Hanoi Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hanoi Gezisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

Hanoi'de ne gördüm? Tek Sütunlu Pagoda efsanesi nedir?


One-Pillar Pagoda- Tek Sütunlu Pagoda



Efsaneye göre çocuğu olmayan İmparator Ly Thai To, sık sık pagodalara giderek Buda'ya kendisine bir çocuk vermesi için dua eder. Bir gece İmparator rüyasında bir gölün ortasında kare şeklinde büyük bir lotusun ortasına oturmuş olan Buda'yı görür. Buda, rüyasında İmparator'a bir erkek çocuk verir.

    Aylar sonra İmparatoriçe krala bir erkek çocuk doğurur. Kral da rüyasında gördüğü şekliyle, Buda'nın oturduğu kare lotus çiçeği şeklinde bir pagoda yaptırmaya karar verir. Pagoda, tıpkı lotus çiçeği gibi! Suyun üzerinde taştan oyulma tek bir sütunun üstünde yükselmektedir.

Pagoda böyle bir havuzun ortasında bulunuyor.


Ahşap kapının kenarındaki taştan süslemeler.

Pagodanın içindeki sunak yeri!

Ahşap kapının süslemeleri...

12 Ocak 2014 Pazar

Ho Chi Minh Kompleksi ve Mozolesi...

Sabah uyandığımda Hanoi'de beni neyin beklediğini bilmiyorum. Bir gece önce tanıştığımız Lily, içimi serin tutmama sebep. Belli ki işini biliyor ve Hanoi'de bizi güzelce gezdirecek. Bu kadar yolu gidip geldikten sonra, Saygon'daki rehberimizden dolayı şehri eksik kalmış hissediyorum. Her ne kadar bir şehri tanımak için bu kadar kısa süreli konaklamalar yeterli olmasa da, içime ukde kalan acı başka gezilerden bildiğim bir acı: Saygon'u yürüyerek gezmedim ve sokak aralarında dolaşmadım!

Güzel bir kahvaltı sonrasında ekip olarak bindiğimiz otobüsten geniş bir meydanın kenarında iniyoruz: Ba Dinh Maydanı.

Ho Chi Minh Mozolesi:

Meydanın bir köşesinde Lily bizi durduruyor. Bulunduğumuz yerden Ho Chi Minh'in mumyalanmış bedeninin bulunduğu Ho Chi Minh Mozolesi'ni rahatlıkla görebiliyoruz. Ne yazık ki, Vietnam'lıların çok saygı duyduğu ve sevdiği bu devlet adamının bedenini göremeyeceğiz. Ünlü devlet adamının bedeni her sene birkaç ay bakıma alınıyormuş ve biz o döneme denk geldik. 
Şimdi masamda oturmuş Ho Chi Minh'in bedeniyle ilgili böyle cümleler kurarken tuhaf hissediyorum kendimi. Açıkçası oturduğum yerden, bedenin bakıma alınmasını daha uygun anlatacak kelimeler de bulamıyorum.






Ho Amca, 19 Mayıs 1890 yılında Nghe An bölgesinde doğmuş, 2 Eylül 1969 yılında da ölmüş. Tüm Vietnamlıların samimi bir saygıyla andıkları Ho Chi Minh, tüm yaşamını Vietnamlıların ulusal bağımsızlıklarını kazanmaları için adamış. Ho Amca öldükten sonra da, Hükümet ulusal kahramanlarının sonsuza dek yaşaması için bu anıt mezarı yapmayı uygun görmüş. 

Şöyle diyor Lily: ''Ne bu anıt mezar, ne de vücudunun mumyalanması Ho Chi Minh'in kendi isteği değildi. Aslında o yakılmayı ve küllerinin tüm Vietnam topraklarına savrulmasını istemişti. Çok uzun yıllardır, çok istemesine rağmen Güney Vietnam'a gidememişti ve Güney Vietnam halkı da Ho Amca'yı görmemişti. Ho Chi Minh'i görmeyen Güney Vietnam'lıları Ho Amca'nın bedeninden mahrum edemezdik.''

Ho Amca öldükten sonra bedeninin saklandığından kimsenin haberi yokmuş. Hanoi'nin biraz güneyinde bir bölgede, Ho Chi Minh Kompleks'i bitene dek, beden de saklanarak korunmuş. Vietnamlılar, Ho Chi Minh'in bedeninin mumyalandığını ve halkın ziyaretine açılacağını kompleksin açılmasıyla beraber öğrenmişler. 
Bizim giremediğimiz mozoleden içeri kolları ve bacakları örten bir kıyafetle girmek şart. Bedenin yanından tek sıra halinde, bekleme yapmadan geçmek gerekiyormuş. İçeride konuşmak ve fotoğraf çekmek ise kesinlikle yasak.

Lily, Ho Amca'nın tüm yaşamı boyunca gezdiği, yaşadığı ve çalıştığı ülkeleri teker teker anlatıyor bizlere.

Gidecek olanlara kısa bir bilgi:
Açılış saatleri: Pazartesi ve Cuma hariç, haftanın 5 günü
Kasım-Mart arası: Sabah 8.00 ile 11.00 arası 3 saat
Nisan-Ekim arası: Sabah 7.30 ile 10.30 arası 3 saat
Ekim- Kasım- Aralık aylarından birinde her sene bir ay, bedenin bakımı için tüm mozole kapalı.

Ho Chi Minh Mozolesi'nin bulunduğu Da Dinh Meydanı, 2 Eylül 1945 yılında Ho Chi Minh'in ''Vietnam Bağımsızlık Bildirgesi''ni okuduğu tarihi alan. Meydan aynı anda 200.000 kişiyi içine alabilecek kadar büyük.

Başkanlık Sarayı:

Geniş meydanda ilerleyerek içinde Başkanlık Sarayı'nın (Presidential Palace) bulunduğu geniş bahçenin önüne geliyoruz. Lily burada her birimiz için birer bilet alıyor. Yeşillikler içindeki bahçe kapının dışından bile güzel gözüküyor.


Bahçenin içine adım adıp biraz ilerlediğimizde parlak sarı boyalı, güzel bir evle karşılaşıyoruz. Burası Başkanlık Sarayı'ymış. 1901-1906 yılları arasında bu bina Fransız sömürgeciler tarafından, Hindiçini Genel Valisi'nin sarayı olarak inşa edilmiş. Vietnam Hükümeti tarafından burası Ho Chi Minh'in konaklaması için terhis edilmiş ama Ho Amca bu teklifi, burada Vietnam aleyhine kararlar alındığı için reddetmiş. Ho Chi Minh burayı 1945-1969 yılları arasında yirmi dört yıl boyunca çalışma ofisi olarak kullanmış. Bir de yabancı devlet adamlarını ağırlamak için!




Şimdi sırada Ho Chi Minh'in yaşadığı basit ev var.

19 Aralık 2013 Perşembe

Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Heyecan uyandıran bir başlık attım ki uyuyanlar uyansın ve ben gitmeden önce vereceğim dedikoduyu dinlesinler. 

Görüldüğü üzere ben, artık cümle alemin alıştığı üzere Vietnam- Kamboçya gezisinden geldiğimden beri yazacaklarımı bir türlü bitiremedim. Allah'tan yazacağım her bir  şey, hem defterlerimin hem de beynimin bir ucunda duruyor.. Şunu da yazmalısın Özlem bunu da şeklinde her an yazacaklarımı anımsayarak kendime vicdan azabı çektirmeye devam ediyorum.

Vallahi anlatacağım. Ama ne zaman? 
Merak uyandırmak da değil niyetim! Çok işim var ya, sahiden çok işim var. Yetişemiyorum. Her akşam işten geldikten sonra oturup yazacağım diyorum, oğlanın ödevleri bitip yatırana kadar saat neredeyse on bir oluyor. Sonra koltuğa serileyim, iki dakika kendime geleyim derken, kendim değil ama uykum geliyor. Evet, uykusuzluğa dayanamıyorum. Yılbaşı gecelerinde plan yapmaktan ısrarla kaçınıyorum çünkü planlarım en fazla saat on iki sularına kadar sürebiliyor. 

Nasıl elmanın sadece tarçınla karışıp elmalı kurabiyenin içine harç olmak için yaratıldığına inanıyorsam, insan evlatlarının da en fazla gece on ikiye kadar ayakta kalmak için yaratıldığına tüm kalbimle inanıyorum. 

Bu durumda anlaşıldığı üzere geceleri yazamıyorum, ama çok iyi uyuyorum. 

Ben Cuma günü Singapur, oradan da Tayland'a doğru yola koyulmadan önce size küçük bir hikâye anlatacağım. 
Ho Chi Minh City'den Hanoi'ye geldiğimizde söylediğim gibi rehberimiz Tiin'den kurtulmuştuk.
Her hikâyenin nasıl bir anlatıcıya ihtiyacı varsa, Vietnam maceramızın da dile gelmek için Lily'ye ihtiyacı varmış da, biz bunu bilmiyormuşuz. 

Hanoi'deydi galiba, hava çoktan kararmıştı ve biz otelimize dönmeye çalışıyorduk. Şehre girişimizle beraber yoğun bir motosiklet trafiği etrafımızı sardı. Yolun kenarındaki kaldırımlarda yemeklerini yiyen kalabalık, birkaç gündür görmeye alıştığımız tanıdık görüntüleri oluşturmuşlardı. Bir gün önce Lily Vietnam'da kaldırımların yürümek için değil, insanların yaşamlarını sürdürmesi için kullanıldığını anlatmıştı. Kaldırımlar, evlerin yemek odaları gibiydi tıpkı. Göz göz dükkanların önünde küçük tabureler ve masalar vardı. Kaldırımlara konulmuş kocaman tencerelerde yemekler ( özellikle pho- fö çorbası) pişiyor, Lily'nin söylediğine göre de hemen hemen tüm Vietnamlılar buralarda yemeklerini yiyorlardı. (Evde yemek yapmak, sokakta yemekten daha pahalıymış.)



Daha sonra daha fazla şaşıracağımı bilemeden, küçük tezgahların üstündeki pişmiş olarak duran köpeklerin görüntüsüyle kalakaldım. Hani hep duyulan hikâyelerdi bunlar, şaşırmamam gerekirdi. Kaldı ki ne farenin pişmiş görüntüsü iğrendirmişti beni, ne de elma kurtlarının çıtır çerez hali. 

Ama köpek başka bir şeydi ya! 
Gezdirdiği turist kafilelerinin bakışlarına ve belli ki cümlelerine alışkın Lily ne bir kızgınlık gösterdi söylediklerimize ne de alınganlık. Her zamanki gibi gülümsedi. 
''Köpek eti yemek, kötü şansı uzaklaştırır kişiden ve aileden dedi. O yüzden yemek lazım. Zaten köpek eti çok kokar. O yüzden evlerimizde pişirmeyiz hiç, yan mahallede bir evde bile pişse kokusundan hemen köpek piştiği belli olur dedi. 
Ah köpek mi, diye ekledi. Bizim için köpek kapıdaki tavuktan farksızdır. Nasıl tavuğu pişirip yiyorsak, köpeği de vakti gelince pişiririz dedi. 

Gece yarısında mezardan çıkan kemikler...

Sonra gün ışığında başka bir gün yolumuza devam ederken, pirinç tarlalarının ortasındaki mezarları merak edip sorduk. 



Eskiden evin büyükleri öldükleri zaman tarlalarına gömülürlermiş. Böylelikle ev ahalisi aile büyüklerinin ya da sevdiklerinin gömülü olduğu tarlaları bırakıp, başka yerlere göç etmezlermiş. 
Mesela dedi Lily, birkaç yıl önce babam öldüğünde biz de böyle yaptık. Babamı kendi tarlamızın ortasına gömdük. Babamın ölümünden beş yıl sonra da annem her zaman yaptığı gibi mahallemizdeki falcıya gitti. (Fortune teller) Babamın mezarını tam olarak ne zaman açacağımızı öğrenmek istiyordu. 

Hikâyenin burasında otobüsün içinde sineklerin bile vızıldamayı kestiğini tahmin ediyorsunuzdur herhalde. 
Nasıl yani diye bağrındık tabii hemen? Babanın mezarını neden açtınız ki? 
Offf, bu bir gelenektir dedi. Açmak zorundayız. Yoksa kötü şanstan kurtulamayız. 

Özellikle erkek kardeşimin yapması gereken bir şeydi bu! Tabii aile fertleri olarak bizim de yanında gitmemiz gerekiyordu. Falcının bize söylediği gibi sabaha karşı üçte annem, ben ve erkek kardeşim yanımıza saf alkol olarak babamın mezarına gittik. Geleneklerimizin söylediği gibi babamın mezarını açtık çünkü her bir kemiğini çıkartıp alkolle temizledikten sonra bir kutuya koyup tekrar gömmemiz gerekiyordu.
Kendinizi düşünebiliyor musunuz? 
Gecenin bir yarısı elinizde kazma, kürek, alkol ve bir bezle babanızın mezarının başındasınız.

Neyse ki Lily ve ailesi şanslıymış çünkü falcı babasının mezarı için açılması gereken doğru zamanı söylemiş. Babası ilaç kullandığı için mezarın açılması gereken üç seneden fazla beklemişler. Zaman zaman hasta ve ilaç kullanan insanlar öldükten sonra hemen çürümüyorlarmış ve o zaman kemiklerden kalan etleri sıyırmak gerekiyormuş.

Hoş olmuyor tabii, dedi.
Biz de sustuk.
Halimize şükrettik. 
Köpeğin çektiği de neymiş ki?
Mezarda bile rahat yok insana burada!

26 Kasım 2013 Salı

Vietnam- Kamboçya'ya doğru!

Beni unutmadınız umarım! Evet, hâlâ yaşıyorum. Günler biraz telaşla geçip gidiyor gözümün önünden ama olsun. Harika bir bayram tatilini geride bıraktım. Üstüne ev taşıdım. Şimdilik tüm hayatımızla beraber eşyalar da havada süzülüyorlarmış gibi gelse de, kalp atışlarım normale döndü. Geride muhteşem bir Vietnam- Kamboçya gezisi, önümde ise ayın 20'si itibariyle yollara düşülecek bir Singapur- Bangkok- Phuket gezisi var.

Geçen sene görmeden duramadığım Paris'ime gidip gelmiş, ondan sonra da yazacak hiçbir şeyim kalmamış gibi elimde kalem kağıt öylece kalakalmıştım. Yazamıyordum. Kurumuştum deyim yerindeyse. Tabii sizin bilmediğiniz kafamda yıllardan beri hayalini kurduğum bir Paris Kitabı hayalim vardı benim. Yeşim Hoca'nın yanına uğruyordum haftada bir gün. Paris yazılarımı yazıyor, sesim titreyerek ve kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarparak yazdıklarımı okuyor ve Yeşim Hoca'nın gözlerinin içine bakıp öylece kalıveriyordum karşısında. Gözüne ışık tutulmuş tilki gibiydim. Gözümü bile kırpmadan gözlerimi Yeşim Hoca'nın önündeki kağıda ve karalamalara dikiyordum. (Hâlâ değişen bir şey yok! ) Nasıl yaptığını bilmediğim şekilde hep yaranın olduğu yere dokunuyordu Yeşim Hoca; Allah'tan işini çok iyi biliyordu da, yarayı acıtmadan temizliyor, kalbime daha önceden duymadığım bir duanın uzaktan duyulan sözlerini fısıldıyor ve beni evime yolluyordu. Yazılarımda kayıp bir Özlem'den bahsediyordu ya, hiç açık açık sormada bana! Aradığım şeyin ne olduğunu bilmediğim bir gün buldum Yeşim Hoca'nın bana buldurtmaya çalıştığı şeyi!

İşte o kafamdaki kitabı yazamadığım günlerden birinde şöyle dedi Yeşim Hoca bana: Yaşadıkların demleniyor şu an, bekle biraz daha.

Yeşim Hoca ile konuştuğumuz mevsimin üzerinden birkaç mevsim geçti. Hayalim onu sakladığım yerde aynen duruyor.

Ben yine demleniyorum.

Çok konuşmayı alışkanlık haline getirdim galiba. Baksanıza, yazacaklarıma başlıyor ve sonra ummadığım bir yerde buluyorum kendimi.

Vietnam- Kamboçya gezisi bitti. Geziye beraber gittiğimiz kalabalık grupla dönüşte oturduk yemek yedik, rakı içtik. Benim her zaman keyifle hatırlayacağım güzel bir yolculuk oldu. Pek tabii, her gezginin içinde taşıdığı adını koyamadığım bir eksik parça yerini bulmak için dolanıp duruyor puzzle'ın üstünde. Aklım hep çekilemeyen muhteşem fotoğrafta, gidilemeyen birkaç kayıp rotada.

Şimdi gelelim artık geride kalan şu muhteşem yolculuğa:

Atatürk Havalimanından başlayan yolculuğumuzda ilk durak Abu Dhabi Havaalanıydı. Uzun bir bekleyişten sonra Ho Chi Minh City için Etihad Havayolları ile Vietnam'a doğru yola çıktık.








Sabah olmuş çoktan. Şimdi peşinde olduğumuz rotaya bizi taşıyacak uçağa binme vakti!