'nin resmen sidik kokan tuvaletine girdiğim an doğru yerde olduğumu anlayıp hemen gülmeye başlıyorum. (Son seferimizde havaalanı ciddi bir yenilenmeden geçirilmiş, tuvalet kokmuyordu, üzüldüm mesela)
* Kalabalık tren garları, trenler, durulan her bir istasyon, istasyon yalnızları... Gözlerim biraz hüzünle parlıyor ama içimde bir yer çok mutlu oluyor. Tren rayların üstünde ilerledikçe dışarıdan akan görüntüler, ılık ılık yağan yağmur, camdaki buğu... Vallahi çok seviyorum.


* Klişe olmasın diye yazmıyorum elbet ama beni en çok güldüren, her daim kalbimde kelebekler uçurtan biri var: Kuzey!  Onu gördüğüm her an (beni sinirlendirdiği çoğu zaman hariç) yüzüm gülüyor. Hatta kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum. ''Ulan ne güzel kokuyorsun sen!'' diyerek kokluyorum bir de!


* Kitaplar, kitapçılar, kitap okuyan insanlar... Kitap okuyan insanları koruyalım, sevgiyle kucaklayalım ve bu insanların kıymetini bilelim lütfen. Yaşadığımız ülkede bu tip gün geçtikçe azalıyor çünkü!
* Çay. Kesinlikle her seferinde bana mutluluk vermiştir. Tüm dertlerime iyi gelir, kederi elinin tersiyle bir kenara iter, insanı anne kucaklaması gibi garip bir şeyle sarıp sarmalar. Benden söylemesi. Denenmiş bilgidir. 


* Çayı aldatıyor gibi olabilirim ama kahve de yüzümü güldürür benim. Sokaklara yayılan kahve kokusuna, kahve kokusuna karışan ekmek kokusuna dayanamam. Bir koklayın yeni pişmiş bir ekmeği, bakın nasıl güleceksiniz. 
* Adile Naşit'li Türk filmlerinin hepsine bayılırım. Canım Adile Teyzem benim! Gece yatmadan okuduğum her duada hala adını geçiririm desem, inanır mısınız? Nurlar içinde uyusun. 
* Sokaklarda aylaklık etmek, yürümekten ayaklarımın ağrıması... En sevdiğim şeylerden biridir. Kendi halime, kendimle zorumun ne olduğuna salak gibi hem kızıp hem gülerim.
* Yazdığım zaman yüzüm güler. Ağaçta meyve gördüm mü yüzüm güler. Çiçekler her daim içimi huzurla doldurur.
* Saflıklara çok gülerim bir de. Hani biraz saf insanlar vardır ya onlara çok gülerim. Hala saf insanların aramızda olması beni çok ama çok sevindirir, umutla dolar içim. 
* Makarnayı ekmekle yiyen korkusuz insanlar bir de beni çok güldürür. Ne tuhaf değil mi? 
* Daha bir sürü şeye gülerim elbet. Ama '' Güldür Güldür Şov, Yok Bilmem ne Yetenek Yarışması, Ekrandaki skeçler'' onlar hiç güldürmez işte beni. Niye bilmiyorum?

21 Nisan 2016 Perşembe

Yakalayacağım çelınç seni- Gün 5-6-7

Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?

Fotonun çelıçla hiç ilgisi yok. Kendisi sanırım nisan ayı okuduğum tek kitap olarak kayıtlara geçecek.

Var, vallahi! Kitap....
Durmadan kitap alıyorum. Ara ara aldığım kitaplar öyle çoğalıyor ki bu sene kitap almayacağım diye bir laf atıyorum ortaya. Elbette dayanamıyorum, yine alıyorum. Kitaptan başka her şeyi almamaya direnç gösterebilirim. Pahalı bir çantaya dönüp bakmayabilirim, pırlanta bir yüzüğüm olmasa da olur diyebilirim. Kalbime giden yol, kesinlikle kitaptan geçer.
Mesela Selçuk beni ne zaman kızdırsa hemen kitapçıya gidip bir kitap alır bana. Ama öyle yeni çıkanlardan alınmayacak o kitap. Seveceğim bir şey olacak. O kitap, eğer beni seviyorsa aranacak ve bulunacak.


Evcil hayvan olarak ne beslemek isterdiniz?



Şimdi hayvanseverler kızacak bana biliyorum ama gerçek şu: Evde hayvan beslemek istemezdim. Evet ya, istemezdim. Çok büyük bir sorumluluk. Vallahi bir çocukla zor uğraşıyorum. Yetişemiyorum arkadaş. Her şeyden sonra arda kalan azıcık vaktimi de kendime ayırmak istiyorum. Köpek olsa, sabah akşam onu gezdirme işi bana düşecek. Yok, p.okunu al yerden, poşete koy falan... Bunlar beni aşan işler. Hayvanları seven insanları çok seviyorum, hayvanları da seviyorum ama onlara bakacak göz bende yok. Sık sık bir yerlere gidiyoruz, napcam ben evde bir hayvanı? Bir sürü işimin içinde bir de bu iş eklenecek. Bizimkiler hemen sıyrılacaklar mevzudan, bana kalacak o iş. 
Bu konuda o kadar kararlıyım ki oğlan ne zaman, ''Anne bir hayvan alalım eve, ne olur?'' dediğinde, iğrenç bir şekilde ''Yaz geldi oğlum, sinek besleriz evde!'' gibi iğrenç cümleler kuruyorum. Kurduğum bu cümlelerden nefret ediyorum, ama çaresizlik beni buraya kadar getiriyor. Bahçedeki tahtaların altında yaşayan kertenkelelere isim taktım. Alfred diyorum hepsine. Sırf oğlan hayvanı sahiplensin de köpek falan istemesin diye. 
Bu arada evinde on yıl boyunca bir köpekle yaşamış biri anlatıyor size bunları. Kabul ediyorum ki, evde bir köpekle yaşamak harikaydı. Ama Selçuk her seferinde birine bizim köpeği anlatırken, ''Evleri köpek kokuyordu.'' diye anlatıyor ya, gıcık oluyorum. 
Bu arada, haklı. 
Benim kardeşim hala köpek kokar abi, ne var bunda?
Sokaktaki her köpeğe sarılır, her bulduğu kediyi alır, veterinere götürüp kısırlaştırır, hepsine yemek verir seversen köpek  gibi kokarsın elbet. 

İşte benim hayvanlarla olan ilişkim bu. 
Sadece gerçeği anlattım.


Yatarken ne giyersiniz? 

Bu ne biçim bir soru yahu?
Pijama diyelim geçelim :)

20 Nisan 2016 Çarşamba

Çelıncı Toparlama Gayreti- Gün 2-3-4

Göbek adınız nedir? Sizin için önemini anlatır mısınız?

Göbek adım yok. Göbek adımın olmasının değil, olmamasının benim hayatımda bir önemi var galiba. Aslında şimdi bu konunun pek bir önemi yok da çocukluğum boyunca iki kardeşimin de göbek adının olması ve benim olmaması ciddi bir sorundu. Bu konu yüzünden psikolojik olarak etkilenmiş falan olabilirim. Hatta belki de sırf bu sebepten oğluma bir göbek adı takmış olabilirim. 

Belli ki bayağı etkilenmişim bir göbek adımın olmamasından. Gerçi iki kardeşimin göbek adları da pek bir tarih kokuyor. Muhtemelen bir göbek adım olsaydı, bu ismi de beğenmeyecek, caz yapıp duracaktım. 

Neyse, göbek adımın olmaması konusunu o kadar kafaya takmıştım ki devamlı babamın başının etini yerdim. Fark ettiyseniz annemin değil. O da her seferinde aslında bir göbek adımın olduğunu, sadece nüfus cüzdanıma yazdırmadığını söylerdim. 
Peki, Göbek adım ne söyle bakalım dediğimde de, ''Boncuk'' derdi.
Neydim abi ben?
Kedi mi köpek mi?


Cüzdanınızda neler olduğunu bizimle paylaşır mısınız?

Ben paylaşırım da siz bunu gerçekten ister misiniz?
Bildiğin karman çormandır benim cüzdanım. Para vardır içinde diyeceğim ama yalan olacak. Elbette içine para koyarım da her para çıkardığımda paranın üstünü asla cüzdanın içine koymam. Çantanın içine bir yere sıkıştırırım, pantolonumun arka cebine tıkarım. Montumun cebinden falan beklemediğim zamanlarda para çıkar. Bir bakımdan iyi bir şey değil mi böyle dağınık olmak. Benim ve oğlumun nüfus cüzdanı olur içinde. Kredi kartlarım, Paris seyahatinden artmış metro biletleri. Bu biletleri gelince de atmam. Sanki tekrar gidişimin garantisi o biletler de gibidir. Bir de iki senedir bir kart var içinde. Paris'te birlikte fotoğraf çektiğimiz bir çifte fotoğraflarını yollayacağımı söylemiştim. Onlarda bana kartlarını vermişti. İnanır mısınız hâlâ yollayamadım ama kartı da atamıyorum. 
Aslında bu vesileyle o fotoğrafları yollasam mı yahu ben?


Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız?

Kocam!!!! Hahaha!!!! 
Koltukları kabarırdı bu yazdığımı görseydi. 
Neyse, elbette ailemi seviyorum ama çok klişe olur şimdi bunu yazmak. Allah, eksikliklerini göstermesin. Mutlu mesut yaşıyoruz böyle.


Vallahi kitaplarım olmadan yaşayamam. Çok seviyorum kendilerini. Varlıkları, varlığıma anlam katıyor, yüzümü güldürüyor, mutlu ediyor. Daha ne diyeyim? 
Sonra çay olmadan yaşayamam. Sonra neden yaşayayım? Ne anlamsız!
Bildiğiniz siyah çayı zaman zaman bitki çaylarıyla aldatmaya kalksam da siyah çayımın yerini hiçbir şey tutamaz. Bergamot aromalı olacak, taze demlenmiş olacak. Demi geçmiş, beklemiş çayı asla içmem bu arada.

12 Nisan 2016 Salı

Kış bahara dönerken...

      Bazen aklımdan yazıya dökecek çok şey geçiyor. Şimdi zaman olsa da oturup bunları yazsam diye düşünüyorum. Sonra içinde bulunduğum anın heyecanını, masanın önüne oturabildiğim zamana kadar saklayamayacağımı hatırlayıp endişeleniyorum. Öyle oluyor çünkü. Kulağımın dibinde bana yapacaklarımı söyleyen, listeler yaptıran, ilham veren o ses kuş olup uçuyor.

     Pazartesi sabahı gazetenin pazar günkü seyahat ekini çantama atıp iş yerime getirdim. Bir ara okurum diye düşünüyordum. Elimi bile uzatamadım gazeteye. Bazen masanın diğer ucunda oturanlar uzanıp gazeteyi alıyorlar. Bakıyorlar ki eski haberler tekrar yerine bırakıyorlar. Televizyonun karşısına da pek geçmiyorum. İzleyecek bir şey bulamıyorum. Bizimkiler bazen Survivor'a takılıyorlar. Baba-oğul yarışmaları izleyip, eğleniyorlar. Onlar televizyonun karşısına geçince, ben fark ettirmeden odayı terk ediyorum. ''Yatağınızda kitap okumayın,'' diyor uzmanlar. Uykusuzluğun sebeplerinden biri uyumaya hazırlandığın yerde kitap okumak olabilirmiş. Uyku rutini oluşturmak gerekirmiş. Uykuya dalamama problemi çekmeme rağmen uzmanları dinlemiyorum. Kitabımı alıp yatağıma gidiyorum. Kitap okumayı en sevdiğim yerlerden birisi orası çünkü. Yumuşacık yatakta uzanmış kitap okurken hem bedenim dinleniyor, hem de ruhum.


      Mart ayı kitap kulübümüz için Isabel Allende'nin Kaderin Kızı adlı kitabını okudum. Bu kadın kesinlikle her derde deva. Yazmak için doğmuş. San Francisco'nun tepelerindeki evinde oturmuş, Golden Gate Köprüsü'ne bakan penceresinin önünde harıl harıl yazdığını hayal ediyorum. Birkaç röportajında, kitaplar olan bir odada çekilmiş bir fotoğrafına denk geldim. Klasik bir berjere oturmuş, zarif bir şekilde bacak bacak üstüne atmıştı. Bu fotoğrafı görmeme rağmen yazarın çalışma odasının bu oda olduğuna inanasım gelmiyor. Kafamda yarattığım, satır satır kitaplarını yazdığı oda bu olamaz. Isabel Allende'nin düzenli bir kadın olduğuna inanasım gelmiyor. Duvarın köşesine dayanmış bir masada kahve makinesi vardır mutlaka. Yeniden boyanma zamanı çoktan gelmiş olan duvarların, sehpaların, hatta odadaki eski kanepenin üstünde yığılı kitapların üstüne bile kahve kokusu sinmiş olmalı. Bence bir önceki günden kalan kahvenin dibini camın kenarındaki saksının dibine döker Isabel Allende ve yeni demlenen kahvesini alıp yazmaya koyulur.
Kesinlikle böyle olmalı Şili'li yazarın yazma rutini. İçinde barındırdığı onca kelimeyi sıkıcı bir düzenin içinde yazamaz. Sanki Allende'nin düzene sokabildiği tek şey kelimeleridir.


   Isabel Allende bu yazdıklarımı okusaydı ne düşünürdü acaba? Dünyanın bir ucunda bir kadın dağınık bir mutfak masasının önüne oturmuş, sabahki kahvaltıdan kalanları bile toplamamışken hakkımda atıp tutuyor diye aklından geçirir miydi? ''Tatlım,'' derdi belki de, ''Ne hoş bir kadınsın sen. Nerden geliyor aklına böyle şeyler. Oysa kahve bile içmem ben.''
Bu hafta sonu yapılacaklar listemde Mahir Ünsal Eriş'le tanışmak var. Ne güzel değil mi?

24 Şubat 2016 Çarşamba

Bizim evde neler oluyor: Hayal Fabrikası!

Bu aralar günler çok hızlı geçiyor çünkü ben çok çalışıyorum. Keyifle geçen Laponya tatilinden sonra bünyemin izin verdiği ölçülerde çalışıyorum. Akşam eve gittiğim zaman genellikle külçe gibi oluyorum. İşle ev arasındaki on dakikalık yolu son zamanlarda yarım saatte alır olduğum için yolda da bir sürü zaman kaybediyorum. Vücudumla birlikte beynim de yoruluyor. Bir koltuğa serilip, bir bardak çayı yudumlamaktan başka bir şey istemiyorum. 


Kuzey artık büyümeye başladığı için her zaman benim gelişimi heyecanla beklemiyor. Buraya taşınmadan önce çok küçükken eve gelme saatlerimde camın önünde bekler, arabamı görür görmez kapıya koşardı. Belli ki o günler çok geride kaldı. Tıpkı bebeklikte birkaç ayda bir değişen huylar gibi şimdi de değişim içinde. Servisten inip de evin kapısından girmeden açtığı telefonların sonu geliyor gibi... Bu durum biraz canımı sıkıyor elbette. Evin kapısından girdiğimde çoğunlukla kulaklarında koca kulaklıklarla dizi seyrediyor: The Flash. Benim yaşımda çocuğu olanlara duyurulur. Birileri de benim gibi bu diziyi bilmemekten dolayı çocuğunun karşısında utanç içinde kalmasın diye söylüyorum. Aslında onun içinde olduğu büyüme sıkıntılarını da anlıyorum. Arkadaşlarının da içinde olduğu popüler bir kültürün içinde olmak istiyor. Aynı dizileri seyretmek, yabancı şarkıcıları takip etmek, şarkı sözlerini ezberlemek. Spotify için üyelik istedi birkaç gün önce. Boş bir vaktimde halledeceğime söz verdim.

Bakıyorum koltuğa uzanmış. Bedeni evin salonunda, ruhu kulağındaki müziğin götürdüğü ergenlik coğrafyasında, ''Gel bir öpeyim!'' diyorum. Şimdilik hâlâ öptürüyor. Bir öpücük kadar vaktim oluyor o zaman, sonra yine dizisine ve süper kahramanların dünyasına geri dönüyor. 
Oğlanın telefondaki sesi de olmasa tüm umudumu yitireceğim. Neyse ki telefondaki alosu incecik sesiyle hâlâ çocuk olduğunu anımsatıyor bana. ''Bir de ne yapıyorsun?'' sorusuna, ''Oyun oynuyorum,'' cevabı gelince benden mutlusu olmuyor. 

Oyun oynamak ne güzel şeydir sahiden. Oyun oynamanın masumiyetine sahip birinin evin içinde dolaşmasından öyle mutlu oluyorum ki. Sanki çiçekler Kuzey oyun oynadıkça daha da yeşilleniyor gibi geliyor. (Saksıların üstüne attığı toplarla kırılan menekşe yaprakları ayrı bir post konusu olabilir)
Onun büyüdüğünü gördükçe zamanın nasıl da uzakta bir yere dört nala koştuğunu daha iyi anlıyorum. 
Beraber minik bir aile olarak kendi kişisel tarihimizi yazıyor olmamız bir mucize gibi geliyor. 

Aralık ayının hızından dem vurmuştum. Ocak ayının ne zaman geldiğini fark etmedim bile. Şimdi şubatı bitirmek üzere olduğumuza inanmak zor. Oysa yapacak ne çok şeyim vardı. Çoğu eksik kaldı yine. Ertelenmiş bir sürü hayali ileride yaşayacağıma inandığım bir zamana bıraktım. Hayat ertelemek, umut etmek ve yaşama inanmakla geçiyor. 
Laponya notları bekleyedursun. Kuzeydeki o soğuk coğrafyayı yazmam için uzun bir zaman ayırmam gerek. Fotoğraflara bakmak, geçmişe dönük hayaller kurmam ve Finlandiya'nın bana ne hissettirdiğini kendime sormam lazım. Böyle bir imgeler dünyası için kabul edersiniz ki uzun saatlere ihtiyacım var. 
Bu akşam ilk defa bir kitap kulübüne katılacağım. Akşam 20.00'de toplanacağız. Uzun zamandır yapacağım ilk anlamlı aktivite olduğu için çok heyecanlıyım. Hayat insanın kendine ayırdığı güzel anlarla anlam buluyor. 
Bir selam vereyim dedim herkese. 
Hayattayım, burdayım :)

15 Şubat 2016 Pazartesi

Kutlanmayan bir sevgililer günü: Şubat'ın 14'ü.

Senenin bu zamanı Paris'e doğru yola düşmenin zamanı. Her sene gittiğimiz tekstil fuarları senede iki kez yapılıyor: Biri soğuk şubat ayına denk düşüyor, bir diğeri bazen bizi ılık havayla karşılayan eylül ayına. 
     ''Bu sene bu soğukta Paris'e gitmek istemiyorum,'' dedi Selçuk. 
Kahvaltının ortasındaydık. İkinci bardak çayımı yudumluyor, mutfak penceresinden görünen karla kaplı bahçeye bakıyordum. Hava insanın hayallerini ertelettirecek kadar soğuktu. ''Burası bu kadar soğuksa Paris daha da soğuktur,'' diye düşündüm. 
  ''Peki, sen bilirsin,'' dedim. Yine de içimde bir his fuar zamanı yaklaştıkça Selçuk'un fikrini değiştireceğini fısıldıyordu. 
Yanılmışım. Selçuk, kararının arkasında durdu. Soğuk havalara olan nefretini Laponya seyahatinde yeteri kadar beslemiş, yazın gelmesini bekliyordu. 

Dün Sevgililer Günüydü. 
Benim için bir anlamı yoktu. 
Özel günlerin, sosyal medyanın hatırlatmasıyla kutlanan doğum günlerinin, gazetelerin yanında dağıtılan pırlanta kataloglarının, televizyondan bangır bangır yedirilmeye çalışılan pahalı bir hediyenin ucundaki sevginin benim için bir anlamı yok. 


Dağlara doğru yapılan bir yürüyüşün, nefes nefese kalıp arada soluklanmanın, şişenin dibindeki suyu içmenin, karların içinde yanan bir ateşin keyfinin parmakta taşınan bir yüzükten ya da kola takılı bir çantadan daha kıymetli olduğunu biliyorum. Ne zaman hayatın anlattıklarını dinlemeye karar verdim, yaşamın paylaşılan güzel anılardan ibaret olduğunu anladım. 
Bir çantanın ömrünün bir insanın ömründen daha uzun olması ne acı, değil mi?


Bu dünyaya anılar biriktirmek, sevdiklerimizle birlikte olmak, zamana anlam yüklemek için geldik. 

Selçuk'un benim için kitapçı raflarında seveceğim bir kitabı araması her şeyden değerli. Senenin bir gününü değil, ömrümün her gününü huzur içinde geçirmek istiyorum. Sizler de öyle istiyorsunuz, biliyorum.

Laponya seyahati geride kaldı. Geniş bir vakit bulup fotoğraflara bile bakamadım. İki haftalık okul tatilinde derslerden kopan Kuzey ve onu okula adapte etme çalışmaları ile uğraşıyoruz. Biraz da asileşti mi ne? Olur olmaz yerlerde sesi yükseliyor, gözleri doluyor. En çok benimle kavga ediyor; oysa bana kıyamazdı hiç. Sussam mı, konuşsam mı, bağırsam mı bilemedim. Sanırım şimdi de bu durumu tecrübe etmenin zamanı. Ah, zorlu bir süreç daha!

Bu arada Simone de Beauvoir ile ilgili bir yazı yazdım. Ne yazdığımı bile hatırlamıyorum ama sanırım onu ne kadar çok sevdiğimden bahsettim. Ne zaman onu düşünsem Montparnasse Mezarlığı'ndaki mezarı aklıma düşüyor. Sartre ile yan yana. 
Aklıma Paris düştü. Fark ettiniz değil mi?


Sevgililer Günü geçti dedim ya; o tek güne takılmayın olur mu? 
Her gününüz sevgililer günü tadında geçsin. Sevdiğiniz insana sahip çıkın, anılarınızı onun anılarıyla harmanlayın. Hayal kurun beraber, sevdiğiniz bir şehrin sokaklarında gezin. Karşılıklı bir çay için. İster sevdiğiniz bir kafede, ister mutfaktaki küçük masada. Göz göze, yürek yüreğe...

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kahve Molası

Cumartesi sabahı itibariyle 1.5 saatlik boş zamanım var. Kuzey ders yapıyor, bu arada Selçuk bir şeylerle ilgileniyor. Ben de ne yapacağıma karar verememiş bir halde koltuğun köşesinde oturuyorum. Telefon sehpanın üstünde, uzanabileceğim bir mesafenin dışında ama arada yanıp sönen mesajlar gözüme ulaşıyor. Son birkaç haftadır telefonu elime alasım yok. Facebook'tan çok sıkıldım. Sebebini onlarca kez anlattım. Asıl sebep insanlardan sıkılmam. Apolitik bir insan olmak istemezdim ama ülkenin içinde bulunduğu durumla başa çıkamıyorum. Ne yazık ki son zamanlarda stresle başa çıkamaz hale geldim. Ani öfke patlamaları yaşıyorum. Sinirden gözlerim yaşla doluyor falan. 

Rovaniemi'ye kadar bana eşlik eden kitabım.
Elbette, güzel insanlar da var etrafımda. Seviyorum onları. Arkadaşlarımın mutlu olmalarından mutlu oluyorum. Sosyal medyada kötü haberler görmektense, denize karşı çayını yudumlayan bir arkadaşımın yaşadığı keyif benim de mutluluğum oluyor. Ben kek yapamam mesela! Ama ne zaman fırından çıkmış tazecik bir kekin fotoğrafını paylaşsa birisi, yemin ederim bizim evin içine doluyor kekin kokusu. Hemen bir çay koyuyorum kendime. Hayat, güzel şeylerle ve iyi anlarla anlam kazanıyor benim için. 

Yazının başında anlatmaya çalıştığım gibi evde herkes bir kenara çekilmişken ben de ne yapacağımı düşünüyordum. Bilgisayar dizlerimin üstünde açıktı. İnternette biraz gezineyim dedim. Yine fark ettim ki ben internette gezinmeyi ve kafamı dağıtmayı beceremiyorum. İnterneti sadece ihtiyacım ölçüsünde kullanıyorum. Mutlaka amacım olmalı. Mesela New York'a mı gideceğim, onun için araştırma yapıyorum. Tiyatro bileti alacaksam o sayfalarda geziniyorum. Yoga yapacaksam gideceğimiz yerin yakınlarındaki yoga stüdyolarını listeliyorum falan. Hiçbir şey yokken girecek bir konu başlığı bile yazamıyorum google'ın arama kutucuğuna. Vakit kaybı gibi geliyor bilmediğim sayfalarda gezinmek. Çok uzun zamandır internetten göz gezdirdiğim gazetelere bile göz atmıyorum. 

Şimdi aklımda yazılmayı bekleyen Helsinki ve Rovaniemi seyahati var. Daha çok ''doğaya saygı'' niteliği taşıyacak yazılar olduğunu şimdiden hissediyorum. Bazı seyahatler insanda böyle hisler bırakıyor. Miami yaşlandığımı hissettirmişti bana mesela. Nedenini hâlâ bulamadım ama o hissi çok iyi hatırlıyorum. Kesif bir yorgunluk hissi vücudumu sarmış, otelden okyanusa inen yol boyunca yürürken göz altlarımın her attığım adımda karardığını, yorgunluk hissimin tüm vücuduma yayıldığını hissetmiştim. Oysa ömrümde içtiğim en güzel kahveyi Miami'de kaldığımız otelin terasında yudumladım. 

Anılarıyla bir seyahat daha geride kaldı. Tıpkı ömrümüzün geçmişe emanet ettiğimiz soluk sayfaları gibi. Benim sayfalarım çokça kahve lekesi, mürekkep izleri ve şükürle dolu. 
Aklımda tutmaya çalıştığım küçük bir oyunum var bu arada. Her seyahatte yanıma hangi kitabı aldığımı günlüklerimin bir kenarına yazıyorum. Yanımda taşıdığım kitap bir anlamda şehre yanımda taşıdığım bir arkadaş oluyor. Son seyahate de ''Tokyo Uçuşu İptal'' isimli kitabı götürdüm. O kadar yoğun geçti ki zaman, kitabı okumaya vaktim bile olmadı. Dönüş de telaşla, işe sağlanmaya çalışılan uyumla ve koşturmayla geçti. Sanırım şubat ayı, ocak ayının bereketli kitap okuma performansına rakip olamayacak. 

Bu blog iyi ki var. İyi ki buraya aklımdan düşenleri yazabiliyorum. İşte bir şükür vesilesi daha :)

15 Ocak 2016 Cuma

Güzel Şeyler Durağı

Burada, yani blogda beni rahatlatan bir şey var. Yazılarımın sayısını istediğim oranda arttıramasam da tüm akıl karışıklıklarım ve can sıkıntılarımın arasında burada soluklandığımı fark ediyorum. Yazmak bir nebze daha kolaylaştı sanki. Neyi yazsam diye düşünmediğim için olabilir belki. Nasılsa yazmaya başlayınca bir şeyler dökülüyor klavyenin ucundan. Zaman zaman düşündüğümün farkında bile olmadığım şeyler çıkıyor ortaya. Kendime şaşırıp kalıyorum o vakit. Yazdıktan sonra üst üste yazdıklarımı okuyup, her yazılanı anlamlandırmaya çalışmazsam da ''Yayınla'' tuşuna basıveriyorum bir hamlede.


Yeni yılda çok spor yapacağım falan dedim ya, pilates dışında şimdilik düzene sokabildiğim bir şey olmadı. Ocak ayı aralık ayından daha iyi ama bunu kabul etmek gerek. Daha sakinim mesela. Sabah Kuzey'i okula göndermek için kalktıktan sonra başımı uzatıp pencereden bakıyorum. Kapkaranlık gözüküyor camın ötesi. Hava daha dışarı çıkmadan bedenimi üşütüyor. Ayaklarım geri geri yatağa gidiyor. Kalktıktan sonra bir daha yatmamak lazım. Hele de yarım saat için. Sersem gibi oluyorum artık işe gitmek için kalktığımda. Neyse ki beni mutlu edecek sabah kahvaltıları var da biraz içim hafifliyor. 


Ne çabuk geldi cuma günü.
Dün arkadaşlarımla kahvaltı için Beylerbeyi'nde buluştum. Deniz, gökyüzü, İstanbul ne kadar güzeldi. Bulutlar İstanbul'un üstünde toplanmıştı sanki. Şöyle dedim içimden: İstanbul hafta içlerinde yaşanmalı. Sonra sözler sözleri açtı, iyi niyetli insanlar içi boşalmış yüreğimi donattı. Yazmaktan, resimden, sanattan, kitaplardan bahsettik. Biraz hafifledim, günlerdir başımı ağrıtan lodosu bile affettim. 


Güzel şeylerin sonu geliyor elbet. Sohbet çok güzelken telefonum çaldı ve işe gitmem gerekti. Bu kadar kaçabilmem ve arkadaşlarımla birlikte olabilmem de bulunmaz bir şey olduğundan buna da şükür diyerek kalktım masadan. On beş gün sonra aynı güzelliği yine yaşamak üzere sözleştik.


Elimde Napoli Romanları'nın ikinci kitabı var. Keyifle okuyorum. Sanki bu roman tam ihtiyacım olduğu zaman gelmiş gibi bir his var içimde. Sanırım 1970'lerin Napolisinde geçiyor kitap. İlk kitapla kahramanların çocukluklarını okumuştuk. Şimdi ilk gençlik yılları, on yedi yaş baharında geziniyorum. Okurken şaşırıyorum tabii. O zamanların İtalya'sında kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu öğreniyorum. Kadının adı İtalya'da da  yokmuş o zamanlar ama o zamandan bu zamana çok yol kat etmişler. Bizse geriye doğru yolculuk yapıyoruz sanki. Belki de daha önce hiç bulunmadığımız bir yere doğru hızla haraket ediyoruz. 


Hafta sonu geldi ya keyfim de yerine geldi. Sakin geçirilecek iki gün hayal ediyorum. Belki biraz yazı yazar, Lapland seyahati için gereken notları toplar, orada giyecek bir şeyim olmadığından alışveriş derdini nasıl başıma açtım diye hayıflanır dururum.
İşte bu hafta da böyle...