Karl Ove Knausgaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karl Ove Knausgaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2018 Pazartesi

Karl Ove ile Haziran Buluşması

LGS sınavı bittiğine göre artık hayatımıza geri dönebiliriz.😀Değil mi dostlar?

Bu ülkede yaşayan her çocuk bir gün mutlaka adı her ne olacak olursa olsun bir sınav stresi yaşayacaktır. Benim çocukluğumdan beri değişmeyen bu geleneği bugünümüze taşıyan tüm devlet büyüklerimize teşekkürü bir borç bilirim. Geleneklerimizi yaşatmak, aynı ortak dili konuşmak kadar önemli bir şeyin olmadığını düşünüyorum. ✌
MEB, Sayısal bölümde sordukları sorularla 2004 doğumlu tüm çocuklara kendini aptal gibi hissettirdi. Okul kapısından ağlayarak çıkan ve "Mahvoldum ben!" yorumunu yapan çocukları görmek her ülke vatandaşına nasip olmaz herhalde. Şimdi ana-babaların üzerinde başka bir sorun var: Çocuğumu hangi liseye yazdıracağım? Kolaylıklar dilemekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

Amma ve lakin güzel şeylerde oluyor ülkemizde. Fenerbahçeli olmamama rağmen Ali Koç'un Aziz Yıldırım'ı hezimete uğratarak kulübün başkanı olması büyük mutluluk yarattı ben de! Başka türlü umutlar yeşerdi içimde. "Belki," dedim. "Bu bir işarettir. Bu ayın içinde bir sabah başka bir Türkiye'ye uyanırız." Falan, filan işte....


Cumartesi gecesini arkadaşlarımızla eğlenerek geçirdikten sonra pazar sabahı Selçuk'la ikimiz soluğu Bağdat Caddesi'nde aldık. Le Pain Quaditien'de kahvaltı ettikten sonra da en sevdiğimiz kitapçıya uğradık. Remzi Kitabevi'ni çok sevdiğimizi sıklıkla anlatırım buradan bilirsiniz. Kitapçı kısmını hâlâ çok seviyorum ama kafe kısmında ne yazık ki o eski hoşluk kalmadı. Eski çalışanların hepsi birer birer ayrıldı kafeden. Sanki onların gidişiyle birlikte kafenin ruhundan da bir şeyler eksildi. Yerlerini başka insanlar doldurmaya çalıştı ama olmadı. Kitapların yerleri değişti; cd çeşitliliği azaldı. Geçen gittiğimde salata yemek istedim. "Ne yazık ki yok." dediler. Sebebini sorduğumda da malzemelerinin olmadığını söylediler. Kiş söyledim. Yumurta kokan çatal bıçaklarından dolayı yiyemedim. Remzi Kafe'nin sahiplerinin kim olduğunu ya da kimin kafeyi işlettiğini bilmiyorum. Ama bozulan bir şeyler var. Yıllardır sohbetin, sıcak atmosferin, kitap kokusunun peşinde kafenin müdavimi olan insanların ısrarla rica ettikleri birkaç şeyi bile umursamıyor. Bizim evin tuvaleti Remzi Kitabevi'nin tuvaletinden daha sık yenileniyor. Yeminle! Yıllardır bozuk olan tuvaletteki çöp kutusunun bile değiştirilmemesini anlamak mümkün değil. Bir çayın yanılmıyorsam 5.00 TL'ye satıldığı bir kafede bu kadar özensizlik bana çok çirkin geliyor. Ohh, derdimi yazdım da rahatladım. 
Yine de pazar sabahı kitapçıya uğradık. Yeni çıkanlar rafında Karl Ove Knausgaard'ın kitabını görünce çok sevindim. Bu arada John Berger'in de Portreler isimli bir kitabı çıkmış. Vitrinde duran ve Fransız kadınlarının romantizm sırlarını anlatan bir kitabı da alarak eve döndüm. Elbette bir sürü edebiyat dergisi ile birlikte. 

Pazar günüm güneşliydi anlayacağınız. Şimdi dört gözle bayram tatilini ve önümde uzanan Amsterdam seyahatini bekliyorum.

Not: Bakarsınız bir sonraki yazıda Fransız kadınların aşk ve tutku tüyolarıyla buluştururum sizi :)

9 Kasım 2017 Perşembe

Dikkat dikkat, yardıma ihtiyacım var!

Dün blogumun yorum yazma şeysinde sorunlar çıkınca anladım ki yorumsuz bir blog çok fena. Öncelikle yorum yazanlara geri cevap yazamadım ve kimse de bana yorum yazmayınca kendimi terk edilmiş hissettim. Akşam bu üzüntüyle benimkine biraz dert yandım. Adamcağız hastalıktan bitap düşmüş bir halde dinledi beni. Sonra da "Eee, zaten bir sürü şeyi beğenmiyorsun, o zaman blogunu istediğin gibi yapacak birini bul!" 

Var mı blogumu istediğim gibi yapacak birisi? Tanıyan, gören, duyan? Eh, bir de büyük harflerle yazayım. BLOGUMU DÜZENLEYECEK BİR WEB TASARIMCISINA İHTİYACIM VAR.!

Elbette internetten araştırma yapacağım. O kadar işimin arasında kendi kendime bir de bu eksikti diyorum ama şu var ki burası benim kendimi en iyi hissettiğim yer. O zaman neden "bu denli iyi hissettiğim bir yere" özen göstermeyeyim? Burada öncelikle kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Öyle tuhaf bir dönemden geçiyorum ki her şeyi yenilemeye çalışıyorum. İş yerinde büyük boyutlu bir tadilata giriyoruz. Kendimde de tadilata girdiğimi söylemiştim. (Üç gündür yaptığım spordan bahsediyorum.) Şu spor işini sahiden kotarmam lazım ama. Aralığın ilk hafta sonuna kadar kendime söz verdim. Düzenli gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağıma. Sonrasına bakacağım tabii ki. Ama ilk hedef bir ay sonrası. Bu arada iş yerindeki tadilatta tamamlanmış olur ve umuyorum ki yeni yıla daha ferah bir mekanda, içimde daha çok yazma azmiyle dolu olarak girerim. 

Sevgili Leylak Dalı'mın kitabı nihayet paketlenmiş. D&R sağ olsun, haber verdi. Kitabı temin etmeleri on beş günü geçti, paketti kargoydu derken üç haftayı buldular. Yarın kitabımın elime ulaşmasını ve oturup okumayı dört gözle bekliyorum. Dünyada güzel şeylerde oluyor. Bugün Ahmet Hakan güzel bir cümle yazmış, çok hoşuma gitti: "Aslında," demiş. "Türkiye eğlenceli bir ülke, sadece vatandaşı olmasak!"
Dışarıdan bakınca bunca şeyin olup bittiği bir ülke eğlenceli gözükebilir, değil mi? Doların, euronun her gün akrobatik hareketler yaptığı, sınavların bir gün kaldırılıp ertesi gün konduğu, emlakçıların Anadolu Lisesi yakınlarında diye reklam yaparak ev kiralamaya başladı, arz talep dengesinin ışık hızıyla değiştiği, dansözlüğün nerdeyse herkesin uzmanlık dalı haline geldiği bir ülke düşünün. Basit şeylerden bahsettim biliyorum, daha derine dalmayı ruhum kaldırmıyor. Yine de "Bunun üzerinde daha da şaşırmam." dediğim bir günün ertesinde, bir gün öncesinden daha atraksiyonlu bir güne merhaba demek de her ülke vatandaşına nasip olmaz. Düşüncenize İsveç ya da Norveç'te yaşayanlar ne kadar çok sıkılıyordur.

Okumaya niyetlendip de bir türlü okuyamadığım kitap 😀
Kaç gündür burada "okuyamaya başlıyorum, aslında başladım, hatta nerdeyse beş sayfa okudum," diye anons edip durduğum kitaba hâlâ dalamadım. Onun yerinde uykuya dalıyorum. Vücudum alışık olmadığı spor aktivitesinden çok yoruluyor, bir de sabahın altısında kalkmak var ki beni mahvediyor. Çocuklar nasıl dayanıyor bu tempoya bilmiyorum. Neyse dün akşam uyku bastırınca elim daha tanıdık bir kitaba gitti. Eski bir dosta, Karl Ove'ye. Acaba ismi nasıl okunuyor? Kavgam serisinden bahsetmiştim. Benim elime aldığım serinin III. kitabı: Çocukluk Adası. Birkaç sayfa okudum, sonra uykunun güzel kollarına bıraktım kendimi. Bazen bilmediğim yerlere yelken açmaktansa, bildiğim satırların arasında gezinmek daha kolay geliyor. Biraz da temkinli. Yaşar Kemal'in cümlelerini insanın her gördüğü yerde tanıması gibi bir şey bu. Başka şehirlerdeki bildik kitapçı kokusu ya da bir bardak kahvenin iki insan arasındaki tüm uçurumları kapatması gibi. Nurşen Abla'nın kitabını okurken onun sesini duyacağımı biliyorum. Kahkahası eminim kitabın birçok satırında karşıma çıkacak. Bu hafta sonu tanıdık bir limanda demirlemiş olacağım.


Önüme bir de keyifle izleyeceğim bir film çıkarsa hafta sonu tadından yenmez diyorum.

Merak edenler için Yarıyıl Okuma Günlüğümde bu Karl Ove'den bahsetmişim yine.😀  Buraya tıklarsanız hayranlığıma bir kez daha tanık olmuş olursunuz.

Bir de burası var ki burada hem iç sıkıntılarım hem de Karl Ove var yine. 😀


29 Haziran 2017 Perşembe

Yarıyıl okuma günlüğüm

Ocak ayında okuma işini beni mutlu edecek şekilde kotarınca zannettim ki diğer aylarda da aynı başarıyı gösteririm. Olmadı tabii ki. Okuma hızımı etkileyen nice şey var. Mesela bir seyahate çıkmışsak, Kuzey'in sınavlarının olduğu haftalara denk gelmişsem, işlerin yoğun olduğu bir zamansa ve ben eve geç geliyorsam akşamları içtiğim çaya şükrediyorum. Zaten her şeyi bir anda yapmak mümkün olmuyor. Düzenli spor yaptığım zamanlarda çok okuyamıyorum. Ya da çok okuduğum dönemlerde istediğim sıklıkla yazamıyorum. Sevdiğim şeylerin hepsi hem emek istiyor, hem de zaman. Mesela okuma hızımın düştüğünü fark ettiğim bu mayıs ayında ince kitaplar seçiyorum ki ortalamamı düzeltebileyim.😀 Notlarını yükseltebilmek için öğretmenler odasının kapısında bekleyip öğretmenlere yalvaran omurgasız öğrenci gibiyim. Şaka bir yana ben böyle bir durumu hatırlıyorum. Teşekkür, takdir potasındaki öğrenciler benim ortaokul, lise yıllarımda öğretmenler odasının kapısında bekler, not dilenirlerdi. (Kendim de bunu yaptığım için hatırlıyorum.) An itibariyle, utanç içindeyim.
Yazının böyle bir yanı var işte, unuttum dediğin anılar hiç beklemediğin anda su yüzüne çıkıyor.


Yazmanın amacı unutmadan not etmek. 

Benimki de o hesap çünkü geriye dönüp baktığımda her şey tozla kaplanmış oluyor. Unutmak istemesem de nice güzel anı unutup gidiyorum.

📚  Timsahların Sarı Gözleri- Katherine Pancol



Kitapçılarda gezinirken sık sık karşıma çıkan bir kitap vardı: Timsahların Sarı Gözleri. Şubat ayında bu kitabı internette alışveriş yaparken sepetimin içine katıverdim. Okusam mı okumasam mı diye tereddüt ettiğim kitaplardan biriydi. Pegasus Yayınları'nın çevirilerinden pek memnun olmamam da kararsızlığımın sebeplerinden biriydi. Sonra çevirinin Işık Ergüden tarafından yapıldığını öğrendim. Paris'in banliyölerinden birinde iki kızı ve işsiz, hayalperest kocası ile birlikte yaşayan bir kadının aldatıldığını öğrenmesi üzerine eşinden ayrılması üzerine kurulmuş bir hikaye. Öykünün bundan sonrasında kadın kahramanımız Josephine'in yaşamını tekrar kurgulamasını, ayakları üzerinde durma çabasını, yılların üstünde bıraktığı güvensizlikleri temizlemek için çabalamasını okuyoruz. Paris Üçlemesi Seti, adından da anlaşıldığı gibi bu kitaptan başka iki kitabı da içeriyor. Bu kitabı çok keyifle okuduğumu hatırlıyorum ama diğer iki kitabı almadım. 

📚   Aşık Bir Adam- Karl Ove Knausgaard



Paris'te dolaşıp, timsahların sarı gözlerinde kaybolduktan sonra beni doyuracak bir kitap okumak istedim. Çoğu insanın Karl Ove Knausgaard'dan hoşlanmadığını daha önce yazılan yorumlardan fark ettim ama ben yazarı çok sevdim. Yazdıklarını edebi bulduğumu söylemem şart. Edebiyat nedir, hangi yazın türü edebidir tartışmasına girmeden şunu söyleyeyim yeter: Kitap benim edebiyat anlayışımı karşılıyor. Kolay akmayan, çoğu zaman düşündüren, bazen biraz uzatmış mı bu konuyu dedirten sayfalar olsa da her satırından samimiyet ve dürüstlük akan bir anlatı olmuş bu seri. Üçüncü kitap da okunacaklar listemde. Okurken İsveç'te gezinmek, Norveç'e yolculuk yapmak, yazarın küçük çalışma evindeki yazım aşamalarına ortak olmak, sıkıntılarını dinlemek çok güzel. Aşık Bir Adam, bana çok iyi geldi. Umarım okuyan herkes de benim gibi düşünür.

📚   Bambu Sapı - Saud Alsanousi



İnanır mısınız kitaptan geriye bende bir şey kalmadı. Kolayca okuduğumu, okurken kitabın beni sıkmadığını hatırlıyorum. Kuveytli bir babanın evlerinde çalışan Filipinli hizmetçiden olan çocuğunun ne annesinin vatanına ne de babasının vatanına sığamamasının öyküsü yarım yamalak aklımda. Tavsiye eder misin derseniz, "Yok, zamanınızı başka bir kitaba harcayın."

📚   Joyce'un Kızı- Annabel Abbs 


Bu kitabın peşinden yazarların hayatlarına olan düşkünlüğümden olsa gerek James Joyce'un kızının yaşamını anlatan kurgu bir kitaba başladım. Kitabın Paris'te geçiyor olması baştan artı bir puan almasını sağladı. Bildiğim yerler, önünden geçtiğim mekanlar, tadını anımsadığım yemekler ve okuya okuya öğrendiğim Paris hayatı. Her bir satırı Paris gibi keyifli geldi. Joyce'a ve eşine sinir oldum. İyi yazar olmak, iyi ebeveyn olmak anlamına gelmiyor elbette. Yine de sanatsal anlamda iyi yerlere gelmiş olan insanların başka bir duyarlılık taşımasını bekliyorsun; hayal kırıklığına uğruyorsun. Hayat, her zaman beklentileri karşılamıyor elbette. Benim gibi edebi kahramanlardan hoşlanıyorsanız bu kitabı okuyun derim.

📚   Hurda Köşkü- Edward Carey



Kırmızı Kedi'den çıkan bu kitabın kapağına vuruldum öncelikle. 1800'lü yıllarda Londra'nın dışındaki bir hurdalığın sahibi tuhaf bir aile hayal edin: İremonger Ailesi. Bu ailenin her bir ferdinin garip bir özelliği var. Mesela kitabın kahramanlarından Clod İremonger, nesnelerin sesini duyabiliyor. Kapı kolu, çeşme, duvar saati konuşuyor.  Fantastik bir gençlik romanı. Kitap, birçok ödül almış ama ben sevemedim. Hikâyenin kendisinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı ve okurken içim sıkıldı. Peki, kitap kötü mü? Hayır, bunu söyleyemem. Tek diyebileceğim kitabın ruhu ile benim ruhum buluşamadı. Hepsi bu.

📚  The Opposite of Loneliness- Marina Keegan



Bu kitabı blogda anlatmışım gibi hissediyorum. Hah şurada. Hikâyesi yani. Kitabı nasıl aldığımın, nasıl keyifle okuduğumun, nasıl üzüldüğümün. Kendi adıma bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi çünkü hayatın içinde geçen hikayeleri seviyorum. Acıyı çok fazla yüceltmeyen, olduğu şekliyle anlatan, hayatın akışının içinde kaybolan anlatılar. Günlük yaşamın fark etmediğimin izleri. Yazarın Yale Üniversitesinden mezun olduktan beş gün sonra ölmesi de Marina Keegan'ın bu hayata emanet edeceği tek kitabını biraz daha yüceltiyor gözümde. Yazsa da okusak dediğim bir yazar daha kayıp gitmiş olmuş benim yaşamımdan. Günlük hikâyeler ve denemeler hoşunuza gidiyorsa mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap Marina Keegan'ınki.

📚   Karanlık Kız- Elena Ferrante



Seveni sevmeyeni belli olmuştur artık Elena Ferrante'nin. Ben seven gruptanım. Geçen senenin okuma serüvenimde iz bırakmış kitaplardan olmuştu Napoli Serisi. Hatta keşke bu kitapları ben yazabilseydim diye iç geçirmiştim. Peki bu incecik kitap bana aynı zevki verdi mi? Tam anlamıyla değil. Kısacık bir şeydi çünkü. Romanın kahramanı kadın fazla cüretkardı. Kitabın her satırında gergin bir halde her şeyin ortaya çıkmasını bekledim. İnsanların düşünmeden yaptığı nice hareketin doğasındaki utanç duygusu hakimdi kitabın tümünde. En azından benim için. Sonuçta yazar dilediği şey buysa eğer, okuru tüm yazı boyunca tetikte tutmayı başarmış. O yüzden kitap benim için okunması gereken kitaplar listesine girdi.

📚  Gölün Dibindeki Ev- John Malerman



İtiraf etmem gerekirse John Malerman kimdir bilmiyorum. İlk defa okudum. Kitabın kapağına gördüğüm anda vurulduk. Bir gece yatağıma uzanıp kitabı elime aldığımı çok net hatırlıyorum. Bir süre okuduktan sonra gözlerimi loş odanın içinde gezdirdim ve kitabı başucuma kaldırdım. Yok, bu kitabı gece vakti okuyamayacaktım. Gerim gerim gerilmiştim. Fakat şunu söylemem gerekir ki kitaba bayıldım. bir gerilim kitabı bu kadar mı güzel yazılır. Kesinlikle ben de yer eden bir kitap oldu. Kitabı düşündüğümde bile kitabı okurken hissettiklerimi anımsayabiliyorum. 

📚  Acı Çikolata- Laura Esquivel


Geçmiş senelerde bu kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sene içinde içinde mutfak geçen bir hikâye yazmak istedim. Biraz da büyülü gerçeklik olmalıydı. Ve hikâyenin içinde kaybolmuştum ki çalışma odasına gidip raftan bu kitabı çekip elime aldım. Amacım birkaç sayfa okumak, anımsamak için yazım diline şöyle bir göz atmaktı. Tabii ki kitabı yine elimden bırakamadım. Ne olduğunu anlamadan kitabı bitirdiğimi fark ettim. İçinde mutfak, aşk, büyülü gerçeklik ve kokuların geçtiği çok güzel bir roman Acı Çikolata. Hâlâ okumayan kaldıysa hemen alıp okusun.

📚  The Idiot- Elif Batuman


Bazı yazarlar vardır ve onların sadece sizin için yazdığına inanırsınız. İşte o yazar benim için Elif Batuman. Amerikada doğmuş büyümüş, Harvard Üniversitesinde okumuş, Stanford Üniversitesinde ders veren, The New York Times'ta yazan bir Türk kızından bahsediyorum. Bana böyle birini anlattığınız zaman inanın ki gururdan göğsüm kabarır. Elif Batuman'ı öyle seviyorum. Keşke karşımda otursa ve beraberce bir kahve içebilsek. Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ecinniler'i uzun süre elimden bırakamamış, okuduğum çoğu paragrafın peşinden de defterimi açıp bir şeyler karalamıştım. Benim için yazdığı her şeyde ilham kaynağı olan bir şeyler vardı. Sanki benim için yazıyor ve bana bir şeyler anlatmak istiyordu. Yazısındaki doğal akışa her seferinde hayran oluyordum. Sonra IG'de New York'taki Strand Bookshop'da imza günü olduğunu gördüm. Yeni bir kitap yazmıştı. Hemen Amazon'dan sipariş verdim. Kitap elime ulaşır ulaşmaz yaptığım her işi bir kenara bırakıp üniversite yıllarını anlatan Türk kızı Selin'in hikâyesi içinde kayboldum. Çok keyif aldığım nefis bir okuma oldu Elif Batuman'ı okumak.

📚  Aşk ve Cinayet Tarifleri- Sally Andrew


Güney Afrika'da geçen bir hikâye. İçinde dedektiflik, cinayet, aşk ve yemek var. Basit bir dille yazılmış ama benim beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Ben ilkbaharın ilk günlerinde okuduysam da aslında tam bir yaz kitabı. Bir de Güney Afrika'nın bunaltıcı sıcağını düşünürseniz aslında bu kitap deniz kenarında daha iyi gidebilir. Yalnız kitabın kahramanı kadın kitap boyunca o kadar çok yemek yapıp o kadar çok yemek yedi ki kendisine hayran oldum. Kitap boyunca ne kalori aldı kadıncağız yahu diye düşünmeden edemedim. Siz siz olun, kitabı okuyun ama okurken kahramanın gazına gelip onun gibi yemeyin. Yoksa kitabı bitirene kadar rahat iki kilo alırsınız.

📚   İhanet- Camilla Grebe


İhanet yazarın ilk kitabıymış. En sevdiğin polisiyeler ne derseniz size kesinlikle İskandinav polisiyeleri diye cevap veririm. O yüzden Stockholm'de geçen bu kitabı da çok severek okudum. 

Haziran ayının başına kadarki okuma serüvenimi burada toparlamaya çalıştım. Bakalım içinde bir yolculuğun olduğu haziran ayında beni hangi kitaplar bekliyor? 
Sizin bana önereceğiniz kitaplar var mı bu arada?

31 Ekim 2016 Pazartesi

Nerede kalmıştık?

Hııım, nerede kalmıştık?

Bugün iş yerinde birkaç dakikalık bir boşluğum oldu. Bu cümlemden kimsenin deliler gibi çalıştığımı düşünmesini istemem; ama gelenler-gidenler, arkadaşların sorduğu sorular, arada sırada çalan telefonlar, dertler derken insan kendine ayıracak vakti pek bulamıyor. Farkında olmadan bloga girdim. Hemen hemen her boşlukta bloga girip kimler ne yazmış diye bir bakınıyorum. Birilerinin hâlâ yazıyor olması hem mutlu ediyor beni, hem de kendimden utanmama sebep oluyor. Bu sefer utanmaya fırsat bulamadan izlediğim blogları düzenlememi sağlayan o kalem resminin üstüne bastım. Vallahi kontrolüm dışında oldu bu. Sonra adını hatırlamakta güçlük çektiğim ama belli ki bir zamanlar keyifle izlediğim blogların hepsine teker teker tıkladım. En son yazdıkları yazı bir seneden eski bir tarihe denk gelenleri sildim.  Birkaç tanesiyle öyle gönül bağı kurmuşum ki silmeye kıyamadım ve son yazılarına elbet görürler umuduyla yorum bıraktım. Sonra birileri de beni böyle siler diye bir korkuya kapıldım. (Şu an bloga bir yazı yazışımın altında yatan sebep bu durumdan kaynaklanıyor olabilir.) 

İşten eve, evden işe, oğlanın derslerinden spor etkinliklerine, alışverişe, Kuzey'den gelen bir telefonla unutulan pek önemli bir nesneyi bırakmak üzere okula giderken hayatım da elden gidiyor. Yakınma değil bu yukarıda saydıklarım. Her birimizin hayatı buna benzer bir döngüde akıp gidiyor. İstanbul'da yaşamayanların tek şansı trafikte kaybetmedikleri zaman olabilir. Onlar da İstanbul'daki sanatsal etkinliklerden yararlanamıyorlar diyeceğim de herkes gülmekten katılır diye diyemiyorum. :)

Grey's Anatomy izleyerek geçen bir dönem

Yahu ben yakınmak için başlamadım bu yazıya. İşin güzel yanı ne yazarsam yazayım rahatlıyor olmam. Peki madem iç dökmeye başladım başka ne var benim cephemde?
Açık söylemem gerekirse 2016 yılındaki Özlem'den hiç memnun kalmadım. (2016'dan da memnun kalmadım) Şöyle rahatlamak için evi köşe bucak temizleyesim var. Gel gör ki domestik işlerin hiçbirinden haz etmem. Kitap okuma açısından nasıl kısır bir yıl yaşadım inanamazsınız. Ben bile inanamıyorum. Temmuz'a kadar durum pek fena değildi aslında ama ne yazık ki Temmuz ortasından sonra hayatla bağlarımı fazlaca zayıflattım. Grey's Anatomy dizisinin 12 sezonunu da bitirdiğimi söylersem durumumun vahameti iyice ortaya çıkar gibi geliyor. 

Karl Ove Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard'ın tüm dünyanın pek beğendiği kitabını alıp okudum. Bana çok iyi geldi. Uzun uzun anlattığı çocukluğu, piskopat babasının yazarın hayatını mahvedişi ve bunları tüm açıklığı ile anlatması ruhumu hafifletti. Kol kırılıp, yen içinde kalmasın her zaman. Sanırım adalet duyguma iyi gelecek bir şeylere ihtiyacım vardı. İnsanın sırf kendisine kötülük yapan babası diye susması gerekmiyor bence. Uzun uzadıya anlatılan olayların ayrıntılarında boğuldum ve bu durumdan acayip keyif aldım. Bunca ayrıntıyı insan beyninin neresinde saklar bilmek isterdim. Böyle hatırlayan bir insanın yazar olmaktan başka çaresi yoktur sanırım. Bir de kuzey ülkelerinde geçen hikâyeler var tabii. Beni büyülüyorlar. Dağların arasında uzanan patika yollar, sayfaların arasından çıkıp gelen soğuk rüzgârlar, yürürken ayağınızın altında ezilen karın çıkardığı ses... Okurken serinledim. Serinin ikinci kitabını da hemen alacağım. Benim gibi kırık ruh hikâyelerini dinlemek isteyenler için harika bir kitap.

R.J Palacio ve büyüleyici kitabı Mucize


Sonra size bahsetmeden geçemeyeceğim bir kitap daha var: Wonder. 
Türkçeye Mucize diye çevrildi bu kitap. Elime aldıktan sonra bir türlü bırakamadım. Kısacık bir zaman aralığında kitabı bitirdim. Çocuğu olan herkese şiddetle okumasını tavsiye ederim. Çocuğu olmayanlar da okusun elbet :) Çocuğu olanlar çocuklarına okutsun, hatta okullarda ders kitabı olarak okutulsun bu kitap mümkünse. O kadar diyorum. Daha da başka bir şey demiyorum. 
Haaa, bir de bu kitap sanırım tüm yaralarımı sardı. 

Bir de bloga yazamadığım seyahatler konusu var. Yazayım, anılar silikleşmeden bir yere not düşeyim diyorum. Yazamıyorum. Zamanı verimli kullanmıyorum herhalde diyeceğim ama kendime de haksızlık etmek istemiyorum. Kendimi ağır ağır eleştireceğim, yerden yere vuracağım yaşı geçtim artık. Sadece zaman yetmiyor işte. Kuzey hep kendim için yapmayı planladıklarımın önüne geçiyor ama kıyamıyorum. Öyle güzel kokuyor ki yanıma yaklaşınca uzaklaştırmak istemiyorum. 

Ben de birilerinin kuzucuğuyum tabii. Anneme bu akşam telefonda, ''Ben çok büyüdüm, farkında mısın?'' dedim. Daha çooook uzun, sağlıklı günlerin olsun yavrum!'' diye uzun uzun dua etti bana. 

Diyeceğim o ki 2016 bitiyor ve benim daha yapacak çok işim var.