Hayallerim ve Ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayallerim ve Ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2018 Perşembe

Paris, Ecekent

Seyşeller'e bu kadar çamur attıktan sonra biraz vicdan azabı çekiyorum. Ama hissettiklerimi söyleme duygusu vicdan azabı hissetmemden daha ağır basıyor. Netice itibariyle benim tatilim, benim Seyşellerim diyor olayı kapatıyorum; yine de bir ara Seyşeller'de denk geldiğimiz Türkçe konuşan Seyşelli'den bahsederim.Düşünsenize adam yıllar önce Seyşeller'den kalkmış Ankara Hacettepe Üniversitesine gelip Diş Hekimliği okumuş. Biraz dişini sıktıktan sonra da üniversiteyi bırakıp evine dönmüş. Niye bıraktın diye sorduk. Evimi çok özledim dedi. Yine de çatır çatır Türkçe konuşuyor adamcağız.


Br yerden geldikten sonra üzerime sinen kirlilik hissinden kurtuldum. Uzun uçak yolculukları sonrasında böyle hissediyorum. Bavullar açıldı, her şey yıkandı, ütülendi, yerine yerleşti. PAzar sabahı 05.30'da geldik İstanbul'a. O gün evde yattık. Ertesi gün hayatımız bıraktığımız yerden devam etti. Elbette, güzel güzel gezmenin nefes almadan çalışmak gibi bir yan etkisi var. Neyseki bu yorucu iş temposundan sonra tatili hak ettim.😀 Ahahaha, vallahi başka bir blogcu böyle yazsa sinir olurum, sinir!! Herkes kızmadan söyleyeyim o zaman. İş için yola düşüyoruz bu sefer. Şubat aynının geleneksel Frankfurt- Paris seferi. Önce Frankfurt'a uçup benim işimle ilgili Ambiente Fuarına gidecek, oradan da trenle Paris'e geçip tekstil fuarını gezeceğiz. Tekstil fuarında dolanma kısmını ben atlayacağım elbette. Selçuk gezerken Paris'imle hasret gidereceğim. Son birkaç gündür Paris karlar altında biliyorsunuz. Sıcağını da, donduran soğuğunu da bildiğim bu şehre karlar altındayken hiç gitmedim. Bir ilki yaşayacağız yani. Kafamda planlar yaptım, iki gün kendi halimde gezinmek için rotalar çizdim. Kalemim, defterim ve illa ki orada da okunması gereken kitaplarımı masamın üstüne koydum. Bu akşam çantamdaki yerini alacaklar. Sonrası ihtimaller, hayaller ve hayatın önüme çıkaracaklarına kalmış. Kötü hava yokmuş, kötü kıyafet varmış diyeceğim ama mayomla gittiğim Seyşeller'de yağmura tutulup denizin ardından bakmak bu dediğimle uyuşmayacak. Yine de kalbim pır pır. Sanki ilk kez gidiyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır en sevdiğim şehirden uzak kalmışım gibi. Bir de tren yolculuğu var. Frankfurttan bizi Paris'e taşıyacak bir tren. Onu da sabırsızlıkla bekliyorum. Uzun zamandan beri ilk defa Selçuk'la baş başa bir yere gidiyoruz. Ve bu kısa aralık içinde de benim tek başıma Paris'te dolaşabilme şansım var. Mutluyum dolayısıyla ❤️

Mutluluk içimizde mi yani? Yok yahu, Paris'e kavuşabilme halinde saklı.

7 Aralık 2017 Perşembe

Yaşam mutlu anlardan ibaret

52 Liste Projesi

Liste 47- Minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapın.

İlerde bir gün birisi bana "2017 yılında ne yaptın?" diye sorarsa, "Liste yaptım." diye cevap vereceğim. Haksız mıyım ama? Listelerle hem kendimi hem de sizi bunalttım. Ama başladığım işi bitirmeden iç huzuru bulamayacağımdan dolayı devam ediyorum. Hem ne kaldı şunun şurasında? Sadece beş hafta! Sonrasında muhtemelen kendime başka bir meşguliyet bulacağım. Aklımda dolaşan şey kitaplar ve seyahatler konusunda yazmak. En sevdiğim şeyler nihayetinde. Üstelik her hafta aynı şeyi tekrar etmemiş olurum.

Strazburg Yeni Yıl Pazarı
Gelelim bu haftanın liste sorusuna: Minnettar olduğum şeyler.

Öncelikle sağlığım, ailem, oğlum, Selçuk, kendi paramı kazanabilmem, oğlumun güzel bir okula gitmesi, seyahat edebilecek gücümün ve maddi durumumun olması, seyahat etmeye dünden razı bir kocamın olması, Kuzey'in uyumlu bir çocuk olması, ailece kitap okumaktan hoşlanıyor olmamız, soframızdan misafirin eksik olmaması, dostlarımızı ağırlayabilecek maddi imkana sahip olmamız, can dostlarım, Yazı Evi'nin kapısının her daim açık olması...

Minnettar olduğum öyle çok şey var ki... Halime şükretmem için etrafıma şöyle bir bakmam, gazete sayfalarını öylesine karıştırmam, televizyona kısacık bir an göz atmam yetiyor. Belki bu sebepten bu aralar sık sık sahip olduğum güzel anlara sarılmak geçiyor içimden. İz bırakan, iyi ki yaşıyorum dediğim o minicik anları kucağıma almak, ılık nefesimle güzel sözler fısıldamak istiyorum. Unuttuğum nice kıymetli an var hayatın içinde; yaşam telaşına mahkum olmuş hepsi, günlük koşturmanın içinde yitip gidiyor. Bugün yeni yıkanmış çamaşırların kokusu geldi burnuma; sanki dün kapıyı çalan kış değilmiş gibi bahar gelmiş zannettim bir an. Elimdeki bir bardak suya içimden geçen minik bir şükür duasını bıraktım dudaklarımdan. Su bile fark etmemiştir belki! Kim bilir? 😍 Ama ben umutla doldum. Hayat, çok zor diye ara ara söylenirken aslında benden öte nice insana çok daha zor geldiğini fark ettim. Gülümsemek için her daim sebep var. Elbette görebilirsem.

İstikamet Basel... Oradan ver elini Strazburg 😍 


Yarın sabah yola çıkıyoruz. Yol hali dolanıp duruyor etrafımda. Zıplıyor çoğunlukla, çığlıklar atıyor. Neşesini elinden almamaya dikkat ederek gülümsüyorum elbette. Yüzümde sebepsiz bir gülümseme görenler olmuştur belki de bugün. Önce Basel'e. Küçük bir bavulla. Süslenmiş çam ağaçlarının, ışıl ışıl sokakların, sıcak şarapların ve sanırım soğuğun kol gezdiği Avrupa kentlerinde birkaç gün hafiflemek niyetimiz. Üçümüz olacağız. Tüm yıl boyunca aynı evde yaşayıp da iş, ev, okul derken unuttuğumuz, çoğu zaman da bile bile harcadığımız sohbetleri yapmak niyetindeyiz. Ben çakırkeyif olurum belki. Boyumdan büyük kahkahalar atarım. Belki Kuzey de çok ufakken söylediği gibi aynı cümleyle sarılır bana: Annemin içine deli kaçmış galiba!

Hâl böyle olunca hayata minnettarım. Hem de içtenlikle. Arada sert silleler atsa da bugünüme kalben şükrediyorum. Herkese de tüm kalbimle dünyanın en güzel günlerini, en hafif kahkahalarını, en içten sarılmalarını diliyorum. Yanında bazen bir bardak çayla, bazen sıcak çikolatayla, bazen de karanfil-tarçın kokulu bir şarapla...

13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.


29 Ocak 2017 Pazar

Liste 5- On yıl sonra nerelerde olacağız a dostlar!

52 Liste Projesi

#Liste 5- On yıl sonra hayatınızda olmasını istediklerinizin listesini yapın.


Klasik olacak ama bunu söylemeden geçmem mümkün değil. O yüzden önce sağlık diliyorum. Şimdi hayatımda olan herkesin de on yıl sonra da hayatımda olmasını tabii ki. Geleceğe umutla bakmak ve önümüzde uzayıp giden hayatla ilgili planlar yapmak da güzel ama on yıl sonrası?
On yıl daha yaşlanacağız yani? İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? On yıl sonrasının on dakika kadar çabuk geleceğini ve bunu bizim hiç fark etmeyeceğimizi biliyorum. Umuyorum ki o yılları hep neşe içinde, gülerek ve birbirimizin kıymetini bilerek geçirelim.

👪   Kuzey nereye, biz oraya !


Basit bir hesap yaparsak şimdi on ikisini bitirmekte olan Kuzey, on yıl sonra yirmi iki yaşını bitirmek üzere olacak. İstesek de istemesek de çocuğumuzun geleceği ile ilgili tohumlar ekiyoruz. Selçuk'la devamlı konuştuğumuz konu bu aslında. Sağlığımız yerinde olursa ve madden de buna imkanımız olursa, oğlumuz on yıl sonra nerede olursa biz de onun yanında olacağız. Niyetimiz bu. Tek çocuk olmanın kaderinde böyle bir şey var sanırım. Askıntı olacak başka yavrumuz yok.😀
(Ay çok büyük şeylerden bahsediyormuşum gibi geldi ve ilk kez sanki büyük konuşuyormuşum hissine kapıldım. O yüzden yine umarım sağlığımız, neşemiz yerinde olur diyorum.)


Selçuk ve ben, Kuzey'i yurt dışında okuması konusunda destekliyoruz ve hatta etkilemeye çalışıyoruz. En büyük korkumuz bu işi fazla dikkat çekici yapıp, ondan tepki görmek. O yüzden tıpkı televizyonlardaki subliminal mesajlar gibi mesajlarımızı suyun içinde eritip azar azar yedirmeye çalışıyoruz. Benim dayanamadığım ve kendimi açığa çıkardığım zamanlar oluyor elbette. Böyle zamanlarda Selçuk kendini çok belli ediyorsun diye söyleniyor vallahi. 

Paris'e gitsin, orada okusun, biz de orada bir ev falan kiralayalım, mutlu mesut yaşayalım istiyorum. 

Elimizden geldiğince oğlanı alıp Paris'e götürüyorum. Seine Nehri kenarında geziniyoruz. Sıcak çikolata içiyoruz. Şehri sevsin diye gitmeden günlerce uğraşıp mezarlık oyunları falan hazırlıyorum. Elimden gelen her şeyi yapıyorum. 
"Sevdin mi oğlum Paris'i diyorum?" her gidişimizin ertesinde.
"Sevdim ama New York daha güzel!" diyor bana. 
Başka bir gidişimizde," Ah ne çok eğlendik değil mi oğlum Paris'te diyorum?"
"İyiydi ama Londra daha güzel" diyor.


Şimdiye kadar umutla beklediğim cevabın yakınına bile yaklaşamamış durumdayım. Her seferinde şöyle diyorum Selçuk'a: Çocuğun göbek bağı alıp Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafama edeyim ben!

🇫🇷   Hayatımın bir döneminde Paris !


Bu dileğimi  evde devamlı tekrar ediyorum. Sanırım bir müddet sonra bunu duymaktan sıkılıp beni tek başıma Paris'e yollayabilirler. 😀


Hemencecik dönmeyeceğimi bilerek Paris'te zaman geçirmek çok güzel olurdu gibi geliyor bana. Kiraladığımız bir eve gerçekten yerleşmek, çaydanlığı küçücük mutfaktaki ocağın üstüne yerleştirmek, oturduğun yere en yakın organik marketten alışveriş yapmak, her gün en sevdiğim kafeye gidip orada tanınır olmak... Ne güzel düşler değil mi? Sanki bana olurmuş gibi geliyor. 

💃  Bir de bakmışım artık çalışmıyorum !


"Artık çalışmak istemiyorum." diye sık sık dile getiriyorum. Sahiden de istemiyorum. Yapmak istediğim şeyleri yapabilmem içindeki önümdeki zaman azalıyormuş gibi geliyor bana. Hayalini kurduğum onca şeyi ne zaman yapacağım ben? "Sıkılırsın sen evde oturunca!" diyenlere de verecek cevabım hazır. 
"Yemezler!" 
Bunca insanın canı sıkılmıyor da bir benimki sıkılacak değil mi? 
Uzun sabah kahvaltıları yaparım, yogaya giderim, yürüyüş yaparım. İnsanların işe gittiği saatlerde şehri gezerim. Remzi Kitabevi'ne giderim. Yazı yazarım, kitap okurum. Ooooo! Yapacak o kadar çok şeyim var ki?


Öte yandan bunca emek verdiğim işimi nasıl bırakırım? Onca yılın emeğini? Sıkılmak değil benim sorunum. Vicdanımda beni rahatsız eden başka bir şey var.😟

🚂   Sırtımızda çantalarımızla nereye gidiyoruz?


Yanımda Selçuk olursa her yere giderim ben. Çünkü o hem benim en iyi arkadaşım, hem de çok iyi bir yol arkadaşı. Sırtımıza taktığımız çantalarımızla uzun tren yolculukları yapacağımız, dönüş zamanını bilmeden yola düşeceğimiz bir zamanı hayal ediyorum. Sırf bu hayalim yüzünden evcil bir hayvan almıyorum vallahi. Sanırım evdeki çiçeklere su versin diye bir de komşu edinmeliyim 8-9 sene sonra. 
Ah! Hayali bile güzelmiş on yıl sonrasının.
Sadece siz de Kuzey'in çok çabuk büyüdüğünü düşünmüyor musunuz? 
Biraz yavaş ilerlesin zaman. Ben daha ne Kuzey'in büyümesine, ne bizi bırakıp bir yerlere gitmesine, ne de emekli olmaya hazırım.
💔