Hemingway etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hemingway etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2016 Pazar

Paris özlemi yüreğinize çöreklendiğinde yapmanız gereken 9 şey...

1- ''Paris bir Şenliktir'' değil mi? Bunu hepimiz biliyoruz. Hemingway yıllar önce bize bu şehrin sırrını verdi. 1940'ların Paris'ini, restoranlarını, bistrolarını, yazı yazdığı küçük odaları anlattı. Aradan bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen ne zaman bu kitabı elime alsam, Hemingway'in anlattığı sokaklarda geziniyor ve tanıdığım Paris'le karşılaşıyorum. Bu kitabın Paris özlemine iyi geldiği tecrübe edilmiştir ve senede bir kez okunması şiddetle tavsiye olunur. 


2-  Televizyonun karşına geçebilir ve Paris filmlerinden birkaçını peş peşe seyredebilirsiniz. En favori filmim Woody Allen ve ''Paris'te bir Gece Yarısı''. Böyle bir mucizeye tanıklık etmek için neler vermezdim. Düşünsenize en çok bulunmak istediğiniz bir dönem için hiç beklemediğiniz bir anda elinize bir giriş bileti veriliyor. Mucizeler neden sadece mucize olarak kalmak zorunda? 


3-  Edith Piaf. Bu müthiş kadının en çok hangi şarkısını seviyorum diye düşünüyorum ve karar vermekte çok zorluk çekiyorum. Sanki her bir şarkı şehrin bir parçasını taşıyor içinde. Özlemle yanan bünyeye pansuman yapmak için Fransız şarkılarından iyisi yok. 


4- Artık güzide şehrimiz İstanbul'da da La Duree açıldı. Gitsek, renkli renkli makaronlardan birkaç tane alsak, yanına da köpüklü bir sütlü kahve ısmarlasak, olmaz mı? Neden olmasın? Maksat azıcık özlem gidermek, yeniden buluşana kadar Paris'ten ufak bir ısırık almak. 


5- Paris'e her seyahat ettiğimde sayfalarca yazdığım günlüklerin var. Yağmurlu Paris'i yazmışım, güneşte kavrulduğum Paris'i anlatmışım, kitapçıların Paris'inden söz etmişim, yazmışım da yazmışım. Çok özlediğimde açıp günlüklerimi okuyorum. Maziye dönmek, aşka bulanmak bu olsa gerek. Çok iyi geliyor.


6- Elbette eski fotoğraflara bakmak. ''Sen ne güzel bir şehirsin Paris böyle?'' diye iç geçirmek. Her koşulda bu şehri seveceğine dair söz vermek.


7- Frank Sinatra ve benim içime su serpen "I love Paris" şarkısını bir kez daha dinlemek. Telefonunuzda yok mu yoksa bu şarkı?

8- Çaresizliğin son aşamalarındaysanız eğer Google Abi'ye başvurmakta fayda var. Uzaktan da olsa şehrin sokaklarında gezinmeye ne dersiniz? St. Michel Çeşmesinin civarına bir göz atabilir, Notre Dame civarına geçip Shakespeare and Company kitabevinde çaylarını yudumlayan var mı diye bir göz atabilirsiniz.


9- Olmuyor mu? En iyisi uçak biletlerine bakmak. Kendinizi ikna etmek için öncesinde şunları yüksek sesle söylemeniz gerekecek. ''İki ay boyunca dışarıda yemek yemem, yeni bir şey almam, harcamalarımı kısarım.'' Hâlâ ikna olmadıysanız dünyaya bir defa gelindiğini kendinize hatırlatın.


16 Ocak 2015 Cuma

Cuma günü sayıklaması...

Foto: Şuradan
İnsan bazen birçok şeyi aynı anda yapmaya kalkıyor. Benim genel durumum bu! 
Çocukken de böyleydim ben. Folklora gitmek için anneme yalvarır, kendimi halk oyunlarının davullu zurnalı ritmine kaptırmışken, mandolin kursuna da yazılmaya kalkardım. Başladıktan bir müddet sonra yorulur, gitmek için ağladığım kurslar eziyet halini alır, bu sefer de gitmemek için ağlardım.
Annem, ''maymun iştahlı'' derdi bana. 


Büyüdüm de değiştim mi? Elbette hayır! 
Şimdi vaktimi biraz daha akıllıca kullanmayı öğrendim. Çok akıllı olduğumdan falan değil, öyle yapmak zorunda olduğumdan. Evde işini çok iyi bilen bir ''zaman yiyici'' var. O, zamanını ve annesini çok iyi kullanıyor. Bana ihtiyacı olduğu zaman ilk önce evde onun işleri yapılıyor. Ödevlerine yardım ediliyor, arkadaşlarıyla buluşmak isterse o buluşmaya götürülüyor, hafta sonları çok severek yaptığı futbol antrenmanlarına ulaşımı sağlanıyor ve elbette aktiviteler bitene kadar orada bekleniliyor.
Okulla ilgili okunacak kitapları var, onları da beraber okuyoruz. Öyle yapılmasından hoşlanıyormuş. Hem bu durum anne-oğul ilişkimizi geliştiriyormuş. 
Beyefendinin işlerini bitirdiğimizde, ''Hadi gel konuşalım biraz!'' diyorum. 
''Şimdi konuşamam, oyun oynuyorum.'' diye cevap veriyor 
Vallahi zamanını bu kadar profesyonel ve acımasızca yönetmesine hayranım. 
Anne olarak zaman zaman böyle konuşması canımı acıtsa da, bana bahşettiği zaman içinde teşekkür borçluyum. Bana kalsa ben o azıcık zamanımı da saf gibi onunla harcayacağım.

Size daha önce listelerin kadını olduğumu yazmıştım. Yazmamış olma ihtimalim yok çünkü listelerimle yaşamaktan çok mesudum. Ajandamı elime alıp da içine bir yerlere gideceğim tarihleri işaretleyince, Selçuk'un seyahatleri olmaları gereken sayfalarda yerini alınca, Kuzey'in sınav, sunum ve veli görüşme günleri kaydedilince rahatlıyorum. Üstümden acayip bir yük kalkmış gibi hissediyorum. Sadece bunlarla sınırlı kalmıyor tabii yazdıklarım: konserler, arkadaşlarla yapılacak kahvaltılar, işle ilgili toplantılar, çok uzun zaman önce sayfası ayrılmış yıllık tatil günleri, bayramlar, doğum günleri....

Ajandamın renkli sayfalarında şimdilik neler mi var?
*Çok yakında yola çıkılacak bir Amerika seyahati. Kuzey'in Amerika'ya ilk gidişi olacak. Bizim daha önceden alınmış Amerika vizemiz vardı. Onun vize işini de hallettik. Biletleri çok önceden almıştık. Kalacağımız otellerde ayarlandı. Bazı bölgelerde ulaşım için araba kiraladık. Çok tavsiye edilmesine rağmen, Miami'de araba kullanmayacağız. Şimdilik bu seyahatle ilgili tek şeyimiz, seyahat sigortası. 
Bu işi de hallettikten sonra bana yapacak iki şey kalıyor: Bir eczaneye uğrayıp Kuzey'in ihtiyacı olabileceğini düşündüğüm ilaçları çok geç olmadan almak ve valizleri hazırlamak. 

*Çocukla yorucu bir tatilin peşinden, -kış biliyorum- Selçuk'la Paris'e gideceğiz. Umarım hava dondurucu derecede soğuk olmaz. Geçen sefer gittiğimde hastalıktan dolayı keyifli havanın tadını çıkaramamıştık. Bu sefer güzel bir Paris seyahati olmasını diliyorum. 

* Mart ayında uzun zamandır biletleri için ter döktüğüm bir destinasyona gidiyoruz. Sonunda THY'nin promosyonlu Lizbon biletlerini aldık. Bakalım Lizbon'a Gece Treni'nin geçtiği ve kitabı okuduğum günden beri gitmeyi düşlediğim Lizbon beni nasıl karşılayacak?

*Ne? Biri Hindistan mı dedi? Neden olmasın? 

Hayat bir macera. Zaman akıp gidiyor ve geçen zamanın telafisi yok. Böyle heyecanlı heyecanlı yazsam da, nedense kendimi çok yorgun hissediyorum. Nereye gittiğini bilmediğim enerjik halimi her taşın altında arıyorum. Yeni yıl, misafirler, tokuşturulan bardaklar, hafta sonunu kaplayan Fransızca kursu, yapamadıklarımla hayıflanma, oğlanın sınavları derken şimdi akışı biraz rölantiye alma vakti geldi.
Hepimize kolay gelsin ve güzel bir hafta sonu olsun.

23 Kasım 2014 Pazar

Kasım ayı güncesi...

Bologna yazılarına kaldığım yerden yarın devam edeceğim. 
Bugün günlerden pazar, saat 11 ile 12.30 arası evin bana kaldığı saatler. Sabah geç kalktığımız için ve Kuzey'in futbol antrenmanı için hazırlanmamız gerektiğinden haftanın en güzel tatil gününde biz uzun uzadıya kahvaltı etmiyoruz. 

Kuzey sabahları okul için çok erken kalktığından uyusun istiyoruz. 
Pazar sabahları bizim için tost sabahı yani.



Ben her pazar tostumu ve çayımı minik ailemle götürdükten sonra onları uğurluyorum. Benim için haftanın en güzel saatlerinin başlama anı gelmiş oluyor böylece. Hemen bir kupa dolusu çay alıyorum elime, camın kenarına kuruluyorum. Bu sabahki gibi yağmurlu sabahlardan birine denk geldiysem yürüyüş yapmamak için geçerli bir sebep bulmuş oluyorum kendime; vicdan azabı duymadan çayımı yudumluyorum. 

Böyle bir yanım var benim: Devamlı kendimle uğraşıyorum.

Pazar sabahlarının bu bir saatlik yalnızlığı bana çok iyi geliyor. Hafif bir müzikle dolduruyorum etrafı, bildiğim ezgiler etrafımda tur atıyorlar. Stacey Kent, Loisa Sobral, Lisa Ekdahl bu aralar en sevdiklerim. Zaz'ın yeni çıkan  Paris adlı albümünün dağıtımının başlamasını hevesle bekliyorum bu arada. 

Sonra ya bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturuyorum ya da bir kitap alıyorum elime. 

Allahım, kitap okumak ne büyük bir mutluluk! 
....ve evet ısrarla ama ısrarla kitap okumayan insanları anlamıyorum. 
Bir gün bu dünyadan göçüp gidince en çok okuyamadığım kitaplar için üzüleceğim. Bu tuhaf düşünce sık sık aklımın köşesinden geçiyor. Bir el hareketiyle dağıtıyorum aklıma gelen böyle düşünceleri.

Simone de Beauvoir'in Mandarinler'ini Ekim ayı sonlarında okuyup bitirdiğimi söylemiştim sanırım. Benim için tarifi imkansız bir okuma oldu bu. Çok beğendim, çok etkilendim. Simone de Beauvoir'in her yaşın duygularını, bu duyguların insan ruhunda bıraktığı izleri anlatmakta usta olduğunu düşündüm. Moskova'da Yanlış Anlama'dan sonra bu kitabı okumam çok yerinde oldu. İmge Kitabevi'nin yayımladığı kitabın yazılarının çok küçük olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Ne yazık ki bu kadar minik harfleri okumak yoruyor insanı. 




Mandarinler'in okumayı bitirdikten sonra Paris'le ilgili hayallerimden ve şehrin sokaklarından ayrılamadım. 1920'lerin Paris'i benim en sevdiğim Paris zamanı. ''Paris'te Geceyarısı'' filminde söylendiği gibi herkes kendisinin yaşadığı çağdan bir öncekinin büyüsüne kapılıyor galiba. Ben 1920'lerin Paris'inin bana anımsattıklarından çok etkileniyorum. O zamanın Paris'inde bir gece için neler vermezdim. Bu sebepten Zelda Fitzgerald'ın yaşamın anlatıldığı kitap, Zelda'ya ilgisiz kalamadım. Kasım ayının puslu havasına yakışan bir kitap oldu Zelda. Basit bir dille yazılmış olan bu kitapla birlikte sonunda Zelda ile ilgili hislerimi netleştirdim. Zelda'yı sevdim.



Ocak ayının sonlarında Key West'e gideceğiz. Orada Hemingway'in Pauline Pfeiffer ile yaşadığı şimdilerde müze haline getirilmiş evi görmeyi planladığım için Hemingway'e biraz daha yakınlaşmak istedim. Hemingway'in öykülerinin toplandığı, ''Kilimanjaro'nun Karları''nı aldım elime. Öykü okumakta çok zorlanmama rağmen keyifle okudum. 



Ne okusam diye düşünürken Selçuk'un geçenlerde aldığı bir kitap çarptı gözüme. Salonun ortasında sehpanın üstünde  yeri orasıymış gibi duruyordu kitabımız. Yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov'un hayatının anlatıldığı bir kitaptı. Bu kitabı da çok keyifle okudum. Kitabı bitirir bitirmez Nabokov'un bir kitabını okumak istedim. Hızla yukarıdaki kitaplığımıza çıktıysam da, Nabokov'un hiçbir kitabını bugüne kadar almadığımızı fark ettim. Son zamanlarda aldığım kitapları biraz hafifletmeden başka bir kitap almayacağıma dair kendime verdiğim sözden dolayı Nabokov'un kitabını almadım. 

Sıra hangi kitaba geldi. Ne zamandır okumak için uygun zamanı kolladığım Bayan Jean Brodie'nin Baharı
Mutlaka okuyun diyorum. Öyle naif geldi ki bana Bayan Brodie! Çok sevdim onu, çoook!
Bu arada kitap 1930'ların Edinburgh'un da geçiyor. Sokaklarında gezindiğim yerlerde kitaplarda karşılaşmak öyle güzel ki!




Kasım ayının sonlarına yaklaştığımız şu günlerdeyse elimde Alice kupam ve Alice notlarımla Alice'in benim için yaşadığı bir maceranın içine dalmaya hazırlanıyorum. Uzun lafın kısası bu pazar ben çocukluğumun tasasız günlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorum. 





Herkese mutlu pazarlar!!!