Hayata tutunma rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata tutunma rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2017 Salı

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 11: Yaşam alanlarınızı güzelleştirmenin yollarını listeleyin.

Malum iki tane yaşam alanım var: Biri ev, biri de iş. 
Zamanımın çoğunu iş yerimde geçiriyorum ve buranın kesinlikle ciddi bir tadilata ihtiyacı var. Sabahları işe gelirken ayaklarım geri geri gidiyor. "Ülkenin durumu belli değil, işte yaşanan sıkıntılar hiç bitmiyor, işler bir var bir yok, doların euronun ne olacağı belli değil" derken para harcamak istemediğimden, aslında çeki düzen vermem gereken onca şeyi bekletiyorum. Ama geçenlerde Selçuk'a şöyle derken buldum kendimi: Bana iş yerini nasıl yapmam gerektiğini planlayacak bir mimara ihtiyacım var. Sanırım şu gerçeği kabul ettim iç dünyamda: Benim işi bırakma şansım yok, o zaman vaktimin çok büyük bir kısmını geçirdiğim yeri seveceğim bir yer haline getirmeliyim. Bu konu ile ilgili bir gelişme olursa sizleri de haberdar ederim. 😀


Gelelim evime. Evimi çok seviyorum. Her gün bu evde yaşadığım, bahçesine çıkıp çimlerin üzerine çıplak ayak basabildiğim için şükrediyorum. Hafta sonları canım evden dışarı çıkmak istemiyor. Çayımı alıp, güneşin altında bir köşeye oturuyorum. Kitabım, hafiften esen rüzgarım, tatil planlarım ve nisan başından itibaren çiftleşme dönemi sebebiyle bar bar bağıran kurbağalarımızla çok mutluyum. İnsan tren sesine nasıl alışıyorsa kurbağa sesine de öyle alışıyormuş. 😀
Bu eve taşınırken içine bir şey yapmadan hızlıca yerleştik. Kışın ortasıydı ve biz Kuzey fark etmeden taşınmak ve yerleşmek istiyorduk. Daha sonra hallederiz diyerek ertelediğimiz bir dolu şey vardı. Ertelediğimiz birçok şey bu baharda yapılacak inşallah. Öyle karar verdik. 

Peki evimi nelerle güzelleştiriyorum? Elbette mini minnacık şeylerle. Huzur, küçük mutlulukların ucunda. Bundan kesinlikle eminim artık. 

Canlı çiçekler evimin olmazsa olmazı...


Yıllar yıllar önce, yeni evlendiğimiz zamanlarda Selçuk'un yaptıklarından çok yapmadıklarına odaklanırdım. Kendim gibi birkaç yeni evli arkadaşımla mutsuzluk oyunu oynardık sanki. Beni rahatsız etmeyen şeyleri arkadaşlarımın söylenmesi sebebiyle fark eder ve aslında farkında olmadığım bu şeylere sinir olmam gerektiğini düşünürdüm. Elbette bir hışımla gider ve Selçuk'a çatardım.

Mesela neden bütün tatil planlarını ben yapıyordum?


Sokakta bulduğum kırılmış çam dallarını da elbette eve getiriyorum.
Kolay mıydı tatil planı yapmak, gidilecek yeri bulmak, bunu karşı tarafa söylemek ve her seferinde "Olur tatlım" cevabını almak. Sahiden de olan buydu. Tamam ben plan yapıyordum ama adamcağız da ben ne dersem onu yapıyordu. Peki beni ne rahatsız ediyordu? Söylüyorum ve garanti veriyorum ki güleceksiniz: Selçuk, oturup da benim için bir tatil planlayacak kadar beni sevmiyordu. 
Ulan ben sürprizlerden hoşlanmam bir kere. Yani demek istediğim dedektif gibi araştırır dururum. Doğum günümden bir hafta önce dolapların içlerini kontrol etmeye başlar, kışlık botların içinde saklı bir hediye var mı diye bakınır dururum.
Bir de çiçek meselesi vardı. Selçuk bana çiçek almıyordu. Eeee, ben de kendime çiçek almıyordum. Niyeyse? Sonra şöyle düşündüm: Neden kendime çiçek almıyordum ki ben? Üstelik kendimi çiçek alacak kadar çok severken. 
...ve o günden beri tatil planlarını yapmaya devam ediyorum çünkü ben tatil planı yapmayı çok seviyorum. Bir de taze çiçekler alıyorum kendime. Evin her ferdi eve aldığım çiçeklerden çok memnun. Ortada hiç sorun yok. Çiçeklerimiz ve biz mutlu mesut yaşıyoruz.


Mumlar...



Loş ortamda yaşıyoruz. Köşede bir abajur yakıyorum. Yanında da bolca mum. Romantizm had safhada oluyor elbette. Ta ki Selçuk işten gelene dek. 
"Çok mu karanlık burası!" diyerek salonun ışıklarını yakıyor. Televizyonun kumandasını ele geçirip, Kuzey'le beraber ya ses yarışmalarından birini ya da Survivor'ı izliyorlar. Bu saat benim salonu terk edip başka bir odaya geçtiğim ana denk geliyor.😀  Elbette mumlarımı söndürerek.


Patlamış mısır zamanı...

Evde en sevdiğimiz saatler sinema saati. Bazen zilyonuncu kez Harry Potter serisini izliyoruz. Ya da Star Wars'u ya da Yüzüklerin Efendisi'ni ya da Marvel Kahramanlarını. Sorun bakalım neden diye? Çünkü Kuzey bu filmlerden çok hoşlanıyor. Ara ara Harry Potter'dan teste falan tabi tutuluyoruz. 😀 İşte bizim evi güzelleştirmenin en kolay yollarından biri bu: Bol tuzlu patlamış mısır yapmak. Aynı çay gibi patlamış mısır da evi yuva yapan en önemli şeylerden biri.


Müzik...

Günün müzikleri çalmıyor bizim evde. Çalıyorsa da sadece Kuzey'in kulaklıklarından ona özel yayın yapıyor. Arada işe giderken falan Spotify'den Global 50'yi açıp Kuzey'in müziklerine, dolayısıyla hayatına uyum sağlamaya çalışıyorum. Ben bu işi kotarıyorum da Selçuk her seferinde sınıfta kalıyor. Evdeki müzikse bambaşka. Daha çok arkadan gelen, dinlendirici bir ses.
Peki ben ne dinliyorum?
Caz elbette! En çok caz dinliyorum. Frank Sinatra, Ella Fitzgerald ve bildiğiniz diğerleri. Michael Buble vazgeçilmezim. Hem evde hem de yürürken yanı başımdaymış gibi hissediyorum genellikle. Norveçli bir solist var: Inger Marie Gundersen. Daha önce de bahsetmiştim. Onun sesi bana ilaç gib geliyor. Sesi odaya yayılır yayılmaz, tüm vücudum rahatlıyor, tüm içinde biriktirdiğim tüm negatif duygular uçup gidiyor. Sonra Stacey Kent, Diana Krall, Nina Simone, Norah Jones...

Yaşamı güzelleştirmenin tek yolu güzel anlar biriktirmek. Evimiz de mabedimiz elbette. Bugün etrafa saçılmış defterler, üst üste yığılmış kitaplar, okunmayı bekleyen dergiler, usul usul içine doğru eriyen mumlar ve demli bir çayla yaşadığım yeri güzelleştirdim ben. Ev, her zaman olduğu gibi dağınık yani.
😀


18 Nisan 2016 Pazartesi

Teşekkür pazartesisi: Hayat, geçen hafta...

Hafta sonu yazmaya niyet ettiğim ''Teşekkür Pazartesisi'' yazısını yazamadım. Neyse ki yazamama sebebim affedilecek cinsten. Çünkü hafta sonu bahar vardı, kendimi elimde devamlı tazelediğim çayımla hayatın akışına bıraktım.
Pazartesi sabah hallederim nasıl olsa dedim, olmadı. Akşamın bu saatine kadar masanın önüne, kendime ait birkaç saati harcamak için oturamadım. Yine de gün bitmiş sayılmaz. 

Kuzey'ciğim arkadaşlarıyla beraber ilk okul gezisini yaptı. Perşembe sabahı çok erken bir saatte havaalanına bıraktığımız oğlumuzu, cumartesi akşamı teslim aldık. İlk başka bir az heyecan yaptım açıkçası. Öyle çok büyütmedim olayı, karalar bağlamadım ama evin sessizliği tuhaf geldi. 
''Ev ne kadar sessiz değil mi Kuzey olmadan?'' dedim Selçuk'a. 
''Hee!'' diye ağzının içinde bir şeyler geveledi Selçuk. ''Çocuğa bağıran kimse olmayınca sahiden sessiz oluyor ev!''
İzmir dönüşü sabahleyin uçağa yetişmek için cep telefonunun alarmını kurup, ilk çalışında kalkan Kuzey, benim için gerçekten şükür sebebi :) İşte, büyüdüğünün bir kanıtı!

Geri kalan şükür sebeplerimin çoğu Tabiat Ana'ya gidecek sanırım. Toprağa böyle bağlanmanın, otu- böceği sever olmanın yaşla bir ilgisi var mı millet?


İlk teşekkür bahçede kendi kendine açıveren, günümü güzelleştiren şu gelinciğe gelsin. Görür görmez fotoğrafını çektim. Havanın nefis olduğunu görünce mutfağa girip nefis bir çay demledim. Bakın size ne göstereceğim, diyerek ev halkını oturdukları yerlerinden kaldırdım. Yetmedi, yan bahçede seyahatten yeni gelmiş eşiyle kahve içen arkadaşımı da sohbetinden ettim. Görülmesi gereken bir şey vardı: Bir gelincik. 
Ne oldu, bilin bakalım. Gelinciği bulamadım. Yarım saat önce bağrış çağrış etrafta koşuşturan çocukların işi olmalı diye düşünüyorum. Muhtemelen anneye götürülen bir hediye oldu benim gelincik. 


Yaşamımızdan ağız tadıyla yudumladığımız çaylar eksik olmasın. Son zamanlarda gece çaylarını yudumlayamaz olsam da, çaysız bir yaşamı düşünmek bile istemiyorum.


Daha önce ekili olduğu yer çok rüzgar aldığı için değiştirdiğimiz akçaağacımız kıpkırmızı dallarıyla bize gereken cevabı verdi. Belli ki yeni yerini çok sevdi. Biz de çok sevindik :)


Böyle bir güzellik için ne diyeyim ben? Hayat, renklerle çok ama çok güzel.


Sadece bitkilerden beslenecek halimiz yok herhalde. Cheesecake dilimimin öyle azıcık ezilmiş görünmesine de aldanmayın lütfen. Zavallı buzdolabına sıkıştırılmak zorunda kaldı. Ataşehir'de Maria'nın cheesecake'leri diye bir dükkan var. Aman Allahım, nasıl cheesecake yapmaktır o öyle. Ufacık bir dükkanda adını doyuran, lezzetiyle parmak ısırttıran küçük esnaf kadınlar var ya, onları ayakta alkışlıyorum ben. Her seferinde cheesecakeleri götürüyorum.


Bu parmaklar her seferinde tertemiz olsalar da benim her şeyim. Hayatta her gün şükrettiğim, varlığı için teşekkür ettiğim tüm dünyam. Makaronları hiç affetmedi. ''Bu adam işini biliyormuş vallahi!'' diye de Pierre Herme'yi takdir etti. Pierre'in de Kuzey'in takdirine eminim çok ihtiyacı vardı. :)


Bir teşekkür de kocanın ekmek yoğuran ellerine gelsin. Böyle giderse kilo alacağımız açıkça görünüyor.


Son teşekkür adını yazarsam rahatsız olacak olan arkadaşlarımdan birine gitsin. Yeni taşındığı fabrika binasının bir katını sergi salonuna ayırmak ve sergi açmak isteyen insanlara maddi hiçbir çıkar gözetmeden salonlarının kapısını açmak her babayiğidin harcı değildir. O yüzden dünyada hala böyle insanlar olduğu için gerçekten şükran duyuyorum. 

İşte benim haftam böyle!
Herkese süper bir hafta dilerim ve öperim.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Ben bi' koşup geleyim!

Sevgili Blog,

Her tatil sonrası olduğu gibi yine bir sürü kararla döndüm seyahatten. Tatile çıkmanın tek anlamı buymuş gibi gelmeye başladı artık:  Bünyeyi saran karamsar ve bezgin ruh halinden sıyrılmak için bir fırsat yaratmak. 
Evet! Tam anlamıyla hissettiğim bu. Yapamayacağımı bildiğim bir sürü karar alarak dönüyorum her seferinde. Bu kararları alırken de kendimi çok güçlü hissediyorum. O anlarda, yıllardır spor yaparak güçlendiremediğim kol kaslarım şişiyor, göğsüm bir zafer nidasıyla birlikte öne doğru atılıyor. Şöyle bağırmak geliyor içimden: ''Çekilin önümden, içimde kabaran her şeyi başarma arzusunu durduramıyorum.''



Eh, tatil dediğin bu zaten!

İstanbulda seni bekleyen sorumlulukların hepsinden uzak olmak, ödenecek faturaları sanki hiç var olmamışlar gibi düşünmemek, hayatı olduğu gibi kabul etmek... Daha ne olsun? Hayat hep bu kıvamda olsa, belki de tadından yenmez. Yurttan uzakta olduğum böyle zamanlarda, özellikle bir kafede oturmuşsam aklımdan süper düşünceler geçiyor. Gözlerimden taşan tuhaf başarma azmiyle başa çıkamaz oluyorum. 
''Bundan sonra sabahları daha erken kalkacağım.'' diyorum kendime zaten oğlanı okula yollamak için 6.30'da kalktığımı unutarak.
''Bre insan evladı! Daha kaçta kalkacaksın, 5.00'de mi?'' demek aklımın ucundan bile geçmiyor. Eğer erken kalkma işini kafamda yoluna koyduysam, bu sefer sıcacık bir bitki çayıyla kendimi pencerenin önünde buluyorum. Hayalimde tabii. Gün yeni uyanıyor ve ben uzun zamandır dinlemeyi bıraktığım ruhumun sesine kulak veriyorum. 
Şöyle diyor içimdeki cılız ses bana: ''Merhaba Özlem. Uzun zamandır yoktun buralarda!''

Ee, nerdeydim peki?
İş, güç peşindeydim tabii ki.
Yaşamak için çalışmak gerekiyor. Sabah kalkıp işe gitmek, akşam İstanbul trafiğine karışıp, hayatından bezmiş bir halde eve dönmek yaşadığım şehrin gerçeği. Var mı başka bir formülü olan? Eve ulaştım diyelim. Gün içinde yaşadığım tüm gerginlikleri de iş yerinde bırakmayı başarmam şart. İşi eve taşırsam nasıl mutlu olurum?

Gördün mü sevgili blog, her şeyi yoluna koymak ne kadar da kolay! Başa çıkamıyor musun hayatla, tatile çıkacaksın o zaman. Günde helalinden yirmi kilometre yürüyecek, el oğlu nasıl da korumuş iki yüz yıllık kaldırım taşlarını, binalarını, kafelerini diye kafa yoracaksın. Sonra benim gibi hayatı bardağın boş tarafından değil, dolu tarafından görmeye başlayacaksın. 

Aklına listelerin gelecek. Oturduğun bir kafede defterini açacak, yapılacaklar listeni yazacaksın bir bir. 
     * Eve döndüğümde daha çok İngilizce kitap okuyacağım. Ne böyle hep Türkçe, Türkçe. Sonra unutuyorsun işte okumaya okumaya.
      * Yok, yok! Sadece kitap okumak yetmez. Bir de konuşma dersleri gibi sınıflara falan mı katılsan. Öff, onlarda da çok acemiler oluyor canım. Senin daha hızlı bir şeye ihtiyacın var. 
    * Aslına bakarsan vaktini doğru planlarsan Fransızca öğrenmeye bile vakit ayırabilirsin. Önce oğlanın Duolingo sitesinden çalışmaya başlarsın yavaş yavaş. Baktın ki hızlı gidiyorsun, kurs mu yok sana İstanbul'da?
    * Ne zamandır şu çok popüler yabancı dizileri de takip edemiyorsun zaten. İyice uzaklaştın sen edebiyattan, sanattan, sinemadan. Önce Game of Thrones'un geçen sezonlarını izle, sonra da Vikingler'e başlarsın. Akşamları bir bölüm izlesen yeter aslında. 
     *  Bloga düzgün yazı da yazmadın. En son iki hafta önce mi yazmıştın? İçimde kaynayan bu kadar kelime varken, neden susuyorum ben? Aslında vaktimi birazcık daha dikkatli kullansam, iki günde bir yazarım ben ya. Evet, evet kesin yazarım. 
     * Bir de yürüdün mü sabahları, kim tutar seni be Özlem?

Sanırım yeni bir seyahatten döndüm ben. 
Yapacak ne çok şeyim var. 
Kaç günde yeniden fabrika ayarlarıma dönerim?
Var mı bir bilen?