Jaipur Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jaipur Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Jaipur: Amber Fort

Hindistan gezisi zihnimde silikleşmeye başladı bile. Günleri karıştırmaya, bazı günleri de birbirinin ardına eklemeye başladım. Zihnimi ne zaman buradan çıktıktan sonra biz nereye gittik diye zorlasam kendimi otobüste oturmuş, camdan bakarken buluyorum.

Aşağıda durup Amber Kalesi'ne bakıyoruz. 
Otobüsümüzün direksiyonu döndükçe Hindistan manzaraları da penceremin önünden kayıp gidiyor. Bir şey ile ilgili kesin konuşmamayı çoktan öğrendiysem de bir daha Hindistan'a yolum düşmez gibi geliyor. Öyle hissediyorum.

Su kenarında oynayan çocuklar. Gölün hemen kıyısı uzun otlarla dolu. Dikkatli bakınca otların arasındaki yavru domuzları fark ediyorum.
Hindistan'da Hindular'ın yanında Müslümanlar da olduğunu biliyoruz. 
Biz, an itibariyle Kurban Bayramı'nı yaşıyoruz Hindistan'da. 
''İnek'e girelim hep beraber!'' esprileri dönüyor otobüsün içinden. Rehberimiz açıklıyor: İnek öldürmenin cezası yedi yıl. Kimsenin yedi yıl yatmaya niyeti yok. ''Yedi kişi birer yıl yatsak olmaz mı?''diyorlar. Rehber, ''Olmaz.'' diyor.

Bir kez daha fillere binip kaleye doğru tırmanışa geçiyoruz. Fillerin üstünde olmanın güzel bir yanı olduğunu itiraf etmem gerek!
Yolda hızla giden arabalar karşılarına inek çıkınca duruyorlar da insan çıkınca durmuyorlar. Belli ki insan öldürmenin cezası hafif. Bilemem tabii, işin bu kısmı şaka. 

Fillerin üstünden indikten sonra kalenin içine girmek için bu merdivenlerden çıkmak gerekiyor.
Sabah erken saatte Amber Kalesi'ne çıkacağız. Amber Kalesi'ne çıkmanın en turistik şekli file binmek. Fil sürücüleri (filin önünde oturup fili yönlendirenlere ne deneceğini bulamadım!) genellikle müslümanmış. Bu sebeple rehberimiz bayram olduğundan fil sürücülerinin olmayabileceğini ve bu durumda jiplerle yukarı çıkacağımızı söylüyor. Ekipteki büyük çoğunluk üzülüyor. Fillere daha önce iki kez binmişliğim var ve kendimi bu konuda çok da iyi hissetmiyorum. 

Fillerden inip bu avluda geziniyoruz. Kalenin içine doğru ilerlemenin vakti geldi.
Açıkçası ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. 
Fillerin bizi taşıyarak yorulduklarını düşünmüyorum. Diğer yandan nasıl eğitildiklerini düşününce de bunun hayvan haklarına aykırı olduğunu biliyorum.

Sağda görünen geniş kapı fillerle birlikte gelip kalenin dışından içeri girdiğimiz kapı. Karşı çaprazda duvara yaklaşmış file dikkat ediyor musunuz? Fillerden o platformda iniliyor.
Nihayetinde sabah Amber Kalesi'ne fillerle çıkacağımız belli oluyor. Herkes seviniyor.





Fillere binmek için ayrılmış sıraya geçiyoruz. Önümüzde uzun bir sıra var. Bir an yanımızdan ayrılmayan seyyar satıcıların da bizimle birlikte fillere bineceğinden endişeleniyorum.

Burası iç avlu. Kalelerin en güzel kısmı ne biliyor musunuz? Arkalarını yasladıkları heybetli dağlar!
İkişer kişi bindiğimiz fillerin üstünde kıvrıla kıvrıla Amber Kalesi'ne çıkıyoruz.
Kalenin etrafı Çin Seddi'ni anımsatan surlarla çevrili. 16.yy'da yapılmış olan bu yapının önündeki gölün adı da Maotha Gölü. Hani bir yerde belki işinize yarar diye buraya not ediyorum.
Kızıl kumtaşı bu yapıda da kullanılmış.




Aşağıda da ekibin kızları var. Bu kızlarla her yere giderim ben. Birkaç yolculuktur birbirimize iyi yol arkadaşları olduğumuzu ispat ettik.


Artık Delhi'ye gitmenin vakti geldi de geçiyor bile :)

28 Kasım 2015 Cumartesi

Jaipur: Pembe Şehir

Görünüşe göre Jaipur'da yapılacak çok şey var gibi görünüyor. Seyahatin sonlarına yaklaşıyoruz ve itiraf edeyim ki ben biraz yoruldum. Bunun sebebi sadece bedensel yorgunluk değil. Geldiğim şehirlerde yorulana kadar gezmek istiyorum ama aralarda da oturup bir yerlerde çay-kahve içmek, düşünmek için ara vermek istiyorum. 

Bu ülkede hem zaman durmuş hem de çok hızlı akıyormuş izlenimine kapılıyorum.
Akşam otelimize vardığımız zaman öyle çok yorulmuş oluyorum ki duş alıp yemeğe inmekten ve bir bardak çay-kahve içmekten başka bir şey düşünemiyorum. Oysa ki yazmak istiyorum. 
Şehri dinlemek, sesini duymak sonra da dile gelen cümleleri kağıda geçirmek.



Hindistan'a gidecek birçok insanın fotoğraflardan tanıdığı Hawa Mahal bu şehirde; Jaipur'da. Şehre vardığımız ilk günün akşamında şehrinin kalabalık bir caddesinde otobüslerimizden iniyor ve yol üstünde yürümeye başlıyoruz. İki tarafında da dükkanların sıralandığı geniş bir cadde düşünün. Bunların şehir merkezinin büyük bir kısmına yayıldığını hayalinizde canlandırın. Zihninizde alanı biraz daha büyütün. Bu sokaklar bir de ara sokaklara açılsın. Sayısını tutamadığınız bir sürü insan bu sokaklarda yürüsün. Dükkanların önüne, araçların çılgınca geçtiği yol kenarlarına bir de seyyar tezgah açmış insanları yerleştirin. Korkmayın, yerleştirin. Çiçekçileri, araba içinde yemek satan Hintlileri, incik boncukçuları, peşinize takılmış ve sizi karşılığında para alacağı bir dükkana çekmeye çalışan insanları da yakanıza iliştirdiniz mi? Şimdi bu kargaşanın içinde yanınızdan hızla geçen bir aracın altında kalmamaya dikkat ederek yürüyün. Kulağınızı sağır eden korna seslerine de elbette alıştınız. Nerdeyse beş-altı gündür Hindistan'dasınız. Hala gürültülü mü geliyor bu şehir size?



Alışamadınızsa ya bir şans daha verin Hindistan'a ya da bu ilk ve son buluşmanız olsun bu ülkeyle. 

Yan yana sıralanmış dükkanları aşarak Hava Mahal'in önüne ulaştık. Bu seyahatte alışveriş yapmamaya kararlıymışım gibi davranıyorum. Dükkanlarda bir şey almak için yapılan uzun pazarlıklara tahammülüm yok. Sadece bitki tohumlarından yapılma kolyeler falan bakıyorum. Hindistan alışverişinden beklediğim tek şey bu.

Caddenin karşına geçip Hawa Mahal'i seyrediyorum. Bazı şeyleri ben ya hemen severim ya da sevmem. Burayı seviyorum. Üst üste yığılmış pencerelerden ibaret kocaman bir bina. Birkaç kattan sonrası sadece görüntüyü kurtarmak, yan binalarla aynı hizaya getirilmek için yapılmış. Kadınlar buradaki pencerelerden bakıp etrafı seyrediyorlarmış.
Doğu ülkelerinden çoğunda kadının yeri aynıymış gibi geliyor bana. Öyle hissediyorum. Her gittiğimiz yerde meraklı gözler bizi seyrediyor. Hani iki kişi gözlerini birbirinin üstüne diker ve sonunda biri gözlerini kaçırır ya, burada gözlerini kaçıran taraf biziz. Israrlı bakışlar her yerde.
Hawa Mahal'in fotoğraflarını çekip, kendimizi kadrajın içine sıkıştırıyoruz.



İşte Jaipur! Hızlı bir döngünün içinde akan, eriyen bir şehir. 

Rehberimiz işini iyi yapan bir Hindu. Altmışlarına merdiven dayamış, yaşından az gösteren sağlıklı biri. Toplu olduğunu söyleyebilirim. Vejateryan olduğunu söylüyor ve kast sistemine göre 1.gruba dahil. Ülkenin gelir düzeyine bakıldığında iyi para kazanan bir gruba mensup. Götürdüğü her yerde bizi gerçekten bilgilendiriyor, sorduğumuz her soruya yeterli cevapları veriyor.
Hindistan'ın geri kalmasının önündeki tek engelin kast sistemi olduğunda kararlı. Kastlar kalkmadıkça, insanlar birbirinin karşısında eşit duruma gelmezse ülkenin düzelmeyeceğini söylüyor. Kendisi çocuklarının başka kastlardan insanlarla evlenmesine izin vermiş.

Jantar Mantar'a gidiyoruz. Burası bir hava gözlem evi. Dünyada birçok yerde bu tarz gözlem evleri olmasına rağmen, Jaipur'daki Jantar Mantar bu tarz gözlem evlerinin en büyüklerinden biri. Burası UNESCO Dünya Mirası Listesine de girmiş. Gözlemevi, Mihrace Jai Singh II, yani ''Pembe Şehir'' diye anılan Jaipur kurucusu tarafından oluşturulmuş. Bir bakıma burası mihracenin oyun alanıymış. Astronomiyle çok ilgiliymiş. Kendisi ve adamları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları hesaplamalarda bir yanlışlık oluyormuş ve bunun sebebini bir türlü bulamıyorlarmış. En sonunda mihrace iki adamını İngiltere'ye yollamış. İngiltere'den yeni bilgilerle dönen adamları mihraceye Jaipur'un konumuyla ilgili bir hata yaptıklarını, bu sebepten dolayı da hesaplamalarında yanlışlık olduğunu anlatmışlar. Jaipur 38 derece kuzeydeymiş.

Rehberimiz, bunu anlattıktan sonra Hindistan'ın her yerinde saatin aynı olduğunu, sadece Jaipur'da saat farkı bulunduğunu söyledi.




Devasa aletlerin hepsinin bir amacı ve açıklaması var elbette. Peki ben ne anladım tüm bunlardan?
Zamanın koşullarında bunların nasıl yapıldığını anlamak da zorlandım. Kafam matematiğe çok fazla basmadığından olsa gerek, anlatılan her şey bana çok karışık geldi.
İyisi mi buraya fotoğrafları koyayım da sizler kararınızı verin.



Gelelim Jaipur'un diğer gezilecek yerine: Raca'nın Sarayı (City Palace of Jaipur)

Kapının önündeki kalabalığı ardımızda bırakarak içeri giriyoruz.


Etkileyici bir kapı.



Pembe duvarların ardında gözüken bina Raca'nın soyundan gelenlerin bugün yaşadığı bina. Resmi olarak unvanlarını kullanmaları yasaklanmış ama kalk yine de ağız alışkanlığı ile Raca'nın soyundan gelenleri aynı unvanlarla çağırmaya devam ediyormuş. Ülkenin eski ileri gelenlerinin elinde sadece aile soylarını temsil eden bayrakları asabilme hakkı kalmış; tabii bunu da belli bir vergi ödeyerek yapabiliyorlarmış. Binanın üst katlarına Cloud Palace (Bulut Sarayı), alt katlarına ise Winter Palace  (Kış Sarayı) deniyormuş. Alt katlar kışın daha sıcak olduğundan kullanılıyormuş.



Rehberimiz sarayın avlusunda sergilenen sus tankının hikayesini anlatıyor. Gerçekten inanılmaz. Cam bir platformun ardında sergilenen gümüş su tankının boş hali 340 kiloymuş ve tam tamına 4091 litre su alıyormuş. Küpü 25 kişi ancak taşıyabiliyormuş. İnsan ister istemez üzülüyor. Raca, İngiltere'ye gideceği zaman küpü de içine su dolduracak yanında götürmüş. Su iki ay süren gidiş, iki ay süren dönüş ve iki ay süren kalış süresince Raca'nın su ihtiyacını karşılamış.


Sarayın en güzel yeri bu avlunun dışındaki başka bir avlu. Burada dört kapı var ve her biri muson dönemini anlatıyor. Baharın geldiğini anlatan yeşillenmeye başlayan ağaç figürleriyle bir kapı, yağmur dönemini anlatan başka bir kapı var.




Jaipur sanırım Delhi'ye gitmeden önce en beğendiğim şehir oluyor.
Geriye bir tek fillerle gidilen Amber Sarayı kalıyor.
Seyahatin sonu da yavaş yavaş geliyor.

20 Ekim 2015 Salı

Ah sonbahar, yine geçtin habersiz...

Hayatın bizim evde nasıl geçtiğini anlatmak istedim biraz da. 

Hindistan yazılarını elbette yazmaya devam. Bu arada Tac Mahal'e kadar geldim, kapısında dikiliyorum sayılır. Yavaş yavaş yazılarda da yolculuğun sonuna gelmek üzereyim. Tac Mahal demek, Agra demek. Orayı görüp ''The Best Exotic Marigold Hotel'' filminin geçtiği Jaipur'u görecek, en son da Delhi'ye gideceğiz. Böylece Hindistan seyahatimiz bitmiş olacak. 

Onca olan bitenden sonra ben de bu hafta Hindistan yazılarımı toparlarsam mutlu olacağım, hedeflediğim bir şeyi bitirmiş olduğumdan içim huzurla dolacak. Böylece yazmayı planladığım başka yazılara bakabilecek duruma geleceğim. Malum hali hazırda yarım bırakılmış bir Baltıklar gezim var. 


Hayatım yarım bırakılmış şeylerden ibaret. Annem çocukken bana ''maymun iştahlı'' derdi. Her şeye heves ederdim. Bir hayli de iz bırakmıştır böyle söylemesi. Büyüdükten sonra böyle olmadığıma karar verdim. Birçok şeyi merak ettiğim, kafama takılan şeyleri fazlaca düşündüğüm ve kendime devamlı hedefler koyduğum doğru. Akıp giden yıllar boyunca da artık keyif aldığım şeylerin ne olduğunu daha iyi anladım. Kitap okumak, sadece dvd'den filmler seyretmek, gezip görmek benim listemin en başında gelen şeyler. 

Bir de yazmak var. Yazma eylemi, okumakla birlikte hayatımın baş tacı. Dilediğim gibi yazamadığım, başladığım her hikayeyi bitiremediğim de doğru. 

İyi de böyle hızla akıp giden zamanın içinde hem işe gidip, hem çocuğunla ilgilenip, hem eşinle iki sohbet edip, hem de her şeyi mükemmel yapmak mümkün mü? 

Değil. 

Yapabileni takdir eder, alnının tam orta yerinden de öperim. 


Hem çocuk hem de kariyer yapmakla ilgili hedeflerimi ve hırslarımı bir çuvalın içine sokup çuvalın ağzını da sıkı sıkı bağlayalı  birkaç yıl oluyor. Keşke daha önce farkına varıp beni cendere altına alan yetersizlik ve yetişememe duygusundan kurtulmak için bu kadar beklemeseydim. Kendimi hiç üzmemiş olurdum. İyi anne olmanın, iyi eş olmanın ya da iyi evlat olmanın bir kitabı yok. Her aile kendi düzenini oluşturuyor.
Tolstoy'un Anne Karenina'da geçen şu ünlü cümlesini duymayan kalmamıştır herhalde.

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Oysa mutsuz ailelerin her birinin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır...“ 

Ben de diyorum ki her mutlu ailenin de huzuru, mutluluğu bulduğu bir yer, bir yol vardır. Mutsuzluğu şu günlerde konuşmak bile istemiyorum.

Mesela bizim evdeki mutluluğun kuralı şu: Ben mutluysam herkes mutlu.

Ciddiyim. Evin iki erkeği de İkizler burcundan. Çift karakterli olduklarından, değişik ruh hallerine girip çıktıklarından, sık sık karar değiştirdiklerinden falan söyleniyor. Oysa bizim evdeki durum bundan çok farklı. Yüzleri benimle birlikte hep gülüyor. Tatlı dil ikisine de iyi geliyor. Çeşit çeşit yemekler yapıp, sofrayı donatmamı beklemiyorlar. Benden çıkacak fikirler ya ormanda yürüyüş yapmakla , ya seyredilecek bir filmle ya da hiç gitmediğimiz bir yerle ilgili oluyor. 

Birbirimize elimizdeki kitapların en sevdiğimiz cümlelerini okuyoruz. Kuzey, Hemingway gibi dört kez evlenmiş bir adamı neden sevdiğimi anlayamadığını söylüyor. Dünyanın bir ucuna bile götürsem yüzü gülüyor. Yapmayı hayal ettiği şeyleri gelip bizimle paylaşıyor çünkü hayaline ortak olacağımızı biliyor. 

Birçoğuna göre bir sürü yanlış şey yapıyoruz. Bize göreyse kendi hayatımızı, kendi hikayemizi yaratıyoruz. 

Zaman da biz doğruları ve yanlışları düşünürken hiç durmadan ilerliyor. 
''Geceleri ağlamadan sabaha kadar ne zaman uyur acaba?'' diye düşündüğüm, kesintisiz bir gececik uyku için ruhumu satarım dediğim günler çoktan geride kalmış. Hiç akmadığını düşündüğüm zaman yanımdan hızla geçip gitmiş de haberim bile olmamış. 
İyisi mi biz hayatın tadını çıkaralım. 

Ekim bitmeden sonbahara bir yerinden yetişmek şart!
Bir fikri olan???